Etiket arşivi: oscar

Ayla’ya niyet, Fatih’e kısmet!

 

 

 

 

Alper Turgut 

 

Her şeyi ziyadesiyle bilenler, sabah ve akşam büyük resmi görenler, birbirlerine durmadan gaz verenler, zamanı nihayet geldi, Ayla, müthiş bir yapıt ve kesinlikle Oscar’ı alacak diyorlardı. Yabancı dilde en iyi film kategorisinde, akademinin meşhur heykelciğini kucaklamanın yolu, ABD’nin bol yıldızlı bayrağını dalgalandırmakla da olmuyor demek ki… Lobi mevzusuna hâkim olmak, imtihandan başarıyla çıkmak, kendini onlara kanıtlamak filan gerekiyor, çetrefilli işler, özetle. Kuşkunuz olmasın, tam bağlılık ve aidiyet, böylesi büyük beklenti durumlarında, maymuncuk gibi bir şeydir, kurcaladığı hemen her kilidi açar, hay maşallah! Haaa, filminiz dört dörtlükse, ödül alsa ne olur, almasa ne olur, o, sinemaseverlerin, zor bela kabul ettiği gönlündeki köşke, çoktan kurulmuştur, bugünü geçin, resmen gelecek kuşaklara, kültür mirası olarak kalmıştır. Ayla, duygular harbiden şelale, hunharca ağladık, gişede de beş milyon seyirciye yaklaştı diyenler, elbette haksız değiller, onlar, en nihayetinde müşteri ve müşteri, her zaman haklıdır. Oscar bizim diyen yapımcıysa, haliyle haksızdır, insanları, mutlu mesaja hazırlamak, beklentiye sokmak, umutlandırmak, hiç şüphesiz sorumluluk ister.

Bakınız, Almanya adına Paramparça (Aus dem Nichts) adlı son filmiyle katılan Fatih Akın, hem Altın Küre, hem de Oscar’ın favorileri arasında… YönetmenliÄŸine olan sevgimizi, saygımızı, ona bakışımızı paramparça etti, Kesik (The Cut – 2014) filmiyle.

Unutmadık! Oh! Avrupa cepte, Altın Ayı’m da var, diaspora aracılığıyla, lobilerle kaynaşayım, ABD’ye çıkartma yapayım kafası, aslında kendi sinema yolculuğuna ihanet idi, raydan bile isteye çıktı, vagonları devirdi. Elbette eski sevdiğimiz filmlerine, yeni çekeceği işlere, tarafsız bir gözle bakmaya devam edeceğiz, onun düştüğü hataya asla düşmeyeceğiz. Ben, Kesik filmini eleştirdiğim sırada, birçok kişi, vik vik etti, yahu dedim, kafayı mı yediniz, kameranın, coğrafyamızı kanatan büyük acılarımıza odaklanmasıyla sorunum yok, kötü çekilmiş, tarafgir ve karikatürize projelerleyse sonuna kadar var. Sinema sanatı, elbette propagandayı da barındırır, benim meselem, dandik ve ucuz propagandayla, derdini resmedene de, hakkını verene de sözüm yok.

Elbette yaşanmışlıkları, beyazperdeye aktaralım, Ayla, gibi filmlerimiz olmalı, mutlaka! Daha iyilerini, daha etkileyicilerini, daha ses getiricilerini çekelim. Senaryo, diyaloglar, çekim tekniği, oyunculuklar, işte bir film adına her ne varsa, onları ustalıkla harmanlayalım, tüm pelikülleri bir dantel inceliğiyle işleyelim. Buna hiçbir sinema tutkunu karşı çıkmaz, çıkamaz. Ancak ABD’nin savaş ve işgal girişimine koşturmak da, eski bir yaramızdır, hala ve ısrarla sızlar. Kore Savaşı sırasında, ABD’nin dışişleri bakanı olan, ünlü anti-komünist John Foster Dulles, “Türk askeri çok ucuz, günlük masrafı 23 sent demiştir”, o gelir apansız aklımıza… Türkiye’yi, oltaya takılmış balık gibi gören ve bunu dalga geçer gibi söyleyen herife, Büyük Usta Nazım Hikmet, 23 Sentlik Askere Dair şiiriyle yanıt vermişti; “…Sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz, zulüm gibi, hürriyet gibi, kardeşlik gibi sözlerin, dövüştü zulme karşı o, ve istiklal ve hürriyet uğruna…” Aradan onca sene geçti, ne değişti? Yine ABD ve Kuzey Kore arasında ipler gergin, savaş, bir kıvılcımı bekliyor. Hala çok çıkıp, az inen doları konuşuyoruz, yine ve yeniden, hep aynı nakarat!

Sene daha bitmedi, ancak memleket sinemasının gişe rekoru kıracağı şimdiden kesinleşti. Toplam seyirci 70 milyona, gişe hasılatı da bir milyar liraya yürüyor. 2014’te 61 milyon 245 bin kişiyle, zirveye ulaşmış, sonra düşüşe geçmişti. Bu yıl, büyük bir sıçrama gerçekleşti, sinema salonu sahipleri ve bazı yapımcılar, mutluluktan uçuyor. Lakin bu bereket, kalitesizliğe ve ucuzluğa dair, bilesiniz! Vizyon gören beş yüzü aşkın filmden, sizce kaçı nitelikli seyirlik? Geçen gün, arkadaşlar, yılın en iyi filmleri listesini yapmamı istediler benden, inanın bana, 15 film seçene dek, resmen canım çıktı. Listeyse içime pek sinmedi, sadece yerli işi yapımlar da değil ha, yabancı projelerin de hali perişan, 2017, sinema adına, bana hiç umut vermedi, özgün, çarpan, tokatlayan yapıt sayısı, iki elin parmaklarını aşamadı.

Hatta sansürün azdığı, baskının çoğaldığı, projelerin bizden değilsin diye reddedildiği günümüzde, memleket dahilindeki film festivallerinin de hali ortada, sanat sineması, darbe üstüne darbe yiyor, güldürmeyen komediler, yaka silktiren romantikler, gülünç korku denemeleri, illallah dedirtiyor. Hollywood da geri kalmıyor, çıfıt çarşısına bozuk ürün yetiştirme gayretinden…

Abanmışlar çizgi roman kahramanlarına, ya tek tek, ya da üçer, beşer, onar, sürüyorlar sahaya, ya ya ya, şa şa şa, süper kahramanımız çok yaşa!

Sinema eskiden, fakir fukaranın biricik eğlencesiydi, şimdi zenginin keyfine dönüşüyor giderek, yok VIP salon, IMAX, üç boyut gözlüğü, sweet box derken, üstüne çay, kahve, gazlı içecek, patlamış mısır eklersen, hani çok dayatılan üç çocuklu bir aile, resmen iflas etti demektir. Kaçma! AVM tipi, klişenin dibi, birbirinin benzeri dükkanlarda, tatsız tuzsuz mama yiyeceksin daha.

Lan arkadaş, 36 liraya, sinema bileti mi olur, alım gücünün bunca düşük, asgari ücretin de 1400 lira olduğu memlekette?

