ALPER TURGUT

 

Memleketin suni gündemleri, harbiden hepimizi oyalıyor, misal işte belediye başkanları, emre uyup istifa edecek mi, yoksa varlık sebebine karşı direnecek mi, gibi… Ben bu yazıya oturmuşken, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, istifa edecek misiniz sorusu üzerine; “Benim öyle bir şeyim yok. Görevimiz belli, işimiz belli. İşimize devam ediyoruz. Bursa’ya geri dönüyorum. İnşallah görev devam edecek. Görevimizin başındayız” dedi. Başbakan Binali Yıldırım da anında araya girdi; “Arkadaşlarımız gereğini yapacaktır. Buna inanıyorum” diyerek… Ben, kendi adıma, Bursa’nın belediye reisini, gelenekselleşmekte olan Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’ni, aman açılışta içki filan içer bunlar diyerek, resmen bitiren insan olarak görüyorum. Bursa’daki genç arkadaşlar, arada yazıyorlar bana, dertlerini döküyorlar; “Abi, şehrimizde kültür ve sanatı çoktan geçtik, sosyalleşeceğimiz ortam kalmadı koca kentte, yemyeşil dedik, bildiğin kup kurak çöl oldu.”

 

Evet, yeni kuşakların sevmediği bir adam, seçimde, illa koltuğunu kaybedecekti, yani sizler, Reyiz’in, kendi getirdiği elemanlarla sorunu filan olduğunu sanmıyorsunuz değil mi? Sen Recep, ben Recep, iki Recep olamaz da dememiştir, büyük ihtimalle… Anketlere bakıyorlar, hemen her hafta ve görünen köy, kılavuz istemiyor, tepetaklak düşüyor, koltuk sevdasında olanlar, hırslarıyla kentleri yaşanmaz kılanlar… Şüpheniz olmasın ha, mevcut oylar, cepte sanılan oylar bile eriyor, hızla. Melih gider, Recep gider, o gelir, bu gelir, şu gelir ile nihai çözüme ulaşılır mı, keşke bambaşka bir halkımız olsaydı, o vakit kesinlikle hayır derdim, şimdi ise muğlak, elbette muhalifler çalışmazsa, çabalamazsa şayet, bize dair, her zaman ki tarife yani… Tam 23 senedir koltuğa çakılı kalan Melih Gökçek denince aklıma, bir “kırık fişkiye”, bir tuhaf dinozor, bir de ergen işi tweetler geliyorsa, hatayı kendinde arayacak, belediyecilikte ustalaşmak yerine, neden troll olmayı seçtim diye kendine sorarak.

 

Bonzai tehdidi, gençliğin başında bir kara bulut gibi dolaşırken, kâfi gelmemiş olsa gerek, şimdi de Flakka adlı, kullananı yürüyen ölülere, nam-ı diğer zombiye çeviren yeni bir musibet yaratmışlar. Hadi laboratuvar kurup, insanlık suçu işleyelim, saldırganlık, vahşilik, yamyamlık hedefiyle, tehlikeli ve tuhaf bir meret üretelim diyenler varken bu dünyada, hep birlikte magazine gömülmemiz, tüm gerçekleri görmezden gelmemiz, saçma sapan şeylerle ömrümüzden yememiz, nereye gidiyoruz lan biz dedirtmiyorsa eğer, harbi harbi başımız büyük belada demektir. Şimdi bu sonuca nasıl ulaştın diye sual etseniz, yanıtım şu olacaktır; son senelerde, kamplaşma denen illet şeyin etkisiyle, hepimiz boşluktayız, öfkeli ve gerginiz, kimimizin umudu yok, kimimiz bekleme odasına hapsolmuş gibiyiz, bizi kemiriyor bu süreç, nedeni de belli aslında, bireysellik ve örgütsüzlük, algımızla oynanmasına izin vermemize yol açıyor, kolay gaza geliyor, olumsuzluk adına ne varsa, biriktikçe birikiyor. Yani Flakka veya Bonzai denen şeylere gerek yok, kendi kendimize deliriyoruz zaten.

