Etiket arşivi: Vücut

Ä°ki kadın bir ödül…

 

ALPER TURGUT

 

Altın Koza’nın en iyi kadın oyuncu ödülünü Hatice Aslan ve Görkem Yeltan paylaştı. Erkek ağırlıklı sinemamızda, nitelikli kadın oyuncu performanslarına denk gelmek, resmen bir mucize gibi… Festivalde Aslan ve Yeltan’ın ödül alacağını biliyorduk, çünkü öne çıkan onlardı ve doğrusu rakipsizdiler.

 

 

“ÜÇÜNCÃœ FÄ°LMÄ°M ÇOK DAHA DELÄ° OLACAK”

 

 

 

 

HATÄ°CE ASLAN…

 

 

—‘Vücut’ filmine nasıl dâhil oldunuz?

 

Vücut, yönetmenimiz Mustafa Nuri’nin ilk filmi. Onun alçakgönüllülüğü ve basitliği o kadar hoşuma gitti ki. Mustafa Nuri, tanıştığım ve şimdiye kadar çalıştığım yönetmenlerden çok farklıydı. Mustafa’nın ezber bozan bir tarzı ve anlayışı var ve gerçekten farklı bir penceresinin olduğunu düşünüyorum. Projeyi kabul ettikten sonra senaryoyu baştan aşağı okusan da kendi karakterine daha çok odaklanıyorsun. Karakterim Leyla’nın durumu, kadın oyunculara bu kadar fırsat verilmemesi ve burada, her karakterin o kadar derin işlenmesi ilgimi çekti. Sonuçta biz oyuncular insanı inceliyoruz, insanların bu kadar güzel ayrıntılarla önümüze sunulması kolay bir şey değil. Geriye sadece oynamak kalıyor.

 

—Cesur oyuncu gibi bir söylem, saçmalık değil mi?

 

Şimdi filmdeki karakterin, bir porno oyuncusu olması, elbette herkese ilginç geliyor. Ancak biz oyuncuyuz, sinema dilinde anlatılıyor her şey, bu bir cesaret değil, yapılması gereken bir şey, olağanüstü bir durum hiç değil. Örneğin bir doktor, ben böbrek ameliyatına girerim ama atıyorum yumurtalık ameliyatına girmem, kusura bakmayın diyemez. Öyle bir ayrım yok. Ben oyuncuyum sevdiğim her şeyde aynen oynamaya devam edeceğim.

 

—Bu ülkede kadın oyuncu olmak zor ve cinsellik bir tabu hala…

 

Ne yazık ki bunun bir bedeli oluyor. Ve bu durumla oyuncu, bir tek Türkiye’de karşılaşmıyor, pek çok ülkede benzer şeyler oluyor, yaşanıyor. Hala göğüs büyük bir tabu, düşünsenize çarşafa dolanarak oturuyoruz. Bu filmde de çıplaklık var, hatta göğüs de görülebilirdi. Şöyle bir şey oldu, sınır koymak ihtiyacı duydum, maalesef. Çünkü Üç Maymun’da göğsü göründü, ikinci filminde de göğsü görününce diyecekler ki: Bu kadına ne oluyor kardeşim, sürekli bu duruma düşüyor. İşte Mustafa Nuri’ye bunu söyledim, istersen tabii ki yaparım dedim. Sağ olsun, bunu güzel bir şekilde kurtardık.

 

—Eski bir porno oyuncusunu canlandırmak… Bu role nasıl hazırlanır ki bir oyuncu?

 

Açıkçası ben çok fazla böyle bir gözlemin içinde değilim. Oyunculuk malzeme toplamak üzerine, buna hayvanlar da dâhil. Sürekli malzeme topluyorum, biriktiriyorum. Sonra empati kuruyorum, düşünüyorum ve ardından bunu özümsüyorum. Buna tam olarak bir yerlerden almak demeyelim, aslında senaryonun içinde yürüyorum. Dışarıdan bir tipi alıp onu örneklemiyorum. Bir porno oyuncusunu örneklemedim misal. Direkt karakterim Leyla’nın kendi içerisindeki dünyadan çıkmaya çalıştım. Sigara ve alkol ile aram çok yok,  yani kafanın iyi olmasıyla ilgili fazla bir bilgim yok. Bir kafa nerelere gider. Hap kullanımıyla ilgili cesareti gösteremedim, bu deneylemeyi yapamadım. Bir doktorum ve onun yanında çalışan biri var, o bu tarz biriydi. Uyuşturucu kullanan bir insandı. Onu gözlemledim, neler oluyor, neler yapıyor. Bu tarz şeylerde nasıl davranıyorlar, bazen çok mutlu, bazen içine kapalı, çok değişken bir durum bu, o hapların yan etkisi farklı. Bu kadın mutsuzken de hap alıyor, mutluyken de. Öyle bir hayat çizmiş kendine…

 

—Beyazperdede kendinizi görünce hah tamam dönüştüm diyebiliyor musunuz?

