ALPER TURGUT

 

“En çok beğendiğiniz yerli yönetmen kim, nedenleriyle açıklar mısınız?” diye sormuşlardı, yanıt vermiştim; “En beğendiğim yönetmen Reha Erdem, hala esinlense de, zamanla ustalaştığını ve giderek daha güzel ve akılda kalıcı yapıtlar ortaya çıkardığını düşünüyorum. Görüntüyü, sesi, oyuncuları iyi kullanıyor, senaryoya ve kurguya da hâkim. Gelecekte sanattan uzaklaşmayıp, gişeye yakın filmler çekerse, sinema tutkunları dışında, genel izleyici de bu beceri ve yetenekten mahrum kalmamış olur” Evet, “A Ay”, “Kaç Para Kaç”, “Korkuyorum Anne”, “Hayat Var” ve “Kosmos”, bu memleketin standartlarının üstünde diyerek, nasıl hakkını verdiysek, önce “Jin”, şimdi de “Şarkı Söyleyen Kadınlar” ile hayal kırıklığına uğradığımızı da söyleyebilmeliyiz, gönül rahatlığıyla… Genel izleyiciyi ıskalamamak gerek demiştik, en öznel film ile karşılaştık, Reha Erdem’den isteğimdir, gel şu hayatın her alanına gönderme yapmak huyundan lütfen vazgeç, çok fazla dağıtmak, toparlayamaya davetiye çıkarmaktır ve anlaşılmaz olmak, bir erdem değildir. Bize yine fantastik hikâyeler anlatmaya devam et, lakin çok fazla entelektüel değiliz, affet. Mümkünse anlaşılır ve inanılır olsun, sana zahmet.

 

Filmin belli başlı rollerini Binnur Kaya, Philip Arditti, Kevork Malikyan, Deniz Hasgüler, Aylin Aslım, Vedat Erincim sırtlamış. Kimi iyi bir performans sergilemiş, kimi kendini tiyatroda sanmış, kimi hayli tutuk kalmış, kimi bu filmde ne arıyorum ben demiş, özetle… Ses ve görüntü kalitesi, filmin en büyük artısı, hiç kuşkusuz. Bazı planlar, resmen sanat eseri, bu güzelim görselin hatırına, çekiliyor 128 dakikalık çile, vurgulayalım. Zamane Kanuni’si Halit Ergenç, dinsel motifli dış sesiyle aralara dalıyor, filmden daha çok uzaklaşmama neden oldu, bildiğin mesafe koydurdu, bu seçim, üstelik mevzuyu da yapay bir hale dönüştürdü, ne yazık ki… Gelenekselleştiği üzere yine geyikler, ağaçlar, silahlar ve atlar, gene erkeklerin işlediği kabahat ve vukuatlar, ataerkil zihniyetin saldırılarına rağmen, inadına masum ve temiz kalmış kadınlar… Devamında Kırmızı Başlıklı Kız, kıyamet alametleri, deprem beklentisi, ölümcül salgın, saflık, kurnazlık, doğa ve Büyükada… Ve elbette Adem’in sonuçsuz yakarışı ve acılarını, mutluluklarını şarkılarıyla anlatan tüm Havvalar. Eleştiriler, semboller, sorular, sorgulamalar, metaforlar, metaforlar, metaforlar.

 

Macar yönetmen Bela Tarr’ın Torino Atı varsa, bizim de İstanbul Atı’mız var, ancak o filmin, tekrar, odaklanma ve sefilliği göze sokma gücü, gece kâbusum olmuştu, İstanbul Atı ise, savrulmama, meseleden uzaklaşmama ve bir süre sonra da unutmama yol açtı. Gözaltında yitirdiği evladını arayan bir anne, kaçan ve saklanan cuntanın işkenceci doktoru, tali dertler değildir, yama hiç değildir. Yani yanardönerli, ortaya karışık kokteyl, şeklen iyidir, ancak içerikte sorun vardır. Ötesinde fazlaca karmaşa, mucizeden daha çok karikatürize olmaya yol açar. Demek istediğim, anlaşılmıştır umarım. Özetle parçaları eksik bir yapboz, bana Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın hediyesi oldu.

 

Karşı Gazete