Neyse… Baştan söyleyeceğim şeyi, uzattıkça uzattım, konuma döneyim. Belki biliyorsunuz, bu sayfada, geçtiğimiz sene; “Kraliçe çıplak ya da “Portakal”, hoşça kal!” diye bir yazı kaleme almıştım. “Evet, geldik bu seneye, yani 53. Antalya Film Festivali’ne, pardon 3. Elif Dağdeviren Film Festivali’ne… Bu arada ‘Altın Portakal’, sizlere ömür, adını çıkarttılar, altın sarısı heykeli karartılar, memeleri kapattılar” diye devam ediyordu. Hayat işte… Bu üç sene zarfında, Antalya’dan Elif Dağdeviren gitti, kısa film gitti, belgesel gitti, eee şimdi uzun metraj yarışması da gitti. Şimdi gel festivale dediler, 54. Antalya Uluslararası Film Festivali’ni yerinde gör, elbette biliyorum, neredeyse her sinemacı, protesto ediyor şu an festivali… Umarım, belediye işi, parti işi festival kafası, bir gün aşılır, festivaller, tüm kentin ve memleketin olur.

 

Ancak ben sinemacı değilim, içeriden biri değilim, olursam eğer, ilk size söylerim. Film eleştiren, sinema üzerine bik bikleyen bir gazeteciyim, her şeyi yerinde görüp, notlarımı alıp, Antalyalılarla konuşup, yaşananları yazmak ve ardından paylaşmak isterim. Yoksa haliyle, gönlümüz İstanbul’da yapılacak alternatif festivalde, seçeneklerin olması, şıkların çoğalması, iyidir iyi… Haaaaa bu üç yıllık kesintisiz mücadelemde, yanımda olmayanlar, zevkle ve keyifle oraya koşanlar, şimdi hadleriymiş gibi, sakın beni kınamasınlar, peşin peşin söyleyeyim. Ve orada göreceğim, sinemacılar, muhalif geçinen sinemacılar geldi mi, gelmedi mi, sektör ne durumda, Antalya, hedefledikleri gibi Cannes olmuş mu, yoksa yüz yaşını açan sinemamız, dibe doğru yolculuğunu sürdürüyor mu? Elimi korkak alıştırmam, sıkıntı yok, rahat olun!

 

Hayattan şunu öğrendim, politik doğruculuk adına, sürekli yanlışlar yapılması, hataya düşülmesi, resmen kabul görüyor. Herkes aidiyet adı altında, gerçeği bükmeye didiniyor, samimiyet ve dürüstlük, bu kadim topraklarda hor görülüyor, ziyadesiyle… Çıtkırıldım hezeyanlar, kimlik siyaseti, tatlı su söylemleri, g.te, g.t diyememe hali, pek matah bir şey de değil hani, robot muyuz biz gardaşım, şayet hakkını veremeyeceksek, güzelim dile ve kalem tutan ele, ayıp etmez miyiz?

 

Hah! Reyiz, biz demokratlar demiş geçen gün, emperyalizmin acımasız vukuatları karşısında ne yapacağız diye sormuş. Sonra da devam etmiş; “Maalesef dünyada adalet yok. Haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünya. Böyle bir dünyayı kabullenmek mümkün değil. Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Böyle bir dünyada yaşamak bize bir zul!” Çok yakında, biz sekülerler, biz sosyalistler, biz anarşistler, biz komünistler derse, hani şaşırmamak gerek. Misal sadece benim koltuğum değerlidir, önemlidir, kalıcıdır, otoyollar benim, köprüler benim, metrolar benim, şehirleriniz benim, hatta tüm memleket benim, size koltuğu ben verdim, tamam, halk sizi seçmiş olabilir, lakin salt benim dediğim olur, koltuğu geri vereceksiniz demek, zaten demokratlığın gereğidir, değil mi?