Etiket arşivi: recep ivedik

Güzele düşman olmak!

 

 

 

Alper Turgut

 

Malum, bugün memleketin yarınlarının şekilleneceği çok önemli bir seçim var, doğal olarak, yasaklar da… T A M A M, sorun yok! Zaten kafamızı kurcalayan, vicdanımızı ayaklandıran, tepkimizi çoğaltan, bambaşka bir sorun yaratmayı yine ve yeniden becerdi, yetkili zevat, özel ve güzel olan her şeyi bozmak gibi, tuhaf ve bıktırıcı hünerleri var, haklarını yemeyelim. Şimdi efendim, 32 yıldır Dolmabahçe Sarayı müştemilatındaki Baltacılar Dairesi’nde konuşlanmış durumda, tam 136 senelik Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı… Hopppp bir anda tahliye edin diye karar alıyorlar ve ardından tehdit etmeyi unutmuyorlar. Çünkü güzel, sanat, konservatuar, canlarını sıkıyor, tekini bile sevmezken, bakın üçü bir arada, öyle ya da böyle, kesin nefret sebebi…

Pazartesi gününe kadar binayı boşaltın, haydaaaaaa, yoksa aniden içeri dalıp, Ankara’dan abim geldi şarkısını mı söyleyeceksiniz, tek bir ağızdan? Ha! Emre rağmen bina boşaltılmadı, salı günü binanın elektrik ve suyunu kesin, sonra güç kullanın, polis eşliğinde tahliye edin. Peki, nereye gitsin öğrenciler, öğretmenler? Orası muğlak bile değil! Çünkü gösterilen, ayarlanan ve üzerinde anlaşılan bir yer yok! Gelin empati yapın, senelerce yuva bellediğin bir yerden, seni kollundan tuttukları gibi sokağa atıyorlar, itiraz edene de devletin bildik sopasını gösteriyorlar, vicdanınızda hala tık yok mu? O vakit, sen güzel olan her şeye düşmansın, canım kardeşim.

Hababam Sınıfı, gerçek hayata taşınıyor sanki, İnek Şaban, Güdük Necmi, Damat Ferit, Hayta İsmail, Domdom Ali ve diğerlerini, kulaklarına yapışıp, sokağa atmak gibi bir şey bu… Harbiden filmi izlerken, sadece gülüp geçiyor musunuz, kuzum sizin hiç gözleriniz nemlenmiyor mu? Badi Ekrem şaşkın, Hafize Ana üzgün! Neyse ki Kel Mahmut var! Mahmut Hoca, harekete geçer, çok sevdiği haylazlarını kurtarır elbet! Yanlış işler yapıyorsunuz, çok yanlış!

Tarihi binayı, müze yapacaklarmış, ba ba ba… Başbakanlık Çalışma Ofisi yüzenden, güvenlik dediniz, sakıncalı dediniz, sokağı halka kapattınız, üniversite öğrencilerinin sosyalleştiği, kafayı dinlediği, çok sevdiği çay, kahve içilen alanı kapattınız, eee bugün de Başbakanlık kurumunu, tarihe gömüyor, yani kapatıyorsunuz, oldu olacak Beşiktaş’ı da kapatın, tam olsun. Ama durun! Cumhurbaşkanlığı Seçim Ofisi’ne dönüşüp, büyüyebilir her an, üstelik yer ferah, yel de esiyor, tarih filan, oh mis! Peki, bu acele neden? Seçimi kazanmış, tüm yetkiyi kapmış gibi davranmak, riskli değil mi? Hem sabır, ne güzel bir haslettir, tamam! Yan tarafta lüks bir otel var, ne sakıncalı bulunuyor, ne de başka şey! İşte orayı satın alın, ofise katın, ne oldu, yoksa güzelim yeri ve binayı, onlara siz mi tahsis ettiniz? Desenize, olaylar tamamen duygusal! Durduk yerde, yapılan böylesi bir girişimin tek bir mantıklı açıklaması var, o da ortamı germek, öfkeyi tetiklemek, insanları sokağa dökmek, ikinci tur çalışması için ve ahalinin kesinkes kamplaşması için, elbette.

Çay, kek, çorba, Tatar böreği yetmedi, küvet, fırın, buzdolabı kafi gelmedi, günlerdir gülüyoruz, ya sinirlerimiz gerçekten bozuldu, ya da moralimiz yerine gelmeye başladı, işte onu zaman gösterecek. Evdeki eşyalara, sen eskiden yoktun, ne iyi ettin, çıkıp geldin, ah canım benim diye sarılasım var, çok eski, harbi külüstür fotoğraf makinelerim var, çok kahrımı çektiler, onlara yüz vermiyorum misal, siz eskiden de vardınız, kimi kandırıyorsunuz diyerek… Acaba ayıp mı ediyorum?