 

Bazı yerlerde Leyla’yı görebildim, bazı yerlerde de Hatice’yi gördüm. Hatice’yi gördüğüm zaman rahatsız oluyorum, bu Üç Maymun’da da vardı. Bu oyuncunun çoğu zaman yakalandığı bir durumdur. Ah keşke dediği, şunu yapsaydım diye hayıflandığı zamanlardır. Çünkü günümüz günümüze uymuyor. Her gün farklı bir modla, değişik bir psikolojiyle gidiyorsun sete, bazen o havaya giremezsiniz. Makine değiliz sonuçta. O kadar zor bir şey ki oyunculuk, acı çekiyorsun, sancı çekiyorsun. Of diyorsun. Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Sinema denen şey, ne tiyatroya ne de diziye benziyor. Sinemayı daha yeni tanımaya başladım. Çok seviyorum, çok etkileyici. Üçüncü filmim, çok deli bir şey olacak, buna inanıyorum. Hatta 60 yaşında da sahneye çıkıp şarkı söylemek istiyorum. Neden olmasın?

 

“YÖNETMENLE AYNI DÄ°LÄ° KONUÅžMAK ÖNEMLÄ°”

 

 

 

GÖRKEM YELTAN…

 

 

—‘Eylül’ projesine nasıl dâhil oldunuz?

 

Yönetmen Cemil Ağacıkoğlu, senaryoyu beni ve Turgay Aydın düşünerek yazmış. Bende yavaş yavaş okumaya başladım Eylül’ün senaryosunu. İnsan seviyorsa zaten yavaş yavaş alıyor içine. Öyle sevdim. Zaten Cemil Bey’i de çok sevmiştim. Çok resmi olmadı, çok samimi bir ortamda gelişti her şey.

 

—‘Aslı’ nasıl bir karakter?

 

Film kişilerin yalnızlıklarını anlatıyor. Yalnızlardan biri de Aslı karakteri. Aslı hasta, aynı zamanda da hayatta da hastalığıyla uğraştığı için yalnızlığa itiyor sürekli kendini. Böyle bir rol… Fiziksel bir rahatsızlığı var, dört yıldır hastanede kalıyor. Filmde zaten kadının kocası tarafından hastaneye kaldırılmasıyla başlıyor. Hastalığı gerçek bir hastalık ve hastalığın içinde de gerçek bir yalnızlığı var.

 

—Oynadığınız çoğu filminle festivallerde yarışıyor, proje seçiminizde bir farklılık var, projeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Kendi seçimim mi çok bilmiyorum ama okuduğumu anlayabilmem biraz birde kendime uygunluğuna bakıyorum. Tabiî ki herkes okuduğunu anlayabiliyor ama bana uygun olanı seçebilmem belki. Birde yönetmen işin ana damarı ya onu seçebilmek önemli olan galiba ya da onun seçmesi için dua etmek. Ben çok fazla laf edemiyorum ama biraz şansta var işin içinde herkesin bildiği gibi. Ama aynı dili konuştuğunuz zaman çok güzel bir çizgiye giriyor. Benimde böyle oldu biraz şans, biraz aynı dil.

 

—Kadın rolleri açısından bir aşama kaydedildiğine inanıyor musunuz?

 

Ben festivallere her zaman ilk başında gelirim. Bütün filmleri izlerim ve hiçbirini kaçırmam. Ama bu sefer babam ameliyat olduğu için bizim filmin gösterimine gelebildim dün. İzleyebildiğim filmler 3 tane bizimkide dâhil olmak üzere. O yüzden hiçbir değerlendirme yapamam ama insanlardan duyduğum. İnsanlardan duyduğum kadın rollerinde neler var tam olarak bilmiyorum. Birkaç tane filmde iyi şeyler olduğu bir kaçının hikâyesinin iyi olduğunu duydum. Ama kendi gözlemim olmadığı için pek bir yorum yapamıyorum açıkçası.

 

—Son zamanlarda dizi o kadar hareketlendi ki sinema bir eklenti haline geldi. Sizin bir oyuncu olarak bu konudaki düşünceniz nedir?

 

Dizi her ne kadar kolaya kaçmak olsa da dizi yapmak zorundayız çünkü oradan para kazanabiliyoruz ama sinema yaparak ve tiyatroyla da para kazanabiliyoruz. Benim diğer oyunculardan farkım olarak ben kitap ve gazete yazıları da yazıyorum o yüzden her zaman dizi çekmek zorunda kalmıyorum. O yüzden dizi konusunda da daha seçici davranabiliyorum.  Ama bakıyorum başka bir işim yoksa eğer, dizi yapıyorum para kazanmak için bunu da yapmamız gerekiyor.