İnsafınız kurusun! Hayır, bari değse, insan şöyle güzel bir film seyredip, verdiği parayı helal etse, ama nerdeeeee? Hah! Durun, zulüm henüz tükenmedi, yaklaşık yarım saat de reklam işkencesi çekeceksin, film başlayana kadar, zaten kafa gidik, işin bitik!

Demedi demeyin, sabır ufak ufak taşıyor ahalide, isyan mümkün, işte önceki gün Star Wars: Son Jedi filminden çıkanlara, şöyle bir kulak verdim, yarısı filmi tartışıyor, kalanı da sinemanın gelmişine geçmişine küfrediyordu. Haksız filan da değiller hani.

 

 

Oscar, dışı seni, içi beni yakar!

 

 

ALPER TURGUT

 

Meşhur Akademi Ödülleri, 89 yıl hayat buldu, bunun da 20 senesi Meryl Streep ablamızın adaylığıyla geçti. Yani o, mevzuya en hâkim kişi ve özetle şöyle diyor pek sevgili yetenek abidesi; “Oscar ödüllerinin giderek siyasi kampanyalara dönüşmesini korkutucu buluyorum. Bu gerçekten tatsız… Televizyon reklamlarına da en iyi görüntü, en iyi aktör ve bunun gibi ödüller vermeye başlamaları uzun sürmez.” Lanet televizyonu da, melanet reklamı da bir kenara koyarsak, hani sadede gelirsek, 7. sanatın, kültürel bir etkinlikten ziyade, hoyrat bir propaganda aracına dönüşmesi, bizim büyük sevdamız beyazperdenin, kapkara talihi olsa gerek. Ve bu dönüşüm, öyle ağırdan da almıyor, hızlı mı hızlı, topaç gibi hay maşallah ve sanırım çok eğleniyor zengin keratalar… Ha! Yepyeni, gıcır gıcır, pırıl pırıl bir oyuncak da değil ha, epey uzun bir süredir oynuyor yerkürenin belası egemenler, harbiden hunharca…

Ve gerçekten karikatür gibi bir tipleme olan Donald Trump’a, bunu biz televizyon şovlarıyla büyüttük demeyip, acıklı acıklı feveran ve veryansın edenler, onu iğnelemeyi, ona laf çakmayı, politik bilinç gibi şey ettirenler, şimdilerde kitap yazsınlar diye on milyonlarca doları cebe atan Obamagilleri ise, resmen kutsuyor, her şey tıkırındaymış gibi mutluluk saçıyor, direkt şovlarına katıyorlardı. Ünlü belgeselci Michael Moore’u hatırlayın hele, cumhuriyetçiler iktidardaysa, eleman anında muhalif kesiliyor, aslan gibi kükrüyor, demokratlar gelince koltuğa, sertlik gidiyor, yumuşacık oluyor, dertler bitiyor, kuzular gibi mutlu mesut meliyor. Dünyanın mazlum halkları açısından da, hakeza ABD’nin yoksulları için de, demokrat ile cumhuriyetçi arasında pek bir fark yoktur oysa…

Ah! Tatlı su muhalifleri, sistemle derdi olmayıp, siyasi partilere göre şekil alanlar, refleksini ona göre belirleyenler, siz yok musunuz siz, her yerdesiniz ulan! Bizim memlekette de, benzer kumaştan tiplere rastlarsınız, az da değillerdir, bildiğin kalabalıktırlar, üstelik sinsidir bunlar, ayakkabıya girmiş küçük taş, tekere denk gelen çivi gibidirler, devinime engel olur, hayat enerjisini alır, mücadeleyi söndürür, kısaca usandırırlar ve bıktırırlar her şeyden, inanın. Daha önce de söylemiştim, muhaliflik, bir elbise değildir, mevsime göre değiştiresin, bedel isteyen, gönüllük isteyen, ağır ve kıymetli bir yüktür bu kimlik, ömür boyu taşıyacağın… Ta ki, ezenin ve ezilenin olmadığı, bir dünya kuruluncaya dek…

Oscar töreninin sonundaki skandal, en nihayetinde bir insan hatası, yani olur böyle vakalar. Yaşayanlar üzülür azıcık, izleyenler de, işi dalgaya vurur birazcık, sonraki törene dek unutulur. Asıl skandallar, bilinçli ve kasıtlı seçimlerdir, militarizmi kutsayan filmlere verilen nice ödüller, smokinli, tuvaletli ünlü aktör ve aktrisler tarafından, alkış manyağı edilmediler mi? O meşhur kırmızı halı, belki de rengini, fakir halkların, sivil kurbanların, üstüne bombalar yağan çocukların kanından alıyordur, kim bilir.

 

Geçen sene yine bir Oscar yazısı yazmıştım; “Oscar Emmi, insanın yakasını asla bırakmaz, hakkında konuşulmasını önemser, Sam Amca ile de kankadır zaten bunlar, ABD için, Amerikan Rüyası için çalışır dururlar. Yani savaş rüzgârları eserse, bilin ki, barış filmi çöpe gidecek, siyasi iklim ılımansa, laylaylom bir film kazanacak. Aksini düşünen varsa, bana da anlatsın, belki inanırım. Yoksa dediğim dedik, bildiğim bildik. 1929’da ilk Oscar’ı, bir süre sonra Naziler için propaganda filmleri yapacak olan Alman aktör Emil Jannings kazanmıştı. Hımmm nereye sürükleneceği, ta başından belliymiş değil mi?” Tüm zamanların gişe rekortmeni Avatar gibi çevrecilik iyidir, hoştur, çok tatlıştır filmi yerine, militarizm güzellemesi Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker) adlı şeye, altı heykelcik vermek, devasa savaş aygıtına destek değilse nedir? Yıldız oyuncuların, işgalci askerlere, moral aşılamak için görevden kaçmaması, onları eylemek için cephelere koşması, canım sinemanın, gaddarlar için yararlı bir aparata çevrildiğini göstermez mi?
Bana sorarsanız, ödül almaktan ziyade, ödün vermemektir asıl mesele, beyazperdenin tarihine geçen, birçok iyi, ünlü ve yetkin sinemacı var, önemli bölümü de sizlere ömür, Akademi’nin suyuna gitmek, ilgisini çekmek gibi bir dert edinmediler asla! Onlar, filmler çektiler, rol aldılar, ürettiler, sinema aşkına yaşadılar ve ölümsüz eserler bırakarak öldüler. Hep anlatırım, yine söyleyeyim; Woody Allen abimize, gel yine Oscar kazandın (dört Oscar’ı var) demişler; “Beni böyle boş işlerle meşgul etmeyin, film çekiyorum kardeşim…” diye söylenmiş.