Bilmiyorum! Çocukluğumuz yontma taş, gençliğimiz cilalı taş devrinde geçti, büyüklerimiz, hep eskiyi yad eder, çok şanslı nesil olduğumuzdan dem vururlardı. Onların zamanında taş bile yokmuş, koşullarının zorluğunu düşünün yani…

Pes bize, peh bize, vefasız çıktık, haddimizi aştık, halden anlamadık.

Size, Şahsiyet adlı yerli işi internet dizisini çok beğenip, çok sevdiğimi anlatmış mıydım? Suya, sabuna dokunmuş, acı gerçeklerimizi ıskalamamış, elbette hataları, sorunları, kopuklukları vardır, ama denemiş, üstüne gitmiş ve bence meseleyi çözmüş. Umarım bu milat olur, dizi veya film çekecek olanlar, çıtayı görür ve umarım üstünden atlamaya çabalarlar, yoksa altından geçmek, çok rahat, çok güvenli, çok sıradan, şüphesiz! Sanata düşman iklim değişirse, halkımız bilinçlenirse, değme keyfimize be!

Ahlat Ağacı’nı filmini de seyrettim, şu ana dek üstüne bik bik etmedim, benim sıralamamda; Bir Zamanlar Anadolu önce gelir, ardından da Kış Uykusu… Ahlat Ağacı’nı, Nuri Bilge Ceylan’ın diğer işlerinin arasına katarım, düşüş var diye uyarmayı da kendime borç sayarım. Diyaloglar gereksiz ağdalı, çekimlerde özen azalmış, süre her zaman aynı zaten, kıyamıyor sevdiğine, oysa atarım yarım saat, gözümü bile kırpmam. Ha filmin duygusunu sevdim, finalini de. Boş lakırdıya tahammülüm yok, edebi diye iteklenenlere de.

Sanırım Nuri Bilge Ceylan ile ilgili iki video çektik, Kış Uykusu üzerine, ilki seyretmeden, diğeri de izledikten sonra, sinema yazarı arkadaşımla… NBC’nin YouTube hesabı (tık işareti var, onaylı görünüyor, kendisinin değilse bilemem), bu videoları, bize sormadan almış ve paylaşmış. Mevzu kibirse, aşmak diye bir şey yok ha, anlayana… Zevk mi alınıyor, yorumlar okunmuyor mu, bilmiyorum. Lakin şunu biliyorum; Ohoooo videoların altında küfür, hakaret gırla… Yorum diye kusmuş resmen NBC fanatikleri, eleştirdikleri de içerik değil ha, işte gömlek giydin, puro içtin, çay bahçesinde eleştirdin, bla bla… Ne bileyim, Yılmaz Güney, ezilenin hakkını aradı, bedel ödedi, Cannes’da yumruğu o yüzden havada, sen hayırdır poz filan diye sorduk diye, memleketinde dut yemiş bülbül olanların, Fransa’da kanarya gibi şakımasını ilginç bulduk diye, Türkiye’de gazetecilere konuşmayıp, dışarda söyleyeceğini söyledi diye, liseli bile bedel öderken, meslektaşı yönetmenlerinin filmleri, sürekli ret yerken, kamunun kaynaklarını çok rahat alıyor diye, fikrimizi söyledik.

Hala aynı görüşteyim, insanları, kutsal bellemeye, kahramanlar üretmeye karşıyım, Recep İvedik filmlerinin hayranı tayfa da, aynı sövgüleri düzebilirdi, seviye diye bir şey vardı, seviye diye bir şey yokmuş. İşte hal böyleyken böyle…

Bugün değil, bir gün mutlaka!

