Etiket arşivi: Lars Von Trier

Küfür, seks, alkol, sigara, yasakları asla sevmez sinema…

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Efendim, kaç zamandır üstüne yazıyorum, tane tane anlatıyorum, bizim memleketin biricik meselesi, sinema, şu, bu, o değil, samimiyettir diye… Elbette, pes etmedim, baştan söyleyeyim, çözüm getirmek gibi derdim yok, buna gerek de yok. Lakin mevzu önemli, yasak fitilini ateşlemek, zaten kısıtlı olan özgürlüklerin, tamamen tutuşması demektir. Cayır cayır yanan sinemanın ruhu olacak, geriye is, geriye küller, geriye kocaman bir enkaz kalacak. Hah! Samimiyetle, yasakların ve sinemanın alakasını kuramadım diyeceksiniz, o vakit gündelik hayatta, insanların oynadıklarından, rol yaptıklarından bihabersiniz, bırakalım oyuncular oynasın, sahnede, sette. Ama nerede? Tabu bellenen hemen her şeyde, insanlar, toplumun baskısından sakınarak, hiç olmadıkları insanlara can veriyorlar, oysa toplum, bireylerden oluşuyor, bireyler rol yapıyorsa, toplum yapmıyor mu, haliyle yapıyor, çok güzel oynuyor, oynanıyor. Açıklık başka şey, gizlilik bambaşka şey oluyor, misal bir filmde küfürler havada uçuşuyor, yönetmene sorulan ilk soru, niye bu kadar çok sövgü var. Elinin körü var.

 

Buna dair komik bir anım var, işte bir festivalde, bir film seyrettik, sonra soru-cevap faslına geçildi. Küfrün çocuklara kötü örnek olduğunu söyleyen ve filminizi salt bu yüzden beğenmedim diyen bir adamla, çıkışta karşılaştık. Eleman, açtı telefonu, telefonun diğer ucundakine saydırdı, işte 40 kez aramışsın, sinemadaydım diye başladı ve küfürleri ardı ardına sıraladı. Yanımızda da çocuklu aileler vardı, arkadaşım, az önce şov mu yapıyordun, kibarlık budalası gibiydin, külhanbeyi mertebesine ne çabuk geçtin, yani hikâye bunlar, hep hikâye…

 

Peki, bunu yazma sebebim ne, anlatayım efendim, geçen gün sinemanın haylaz yönetmenlerinden Gaspar Noe’nin Aşk (Love) adlı filmini seyrettim. Film, seks ile başladı, seks ile bitti, arada iki sohbet, üç tartışma, bir kavga, hop yine seks. Öyle erotik kafasında, estetik tafrasında da değil, bildiğin sanatsal porno, hatta hard porno. Bu film, Türkiye’de gösterilse (yalan o, yok öyle bir lüksümüz), yönetmene kalkıp, neden seks diye mi soracaksınız. Ee adam kendini öyle ifade ediyor, hayatta ne varsa, sinemada da olsun, seks, tabu olmasın, aşın bunları diyor. İzlemek sana kalmış, izlememek de, lakin sen başkaları da seyretmesin dersen, işte o özgürlüklerin ihlali, yasakların başlangıç noktası oluyor. Demek istediğim şey şu, küfre bile karşı olanlar, seks mevzusunda ne diyecekler, özetle; biz neredeyiz, onlar nerede, işte öyle. Samimiyetsizlik bunun neresinde diyeceksiniz, o vakit şöyle açıklayayım, porno sitelerini geçtim, sosyal medya ve iletişim aparatlarında, Periscope, WhatsApp, Facebook, Twitter, Ekşi Sözlük, vesaire vesaire, cinselliğin yükselişi, gaz kesmeden sürüyor, yani seks her yerde… Kimi kendine nick, lakap buluyor, kimi kendi adıyla sanıyla gizli gizli takılıyor, Rus kızların fotoğraflarının altına, düşmanın güzelse, teslim bile olunur diye yazan delikanlının sayfasına bakıyorsun, ayet paylaşıyor, hayırlı Cumalar diyor, işte samimiyet burada yatıyor. Şimdi insanlar ne yaparsa yapsın, sana ne de diyebilirsiniz, karşı değilim ki, elbette istedikleri gibi yaşasınlar, ancak başkalarının ne seyredeceğine, nasıl giyineceğine falan filan karışmasınlar, meramım budur.