Hele hele Beyaz Baretliler adlı, herkesin malumu grubun, Oscar kazanıp, ayakta alkışlanmış olması ise tam bir trajikomedi. Algı mühendisliği çok güzel gelsenize, heyyyyyy manipülasyon var, yeni çıktı, taptaze… Absürtlüğün salt bizim memlekete dair bir şey olmamasına sevinsek mi, üzülsek mi, işte bunu bilemedim. Neyse, her neyse…

Misal bana, eee birader, bunca laf söyledin, ne yapalım, 90. ödül töreni gelmeden, Oscar’ı mı kaldıralım diye sorarlarsa şayet, elbette hayırrrrr derim. Akademi Ödülleri, tüm olumsuz yanlarına rağmen, önemli ve değerli… Çünkü gişe filmlerini, araya sanat yapıtlarını katarak onurlandıran böylesi bir ödülün, muadili yok, ne yazık ki… Oscar olmasa, belki de gişe filmleri, iyice çöp işlere dönüşecek, herkes salacak, serecek, alın bunu çektik, takılın işte denecek. Haliyle Akademi Ödülleri, kötü için bir frendir, iyiye de gazdır, gaz. Avrupa’nın çoğu geleneksel ve büyük festivali, sanat odaklı yapıtları ve bağımsız eserleri ödüllendiriyor. Oscar’ı eşsiz ve özgün kılan şey, yeni dünyanın, eski kıtanın tarzını benimsememiş olmasında yatıyor. Bakın geçmişin, sinema devi ülkeleri Fransa ve İtalya’ya, şimdi ne haldeler? Sinemasever insanlığa, Yeni Dalga ve Yeni Gerçekçilik gibi iki önemli akım hediye eden büyük ve önemli yönetmenlerin mirası ve ruhu, harbiden neredeler? Ülke sinemasında, ekol ve okul haline dönüşmek kadar, bunu korumak, devam ettirmek ve çıtayı yükseltmek de gerekiyor, kıssadan hisse. Son olarak, İran yine ve yeniden kaptı heykelciği, eyyyy memleket sineması, seni sarsmak için daha ne lazım, artık uyanma vaktidir.

Güzellikleri istila etmeye dair!

 

 

 

ALPER TURGUT

 

“Şimdi Nereyi İşgal Edelim?” (Where to Invade Next), lan arkadaş, biz dünyanın jandarması ABD’liler, hep mi savaş, istila, kan, petrol ile anılacağız, artık iyi, doğru, haklı ve başarılı fikirleri işgal edelim ve apardığımız tüm güzellikleri, kapitalizmin elinde giderek çürüyen ve tükenen ülkemize zerk edelim diyen kurnaz ve seyri keyifli bir belgesel.

 

Evet, Oscar, César, Altın Palmiye derken pek çok ödül toplamış meşhur belgeselci ve aktivist Michael Moore, altı senelik aradan sonra tekrar sahalara dönüşüyor. Yerküreyi kavuran emperyalist, kapitalist, neo-liberal cehennemi, salt Bush yaratmış gibi ona saydıran, bunu harbiden takıntı yapan, ancak Obama gelince, sanki dünya cennete dönmüşçesine susan Michael Arkadaşın, samimiyeti de haliyle sorgulanır olmuştu. Senin biricik derdin özgür, silahsız ve mesut bir dünya değil, Cumhuriyetçiler imiş, aynı bokun laciverdi Demokratlar mı kurtaracak ulan dünyayı diye benim de öfkeli bir sualim var kendisine, her neyse.

 

Hem döverim, hem de severim kendisini, akıllı ve duyarlı adamdır, her şeye rağmen… Şimdi Nereyi İşgal Edelim?, elbette “Bowling for Columbine”, “Sicko” ve “Fahrenheit 9/11” ayarında değil! Lakin iki saatlik sürede, ülke ülke gezip ve insana dair iyi projeleri görüp, sonra kendi memleketimize ah vah etmedim dersem yalan olur. Kardeşler, biz boşa yaşıyoruz resmen yahu, gündelik hayatımız harbiden perişan, geleceğe dair umut desen, yerle yeksan.

 

Belgesel, bu ayın ortasında beyazperdeyle buluşuyor, İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti. Yaz aylarında öbekleşen ve beyazperdeyi kirleten, kötüden öte, tanımsız kurmaca filmleri seyretmektense, bu yapıtı izleyin derim, insanın yüzünde bir gülümseme beliriyor, iyi hissettiriyor. Bittiğinde gördüğümüz ülkeler ve hedefine koyduğu ABD’den ziyade, insan, Türkiye’yi düşünüyor ve güzel duygular tersyüz oluyor, o başka.

 

Michael Moore, Pentagon’a gidiyor ve rütbelilere, dünya sizin yüzünden cehenneme döndü beceriksizler diyor ve artık siz değil ben işgal edeceğim yeryüzünü diye, omuzu kalabalıklara ayarı veriyor. Özgürlük, demokrasi götüreceğim diye, savaş ve istila politikasını hayata geçirmek, ateşe benzin dökmek ile eşdeğer, en nihayetinde… Bu zalim aksiyon sonucunda, ne mi oluyor? Herkesin belalısı IŞİD doğuyor. Şiddet, şiddeti tetikliyor, hiddet, dehşet ve vahşet beraberinde geliyor. Ha bu arada, savaştaki askerler, ABD’deki evlerinden oluyor, ekonomik problemler büyüyor, sosyal patlamalara gebe bir gerginlik beliriyor. Yani kendi piyonlarına dahi, taze sorunlar yükleyenler, dünyanın dertlerine mi çözüm bulacak? Komik olmayın.

 

Yeni komutan Michael, alıyor ABD bayrağını, atlıyor uçak gemisine, çıkıyor Avrupa ve Akdeniz seferine… İtalya, Fransa, Finlandiya, Slovenya, Norveç, İzlanda, Portekiz, Almanya ve Tunus… İtalyanlar, neden yeni sevişmiş gibi mutlular? Çalışanlar, yıllık izinler, tatiller ve işçilerini mesut görmek isteyen patronlarla, nasıl mutsuz olsunlar ki? Hamburger yememiş, kola içmemiş Fransız çocuklar, şaşkınlık yaratıyor elbette, yemeğin bir kültür ve ziyafetin, sağlıklı ve dengeli beslenmeyle alakasının olmasını görmek, gayet hoş! Finlandiya, dünya eğitim sisteminin bir numarası… Çok mu çalıştıkları için böyle? Hayır, ev ödevlerini kaldıran, öğrenciyi uzun süreler değil, en az vakitle okulda tutan bir sistem bu, az ama öz, hayata hazırlanmak ve çocukluğunu yaşamak, başarıyı da getiriyor. Slovenya’da herkese ücretsiz üniversite hakkı tanınıyor. Dünyanın çoğu ülkesinde, eğitim borçlanmak ve çok para demek oysa… Üstelik salt kendi halkına değil, dünyanın her yerinden gelen öğrencilere beleş. Oh mis! Norveç’te, cezaevine düşmek bile dünyanın sonu değil! Ceza, eziyet ile karşılık bulmuyor. Topluma kazandırmak asıl mevzu, suçluyu, daha azılı suçluya çevirmek kolay, kötüyü iyilikle çevirmek, anlayış ve hayattan kopartmamak ise zor. Norveç, zoru seçmiş, çok şükür. İzlanda, erkeklerle batmak üzereyken, ekonomik krizi, kadınlar çözmüş. Dünyanın ilk kadın liderini çıkartmış bir ülkeden, tüm dünyaya acil ve önemli bir reçete. Almanya’dan, geçmişi gömmemeyi öğreniyoruz, ataların kötü şeyler yaptığını kabullenmeyi, özetle yüzleşmeyi… Portekiz, yıllardır uyuşturucu kullanan insanları tutuklamamış. Eee onlar da daha mı azıtmış? Aksine, uyuşturucu kullanımı azalmış. Tunus ise kadınlar isteyince, siyasi İslamcı bir partinin bile, devlet politikasını değiştirmesine ve kadın haklarını tanımasına örnek oluyor, ne güzel!