 

—Sinemada senaryo ve kamera arkasıyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

 

Senaryo çalışmayı da seviyorum yazıyı da seviyorum. Kamera arkasında hiç çalışmadım diyemeyeceğim genelde böyle işler yaptığım için kamera arkasında da bulunmuş oluyorum. Ama sinema yönetmenin işi, onun dünyası ve bizde onun çevresinde etkenleriz. Çünkü tamamen onun kurduğu bir hayal, onun oluşturduğu bir dünya ve bizde olabildiğimiz kadar o dünyada oluyoruz ve gerçekleştirmeye çalışıyoruz o dünyayı.

 

—Benim şu rolü oynamam gerekiyor, bu rolde performans sergilemek istiyorum dediğiniz bir rol var mı?

 

Eğer bileşenler birbiriyle uyuyorsa her rolde oynamak ister insan eğer altından kalkabileceğim bir işse eğer ve yönetmenimde bana güvenirse. Cemil Bey, beni çok çalıştırdı, bu filmde. Çünkü çok seviyorum o kısmını. Keşke her filmde de öyle bir şansımız olsa ve çalışabilsek, filmde beni heyecanlandıran kısmı o oluyor. Ama neyde oynamak istersin dersen benim oluşturduğum bir hayal dünyası içinde beni etkileyen bir rolde oynamak isterim. Çok yuvarlak bir cevap oldu.

Gülelim ağlanacak halimize!

 

ALPER TURGUT

Adana Büyükşehir Belediyesi 18. Uluslararası ‘Altın Koza’ Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda sekizi ilk film olmak üzere, tam 14 film yarıştı.

Serkan Acar’ın “Aşk ve Devrim”, Ali Özgentürk’ün “Beni Sev”, Onur Ünlü’nün “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi”, Cemil Ağacıkoğlu’nun “Eylül”, Özcan Alper’in “Gelecek Uzun Sürer”, Erdoğan Kar’ın “Kadife”, Tolga Örnek’in “Kaybedenler Kulübü”, Caner Erzincan’ın “Mar”, İsa Yıldız ve Murat Onbul’un “Memleket Meselesi”, A. Haluk Ünal’ın “Saklı Hayatlar”, Ruhi Karadağ’ın “Simurg”, Burak Cem Arlıel’in “Türk Pasaportu”, Mustafa Nuri’nin “Vücut” ve Muzaffer Özdemir’in “Yurt” isimli filmleri, seyirciyle, eleştirmenlerle ve elbette jüriyle buluştu.

Yarışmacılardan Türk Pasaportu ve Simurg, belgesel idi, Memleket Meselesi, Kaybedenler Kulübü ve Saklı Hayatlar ise daha önce gösterime girmiş filmlerdi. Öncelikle vizyona giren, televizyonda gösterilen ve DVD’ye basılan yapımların yarışma kapmasına alınmasında herhangi bir mantık yok. Yarışa hükmen yenik başlamak gibi bir şey bu, merak uyandırmıyor öncelikle ve yenilere haksızlık olacak diye düşünür her jüri, ister istemez. Kurmaca filmlerin arasında belgesellerin yarışması da bir başka yanlış, elmalarla armutlar birlikte toplanmaz. Belgeselleri ayrı bir kategoride değerlendirmek gerek. Neyse ki; Adanalı sinemaseverler, Simurg’a hakkını teslim etmesini bildiler, hem fiziksel hem de zihinsel bir sakatlanmayla sonuçlanan büyük bir bedel ödeyen eski ölüm orucu eylemcilerini, izleyici ödülüyle onurlandırdılar.

Altın Koza’yı Altın Portakal’dan ayıran ve eşitlik aşkına üzerinde çalışmaları gereken biricik şey, yarışma filmlerinin, farklı ve birbirlerinden uzak sinemalarda gösterilmesidir. Filmlerin bazıları büyük perdede, yeni ve güzel salonlarda, bazıları da küçük perdede, köhne ve sıkışık salonlarda yarıştı. Bu hem seyirciye hem de film ekiplerine yapılmış bir haksızlıktır. Devamında 14 yarışma filminin 4 güne sıkıştırılması, aynı saatlerde farklı yerlerde yarışma filmlerinin gösterilmesi de bir başka sorun. Özetle; Sinemaseverler, yabancı yapımlara, kısa filmlere ve belgesellere bu yoğunlukta nasıl vakit ayıracak? Mümkün değil! Adanalı hemşerilerim, Altın Koza’yı giderek büyütüyor ve cazibe merkezine dönüştürüyor, sinema müzesi, sinema kongresi güzel hareketler, şimdi sırada yarışma filmlerinin gösterileceği bir sinema merkezini, Güney’in en bereketli kentine kazandırmak var, umarım tez zamanda bu gerçekleşir.

