Gazeteci Alper Turgut’un çok da bilinmeyen yönlerinden biri Fenerbahçeliliği. Son yıllarda konforun artmasıyla stadın yolunu tutanlardan değil. 80′lerde açık tribüne vuran güneşi sırtına, Fenerbahçe Stadı’nın meşhur rüzgarını yüzüne yiyenlerden. Birkaç yıldır Saraçoğlu’nda artarak devam eden atmosfer kaybından birçok tribüncü gibi o da rahatsız. Galatasaray galibiyetinin ertesinde, birebir yaşadığı 20 yıllık tribün sürecini ve Kadıköy’de taraftarlık kültürünün yavaş yavaş yok oluşunu tüm samimiyetiyle paylaştı.

-Hafta sonu tribünler muhteşemdi. Ancak bu tip atmosfer büyük maçlar dışında pek yaşanmıyor. Bunun sebepleri nelerdir?

Dediğin gibi sadece büyük maçlarda yaşanıyor, geri kalan zamanda taraftar oturuyor. 80′lerde bir amigo kültürü vardı. Böylece herkes tezahüratlara katılırdı, ve insanlarda bir taraftarlık anlayışı var ki. Geceden gidilir, ertesi güne kadar beklenilir, kuyruğa girilirdi. Son maçta ben mesela 6 40′ta girdim stada. Eskiden saatlerce gişenin önünde beklerdik. Orada kavgalar olur, araya kaynak yapmak isteyenler olurdu. Ancak sıranı korumak zorundasındır.

-Tabii bu arkadaşlığı da pekiştiren bir şey.

Elbette, maçlara geceden gidilir, Yoğurtçu Parkı’nda ateşler yakılırdı. İçkiler içiler, sohbetler edilir, yerlerde yatılır, herkes yattığı yerden tezahürat yapardı. Orada bir şekilde herkes birbirine güvenirdi. Arada polis gelip kimlik kontrolü yapardı. Biliyorsun o zamanlar stat yarı yarıya. Ertesi gün 15 bin Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı Kadıköy’e gelecek. Öyle olunca polis kordonu filan da olmuyor, vapurla otobüsle her şeyle geliyorlar ve her yerde kavga çıkabilir. Orada bir eşitlik var. Şimdi rakip seyirciyi tribün dışında görmüyorsun zaten. O zaman da 15 bin kişiye 15 bin girilmezdi tabii. Tribün kovalayanlar birbirine girer, onun dışında normal maç izlemeye gelenler çoluğunu çocuğunu da getirirdi. Ancak kadınlar pek gelmezdi. Belki kapalı tribüne filan. Açıkta ise gündüz maçı hava sıcak herkes üstünü çıkarır. Kadınların gelebileceği bir ortam değildi.

-Sen başından beri Kadıköy’de açık tribünde miydin? İnönü döneminde mi maça gitmeye başladın?

İnönü’de yoktum, Fenerbahçe Stadı’nda başladım. Açığı 2000′e kadar terk etmedim. Orası daha bir keyifliydi. Yaşımız genç zaten, para da yok. Zaman zaman bilete para da vermezdik. O zaman şimdiki gruplar yok, sadece Fenerbahçe taraftarı var. Antremanlar, Dereağzı’nda seyirciye açık, ilerideki lunaparka gidersin Müjdat çekirdek çitliyordur ya da Arap İsmail’i görebilirsin. Şimdiki gibi yıldızlık yok. “Müjdat Abi nasıl olcak” dersin, “yeneceğiz” der. Böyle herkesin iç içe olduğu bir durum. Sadece takım ve taraftar var.

-Fenerbahçe o zamanlar bir semt takımıydı diyebilir miyiz?

Karşıdan da gelenler vardı. Beşiktaş Çarşı gibi bir örgütlenme oluşmadı. Çünkü Kasımpaşa’dan gelen sağlam gruplar vardı. Zaten grup isminden oluşan bir ayrışım da yoktu. Ya Fenerlisin ya Fenerlisin, ama her şeyden önce taraftarsın. Yağmurda ıslanırsın, güneşte yanarsın, cop yersin, kavga edersin, bağırırsın. Benim o sürecim Güven Sazak dönemine kadar sürdü. Ondan sonra kurt başları filan işin içine girince futboldan soğudum. Taa 2000′e kadar. Futbolun içinde her zaman siyaset vardır ama Fenerbahçe bunu kaldıracak bir camia değil. Her türlü adam vardı. Şimdi sırf zenginlere hitap eden bir kulüp var ki o daha felaket.