 

Klişenin dibi olan sanat, sanat için midir, yoksa sanat, halk için midir tartışmasına bile hasret kaldığımız bugünlerde, sanat da neymiş diyenlerin sayısı giderek çoğalıyor. Ve estetik kaygıyı geçtim, üretime saygı bile kalmadı, mübarek gişe, paralı festival veya destekçi bakanlık sevdalısı bunca vasat filmin, benzer ve kopya işin bolluğunda… Çünkü yaratmaktan muaf olanlar, kötü bir şaka gibi egolarını ön plana çıkarmaya çalışıyor, bir filmi, film eden ekip ruhunun da çanına ot tıkanıyor. Eleştirilemez olduğunu düşünüyor eleman, ben yaptım oldu, çok güzel oldu kafasını yaşıyor, aynen devam edin, haklısınız, daha dibi yok bu işin.

 

Cayır cayır yanan sinemayı, hangi yasak söndürebilir

 

Artık pornoya, pardon sanat pornosuna, yine yanlış oldu, yoğun seks içerikli sanat sinemasına geçebiliriz. Seul contre tous (1998) ile Arjantin doğumlu Gaspar Noe, hey seyirci, ben geldim, seni rahatsız etmeye, ezberinden silkelemeye dedi resmen… Gaspar’ın meşhur Dönüş Yok (Irréversible – 2002) filmini, sinemada seyretmiştim, yeraltı geçidindeki, rahatsız edici ve irkiltici tecavüz sahnesinde, salonun neredeyse yarısı boşalmıştı. Ne kadar kaçarsak kaçalım, dünyanın böylesi kötü, karanlık ve acımasız gerçeği vardı, sırtımızı da dönsek, umursamasak da vardı, yönetmen, bunu gözümüze sokmak istemişti. Tam yedi yıl sonra Enter the Void ile yine seyircinin aklını almayı denedi Gaspar Noe, kimi seyirci şaşırdı, kimi izleyici, bu ne şimdi dedi. Ben, sert, çarpıcı, akılda kalıcı, karışık ve marjinal filmler çekeceğim gibi bir açıklama yapmadı belki, ancak şu, su götürmez bir gerçekti; hazmı çok kolay işlere girmeyi, her nabza göre şerbet vermeyi reddediyordu. Ardından yine videolar, klipler, kısalar, ortak projeler yönetti ve altı sene daha geçti, yeni uzun metrajı Love’a kadar…

 

Love, Michael Winterbottom’un, 9 Şarkı (9 Songs-2004) filmi gibi, 9 Şarkı’da, seksin arasına konserler sıkıştırılmıştı, Aşk ise, seks, öykü, seks, öykü şeklinde ilerliyor. Gaspar’ın en rahat seyredilecek filmi diyebiliriz, niye çekmiş, ne gereği vardı derseniz, haklısınız, konulu porno seyretmek için sinemaya gitmeye gerek yoktu, internet bununla kaynıyor. Ünlü abimiz Tinto Brass bile çok masum, çok erotik kalır, Love’un yanında… Love, Cannes Film Festivali’nde ilk kez gösterildi, sonra festival festival gezdi, birçok ülkede gösterime girdi ve girecek. Peki, ya Türkiye’de? !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde Lars von Trier tarafından kısaltılmış versiyonuyla gösterilen Nemfomanyak – İtiraf’ın (Nymphomaniac), iki bölüm halinde vizyona girmesi yasaklanmıştı. Yaş sınırını da dinlememiş idi üst kurul, yani 90 yaşında da olsan seyredemezsin kardeşim demişti. Hal böyleyken, Nemfomanyak’ın yanında hayli mazbut kaldığı Aşk, nasıl gösterim şansı yakalasın? Direkt, malum ortama dadanacak sinemaseverler, internet, sağ olsun, var olsun. Lars Von Trier demişken, onun İdiot (Idioterne – 1998) filmini es geçmeyelim, hatta pornonun estetik arayışı diye not düşelim.