İkisi belgesel 11 yeni film ile büyük sükse yapan, yarışma tarihini de Haziran’dan Eylül’e alarak Türk Sineması’nın sezon açılışına dönüşen Altın Koza, yarışma filmlerinden bazılarının bütçesi kadar da ödül veriyor. Yeşilçam’ın eski kalelerinden Adana, sinemayı, sinema da Adana’yı seviyor, buraya kadar her şey çok güzel. Peki, festivalde boy gösteren sinemamız ne durumda? Yanıt yerine sinirden kahkaha atabilirim. Tamam, her yerde söylüyorum, ülke sinemasından bahsetmek için çok erken, bizim yerel, evrensel ile henüz buluşmuş değil. Tek tük yönetmen başarıları, bazı filmlerin nadir de olsa kalburüstü etiketini hak etmesi, bizlere bir katkı sağlamıyor. Emin olun. Üstelik bizim sinemamız, dizi film sektörünün bir uzantısı gibi. Yazlık sinemaları kapattık salt yazlık film çeker olduk. Kışın dizilerde öbekleşen yönetmenler, görüntü yönetmenleri, oyuncular ve senaristler, sınıfta çakmış ve yaz okuluna kalmış gibi, dizi muadili filmler yaratmaya çabalıyorlar, ağır olmayacaksa…

Bir hafta sonra Antalya Altın Portakal Film Festivali var, duyduklarımız gerçekse yandığımız resmidir. Altın Koza’dan umutluyduk, affedersiniz sıçtık. Altın Portakal’dan umudumuz bile yok, artık bez getiririz, bir zahmet. Ön jürinin önüne gelen ve seçilemeyen filmler nasıldı acep? Onları hayal etmekte bile güçlük çekiyorum, gerçekten…

Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi olmasaydı, bereketli topraklar çöle dönüşecekti, Ceylan’ın son filmi, sinemamızda adına bir vaha, bir heyecan, bir umut… Keşke yarışsa ve tüm ödüller ona gitseydi, bir kez daha keşke… Geri kalanlar nasıl? Demode var, müsamere var, yönetilmekten aciz olanlar var, senaryosu güdük olanlar, hatta senaryosu kabus olanlar var, tv filmlerine rahmet okutanlar var, karikatürize roller var, ödül almalarına pis pis sırıttığım ne naneler var. Erkek gözüyle yazılmış ve çekilmiş olanlar çok, kadın yok, yine yok. Minimal saplantısı, fotoğraf abanması, diyalog fukarası, metin zavallısı… Ne anlatayım sizlere, olmayan sinema sektörü tehlike zillerini çalıyor mu diyeyim, ego sorunu yaşayanlardan, rakiplerini suçlayanlardan mı bahsedeyim, umudumun kısa filmcilere kaldığını mı tekrarlayayım, Türkiye’de senaryo yazılamadığından mı dem vurayım, senaryosuz bir filmin omurgasız olacağını, felç kalacağını mı haykırayım. Hem bazı jüri üyeleri hem de değerlendirmeye alacakları oyuncular aynı menajerlik şirketinden, sizlere böyle alengirli dedikodular mı vereyim, sonra jüriyle tanış yapımcılar var ama haksızlık yok, bunu mu dillendireyim.

Kişisel görüşümdür, jürinin olduğu yerde adalet olmaz. Atıyorum sekiz kişinin verdiği karar, bir başka sekiz kişinin kararıyla örtüşmez bile. Hem bir yandan jüri ne yapsın diye düşünüyorum, iyi filmler arasından film, performans vs. vs. seçmek kolay, kötüler arasından seçmek ise zordur. Bu festivalde çok iyiler ve iyiler yoktu, kötüler, kötünün iyisi ve eh işteler vardı. Kimse çok sevinmesin ve kimse hakkımız yenildi diye üzülmesin. Asıl kahrolacak, kahrolunacak şey ıskalanır o vakit. En iyi yönetmen ödülü alan film, bir faciaydı misal, oyuncu performanslarının tümü Bir Zamanlar Anadolu’da susarak oynayan Fırat Tanış’ın yakınından bile geçmezdi. Düşünsenize en iyi senaryo ve en iyi film ödülü, absürt bir filme veriliyor, işte sinemamız adına kara mizah, tam olarak budur.

CineDergi 42. sayısında yayımlanmıştır.