 

Belgesel, biraz kibirli bir finale uzanıyor, diyor ki, bu iyi fikirler dünyaya, eski ABD’den yayılmıştı. Şimdi onlar, bunu geliştirmiş, biz ise kendi fikirlerimizden vaz geçip, dibe vurmuşuz. Teori ve pratik arasındaki fark bu işte, fikirler, hayat bulmadıkça, pek bir anlam ifade etmezler, unutulmaya yatkın düş gibi kalırlar, o kadar. Meşhur Amerikan Rüyası da böyle bir şey işte, ona doğru koşanlar, gerçekle yatıp, kâbusla uyanıyorlar.

Ödül mü, ödün mü?

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Hah! Yine geldi Oscar zımbırtısı, sanatı, modaya kurban eden, sinemayı, propagandaya çeviren tüm çılgınlığıyla. Film eleştirmeninin telefonu pek çalmaz, mevzu Oscar ise hiç susmaz. Kim kazanacak, klasik soru budur, nereden bilelim kim heykeli kucaklayacak, direkt sallamak denir buna, işin özü; tahmin en nihayetinde… İtiraz ve ısrar geliyor devamında, haliyle. Ama sizi takip ediyoruz, genelde tutturuyorsunuz diyorlar, reklamını en iyi yapana baktığımı, ödülleri toplama potansiyelini fark ettiğimi, bahislerde yüksek oranı tutturanı gördüğümü söylüyorum. Ve ekliyorum; meselenin sinemayla alakası yok, çevre ile var, algı ile var, PR ile var. Sen bana en iyisi, aslında kimin kazanması gerekir diye sor, hiç değilse filmler hakkında konuşmuş oluruz.

 

Dünyanın bir bölümü canlı, kalanları da banttan izleyecek, gazetelerde okuyacak, radyolarda dinleyecek. Kaçış yok! Oscar Emmi, insanın yakasını asla bırakmaz, şovu çok sever, hakkında konuşulmasını önemser, Sam Amca ile de kankadır zaten bunlar, ABD için, Amerikan Rüyası için çalışır dururlar. Yani savaş rüzgarları eserse, bilin ki, barış filmi çöpe gidecek, siyasi iklim ılımansa, laylaylom bir film kazanacak. Aksini düşünen varsa, bana da anlatsın, belki inanırım. Yoksa dediğim dedik, bildiğim bildik. 1929’da ilk Oscar’ı, bir süre sonra Naziler için propaganda filmleri yapacak olan Alman aktör Emil Jannings kazanmıştı. Hımmm nereye sürükleneceği, ta başından belliymiş değil mi?

 

Bu sene, en iyi film hangisi olacak, en iyi yönetmen ödülü kime gidecek falan filan, hep fasa fiso. Varsa yoksa altıncı kez aday olan ve tanımsız hırsı yüzünden sanal ayıyla bile kavgı göze alan Leonardo DiCaprio, bu kez büyük arzusuna kavuşacak mı? Alsın artık bir zahmet, hem heykel avcısı Daniel Day-Lewis, dört yıldır filmde oynamamışken, hem de mesele iyice dalgaya ve alaya çevrilmişken, havada kapsın, hatta ödül konuşması bile yapmasın, neme lazım, bir yanlış oldu derler, sıkı sıkı sarılsın ve olay yerinden hızla uzaklaşsın. Benim gönlüm, Trumbo filminde resmen döktüren Bryan Cranston’dan yana ama, ne yapalım, Leonardo, mundar mı olsun, alsın, hayrını görsün. Sanırım beş sene önce Orson Welles’in kızı Beatrice Welles, babasının Yurttaş Kane filmi için kazandığı Oscar’ı açık artırmada 861 bin dolara satmıştı. Paha biçilemez diyorlardı altın heykele, ancak bir karşılığı varmış işte, hani fena para da değil, yoksulu varsıl bile eder. Aman efendim, aklınıza kötü şeyler getirmeyin, DiCaprio’nun bir filmden kazandığı, bunun kaç katı, o yüzden satmaz bence, ikonunu gözü gibi korur. Bana kalsa, ödül almaktan ziyade, ödün vermemektir asıl mesele, birçok iyi, ünlü ve yetkin sinemacı var, bir kısmı sizlere ömür, Akademi’nin ilgisine mazhar olmak gibi niyetleri hiç olmadı. Filmler çektiler, rol aldılar, sinema aşkına yaşadılar, öldüler. Woody Allen abimize, gel yine Oscar kazandın (dört Oscar’ı var) demişler, beni böyle boş işlerle meşgul etmeyin, film çekiyorum kardeşim diye söylenmiş. Sahi aklıma geldi, Walt Disney, kazandığı 22 Oscar’ı ne yapmıştır? Turşusunu kurmamıştır umarım.

 

  1. Akademi Ödülleri, bugün sahiplerini bulacak. Benim gönlüm, gazetecilik filmi, Spotlight’tan yana, ne yalan söyleyeyim. Duvarımda imzalı fotoğrafı asılı olan, çok sevdiğim yönetmen Alejandro González Iñárritu’ya rağmen ve onun her filmini çok beğenmeme (Biutiful bir numaramdır) karşın, Diriliş ipi göğüslesin istemiyorum. Bu film başyapıt diyeceğimiz bir yapım, bu yıl yok, kült eserler, son yıllarda pek çıkmıyor. Sinema, daha AVM işi, daha eğlencelik ve daha tüketim malzemesi olduğundan beri, yaşanmış öyküleri, biyografileri, yeniden çevrimleri dayayıp duruyorlar, sinemasevere… Sinema sanatının, o büyüleyici atmosferi, efektlerin sayesinde, bilgisayar oyunlarına dönüşüyor. Etkisi, cazibesi, düşündürme hali, çarpma durumu, sersemletme girişimi, ah nerede, vah nerede? Her neyse…

 

Bu sene Akademi, ırkçılık ile suçlandı. Siyahi isimler, adaylar arasında kendilerini göremeyince, ateş püskürdüler, haklı olarak. Tutuşan akademi, üyelik meselesini gözden geçirmeye ve sorunu daha da büyütmemeye karar verdi. Protesto edilmek, kınanmak, kırmızı halı dünyasının en son kabul edebileceği şey, hiç kuşkusuz… Düşünsenize, bu yılın çantaları, elbiseleri, pahalı takıları, Oscar paketinde tanıtılıyor, televizyonlara çıkartılan modacılar, aman çok yakışmış, ne güzel olmuş, valla bayıldım diye lak lak ediyor, soluk bile almadan bik bikliyor. Pazar büyük, müşterilerin de küsmemesi gerek. Herkesin memnun olduğu, sistemin devamının sağlandığı Oscar şeysi, sekteye uğramamalı, değil mi ama?