 

 

 

 

ALPER TURGUT 

Malum sanat sepet işleri, bilumum kültür faaliyetleri, 2017’de ne kattı çorak bünyemize, uzun uzun düşündüm, yalan yok, tozpembe bir tablo çizecek değilim, lakin umutsuzluğa da kapılmak olmaz, çok şeyin yanlış gittiği apaçık, yine de sıkıntılı süreçler, yeni doğumlara gebedir, çöl varsa şayet, vaha da vardır, olmalı ve olacaktır. 2018’de dileğimiz ve arzumuz, devlete sırtını dayamamış, özgün projelerin hayat bulmasıdır, yozluk ve sığlık girdabından çıkışın yolu budur, üretken, çalışkan ve elbette tutkulu insanlarla…

Evet, yaklaşık 200 film festivali varmış memleketimizde, kısası, uzunu, öğrencisi, yetişkini, genele dayalı veya türlere dair, söyleyin dostlar, kaçından haberimiz var? Festival yaptık, eee halkımızın haberi yok, kime ve ne diye yaptınız? Yanıt da yok! Toplumun bihaber olduğu her iş, unutulmaya, ortadan kalkmaya namzettir, seyircisiz film, insansız festival, olmaz olsun. Bir film izledim, hayatım değişti demek için, öncelikle o film izlenmeli, değil mi? Sinema salonu olmayıp, film festivali olan kentlere gittim, sinema görmemiş insanlar tanıdım, neye şaşırıyorsak artık, İstanbul’da oturan ve deniz meniz tanımayan insanlar varken…

Şimdi, geçen yazında, ülkemizin çoğu tekelleşmiş sinema salonları, bu sene gişe ve para rekoru kırdı, derdin nedir birader diye sorabilirsiniz, meramımı anlatmak zor değil! Meselenin özünü kaçırmayalım, birkaç tırt komedi denemesiyle, hayatı değişenler varsa şayet, bu zaten bizi aşar, işte Recep İvedik seyrettim, bakış açım değişti, tamam, oldu! Kumarda hep kazanan kasa misali, para basan da sinema salonudur, kaç kez dedik, bu bilet fiyatları, ülke gerçeğinde, çok pahalıdır, seksen milyonluk ülkede, senede yetmiş milyon bilet satılması, olsa olsa, birçok insanın, sinemaya hiç gitmediğini, bu zamlarla, asla gidemeyeceğini gösterir.

 

Açgözlü sinemacılara karşı, yeni ve denenmemiş çözümler bulacağımıza eminim, kuşkusuz, bu böyle devam edemez. Sinema tutkusuyla ve sevdasıyla dolup taşan nice genç var, onlara itimadımız tam, memleket sinemasını yerelden evrensele taşıyacak, bireysel başarının değil, kolektif becerinin peşine düşecek, sinemanın ekip ruhuyla kotarılan bir mucize olduğunu dosta, düşmana ispat edecekler. Bir ekol, bir okul olacaksa sinemamız, yeni nesle inanın, bari yardımcı olmuyorsunuz, hiç değilse önlerine set çekmeyin.

 

Milenyumda doğan çocuklar, artık reşit oluyorlar. Bu teknoloji çağında, sinemaya giden sayısını, 70 değil, 170 milyona çıkartmak dahi, böbürlenecek, hava atılacak, caka satılacak bir mevzu değil, Fransa, Rusya, İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya hala önümüzde… Nüfusu bizden 10 milyon az olan Fransa, 200 milyon seyirciyi, resmen senelerdir geçiyor. Sordunuz mu niye? Çünkü sinema salonlarını, AVM’ye hapsedelim kafasını yaşamıyor, aylık bilet uygulamasıyla, fiyatı düşürüyor ve film izlemeyi, lüks değil, önemli ve gerekli bir seçenek haline getiriyorlar. Bizim sinema salonu sahipleri ve yapımcılar ise, içecek şu kadar lira olsun, yiyecek de bu olsun diye, sevgili halkımızı daha fazla nasıl yolarız diye kafa yoruyorlar, işte neyse, halimiz böyle.

 

Pardon, çok da lüzum varmış gibi, yataklı sinema salonumuz da oldu, hem pahalı, hem absürt, yine ve yeniden tam tekmil şekilcilik. Öte yandan Semih Kaplanoğlu’nun son filmi Buğday’ın galasının, Saray’da, pardon Külliye’de yapılması, sinema adına, en vahim girişim idi, devlet destekli sinemaya karşı çıkarken, devletin gölgesinde, güvenlikli bölgesinde büyüyen sinema, bunca sansürün, cezalandırma denemelerinin karşısında, hiç uygun olmadı, umarım bu bariz yanlıştan vazgeçerler.

 

Halit Akçatepe, Bülent Kayabaş, Engin Cezzar, Ayberk Atilla, Fikret Hakan, Sezer Sezin, Harun Kolçak, 2017’de kaybettiğimiz nice değerin arasından sayabildiklerimiz. dünyada da Jerry Lewis, Sam Shepard, George Romero, Jonathan Demme, Chuck Berry, Roger Moore, Bill Paxton, Harry Dean Stanton, Johnny Hallday, yaprak dökümünün en belirgin isimleriydiler.