 

Dünyanın en meÅŸhur porno aktörü Rocco Siffredi bile sanat için soyundu, biz hala neyin peÅŸindeyiz, ÅŸakası bir yana, Rocco, Fransız kadın yönetmen Catherine Breillat’ın, Romance (1999) ve Anatomie de l’enfer (2004) adlı filmlerinde, boy gösterdi, iÅŸte bu espri deÄŸil! Peki, sanatı, pornoyu geçtim, kült mertebesi muamelesi gören, sapkın yapıt, Srpski Film’i (2005) nereye koyacaksınız, istismar sineması diye bir ÅŸeyin varlığından haberdar deÄŸilseniz ÅŸayet, evet, snuff, yamyam filmleri ve dahası, sinemanın bir de karanlık yüzü vardır, üstelik alıcısı da, pardon izleyicisi de çoktur.

 

Hah! Bu dediklerin, ödül mödül kazanamaz derseniz, yanılırsınız, festivallerden 44 ödül kapmış ünlü Meksikalı Yönetmen Carlos Reygadas’ı da mı hiç duymadınız, 2005’te çektiği Batalla en el cielo’yu seyredin o vakit, bir güzel genç kızla, yaşlı, şişman ve çirkin adamın, yani uyumsuzların seks sahnelerini görün (Bu suça teşvik gibi oldu).

 

Kids (1995), Çarpışma (Crash -1996), Pola X (1999), Mahremiyet (Intimacy – 2001), Pornografi (Le pornographe – 2001), Ken Park (2002), Shortbus (2006) derken, say say bitmeyecek, ki bunlar, yakın tarih sayılır, sinemanın aykırı çocuÄŸu Pasolini’nin, Salo ya da Sodom’un 120 Günü’ne veya daha da öncesine de gidebiliriz. Maksadımız, seks içerikli filmler listesi yapmak deÄŸil, böyle bir gerçeÄŸin varlığından rahatsız olanların, küfre, alkole, sigaraya, iÅŸte aklınıza ne gelirse, onları yasaklama tavrına, tepki koymak, o kadar. Neden mi? Aptal kutusu televizyona dönüşmesin diye güzelim beyazperde… Sansürlenen, yasaklanan, buzlanan veya artık senaristlerin ve yönetmenlerin kullanmaktan çekindiÄŸi ve daha da kötüsü akıllarına bile gelmediÄŸi TV iÅŸi ÅŸeylerin, zamanla salonlara sıçramasına, sinemanın ruhundan olmasına, adeta kupkuru kalmasına, tektipleÅŸmesine ve dar alanda kısa paslaÅŸmalar yapmasına sebebiyet vermesine itiraz etmek gerek, yanlış mı düşünüyorum?

 

Yeşilçam’ın sanattan muaf, hatta komik olmaya çalışırken güldürmeyi bile beceremeyen, tuhaf erotik sineması dışında, bizde pek örneği yoktur, beyazperdedeki seks sanatının… Cinsel içerik taşıyan filmlerimiz vardır elbette, az da olsalar, işte Mum Kokulu Kadınlar, Berlin in Berlin, Atıf Yılmaz’ın bazı filmleri, Müjde Ar ve Nur Sürer’in cesur oyunculukları ve benzerleri… Evet, sinema, Yıldız Savaşları serisindeki gibi, iki yönlüdür, gücün aydınlık tarafı olduğu kadar, karanlık tarafı da vardır, bu bir dengedir, bozmak olmaz.