 

Bakın, 2012’de gerçekleştirilen bir araştırma neticesinde, Akademi üyelerinin yüzde 94’ünün beyaz, yüzde 77’sinin erkek, yaş ortalamasının da 62 olduğu ortaya çıkmıştı. Şimdi 66 olmuştur yaş ortalaması ve bembeyaz üyeleriyle, bembeyaz adayları seçerek, biz ırkçı değiliz ya diyecekler, hadi la oradan. Harbiden kimi kandırıyorsunuz, zengin beyazların gösteri dünyası bu, ne bir eksik, ne bir fazla.

 

Şimdi ABD’de bir mini dizi başladı, adı American Crime Story… Meşhur O.J.Simpson’un reyting canavarı davasını anlatıyor. Biliyorsunuz, Simpson, sporcu idi, ancak aktörlüğe geçiş yapmıştı. Eski karısı ve onun sevgilisini acımasızca öldürmüştü, tüm dünya bunu biliyordu, ancak ünlü olduğu için, salıverildi. Dizide, jüri seçimi de anlatılıyor, halk akın akın jüri olmak için mahkemeye başvuruyor. Koca ülkede hayat duruyor, NBA finalini bile izlemiyor kimse, dava, resmen manyaklık haline dönüşüyor. Sonra biri diyor ki; o bir siyah, diğeri diyor ki; hayır, o çok ünlü ve zengin, artık o bir beyaz. Nereye mi bağlayacağım? Elbette algıya, popüler kültürün, gündelik hayata yansımasına, her türlü tüketimin, kapitalizmin işine geldiğine, vesaire vesaire… Söyleyin hele, savaşçı filmi Ölümcül Tuzak, nasıl altı Oscar kazanabildi, Operasyon Argo, en iyi film Oscar’ı dâhil, nasıl 88 ödül alabildi, sinema sanatı, propagandaya işte böyle kurban ediliyor, göstere göstere, gözümüzün önünde, sinemaseverlerin yüzüne kahkahalarla gülerek, yani alay ederek…

La bu ‘Portakal’ ne etti size?

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Bir festival, memleketten bağımsız düşünülebilir mi? Kesinlikle, hayır! Ülke, absürt ve fantastik bir film gibiyse, festival de aşağı yukarı öyledir, kuşkunuz olmasın. Yıllar önce bir büyük depremi takip ediyordum, haberin peşindeydim, insanlar perişan, yıkımın tarifsiz kederi, yansımış yüzlerine, toz ile gözyaşı birleşiminden oluşan çamur, suratlara sıvanmış, hava ağır, kurşun gibi ağır, can kurtarma derdine, mateme bile vakit yok, metanet nasıl olsun, anlatılmaz yaşanır bir hal, sözlerin bile hükmü, artık namevcut. İşte o esnada, başkentten kerli ferli göbekli zevat geldi. Enkaz bölgesinde kırmızı halı serdirdi, yerli yöneticiler, benim aklım durdu, pislenmesin, kirlenmesin diye belki, kodamanların cici ayakkabıları, inanın bilmiyorum, bugün bile hala anlam vermek istemiyorum. Onlar, kırmızı halıda salına salına yürüdüler, boy gösterdiler, iyi bari alkış beklemediler, yuhlamaktan beter eden gözleri ben gördüm, onlar da görmüş olsa gerek, geldikleri gibi apar topar gittiler.

 

Diyeceğim o ki; kırmızı halı, yurdumuzun biricik gerçeği olmuş, özentilik ve eziklik, yerleşik bir hal almış, gösteriş, filmin önüne geçmiş, canım içerik, vitrin zihniyetine yenik düşmüş. Film festivallerimiz, tam bir yıl boyunca itinayla hazırlıkları yapılan Akademi ödül törenlerini veya Cannes’ın kendini ispatlamış ve kabul görmüş rüküş tarzını, kendilerine uyarlama çabasından vazgeçip, emsal aramak yerine, özgün projeler ve işler peşine düşseydi keşke… Ama nerede, festival yönetimleri, meselenin magazin boyutuna odaklanıp, bir türlü festival kısmına geçemiyor, kendilerine koydukları çıtayı bile aşamıyorlar işte, en ufak eleştiriye bile katlanamayanlar, seçkin gördükleri zümrenin, goygoyuyla ve cılız alkışlarıyla, kalıcı ve çarpıcı bir iş yaptıklarını sanıp dururlar, o kadar.

 

Evet, Türkiye’nin en eski film festivali, kentin adının önüne geçtiği gerekçesiyle, meşhur ‘Altın Portakal’dan bu yıl kurtuldu, 52. Uluslararası Antalya Film Festivali adıyla, gecikmeli de olsa yapılabildi. La bu ‘Portakal’ ne etti size? Ne güzel zihinlere yerleşmiş işte, ne demeye kaldırırsınız ki, narenciye festivali olarak algılamıyordu insanlar veya Turunçgiller familyasının müthiş zaferi diye…

 

Efendim, belki şehre bir film gelir demiş şair, festival, bahar gibi bir şey yani, insanın içini kıpır kıpır eden, yaşama arzusunu yeniden tetikleyen, yeşeren, yeşerten… Eee ne yaptınız, aldınız kış aylarına sürüklediniz, seçim dediniz, G20 dediniz, yaz kentinde, kış festivali tertiplediniz. Gelecek yıl, bu yanlıştan dönülür, baharın, ilki, sonu da fark etmez, güzel bir tarih seçilir, umarım.

 

Kente belki bir film gelir demiştik değil mi? Gelmiş de ne olmuş demek gerek belki de, çünkü tek tük filmler dışında, salonlar bomboş imiş. Neden imiş dedim, çünkü yıllardır davet edildiğim festivale, davet edilmedim, oradaki arkadaşlar söyledi, Antalyalılar, festivallerini pek önemsememiş, katılım göstermemiş. Oysa geçmiş yıllarda, salon hınca hınç dolardı, merdiven basamaklarına tüneyerek, kaç film izledim, hiç saymadım. Antalya’nın açılış günü, -artık kayan yıldız olsalar da- ünlü konuklarına (Kathlen Turner, Jeremy Irons ve Vanessa Redgrive) rağmen, şampuanlı Altın Kelebek, daha çok rağbet gördü. Herkes kelebeği, yazdı, çizdi, konuştu, yerli ünlüler de şampuana koştu, koltuklara doluştu.