Edebiyatta ve edebiyat dışında yeni çıkan kitaplarımız ne haldeydi derseniz, birkaç iyi fikir ve okumayı teşvik eden yapıt (Seher, Sona Ermek, Gecenin Gecesi, dışında, halimiz yaman, halimiz dumandı, kanımca. Bu yüzden kendi adıma, eski kitapları, bağrıma bastım, cicili bicili kitapçılara değil, sahaflara dadandım. Kitap okumayan bir halkımız var diyorlar, ne kitabı, yarım sayfalık film eleştirisini dahi okumaya tenezzül etmiyor çoğu insan, Twitter’ı bu sebeple sevdiler ya, az sözcük, kısa cümleler, mis mis. Bilgi de neymiş, zaten fikir sahibiyiz her mevzuda, okumayı değil, yazmayı seviyoruz, anlamadan karşı çıkmaya bayılıyoruz, komplo teorilerine sevdalıyız delicesine, biz büyük resmi görüyoruz, hani önümüzü görmesek de olur.

Sergiler konusunda, İstanbul’u çıkartsak, ne kalır geriye, 81 kentte sergiler düzenlense, fena mı olur yahu? Ressamlar, heykeltıraşlar, dar alanda kısa paslaşmalara mahkûm olmasa, sergi lobisi, azınlığın ve çıkarın peşinde koşmasa, fakirlerin hakkı yok mu, hep zenginlerin mi gözleri göz, beğenisi beğeni, halktan kopukluk, duvar resimlerine ve Anadolu’yu saran tuhaf heykel denemelerine sebep oluyor, gerizi laf-ı güzaf! İnsanın gelmiş geçmiş en zeki ve en yeteneklilerinden Leonardo da Vinci’nin “Erkek Mona Lisa” da denilen “Salvator Mundi – Dünyanın Kurtarıcısı” isimli yapıtı, 2017’de 450,3 milyon dolara satıldı. Bunun ne Leonardo abimize, ne de bize faydası yok elbette, lakin plastik sanatlara gönül verenlerin, gaza gelmelerine sebep, becerilerini kendilerine saklamalarına da engel olur belki, kim bilir. Durun, durun, İyi bir komşu adıyla 15. İstanbul Bienali vardı, Contemporary Istanbul ile birlikte, maşallah, çağdaş faaliyetlere doydu bir kısım ahali.

Tiyatroda daha iyiyiz sanki veya Kadıköy’de oturduğum için bana öyle geliyor, her yer tiyatro salonuna dönüşüyor ve bu benim hayli hoşuma gidiyor. Tiyatro, coğrafyamızın, belki de en eski dostu, antik çağlardan bugüne, vazgeçilmezimiz. Bizden çok önceleri, bu topraklarda yaşayan halklar, sokakları, meydanları, bu kadim sanat dalıyla, daha da yaşanılır kılmışlardı. Tiyatro, kent kültürü için elzem, varlığı çoğaldıkça, şehir hayatının günümüzdeki biricik düşmanı taşra kafasını da geriletecektir, hiç kuşkusuz. Kendi adıma, 2018’de tiyatroya daha ağırlık vereceğim, sinema sevgimle yarıştırmayacak, önyargılarımı törpüleyeceğim. Çünkü en az sinema kadar, tiyatro da kolektif emeğin, ortak bilincin eseridir, sahiplenilmeyi, desteklenmeyi, yükseltilmeyi hak etmektedir. Hippiliğin, cinsel devrimin ve barış yanlısı olmanın güzide eseri, Hair müzikali, nihayet güncellendi ve tam 50 yıl sonra Londra’da sahnelendi. Misal bu çok ilgimi çekiyor, memleketim salonlarında seyretmek isterdim.

Müzik demişken hazır, ritmik sanatlar meselesini de es geçmeyelim, halkımız için Aleyna Tilki dışında da seçenekler vardı, hiç şüphesiz. Hah! Unutmadan bir arkadaşa sordum, senenin en önemli kültür ve sanat olayı neydi diye? Hiç düşünmeden, bir çırpıda söyledi; Adriana Lima ve Metin Hara’nın ilişkisiydi. Oh! Nooo dedim, magazin şeysi, kültür ve sanat faaliyetidir algısı, yuvarlanarak inişe geçmektir falan filan dedim, tınmadı bile, asri çağın göz boyama oyunu, valla takdire şayan. Müzikle aram çok iyi değil zaten, kulaklarım az duyar, dedeme çekmişim, Rock, türküler ve etnik işleri beğenirim ve severek dinlerim.