Bu yazı, http://www.cinedergi.com/ için yazıldı

12348118_10153723888188080_8543834906968066626_n

Tanımsız bir karabasan

 

 

ALPER TURGUT


Kuzey’in görece deli ve dahi yönetmeni Lars Von Trier, ta öteden beri tabu deviren olmaya meyletmiÅŸti, kabul… Ancak “AntiChrist” (Deccal) ile kendi sınırlarını dahi aÅŸtı, izleyenlerin ise haliyle feleÄŸi ÅŸaÅŸtı. Evet, AntiChrist, eleÅŸtirmenleri bölen, seyirciyi de salondan kaçırtan, hazmı ziyadesiyle zor ve ekstra tuhaf bir seyirlik. Trier, sinemaseverleri provoke etmeye bayılıyor ama bu kez çektiÄŸi filmi kendisi de tanımlayamıyor.

Nudist (bildiğin cıbıldak) bir Yahudi ailenin oğlu olan Lars Von Trier, 1956 yılında Danimarka’da doğdu. Henüz 11 yaşındayken kendisine hediye edilen “Süper 8” kamera ile film çekmeye başlayan Trier, farklı dünyaları kurgulamak adına yönetmenlikte karar kıldı ve 1979 yılında Danimarka Film Okulu’na yazıldı. 1984–1991 yılları arasında Avrupa üçlemesini (Forbrydelsens element / Epidemic / Europa ) kotaran Lars Von Trier’e, hayatın da sürprizleri vardı. Annesi ölüm döşeğindeyken (1995), Lars’a gerçek babasının adını fısıldadı. Gerçek baba, Lars ile yan yana gelmeyi reddetti. Yönetmenimiz de geçmişine sırtını çevirdi ve dinini değiştirip Hıristiyan oldu. Asıl çıkışını “Dalgaları Aşmak” (Breaking the Waves / 1996) ile yapan Trier, “Geri Zekalılar” (Idioterne / The Idiots) ve “Karanlıkta Dans” (Dancer in the Dark) ile ününü pekiştirdi.

“Fırsatlar Ãœlkesi Amerika” üçlemesinin ilk iki bölümü “Dogville” ve “Manderlay” ile büyük beÄŸeni toplayan Trier, sacayağını “Wasington” ile tamamlayacak. Lars Von Trier’in geleceÄŸe dair en büyük projesinin adı ise “Dimension”… Trier, tam 33 yıl sürecek bu uzun soluklu projeye, 1991’de start verdi. Demek ki; Avrupa’nın farklı bölgelerinde demlenen Dimension’u izleyebilmek için 15 yıl kadar daha bekleyeceÄŸiz. Bugüne dek çeÅŸitli festivallerden 60 ödül kazanan Trier, aynı zamanda senarist, yapımcı ve görüntü yönetmeni olarak sinemaya hizmet ediyor. O, hala tartışılan “Dogma 95” akımının da yaratıcılarından.

İşte 62. Cannes Film Festivali’ni şöyle bir çalkalayan AntiChrist (altı Avrupa ülkesinin ortak yapımı), beyazperdeye durmadan deneysel ve marjinal filmler taşıyan Lars Von Trier’in elinden çıktı. Trier, büyük Rus yönetmen Andrey Tarkovski’ye adadığı AntiChrist’in senaryosunu ise güzelim “Adem’in Elmaları”nı (Adams æbler) çeken yurttaşı Anders Thomas Jensen ile birlikte kaleme aldı. Filmin başrollerini ABD’li usta ve yetkin aktör Willem Dafoe ile Rus asıllı Fransız müzisyen Serge Gainsbourg ve İngiliz aktris Jane Birkin’in 13 yaşından beri kamera karşısında yer alan kızları Charlotte Gainsbourg (Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı) sırtladı.

Kadınlara yönelik ÅŸiddetin tarihçesiyle ilintili yüksek lisans tezi hazırlayan anne ve terapist baba, ÅŸehvet nöbetinde kendilerinden geçerken biricik oÄŸulları, pencereyi aralar ve kendini ölümün kollarına atar. Açılışa “Lascia Ch’io Pianga” adlı arya bulaşır, kahreden görüntü daha da ağırlaşır;

“Bırak da ağlayayım

 

zalim kaderim

 

ve özgürlüğüm için iç çekeyim.