 

Geçen sene festival komitesinin, kişisel kaprisleri, kriz yönetiminden bihaber olması, kimine tüm festival, kimine yarım festival davetiyesi göndermesi, özetle haksızlığı kendine güzelce yakıştırması yüzünden, davetlerini reddetmiştim. Düşünsenize, film eleştirmenine, ya festivalin başında, ya da sonunda gel diyorlar, misal 12 film varsa, altısını seyret, geri kalanı da izleme, oh ne güzel, sayılar önemli, film değil, muhteviyat hiç değil! Elbette sansür meselesi, birçok yapıtın kendini çekmesi, geçen sene bu kararı almamdaki, asıl sebep idi. İstanbul’dan Antalya’ya festivaller, yasak da neymiş, yaşasın çiçek, böcek diyerek, özgürlükten, sanattan ve sinemadan ödün verdiler, aman festivaller sürsün de, nasıl sürerse sürsün mantığıyla hareket ettiler, ne yazık ki. İstanbul, festival yöneticini değiştirerek, yeni bir arayış içine girmişken, Antalya, gayet halinden memnun bir şekilde devam etti. Üstüne üstlük belgeseli de programından çıkardı, tehlikeli bir safra atılmış oldu, buna karşın, memleketin, atınca mangalda kül bırakmayan yönetmenleri, para ödülü yüzünden, bırak protestoyu, kınamayı, şunu bunu, resmen akın akın, festivale başvurdular. Haliyle sinemacılar, bölünmüş oldu. Zaten bu ülkenin gerçeği, kamplara ayrılmak veya hiçbir şey olmamış gibi davranmak, kolayı seçtiler, sinemamız, neden ezber bozan olamıyor, neden yerelden evrensele geçemiyor, yeniden hepimize kanıtladılar.

 

Gazeteci refleksiyle, orada neler oluyor, tanıklık edelim, seyretmediğimiz filmleri seyredelim diye, bu yıl festivale katılmak istedim. Lakin bilgilendirme mailleri bile gelmiyordu artık, akredite olun dediler, peki, hayhay dedim, doldurup yolladım, reddettiler. Bari muhalifsin, dilinin de kemiği yok deselerdi, demediler. Nedenini bile söylemediler, sinemayla alakalı, alakasız, salt ünlü olsun, hatta ünlü yakını ve çalışanı olsun, bizim gibi düşünen olsun, yeter ki suya sabuna dokunmasın denilerek, herkesi davet eden festival yönetimi, bir sinema yazarına, sen gelme arkadaş dedi, neyse canları sağ olsun. Derdim, kişisel değil, kafa ütülemek hiç değil kesinlikle, festivalleri yönetenlerin, hep aynı tipler olması, kendi çıkarlarına göre, giderek dibe vuran sinemamızı, bitmeyen şekillendirme heveslerine, ses etmek, tepki göstermek elbette. Festivallerin, ivme kaybetmesinde, seyirci yitirmesinde, belediyelerin ve partilerin, bence pek ilgisi, alakası yok. Belediyeler, tüm etkinlikleri, kentin tanıtım organizasyonu ve seçmenlerin mutlu eden işler olarak görür, sorumluluğun çoğu, festivali düzenlemek adına yola çıkan, sonra her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştıran, kendilerini ‘elit’diye sınıflandıran, ben her şeyi bilirim kafasını yaşayan bir avuç insanındır, gerisi hikâyedir.

 

Hah! Peki, nasıl düze çıkacağız? Bu kafayla zor dostum, zor, çok zor… Ä°nsanları küstüren, sinemacıları bölen, izleyiciyi, beyazperdeye deÄŸil, TV ekranlarına yönlendiren zihniyetle, bir arpa boyu yol gidemeyiz, hiç kusura bakmayın. Sanat sineması adına üretilen projelerin, kliÅŸe deposu ve apartma iÅŸler olmasından, sadece belli bir azınlık mutluluk duyabilir, kendi aralarında kaynatabilirler. ÇoÄŸunluÄŸun bu tuhaf filmleri izlemesini geçtim, onlar, mevzunun farkına bile varmaz, haberleri bile olmaz.

Ya kayyumlar, yönetmen olsaydı

 

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Seçim günü, seçim odaklı filmleri yazarak, şansımı zorlamak (konuyu, meseleyi, mevzuyu zorlamak da olur) istiyorum. Eskiden mahallede büyüklerimiz, ahali geçim derdinde, seçim de neymiş? diyerek, burun kıvırırlardı, sonra da tıpış tıpış sandığa gider ve oylarını atarlardı. Durun! Kimse kıpırdamasın, şimdi aklıma geldi. Aslında tatil filmlerini de yazabilirdim. Çünkü sosyal medyada, bugün tatilde olanlara, resmen savaş açılmış durumda. Tatile gidersen küserim, valla konuşmam bir daha, seni arkadaş listemden atarım (ne büyük bir yıkım), neeee tatil mi?, tatil demeyin, katil olacağım (bunu yazanı da gördüm ya, gam yemem artık) vesaire vesaire. Bakın, tatil dedim, oy atmayacağım diyenler zaten, direkt hedef tahtasında… Rey-Men’ler ve Rey-Girl’ler (kadın demedim, kadınların yaşı sorulmaz, onların yaşı yoktur, her kadın, genç kızdır), çok kararlı ve öfkeliler, onlarda karavana da yok, vururlar tam 12’den, inanın, gözünüzün yaşına bakmazlar. Evet, canım efendim, memlekette devrim filan olacağı yok, yani uzunca bir süre olmaz gibi, yoksa olur mu ya, kendimden bile emin olamadım, ülkeden ve insanlarından nasıl olayım, yurt, yurt değil ki, bildiğiniz tuhafiye dükkanı gibi, harbiden tuhaf yani… Üstelik şaşırmak bize uğramaz oldu, yerkürenin başka bir yerinde, normal insanlar, şaşkınlıktan şaşı kalır, biz, aman bu da bir şey mi canım diyerek, gündem manyaklığımıza devam ediyoruz. Özetle; her türlü alengirli şey olabilir, devrim bile. Mümkündür.

 

Hayda! Kayyum filmleri, hayli ilginç olabilirdi. Bakın çok enteresan, kayyum filmleri diye bir şey yok. İnsan bazen hayret ediyor. Hem kayyum, bir gazeteyi, bir günde, havuza sokuyorsa, kesinlikle sihirbaz gibi bir şeydir. Filmi olsa, bu becerikli arkadaşlar, beyazperdeyi, kapkara perde de yapabilirler, tam da bu yüzden, kayyumlar, bari yönetmen olmasınlar diyor ve geçiyoruz. Hala mevzuya giremedi eleman diyorsunuz, bir ihtimal. Oy vermenizi bekliyorum, oylarınızı kime atacağınıza karışmam, lakin kime atmayacağınız konusu, çok önemli ve değerli. Pişman olmamak için, sandığa gidin, sonra devam edersiniz okumaya, ben de arada bu yazıyı nasıl toparlayabileceğimi düşüneyim. Şaka yapmıyorum, öyle böyle değil, iyice dağıttık.

 

Neyse, biz yine dönelim Pandora’nın Kutusu’na, pardon seçim sandığına. Seçim odaklı filmlerde, ne olur? Elbette, hile olur, ayak oyunları olur, karmaşa olur, şamata olur, şaşaa olur, itinayla hak yenir, hakkı olan kazanmaz, haksız zafere ulaşır. Politik-acıyı ne sandınız? Siyaset, göz boyama, aldatma ve kaşıkla verip, kepçeyle alma sanatıdır. Siyaset, dans gibidir, yasadışı vals gibidir (bu da yasaklanır diye dedim), kefen giymek gibidir, bir yöneticinin, ekranlardan, 24 saat boyunca seni azarlaması gibidir. Sarayın balkonuna, sinema salonu koltuğu koysan, halkın bulunduğu yere de IMAX sistemi yerleştirsen, dev perde, yara bandı gibi görünür, ta o mesafeden…

 

Bizde bir seçim filmi çekilse, fantastik olur, ağır dram olur, absürt komedi olur, ak kediler, trafolara girer, hop elektrikler kesilir, garibim vatandaş, yürüyüp gitmesin diye, oy çuvallarına oturur, gerilim filmi de olabilir bak, plakasız arabalar, okullara sokulur, garip tipler, tuhaf hareketlerle, ortamı gerer ve film, akar. Hem seçim filmi deyince, iyice açmak gerek konuyu, çünkü artık seçim, bu dünyanın biricik gerçeği. Herkes her şeyi seçiyor, güzeller seçiliyor, elbiseler seçiliyor, televizyonlarda her gün, eş seçiliyor, pazarlarda bağırırdı ya satıcılar, seçmece hanım bunlar, seçmece diye, işte öyle.