Söyleyin bana? Çıkkıdı çıkkıdı, tüketime dayalı, yaz eğlencesi, uyduruk sözlü, tanıdık ritimli, benzer tempolu şarkılar dışında, aklınıza ne geliyor? 2017’de şu şarkı ezberi bozdu, bu aklı aldı, o ruhumu esir etti diyebileceğiniz kaç eser var Allah aşkına? Hani varsa, bilmek isterim, neler kaçırdık öğrenirim.

Iskalamadan, 2017’de vizyona girmiş filmlerden, en beğendiğim 15’ini şuraya bırakayım; Logan: Wolverine, Dunkirk, Yaşamın Kıyısında, Kapan, Kare, Star Wars: Son Jedi, Blade Runner 2049, Tam Gaz, Korkusuzlar, Soygun, Ay Işığı, Kutsal Geyiğin Ölümü, Toni Erdmann, O, İşe Yarar Bir Şey. Hayda, 14’ü yabancı, sadece son yazdığım yerli işi, resmen skandal! Adana’da seyrettiğim Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, harbiden en sevdiğim projeydi, lakin Şubat 2018’de vizyon diyecekmiş, al bu da bambaşka bir sorun, iyi filmleri beklemek ve güzel işleri, sadece kışın seyredebilmek.

Memleketimizin en eski film festivali olan Antalya Film Festivali’nin, kısa, uzan, belgesel, tüm yerli yüklerinden kurtulduğu, affedersiniz kendilerine göre zararlı fazlalıkları tıraşladığı bu sene, İstanbul’da gerçekleştirilen Ulusal Yarışma, imdada yetişti, sinemacılar, seçeneksiz değiliz diyebildiler, bakın bu güzel bir gelişmeydi, iyi, haklı ve doğru bir çıkıştı, yani hep sorun olacak, hep olumsuzluk çoğalacak değil ya…

Evet, 2018, seçeneksiz kalmayacağımız bir sene olsun, 2017, düşe kalka, ite kaka geçti, memleketin ana meseleleri, yoran ve zorlayan gündemi, kültür ve sanatı da hırpaladı, ancak yıkamadı. Alınacak mesafe çok, biliyoruz. Yollar ısrar ve inatla açılacak, zihinlerde biriken ne varsa saçılacak, başkaca bir çözüm yok. Hele hele sol adına, muhalefet adına, daha çok çaba göstermeli, daha çok çalışmalı. Muhafazakâr yapıların, budama, kapama, hasıraltına atma gayretleri, malumunuz. Onların anladığı sanat, işte bir Ebru, bir de hat! Ritmik günah, plastik mimari dışında din dışı, o olmaz, bu yapılmaz, böyle gider. Televizyonları saran çarpık ilişkilerin, çetrefilli şeylerin, yozluk belirtilerinin, dibe vurma gerekçelerinin amansız takipçilerinin, işlerine gelmeyen durumlarda, yasakçı zihniyeti yüceltmeleri, tuhaf bir çelişki değilse, harbiden nedir? Bizlere düşen, bu anlamsızlığın, bu saçmalığın, bu vurdumduymazlığın batağına düşmeden, harekete geçmek, ilerlemek ve hedeflerimize yönelmektir.

Dedik ya, asla umutsuz değiliz diye, zor ve baskı koşulları, dönüşümün ve değişimin de müjdesidir. Ne de olsa, kışın sonu bahardır, sanat, dopdolu, capcanlı bir hayattır. Kültürsüz bir toplumun inşasına, dayanak olmayacağız. Okumaktan, yazmaktan, izlemekten, görmekten, duymaktan, hissetmekten, oynamaktan, yaratmaktan, illa yaşamaktan, asla vazgeçmeyeceğiz.

Sorular ve yanıtlar…

 

 

 

 

-2014’te en çok Recep Ä°vedik 4 izlendi. Bunun sebebi nedir?