-Peki son yıllardaki taraftar profili nasıl oluştu?

Fenerbahçe’nin bulunduğu yer itibariyle hitap ettiği bölge zaten maddi durumu belli düzeyde olan insanlardı. Önceden taraftarı aşağılayan bu insanlar, son yıllarda stattaki konforun artması sayesinde maça gelmeye başladılar. Belki de futbol taraftarının anlamının içini boşaltan şey loca kültürüdür. Mesela tribüne alkollü girmek yasaktır ama locada içebilirsin. Böyle insanlar eşini dostunu da getirmeye başladı. Kadınların gelmesi ve bilet fiyatlarındaki artış bir süre sonra taraftar arasında gruplaşmayı arttırdı.

-Fenerbahçe tribünlerinde çok grup var.

Evet çok var, bu da şundan kaynaklanıyor. Fenerbahçe son yıllarda çok büyüdü, futbol kulübü olmaktansa marka olma telaşına düştü. Böylece kafayı sağa sola çeviren, beğendiği hareketi alkışlayan, beğenmediğini ıslıklayan bir seyirci kitlesi oluştu. Bunlara taraftar demek mümkün değil. Ben bunları Wimbledon Tenis Turunvası’nda en süslü kıyafetleriyle gösteriş yapan İngiliz soylularına benzetiyorum. Sonra tüm kulüplerde olan resmi ürün alma modası çıktı, Kravatından saatine kadar. Adam diyor ki “sen bunları al, ben de sana yıldız getireyim“. Anelka’yı, Ortega’yı izlemek bazılarının işine geldi, bu sefer savaşçı futbolcular yok oldu.

-Zaten bunu benimseyenler artık taraftar değil müşteri oluyor.

Tabii artık taraftar kültürü yok, müşteri var. Sen ne kadar para verirsen sana o kadar özen gösteriliyor. Kast sistemine benzedi iş. Artık taraftar ıslanmıyor ya da üşümüyor.

-Böyle bir konforun olması kötü değil ama bunun sınıf farkı yaratması kötü.

Ama şimdi şöyle bir şey var. Tüm dünyada kale arkaları en çok bağıran tribündür değil mi? Bu kadar konforlu yapınca kale arkası için de maç başına 65 YTL isteme hakkını kendilerinde görüyorlar. Bu fiyat tribünü sürükleyecek öğrencilerin ve gençlerin verebileceği bir meblağ değil. Çoğu zaman deplasman seyircisinin sesi daha çok çıkıyor. Çünkü oraya bağıracak adam gidiyor. Daracık alanda tek bir vücut gibi hareket ediyorlar. İşte taraftar dediğimiz şey o. Artık sağlam deplasman da azaldı. Bak Galatasaray Bursa’da Eskişehir’de yenildi. Fener berabere kaldı. Niye? Çünkü orada ateşli taraftar var. Galatasaray maçında da Fener taraftarı çok etkiliydi. Çünkü o hengamede her iki takım da çok iyi değildi. Bir süre sonra Galatasaray taraftarın baskısıyla ezilmeye başladı. Televizyondan izlenildiği gibi değil. Orada Arda taç atmaya giderken ne küfürler yiyordur. Çünkü maç bu. Ben tahmin ediyorum İngiltere’de de bu böyledir. Ancak bu derbi maçlarıyla sınırlı. Taraftar, taraftar olduğunu derbi maçta hatırlıyor. Onun dışında ertesi hafta kupa maçı var, adam “gelsek mi gelmesek mi” diye düşünüyor.

-Bir de bu maç seçme olayı çıktı.

Eskiden böyle bir şey yoktu. Hazırlık maçı da olsa gidersin yenmek için uğraşırsın. Çünkü bu futboldur.

-Senin taraftar gruplarına bakışın nasıl? Mesela Genç FB bazıları tarafından pek sevilmiyor. Ancak tezahüratı sürükleyen de onlar.

