ALPER TURGUT

 

Meşhur senarist Dalton Trumbo, vuracaksan bana, gözlüğümü çıkartayım der, karşısındaki dev gibi adama. Ve çıkartır gözlüğünü, gazeteciler, büyük bir hevesle sert yumruğu beklemektedirler. Küçümser ve alay eder gibi bakar Trumbo’ya, afili, karizmatik ve kocaman aktör, kısa süreli bir tereddüt ve ardından hasmını pataklamaktan vazgeçer. Evet, kahramanlık öyküleri düzen, sürekli vatan, millet, Alamo edebiyatı yapan, ABD’nin militarist figürüne dönüşen pek ünlü oyuncu John Wayne, askere dahi gitmemiştir. Vatana ihanet ile suçladığı senaristler ise, ‘askerlik görevi’ni yapmışlar, savaşın getirdiği yıkıma ve acılara tanıklık etmişlerdir. Boyun posun devrilsin emi, Pazar sabahlarımızın kovboy abisi, faşonun gediklisi çıktı resmen. Tüh be! Ama benziyor değil mi, ne çok örneği var değil mi, sanal komandolara, klavye savaşçılarına, mangalda kül bırakmayan, askerlik desen, bedelli ne zaman diyenlere…

 

Aslında Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi (HUAC), Sovyet Devrimi, Avrupa’dan gelen son göç dalgaları, 1929’daki Büyük Buhran’ın ardından hak, hukuk, adalet, ekmek ve özgürlük söylemlerinin çoğalması üzerine, korkuya kapılan egemenler tarafından 1934 yılında kuruldu. Ancak yakıcı ve cezalandırıcı etkisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan (Komite, Nazi’ler yüzünden askıya alınmıştı) sonra, 1947’de başladı. Hitler gitti, hedefimiz Sovyetler tepkisi, düşman bulmadan yaşayamayan bir iktidar zihniyetiydi. Soğuk Savaş endişesi, korkuyu daha da büyüttü, dışarıda düşmanla savaşamayanlar, içeride düşman aramaya koyuldular. 1947 ve 1954 arasında 300 üzerinde sinemacı da, bu anlamsız karalama kampanyasının kurbanları oldular. Cadı avının amacı, Hollywood’u, komünistlerden temizleme, film endüstrisini, anti-komünist faaliyetlere teslim etmekti.

 

Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi sinemacılar başta olmak üzere, yeni bir kuşak, sektörün ufkunu genişletmeye soyunmuş, sosyal mevzuları işlemeye çalışmış, benim seyircim, okuma yazma bilmez, ne versen onu yer, ne göstersen onu izler diyen patronlara rağmen, onlar, iyiliği, yaşama sevincini, düşünce gücünü ve elbette bilinci yükseltmeye çabalamıştı. Suni tehlike, bertaraf edilmeliydi, propagandaya hız verilmeli, farklı ve aykırı düşünenlerin, emdikleri süt, burunlarından getirilmeliydi. Öyle de oldu. Kimi ülkeyi terk etti, kimi cezaevine girdi, hastalanıp yataklara düşen de vardı, intihar eden de. Hemen hepsi işsiz ve parasız kaldı, bildik ‘mahalle baskısı’, yakalarını bırakmadı, eziyet gördüler, toplumdan dışlandılar. Peki, bu acımasız ve vicdansız saldırı karşısında, Hollywood ne yaptı? Kırktan fazla anti-komünist propaganda filmi çekti ve bu saçma sapan yapımlar, gişede çakıldı. Stüdyolar, bu cinnet halinden büyük zarar gördü, patronlar, korkudan seslerini çıkartamadılar. Ne kadar klasik, ne kadar bildik.