 

2014’te en çok Recep İvedik 4’ün izlenmesi beni şaşırtmadı, kesinlikle… Çünkü bu malumdu, yani beklenen bir sonuçtu, aksi olsaydı hayrete düşerdim. Şaşırdığım tek şey, tüm zamanların gişe rekorunu, 7 milyon 369 bin 98 seyirciyle kırmasıydı. Serinin ilk üç filmi, 3 ila 4 milyon gişe yapmıştı. Son projenin, bu denli yükseğe sıçraması hayli ilginç ve en az film kadar tuhaftı. Recep İvedik serisi, filmden ziyade, bir kolaj çalışmasıdır, skeçlerden oluşur, kaba güldürüye yaslanır. Amerikan sinemasında da örneklerini gördüğümüz salyalı, balgamlı, tükürüklü ve benzeri iğrençlik, elbette küçümseme, çokça küfür, cinsellikle ilgili çeşitli göndermeler, çirkinle, şişmanla, zayıfla, kadınla, vesaireyle alay etmek, dalga geçmek yapıtın iskeleti gibidir. Bu tür ucuz numaraların çok tuttuğu bir gerçek, senaryo derinliği, öykü bütünlüğü gibi önemli mevzuların aranmadığı da… Yani alan memnun, satan memnun. Ötesinde 2008 ve 2009 yıllarında da Recep İvedik ve Recep İvedik 2 filmleri, yılı birincilikle kapatmışlardı. Sadece serinin en az seyredilen filmi olan Recep İvedik 3, 2010’da yaklaşık 150 bin koltukluk bir farkla New York’ta 5 Minare filmine geçilmişti. Serinin tüm filmleri, 19 milyon 330 bin 19 kişiyi salonlara topladı ve yaklaşık 165 milyon liralık gelir elde edildi. Şaka gibi, ancak memleketin gerçeği bu…

 

-Artık gişede sadece komedi mi satıyor?

 

Sadece komedi değil, haliyle… Ancak uzak ara birinci, elbette… Cin odaklı korku filmlerinin de bir pazarı oluşmaya başladı, rağbet gördüğü için bu tür filmler çekilir oldu. Aşk zaten her zaman satar. Vurdulu kırdılı, ateş etmeli, kaçıp kovalamaca filmleri de, çekene ve oyuncu kadrosuna göre, gişede tutunabiliyor. Sanat filmleri ise deyim yerindeyse yerlerde, pardon gişede sürünüyor. Evet, biz komedi filmlerine dönelim, memleket sineması, 100 yaşını doldurdu, ikinci asırdan gün almaya başladı, ülke sinemasının artık yerelden, evrensele geçmesi gerektiğini düşünürken, resmen ucuz komedi filmleri furyasıyla karşılaştık. Neredeyse artık haftada iki tane yerli komedi filmi vizyona giriyor. Hatta bir filmin yapımcısı ve dağıtımcısı güçlüyse, diğer film, gösterimde sorunlar yaşıyor, gişede batıyor. Gişe odaklı çok film çekilmesi, sinemaya bir şey kazandırmıyor, sinema salonlarına kazandırıyor. AVM çılgınlığı yaşayan bir ülkede, sinema da, doğal olarak tüketim ve eğlence paketine dahil ediliyor. Çoğu harbiden vasat olan bu komedi denemelerinin uzun bir süre daha beyazperdeye taşınacağı mutlak. Umarım, 1990’lardaki gibi bir krize girilmez, sonunda seyirci bunalıp, sinemayı terk etmez. Ancak 2013’ten 2014’e, yaklaşık 11 milyonluk rekor bir seyirci artışının yaşandığı ve 61 milyon 248 bin 838 biletle, tüm zamanların izleyici rekorunun kırıldığı Türkiye’de, şu an için komediden kaçmak imkansız gibi bir şey.

 

-Aslında bir sinema eleştirmeni olarak bu sonuç seni şaşırttı mı?

 

Şöyle bir algı vardır; bir film eleştirmeni, bir yapıtı beğendiyse ondan uzak dur, sevmediyse o yapım güzeldir ve gidilmelidir. Belki doğruluk payı vardır. Ancak ben sadece Avrupa filmlerini seven, festival filmlerine bayılan, az diyaloglu, uzun plan çekimlerle, fotoğrafa abanan denemeleri göklere çıkartan eleştirmenlerden değilim. Bağımsız sinemaya da, dünyanın tüm ülkelerinin sinemasına da (özellikle Uzak Doğu’nun kalburüstü filmlerine) ve iyi kotarılmış gişe filmlerine de saygım ve sevgim var. Hatta sanattan kopmayan, gişeye de yakın duran filmlerin daha çok çekilmesinden yanayım. Teknoloji coştu, efekt gelişti, üç boyutlu filmler çoğaldı. Salt teknik ve gerçeklik değil, sinema bir rüyadır, büyüdür, ruhtur ve her şeyden önemlisi senaryodur. Memleket sinemasında, senaryo en büyük zaafımız. Karakterlerden ziyade tiplemelerle, kısa film öyküsünü, uzun metraja çevirme gayretiyle, komik olmayan şeyi gülünç diye yutturma çabasıyla, tek tük örnekler dışında yerelden çıkmak, şu şartlarda mümkün görünmüyor. Hah! Neden bu kadar seyirci çekiyor Recep İvedik serisi? Çünkü insanlarımız yorgun, mutsuz, üzgün, çatışmaya ve kamplaşmaya dayalı siyasi iklimde, gülmeye ihtiyaç duyuyorlar. Recep İvedik, tam onların istediği bir anti-kahraman, zengin değil, ancak bankaya haddini bildiriyor, fakir ama işadamını tokatlıyor. Yeşilçam filmlerinde yakaladıkları, işte bunlar bizden biri yakınlığını, Recep İvedik’te de yaşıyorlar. Bu etkileşimi, filmin galasında da görmüştüm. Aynı ben diyordu bir adam, yan koltukta oturan diğer adamı dürterek, sonra birlikte gülüştüler. Mesele özetle budur.