 

Bizim seçim filminden anladığımız, partilerin, aman görün, en cici biziz, en minnoş biziz, işte şunları yapacağız, bunları yapacağız. Yapmayacaklar elbette, vaat denilen şey, en neticede, bir seçim öncesi aparatıdır, kanmak isteyen, kanar, kanmak istemeyen, çevresinin gazıyla, kanıyormuş gibi yapar, bu trajikomik öykü, böyle sürer gider. Seçim, demokrasi demektir, şaka, şaka, yok öyle bir lüks. Doğrudan demokrasi, temsili demokrasi, ileri demokrasi, demokrasi olmayınca, çeşitli adlar takabiliyoruz, üstelik itiraz da etmiyor bu demokrasi, çok cici bir şey. Efendim, demokrasi, zengin sınıfının, biz yoksullarla dalga geçmek için icat ettiği bir zamazingodur, hadi oyuncaktır diyelim. Bari sandıktan, oyuncak çıksaydı, ne güzel oynardık. Ne çıkacak, vergi çıkacak, zam çıkacak, zulüm çıkacak, bir dahaki seçime kadar, goygoy yapma fırsatı çıkacak.

 

Seçim geyiğine, artık bir son verip, filmlere geçeyim, misal 43 sene evvel çekilmiş olan The Candidate, senaryo Oscar’ını da kucaklayan, eli yüzü düzgün bir seyirliktir. Robert Redford abimiz, neredeyse tıfıl sayılabilecek bir yaştadır, canlandırdığı senatör adayı karakter, dürüstlükten pirim vermez ve kısa sürede anketlerde tırmanmaya başlar. Lakin kazanma ihtimali yükselince, her şey, 360 derece, hemen tepki vermeyin, sizleri deniyordum, 180 derece değişir. Siyaset, dürüstlük yeri değildir, kurnaz olmak gerekir. Buyurun size, Hollywood soslu, bir PR işi. Algı yönetimi, sadece siyasetin değil, sinemanın da en sevdiği şeydir, en nihayetinde.

 

Yılın Başkanı (Man of the Year / 2006) , artık aramızda olmayan komik abimiz Robin Williams’ın sırtladığı, bir başkanlık hicvi. Bir TV şovmeni, başkanlığa aday olur, kazanma umudu yoktur, ancak elektronik seçim sistemi, error verir ve bu hata, onu Beyaz Saray’a taşır. Mükemmel bir başkan olacakken, daha fena olan hak etti diye, koltuğunda kalmak istemez. Vay! Amerikan Sineması, yine gizli görevde! Alt-metin ile biz, iyi yanlış yerine, kötü doğruyu seçeriz. En iyi başkanları, suikast kurbanı olmuş, çetrefilli ve alengirli işlerde zirve yapmış bir ülkede, Doğrucu Davut olmak, hay maşallah. Uzatmadan, filmden aklımda kalan yegane şeyi yazayım; “Politikacılar bebek bezlerine benzer. Sık sık aynı nedenle değiştirilmelidir. Bir dahaki sefere oy kullanırken aklınızda olsun.”

 

No (2012), benim en sevdiğim seçim filmi, kuşkusuz. Reklamcılığın ne denli güçlü ve önemli bir meslek olduğunu, sayesinde öğrendim. Yönetmen Pablo Larrain, Şili cuntasından, sivil hayata geçiş dönemine çevirmiş kamerasını. Referandumda, hayırcılar, darbecilere karşı, büyük bir zafer kazanırlar. Ünlü aktör Gael García Bernal’in başrolü üstlendiği film, muhalefetin, imkânsız olanı başarmasın ardında yatanı açıklar. Hayır, hep olumsuz değildir. Bazen umut vardır, pozitif enerji vardır, gelecek vardır, mutluluk vardır. İlginç olan askeri diktatörlük dönemi bitiminde, televizyonda eşit süre alır, evetçiler ve hayırcılar. Şimdi bizim ülkemizde, yaşanan ‘ileri demokraside’, ekrana çıkamıyor, çıkartılmıyor muhalifler. Tek kelimeyle, trajikomedi, haliyle.

 

Wag The Dog (1997), seçim öncesi, başkanın seks skandalı patlar, peki, seçmen bu dikkat çekici mevzuyu, nasıl unutacaktır? Savaş başlatılarak elbette. Anında Arnavutluk’ta sahte bir savaş yaratılır, devamında da bir kahramanlık destanı ortaya çıkartılar. Başrollerde de Dustin Hoffman ve Robert De Niro yer alırsa, oturulur, dönen dolaplar seyredilir.

 

The War Room, Oscar adayı olmuş belgesel, 1992 seçimlerinde, meşhur Bill Clinton’ın kampanyasını hayata geçiren ekibi anlatıyor. Bir seçim sürecinde, neler yaşanır, medya ile ilişkiler nasıl kurulur gibi şeyleri merak edenler, seyredebilirler. Aynı seçimle ilgili, bir de uzun metraj kurmaca yapım da var. Kirli Yarış (Primary Colors -1998), işte adı üzerinde, kirli bir seçimi resmediyor. (kirsiz bir seçim varsa, onu da ben bilmiyorum)

 

Game Change (2012), bir TV filmi, 2008 ABD baÅŸkanlık seçimlerinde, Cumhuriyetçi Aday John McCain’in ile BaÅŸkan Yardımcısı Adayı Sarah Palin’in, demokratlarla yarışını aktarıyor. BaÅŸroller saÄŸlam, Julianne Moore, Woody Harrelson ve Ed Harris, her zamanki gibi döktürüyorlar. TV filmi demiÅŸken Oyun (Recount – 2008) da, Al Gore’un, OÄŸul Bush’a kıl payı kaybettiÄŸi, ÅŸaibeli seçimi dillendiriyor.

 

Sinema tarihine geçen, kült ve klasik Mr. Smith Washington’a Gidiyor (1939) ile yine Frank Capra ustanın, 1948 tarihli State Of The Union adlı yapıtını da, seçim filmleri listemize alabiliriz. Son olarak Bulworth (1998), The Best Man (1964), The Last Hurrah (1958), Zirveye Giden Yol (The Ides of March-2011) yapıtlarını da listemize katıyoruz. Unuttum sandınız değil mi? Elbette, unutmadım. Kemal Sunal’ın hayat verdiği Zübük ile Koltuk Belası, listemizin yerli adayları… Haydi, iyi seçimler.