O çocuklar biraz kontrol altına alınsalar; tribünün cefasını da onlar çekiyor. Ama büyüklerine saygısızlıkları çok. Mesela adamın biri maça dalmış bağırmıyor. Orada davul çalanlardan biri davulun tokmağını adamın kafasına atmaya çalışıyor. Babası yaşında adama bu hareket olmuyor tabii. O çocuk bağırıyor olabilir ama karşısındaki adam belki 40 yıldır tribüne geliyordur. Bunun dengesini bulmak lazım. Eskiden tribünde abiler vardı. “Çayda dem askerde kıdem” denir ya. Şimdi 15 yaşında çocuk 40 yaşında adama grup psikolojisiyle posta koymaya çalışıyor. Böylece insanlar onlardan soğudu. O çocuklar olacak ama törpülenecek ve saygılı olacaklar. Taraftarlık arsızlaşmak değildir. Kavga edersin, dövüşürsün ama sen kimsenin kafasına davul tokmağı atamazsın. Türkiye’deki yozlaşma tribüne de yansıyor. Bir yazı okudum “dört kadın yan yana gelse kıyamet kopar ama 70 bin erkek birarada maç izleyebilir” diye. Erkeklik kültüründe böyle bir şey var. Gol anında hiç tanımadığın biriyle sarmaş dolaş olabilirsin. Ancak bu böyle giderse taraftarlık biter. 3 – 5 sene sonra insanlara Digitürk daha mantıklı gelebilir. Ya da Amerikan filmlerindeki gibi “hava güzel, kız arkadaşımı da alayım maça götüreyim” diyen tipler artabilir. Orada taraftarlık yok, eğlence var. Şimdi adam benim formama bakıyor, “yeni forma almadın mı?” diyor. “Bu da forma birkaç sene önce aldım” diyorsun, bu sefer burun büküyor. Seni bununla küçümsüyorlar düşünebiliyor musun? Yeni forma aldığında arkadaşına gösteriyor çocuk gibi. Ama alamayan var. Onu gördüğünde de “ama bu çakma” diyor.

-Bu Bağdat Caddesi’nde çok olan bir davranış türüydü. Sanırım stada kadar geldi.

Geldi evet. Kombineye 1.5 milyar vermek herkesin harcı değildir. Dünle bugün arasında büyük uçurum var. yarın ne olacak belli değil. Belki diyecekler ki “paran varsa taraftar ol, yoksa olma“.

-Bu biraz da Premier Lig’den başlayan bir süreç, belki çok güzel bir futbol var ama taraftarlık kültürü ölüyor.

Evet ama hala Güney Amerika’da, İtalya’da ya da İspanya’nın bir kısmında ateşli taraftarlar var. Rus zenginler ya da Arap şeyhleri şimdi İngiliz kulüplerini alıyor. İlerde İtalya ve İspanya’ya da el atarlarsa burada da benzer şeyler yaşanacak. Ben sinemayı severim ama tiyatroyu sevmem. Çünkü orada ses çıkaramazsın, çekirdek çitleyemezsin. Futbol öyle değil. Taraftar olduğu zaman işin aktörlerinden birisin.

-Anlattığın değişim belki de en büyük sorumlusu Aziz Yıldırım. Onun hakkında ne düşünüyorsun?

Çoğunlukla iyi şeyler düşündüm, hala da düşünmek istiyorum. İlk geldiği zaman kimse onu protesto etmiyordu. Hatta birçok deplasmanda Aziz Yıldırım kavgalara müdahale ederdi. Şimdi o süreçten gelip gruplarla kanlı bıçaklı olmuşlar. Ancak bu adamlar nasıl palazlandı. Taraftar hep başarı istedi. stadı sevdiler, Fenerium’u sevdiler, ama hep başarı istediler. Federasyon Kupası’nın en son kaç yılında kazanıldığını stattaki birçok taraftar hatırlamaz. Yıldırım önceleri tek adam değildi, sonra tek adam pozisyonuna geçti. O yüzden insanların sevgisi de nefreti de tek başına göğüsleyebileceği bir olay.

-Bu sene taraftar grupları dışında Aziz Yıldırım’ın yarattığı taraftar profilindeki insanlar da kendisini protesto etti.

Tabi ki. Şimdi futbol da amaç nedir? Galibiyet onun anlamı da gol. Eto’o dersin, Guiza gelir. Xabi Alonso’dan, Senna’dan bahsedilir Josico, Maldonado gelir. Fenerbahçe taraftarı da Ortega’lara, Anelka’lara alıştı ya bir süre sonra “ya siz ne vaat ettiniz” diyerek eleştiriyorlar. Onların ki galibiyet gelince geçer. Tepkileri şımarıklık. Aziz Yıldırım’ın kredisi daha çok, onu görüyorum. Birileri protestoya başladığında başka bir yerden hemen ıslıkla susturmaya çalışılıyor.

13 Aralık 2008 / Söyleşiyi yapan; Deniz Ülkütekin.