 

Hüzün kırsın zincirlerini

 

ıstırabımın, merhamet aşkına.”
Evladın kaybı, anne ve babayı periÅŸan eder. Acı eÅŸiÄŸi kiÅŸiden kiÅŸiye deÄŸiÅŸir. Baba, içinde fırtınalar kopsa da soÄŸukkanlılığını korumaya çabalar, anne ise suçu kendinde bulur ve piÅŸmanlıkla desteklenen ruh hali, dibe vurur. Masumun yitimi, annenin içindeki ÅŸeytanı tetikler. Ve zamanla kötücül bir anti-kahramana dönüşen kadın, resmen zıvanadan çıkar. “Kader”, “Acı”, “Umutsuzluk” ve “Üç Dilenci”… Her bölümde ÅŸiddetin dozu daha da artar.

Terapist koca, karısının tedavisini kendisi üstlenir. Kadının, tezini rahat rahat yazabilmek için oÄŸluyla birlikte yaz tatilini geçirdiÄŸi ormanın en ücra yerindeki kulübeye giderler. Adam karısını anlayabilme ve tanıyı koyabilme süreci, belalı, yorucu ve yıpratıcıdır. Dini ritüeller çoÄŸalır, ÅŸeytan iÅŸi alt metin iyice belirginleÅŸir. Kadın garipleÅŸir, hayvanlar garipleÅŸir, doÄŸa garipleÅŸir. Ve bu alengirli gidiÅŸat, bir türlü adamı silkeleyip kendine getirmez. Zavallı koca, hala karısını eski haline döndürecek yöntemin peÅŸindedir. Kader ise aÄŸlarını örmektedir, kim kurban kim avcı, kim mazlum kim zalim açığa çıkacaktır. Karanlığın ve aydınlığın mücadelesinden çok, insanın iç dünyasına ait yansıma, yanılsamadır bu… Kaldı ki; savaÅŸ vardır ancak kazananı yoktur.

Yeterince lak lak yaptık. Sadede gelelim. Kendi adıma, AntiChrist’in ayrıntılarına hayran oldum ve onu üstüne kafa yorulacak filmler kategorisine koydum. Sevip sevmemek, beÄŸenip beÄŸenmemek, bilinçaltının tersyüz edilebildiÄŸi böylesi ender yapımlar baz alındığında hayli basit kaçıyor. Yapıt, istisnasız birçok eÄŸilimden besleniyor, seks ve ÅŸiddet ise filmin omurgasını oluÅŸturuyor. Bu karabasan muadili film, hem insanı gerim gerim geriyor hem de yer yer mide bulandırma iÅŸlevini görüyor. Kadınlara yönelik bakış açışı, feministlerin gadrine uÄŸradı bile… Hayvan hakları savunucuları da teyakkuza geçmekte gecikmedi. Gösterime girdiÄŸi ülkelerde kopan yaygaradan bahsetmeye ise sanırım gerek yoktur.

 

Asıl merak konusu; Hıristiyanlığın sembolü haçı tersine çeviren AntiChrist’in, (baÄŸnaz izleyiciler, çoktan ÅŸeytani bir film olarak belledi) kilise tarafından ne zaman aforoz edileceÄŸi? Her ÅŸeye raÄŸmen Trier, tüm bu ÅŸamatayı gülümseyerek izliyor (Usta yönetmen, filmi için kimseden özür dilemeyeceÄŸini açıkladı). Ve gelelim ülkemize… AntiChrist’in sinemalarımızda “sansürsüz” gösterilmesini beklemek, inanın safdillik olur. Zaten kan akan penis ve kesilen klitoris görmek, asla genel bir tahammüle göre deÄŸil.