Kasımda festival başkadır

 

 

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Festival gibisin katılmak istiyorum diye bir şarkı varmış, harbi harbi şaka sanmıştım, valla doğruymuş. Akredite olmak gerekiyor mu, bakın orasını bilmiyorum, üstümde Star Wars tişörtüm ve yırtık olmayan eşofman altım var, haliyle reddedilmek mümkün. Çünkü tişörtlü ve yırtık pantolonlu katılmak yasaklanmış Antalya Film Festivali’ne, vay, vay, vay, filmin ederi, filmin gideri, filmin değeri değil de, kılık kıyafet mi belirliyor artık, sinemaya dair şeyleri… Bizim derneğin (SİYAD) ödül töreninde, yapıtlar değil, Nuri Bilge Ceylan’ın, tatlış hırkası konuşulmuştu, uzun uzun, oysa o gün deliler gibi soğuktu İstanbul, kar yağıyordu, dönüş yolunda köprüyü nasıl geçtik, hala hatırımda. Sinemadan çok kırmızı halıya, filmden ziyade kravata, papyona, takım elbiseye değer veren, elitist, çok bilmiş, hayli gıcık ve oldukça uyuz bir cenah var, maksat gösteriş olsun, gündem polemik ile dolsun diye çıldırıyorlar resmen, bu yüzden altınlı takılar hoşlarına gidiyor, Altın Ayı, Altın Aslan, Altın Palmiye, ye kürküm ye… Misal Altın Portakal da vardı, artık yok, demek soyamayacağız, baş ucumuza koyamayacağız, duma duma dum. Soyunmak derken, Venüs heykeli gibi zaten memleket, kararıyor, sararıyor, yine kararıyor, açılıyor, saçılıyor, kapanıyor, kendi kendine takılıyor işte. Hah! Yıllar önce bu heykellerden biri yakılmıştı, müstehcen diye, günaha davet ediyor diye, “Vurun Kahpeye” diye…

• • •

Eee diyorsunuz sanırım, konuyu festivallere bağlayacağım, bu sebeple böyle garip bir giriş yaptım. Kasım’da festival başkadır diye bir akım başlamış olsa gerek, çünkü Malatya, Mardin, Edirne, Antalya, Gezici uzun metraj, İzmir ve Çanakkale kısa film festivalleri, on birinci aya dadanmışlar resmen. İtirazım yok kesinlikle, hatta az bile… Keşke 81 vilayette film festivalleri olsa, etkinlikler, tüm yıla yayılsa.

• • •

“Toplumda çok olumlu imajla algılanan başörtülü bayanlar” (bayan ne birader, bayan ne, kadın o, kadın) mevzusu, gündemi hayli meşgul ederken, sinema üzerine konuşmak, beyhude bir çaba olsa da, yine de insan, umut ediyor, düşlüyor işte, güzel, eşit ve film tadında bir memleketi.

• • •

Bu filmde niye argo kullandınız, küfür niye var, seyircinin biricik klişesi oldu artık, arkadaşım, gündelik hayatı, lordlar kamarasında mı sürdürüyorsun, kibarlıktan ve nezaketten kırılıyor musun, hani varsa öyle bir dalga, biz niye bihaberiz? Güzelim şair Gülten Akın, “Ah, kimselerin vakti yok! Durup ince şeyleri anlamaya” demiş, kalın, kapkalın yaşıyoruz, sonra hayatın yansıması olan filmleri sorguluyoruz, oh be, ne ala ülke. Sevişme olmasın, öpüşme olmasın, sigara olmasın, içki olmasın, küfür olmasın, robotlar firarda filmi çekelim dilerseniz, yasak budalası olmak, sinemanın kaderi olmasın. Sansür, peliküle gelip yerleşmesin. Bir senarist, oto-sansür ile başlamasın herhangi bir projeye, bir yönetmen, kırmızı çizgilere, kendini ve eserini kurban etmesin, bir oyuncu, bu kampın aktörü, şu kampın aktrisi diye yaftalanmasın; sinema dediğin, parti reklam filmi değildir, mevzu derindir, çok derindir, felsefedir, protestodur, gerçektir, büyüdür, yani hemen her şeydir.