 

Senatör Joseph McCarthy ve FBI Başkanı J. Edgar Hoover ikilisinin yediği naneleri uzun uzun anlatmayalım, bizim memlekete dönelim. Türkiye Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi kurulur mu bilemem, Komünizmle Mücadele Derneği kurulmuştu, en nihayetinde. Diyeceğim o ki, akademisyenlerin barış bildirisinin ardından yaşananlar, iç düşman arayışının asla rafa kaldırılmamasıdır, görünen bu, ne yazık ki. Bıktıran dış mihraklar söylemi ve yanında da iç odaklar hediyesi. Arkadaş, elbette düşmanlar vardır, müttefikler de. Trumbo filminde, Dalton abi öyle diyor, benim, düşmanlarım ve müttefiklerim var, dostum yok, sonra bir küfür savuruyor. Evet, dostlara ihtiyacı var insanların ve insanlığın, çünkü düşman da, müttefik de sürekli değişiyor, asla kalıcı olmuyor. Bu arada, ABD başkan yardımcısına, haklar ve özgürlüklerin teminatıymış gibi sarılan gazeteci ve ‘aydın’ tiplere, dünyanın jandarmasını, barış güvercini mi sandınız diye sorsan, mühim mevzuları, Biden’e değil, bidona anlatır gibi anlatsan, yine de fayda etmez. Memlekette aklıselim insan kalmadı mı yahu, eyvahlar olsun! Her neyse…

 

Bu vatan hainliği müessesesi, yurdunu ve insanlarını en çok sevenleri kapsar genellikle… Yafta hazırdır hep, seni bir şey ilan etme derdinde olan da çoktur, komünistsin sen, tek tipçisin derler, asıl tek tip ülke, onların düşüdür, aman ezber bozulmasın, aman farklı bir ses çıkmasın, aman statüko yok olmasın, aman değişiklikle başımız ağrımasın… Nasıl bir ilişkiyse bu vatan ilişkisi, birilerine hep ihanet kalıyor, diğerlerine her koşulda mağduriyet.

 

Biz, filme dönelim, Trumbo, karalanan ve yok sayılan isminin peşine düşmüş ve adını, yine ve yeniden, saklamadan ve sakınmadan, gururla taşımak isteyen bir adam, çok yazan ve çok üreten bir adam, bir filmin iskeletini kuran, senaryolarıyla, yoktan var eden bir adam.  Biri başkasının adıyla (Roma Tatili), diğeri uydurma isimle (The Brave One) iki senaryo Oscar’ı kazanan bir insan, gerçek adından, hangi hakla ve mantıkla mahrum kalabilir, sorgulanması gereken budur. Breaking Bad ile harikalar yaratan Bryan Cranston, Dalton Trumbo’ya resmen can vermiş, filmin, en güzel şeyi olmuş. Oscar’ı, bu harika performans yerine, heykelciliği almazsa, bırak ayıyı, dayıyı, katil balinayla dövüşecek bir hırs içindeki (çoğu ahalinin gazı, eleman, helak olacak bunca dalga sonunda) Leonardo DiCaprio kaparsa, bence ayıp olur.

 

Salt John Wayne yetmez. Ronald Reagan (sonranın ABD Başkanı işte), Robert Taylor, Gary Cooper ve Elia Kazan gibilerini de unutmamak gerekir. Arkadaşlarını satan, meslektaşlarını karalayan, şarlatan medya ile ortaklaşa saldıran bu isimler dışında, yani kötüler haricinde, iyiler de var, haliyle. Bertolt Brecht, Lewis Milestone, Charlie Chaplin, Orson Welles’i anmadan olmaz. Humphrey Bogart, Gregory Peck ve Burt Lancaster gibi duyarlı olanları da… Kirk Douglas abimiz, bu sene, 100 yaşına giriyor, asırlık ağaç gibi, hala hayatta. Can verdiği Spartaküs gibi, bi toplumsal histeri dalgasının ortasında Roma’ya, pardon Hollywood’a meydan okuyor ve Trumbo’nun (filmin senaryosu da onundur) yanında duruyor, hürmetler ve sevgiler abi.