Alper Turgut 

 

Efendim, geçen hafta Beyrut’taydım, o arada Çiftlik Bank mevzusunu ıskalamışım haliyle, nasıl da kaçmış şamata, of ya… Sülün Osman’dan bu yana, dolandırılmaya doyamayan pek sayın halkımızın, kolay para kazanma yolunda, tabiri caizse silkelenmeleri, şaşırtıcı da değil oysa…

Ava giden, avlanır, klişe, mlişe, gerçek olan budur, siyasetçi kitlesi, dinci kisvesi, saadet zinciri zaten hep kandırmaya, yolmaya, tokatlamaya yönelik değil midir? Beni hayrete düşüren biricik şey, Çiftlik Bank’ta dolandırılan insanların, paranızı kurtaracağız diyen tipler tarafından tekrar aldatılmaları oldu. Hilebazların marifetine mi, ihtiraslı şaşkınların akıbetine mi, vay vay vayyyy diyeyim, harbiden bilemedim. Çok acayip işler, gerçekten. Memlekette itimat denen şeyin yerinde, çoktandır yeller esiyor. Güvensizlik iklimi, resmen hepimizi esir ediyor. Peki, bizler, seçimlere, adalete, siyasetçilere, sisteme, vesaire vesaireye inanmazken, sizler, hopppppp diye Uruguay’a kapağı atan ibişe nasıl güvendiniz? Kusura bakma ama, asıl sorun sende canım kardeşim. Artık gelenekselleşen mesir macunu kapışmasında, hızını alamayıp kazana düşen ve yüzü gözü macuna bulanan bir emmi gördüm televizyonda, kocaman kahkahalar atıyordu. İlla itimat edeceksem şayet, ona güvenmeyi tercih ederim, aman komşular ne der, tüh kahvehanede tefe koymasınlar şimdi, bak ya torunlara da ayıp oldu demeden, eğlencesine devam ettiği için… Sakınmadan, saklanmadan, utanmadan, elbette…

İzin verirseniz eğer, Doğan Medya Grubu’nun satışına dair, iki lak lak etmek isterim. Kuşkusuz ötesinde, buna hakkım da var. Çünkü 22 sene evvel Milliyet gazetesinden ayrıldım, doğal olarak kendisi patronumdu. Sendikasızlaştırma operasyonları, emekçinin yanında duran gazete patronu imajını yıkmıştı öncelikle… Devamında iktidarlara yakın olma hallerini gizliden açığa çeviren, bizim kendi yağıyla kavrulan basını, holdinglerin, bankaların arka bahçesi medyaya dönüştürme sürecini başlatan en büyük aktördü. Haberin, halk için değil, bir avuç zengin azınlığın çıkarı için kullanıldığına ilk kez orada şahit oldum, kâh onlardan reklam alıyoruz diye haberimi kullanmadılar, kâh iş ilişkilerimiz bozulur diye… İş çevrelerinde hemen herkes yolsuzluk yaparken, bir kısmını haberleştirmek, kalanına bihaber olmak, rakiplere dalalım, hamilerimizi koruyalım demekti, tamı tamına… Gazeteci refleksi sağlam olanların elendiğine, yalakaların yükseltildiğine kaç kez tanık oldum, sayamadım. Gencecik ve idealist bir muhabir olarak, salla başı, al maaşı ekolünün içerisinde yer alamayacağım mutlaktı, hadi bana müsaade dedim, iki seneyi aşkın süre sigorta bile yapmadılar, methiyeler düzenleri görüyorum hala, sadece gülerim.

Koalisyon dönemlerinde, at koşturanlar, tek parti iktidarını görünce yaya kaldılar, medyanın gücünü, kendi çıkarları için kullananlar, muktedire denk gelince haliyle çuvalladılar. Zora, baskıya dayanamadılar, oysa idaresi altında, her şeye rağmen hakkıyla çalışmaya çabalayanlar, karın tokluğuna dayandılar, üstelik iş güvencesi olmadan, yıllarca…

Mesleklerini yapma arzularından zerrece şüpheye düşmediğim bir avuç arkadaşım kaldı geride, onlara yanarım, umarım bu fırtınayı atlatır, yine ve yeniden işlerine tutunurlar. Yoksa saygı gören, sevilen, güvenilen, görevinden sekmeyen gazetecileri, dalga konusuna çeviren, ucuz bir mesleğin erbapları olarak gösteren, önemsenmeyen, ciddiyet içermeyen, ahaliye güldüren hallere düşürmekte emeği olanlara, bir veda busesi verecek değilim, uğurlama, hak edene yapılmalı, uzun lafın kısası.