• • •

Malatya Film Festivali’nden yeni döndük, film seçkisi, sertti, sanat sineması adına, başarılı işleri, toplamışlardı listeye… Lakin halkımız, henüz hazır değil, bu deneye, bunu gördük, anladık. Katılım çoğalsın diye, satılan ucuz biletler, hatta bol keseden dağıtılan davetiyeler yüzünden, aileler, çocuklar, dahası bebekler bile doluştu salonlara, peki, sonra ne oldu? Kaçıştılar elbette, hop salonlar boşaldı, ben, sen, bizim oğlan, bizim kız kaldı yine, festival filmiyle sınanmak, kolay değil, yani zor, çok zor… Recep İvedik ve cin filmleri serileri dışında, ekstra deneyimi olmayan, AVM sevdalısı seyirciyi, uzun plan sekanslar ve durağan projelerle hipnoz etmeye çabalarsan, onlar da kirişi kırar, anında uzarlar. Arthouse ile gişe filmi arasında kalan filmler lazım bize, ikisinin de iyi yönlerini bünyesinde barındıran, kaliteli, ucuza kaçmayan, insanları, sinemadan soğutmayan, TV ekranına mecbur bırakmayan yapıtlar, tekrar sevgiyi yeşertebilir, tıpkı yazlık sinema günlerindeki gibi… Aksi halde, debelenip dururuz, azınlık, ödüller alır, kendini kutsar, kendi kendini alkışlar, çoğunluk da, aman ne haliniz varsa görün der ve kakara kikiriye devam eder, tam gaz.

 

Şimdi sanat filmlerine, ticari kaygısı olmayan yapımlar diyoruz, para pulda gözüm yok diyen film mi olur, sinema en pahalı sanat dalı, cepten mi gidecek, evi mi ipotek ettireceksin, kültür işleri aşkına, batacak mısın, yok, öyle bir dünya, festivallere, katılma sebebin, alacağın para ödülü değil mi? Bakanlık’tan, Avrupa’dan yardım istemek, manevi destek aramak olmasa gerek, gelsin çil çil mangırlar, ortaya çıksın sipariş yapımlar. Dürüstlük ve samimiyet, gerçekten çok önemli, günümüzde, pek bir şey ifade etmiyor olsa dahi. Sinemacılar, bölünmüş durumda, bir kısmı, festival kınıyor, bir kısmı, filmini yarıştırıyor. Memleket, kamplara ayrılmışken, sinemacılar birleşebilir mi, sanmam. Herkes aidiyetlerine ve kendi tribünlerine göre hareket ederken, yüz yaşını aşan sinemamız, dünyada ekol olabilir mi? Olmaz efendim, olamaz. Tek tük filmlerimiz ödüller alır, onun dışında sinemamız, evrenselde değil, yerelde kalır. İşte bizim büyük çaresizliğimiz budur, sinema bir ekip işidir, lakin ekip ruhu, sizlere ömür.

 

Benim anlamadığım ve bir türlü kavrayamadığım şey, örneğin İsveç, sinema tarihi boyunca bir marka olmuşken, Türkiye’nin, ucuz komedilerle ve korkutmaktan çok güldürmeye yarayan işlerle, kendini eylemesi. Derdimiz ve meselemiz mi yok, ülkeyi sarsan olaylarımız mı yok, anlatacak öykülerimiz mi yok, klişeye yaslanarak, öykünerek, kopyalayarak, ne yapmaya çalışıyoruz, harbiden neyin peşindeyiz? Niye İsveç dedim, çünkü İsveç’te neredeyse olay yok, trafik kazası yapan biri, ulusal gazetede, alay konusu olabiliyor, düşünsenize, muhabirler sıkıntıdan patlıyordur, dış haberler olmasa, neredeyse gazete çıkmayacak, resmen kara mizah. Biz ise gündemi yakalayamıyoruz, her an her şey değişiyor, tarihimiz, hep alengirli şeylerle dolu, eee sonuç? Sıfır, elde var sıfır. Küçük hesapları olanın, büyük yapımları olamaz, ne yazık ki.