Davulun sesi uzaktan hoÅŸ gelir

 

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Dâr-ı fenâ demişler bu dünyaya, şu üç günlük dünyaya, fenâ, hem kötüyü anlatır, hem de yokluğu, devamlı olmayanı (fenânın tersi bekadır, yani devamlılıktır, sonsuzluktur, ama bu bambaşka bir mevzudur)… İşte gelip geçenler, göçüp gidenler, kısacık ömürler, acıklı gerçeğidir yeryüzünün… Biricik bir hayatımız var ve biz onu boşa harcıyoruz çoğu zaman, tükettikçe tükeniyor, tükendikçe tüketiyoruz. Yaşamak, asla hafife alınacak bir şey değil! Zorlanarak, yaralanarak, yerinde sayarak, kararsız kalarak, mutluluktan daha çok mutsuz olarak, son noktayı koyuyoruz. Miskinliğe sarılmak, tembelliğe alışmak, ciddiye almamak, umursamamak, her ne varsa sallamak veya hiçbir şeyi sallamamak kadar, sınırlarını aşmak, doruklara çıkmak, başarmak, kazanmak ve zafere ulaşmak da var. Seçimlerimiz belirliyor yaşamımızı, en az dayatmalar kadar. İyi veya kötü bir şekilde sürüyor hayat, ancak azimle sıçıp mermeri delenlerin öykülerine de, boş işler bunlar gardaşım desek de imreniyoruz. Yalan söylemeyelim hiç, bakın biz bizeyiz. Hah! Azim ile hırs, bambaşka şeylerdir, azim ilham verir, esinlendirir, hırs ise başkalarının hakkını çalma nedenidir, karıştırmamak gerek. Evet, Whiplash, bize bilmediğimiz bir şeyi söylemiyor, hatta Siyah Kuğu’dan, Shine’a, 127 Saat’ten, Yeni Hayat’a, meşhurların otobiyografilerinden, neredeyse tüm spor odaklı filmlere, azim, motivasyon, başarı ve kazanma cüreti, sinemanın en sevdiği projelerdendir.

 

Hayat için, silgisi olmayan bir kalemle çizilen resim sanatıdır da denir. Aman diyeyim, mevzuyu karışık meyve suyuna çevirmeyeyim. Çünkü Whiplash’ın derdi ve meselesi müzik. Hatta caz, orkestra, davul, bateri, bilgisizliğimi mazur görün, adı her neyse işte… Öncelikle dünyanın en hatırı sayılır miskinlerinden biri olan beni, gaza getirdi bu yüksek tempolu yapıt, üstelik müzik kulağım yoktur, ahali girmek için kendini paralarken, ben konserlerden kaçarım, yüksek sesten ziyadesiyle nefret ederim, illa şunu bunu dinlerim, valla şunu bunu dinlemem demem, hani melodi hoşuma giderse, sözleri seversem kulak kabartırım, o kadar. Yani caz, benim için, yeter be, fazla caz yapma lan! diyebildiğim bir şeydir, şakayla karışık… Misal müzikallerden de hazzetmem, önce el sallarım, sonra direkt topuklarım, anında uzarım. Eh! Kişi kendini bilmeli… Müzik fukarası beni bile, harbiden coşturuyor, seyrederken kafa sallatıyor, el ve ayaklarımla, senkronu kaymış ritimler tutturuyorsa, bu film olmuştur arkadaş!

 

Whiplash, ABD’nin en iyi müzik okuluna başlayan davulcu bir yeniyetmenin, hataya ve başarısızlığa tahammüllü olmayan deneyimli bir orkestra şefiyle didişmesini anlatıyor. Öğrenci ve öğretmen arasındaki gerilim, yapıtın asıl hüneri, çok iyi yansıtılmış, gerim gerim geriliyorsun film boyunca… Genç yönetmen ve senarist Damien Chazelle, iyi bir iş kotarmış, geçen yılın en kalburüstü filmlerinden birine imza atarak… Film, tam isabet bir kastla ve haliyle devamındaki oyunculuk performanslarıyla, etkileyiciliğini katlamış, hiç kuşkusuz. Altın Küre’de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kucaklayan usta aktör J. K. Simmons, Oscar’da da aday oldu, resmen döktürüyor abi, tek kelimeyle mükemmel! Genç oyuncu Miles Teller desen, o da hiç fena değil, zor bir rolü, gerçekten iyi sırtlıyor.

 

Gelelim yapıtın yumuşak karnına… İlkin kısa bir film niyetine çekilen ve beğenilen Whiplash, ardından uzun metraj kurmacaya dönüştürülünce, senaryonun derinliğinde ve katmanında sorun oluşuyor, eksiklik hissi tam da bu yüzden… Ana roller arasındaki çatışmaya çok abanınca, delikanlının sevgilisi ve ailesiyle geçirdiği tali sahneler, yama gibi duruyor. Film adına en büyük handikap bu, ne yazık ki…

 

”Sözlükte ‘aferin’den daha zararlı bir sözcük yoktur” diyor caz hocası Terrence Fletcher, gözünü hırs bürüyen çömez konservatuar öğrencisi Andrew Neyman’a, onu fişekliyor, itiyor, tokatlıyor, dönüştürüyor. “Sahnede olmak mı istiyorsun? O zaman hak et!” sözünü duyan ve en iyi olmak gibi bir saplantısı olan bizim eleman, başlıyor kendini paralamaya… İki baskın karakter varsa, tavizden de kaçınılırsa, doğal olarak çatışma yakındır. Ve sırayla gelir; hakaretler, kişiliği ezme gayreti, sınırlarını aşma, kendini kanıtlama çabası… Çok çalışmakla, iyi müzisyen olunmaz, yetenek de gerekir, bunu anlayacak, bu çocukta iş ve gelecek var diyecek bir uzman gerekir. Bizim despot, atarlı ve mükemmeliyetçi hoca, görmüş tek başına takılmayı ve çalışmayı seven sinir veletteki yeşil ışığı, hesaplı parlak bulaşığı, yüklendikçe yükleniyor, ondaki cevheri çıkartmayı deniyor. Restleşme, kendinden geçme, bir şey için hayattaki her şeyi öteleme, zamanla kibri de tetikler, yüksek egoyu da…

 

Şahsım adına, aşırı hırslı, en iyi olma manyağı, zirve delisi tipleri sevmem, onlar hem kendilerine, hem de diğerlerine zarar verirler. Hırs öykülerinde kin vardır, intikam vardır, bu yolda her şey mubah demek vardır. Oysa hayatta, kazanmak kadar, kaybetmek de güzeldir. Kendi çıkarı için çok fazla mücadele eden, başkalarının hayatına müdahale eder. Hayat paylaştıkça değerlenir ve orkestra, tam da bunun yeridir. Çünkü çok seslilik demektir, ekip ruhunu ve müthiş bir uyumu gerektirir, yani ne çok ileri gidebilirsin, ne de çok geri… Üstelik sola da atabilirsin, hemen itiraz etmeyin, acemiliğime hürmeten azıcık dersimi çalıştım, solo atılmaz, solo çalabilirsin, alkışı alabilirsin. Daha ne olsun?