Beyrut’ta dolaştık, Şii, Sünni, Hristiyan derken, Ermeni Mahallesi’ne de uğradık. Kendimi bir anda Anadolu’da buldum, burukluk kadar, sevecenlik de eşlik etti bize, dükkân dükkân gezerken… Bir ağabey, Maraşlıyım dedi, bir amca Sivaslı olduğunu, üstüne basa basa söyledi. Beyrut’ta doğmuşlardı, görmemişlerdi hiç Türkiye’yi, ama bizim kadar, hatta bizden daha fazla bağlıydılar Anadolu’ya… Bizim kanalları seyrediyorlar, akıcı bir şekilde Türkçe konuşuyorlar, aman o mahalleye gitmeyin, yolunuz düşürse de Türkiye’den geldiğinizi söylemeyin, tepki çekersiniz diyenlere inat, misafirperverlik gördük. Neyse… Biri çıkardı telefonu, dedesinin fotoğrafını gösterdi, Çanakkale Savaşı’nda katılmış bir Osmanlı subayını… Asker dede, Çanakkale’nin geçilmeyeceğini kanıtlamış olmanın heyecanı ve sevinciyle köyüne döner ve tüm ailesinin katledildiğini görür. Lan gardaş bu nasıl yara…

Beyrut’ta büyük ve kanlı iç savaştan kalan bazı binalar, ibret olsun diye, insanlar, affedersiniz aynı b.ku tekrar yemesinler diye öylece bırakılmışlar. Delik deşik olmuş, enkaza dönüşmüş, yanmış, yakılmış, yıkılmış yapılar… Savaşın kahredici izini, Bosna’da da, Berlin’de de görmüştüm. Hazır Berlin demişken, kısa bir süre önce izlediğim Babylon Berlin adlı akılda kalıcı ve çarpıcı diziyi de es geçmeyeyim. Babylon denilen bizim meşhur Babil kenti işte, karmaşayla ihtişamın tarihi yani. Gerçek anlamda ilk krallık ve ilk anayasa ondan doğduğu gibi, şiddet ve intikam da onunla birlikte resmiyet kazandı. Hammurabi’nin kanunları değil ama Kudüs’ü zapt eden ve Yehuda Krallığı’nı son veren ünlü Babilli II. Nebukadnezar, tanrının gazabını da üstüne çekmekte gecikmedi, anında baş kötü ilan edildi. Hatta Kitab-ı Mukaddes’te şöyle denildi; “Ben tanrı; krallıkların en güzeli olan Babil’i yerle bir edeceğim.”

İki dünya savaşı arasında, karmaşanın tam ortasında kalan, ne şiddetten, ne ihtişamdan vazgeçen Berlin kentinin, Babil’den farkı ne? Elveda Lenin! filminin senaristleri Henk Handloegten ve Achim von Borries ile Koş Lola adlı yapıtın yönetmeni Tom Tykwer, kolektif bir işe girişince, ortaya muazzam bir seyirlik çıkmış. Bildik Alman disiplini sayesinde sanat yönetimi, görüntü yönetimi, müzikler, oyunculuklar, neredeyse kusursuz. Seyretmeyenler, lafım sizlere, mesaj alınmıştır sanırım.

 

Evet, ilk paylaşım savaşından mağlup çıkan Almanya’da, uslu durmaya asla niyeti olmayan, hala macera arayan insanlar vardır. Monarşi ve Nazizm arasındaki kısa ömürlü demokrasi denemesi Weimar Cumhuriyeti’nde geçer öykümüz, 1929 yılında, ‘kara film’ tadında… Fuhuştan girer, cinayetten çıkar, sabotaj ile devam eder, suikast ile vites artırır, soygunla gaza basar. Polisiye olarak başlar, tarihi gerçeklerle sarsar, ters köşelere yatırır. Sosyal demokratlar, komünistler, faşistler, zenginler, fakirler, askerler, herkes birbirine düşmandır ama aynı zamanda her şey iç içedir. Bizim memleketin yakın tarihine benzeşir ne çok şey, belki bünyedeki etkisinin nedeni de budur, kim bilir?