 

Marduk, adını ‘Melankoli’ koyduk

“Melankoli” (Melancholia), büyük kışkırtıcı, gizli Nazi hayranı ve görece kadın düşmanı Lars von Trier’in, iki kız kardeÅŸ üzerinden “Marduk” tipi bir kıyameti betimlediÄŸi, unutulmaz bir açılış sekansı (son yıllarda böyle bir ÅŸeye tanık olmadım), Wagner’in tanımsız, müthiÅŸ müziÄŸi ve GüneÅŸ’in ardına saklanan, ardından dünyamıza musallat olan mavi gezegenin büyüleyiciÄŸi ile akıllara kazınması muhtemel son oyuncağı, özetle… Lars’ın en iyi filmi deÄŸil, ancak koÅŸulsuz izlenir.

Trier’in Melankoli’yi Cannes Film Festivali’nde yarıştırdığı ve Hitler’i övdüğü için festivalden kovulduÄŸu zaten malumunuz… Beni onun reklamın iyisi kötüsü olmaz benzeri provokasyonlarından daha çok; bu 68 ödüllü, belaya bayılma konusunda ödünsüz, haliyle huzursuz, tutarsız ve rahatsız yaratıcının sineması ilgilendiriyor. Deneysel ve marjinal film uzmanı Lars’ın “Deccal”i zorlamıştı bünyeyi, lakin Deccal ile benzer bir yolu tercih etse de, karikatürize tipler aracılığıyla burjuvaziye çakan, sallanan kamerasıyla baÅŸ döndüren, bu tahaf, arıza ve hüzünlü bilimkurgunun hazmı daha kolay, belirtelim. 

Filmekimi’nin ardından nihayet 2012 yılının ilk ayında gösterim ÅŸansını yakalayan ÅŸimdilik dokuz ödüllü metafor manyağı Melankoli, Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgard, Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier ve Kiefer Sutherland gibi müthiÅŸ bir oyuncu kadrosunu bünyesinde barındıyor. Özellikle Hollywood bebeÄŸi Dunst’ın (Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kaptı) büyüdüğünü ve zorlu bir rolde döktürdüğünü görmek, sevindiriyor. Bunun dışında Mike Cahill’in 2011’de çektiÄŸi ilk uzun metraj kurmaca denemesi “Another Earth”in benzer bir konuyu kuÅŸandığını sinemaseverlere duyuralım, ne yazık ki Marduk filmlerinde patlama yaÅŸanması kaçınılmaz. Maya’lar saÄŸ olsunlar, açtılar başımıza bir iÅŸ, felaket heveslileri de atladılar eski tarihli bu kıyamet senaryosunun üstüne, yani 21 Aralık 2012’ye dek dünyaya huzur muzur yok. 

Justine ve Claire, iki kızkardeşin adı, küçük olan Justine deli, abla Claire akıllı görünüyor. Ancak mavi kıyamet dünyaya dayandığında, küllahlar değişiyor, deli akıllanıyor, akıllı deliriyor. Gayet mantıklı bir dönüşüm bu, akıllı görünen herkesin takıntılı, saplantılı ve kendi gerçeğinin, kişiliğinin üstünü örten yapmacıklığı, dünyayı bir sahne sanan ve hep oynayan halleri, acı ama gerçektir.

Deliler ise içinden geldiÄŸi gibi yaÅŸar, iyi bir aile kurmak, kariyer yapmak, çıkar peÅŸinde koÅŸmak, bunların zamanla insanı maddeye dönüştürdüğünü, ruhunu çaldığını, büyük bir depresyon ile gündelik hayatın içine edildiÄŸini bilir, hisseder, fark eder. Hayır, deli olun, akıllı olmayın demiyorum, yaftaların ötesinde bir ÅŸey var diyorum, insana kalıba sığmaz, düşünce sınıflandırılamaz, görüntü aldatır, anlatılmak istenen bu, anlamak isteyene… Hani felaket anlarında çıkar ya kahramanlar ortaya, iÅŸte öyle bir ÅŸey…

Lars, Melankoli için “Dünyanın sonu hakkında güzel bir film” diyor, iÅŸte celladın karşısında bile insan espri yapabilirmiÅŸ, eh güleriz aÄŸlanacak halimize…

Cinedergi