Etiket arşivi: IŞİD

“Ben yandım, siz yanmayın, Allah aşkına!”

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Salt evler, arabalar değil ha, ağaçlar, hayvanlar, insanlar yanıyor, tutuşuyor her şey, tanımsız afet, hızla yayılıyor, önüne düşeni yakıyor, kavuruyor, anında kül ediyor. Ateş ilişmesin diye ete, can havliyle denize atlıyor insanlar, büyük yönetmen Theodoros Angelopulos’un güzelim filmlerindeki sahneleri andırsa da görüntüler, kurgu murgu değil bu, hepsi yalın gerçek, tüm iyi olanları, şüphesiz sarsan, burkan, içlerini acıtan… Sosyal medya denen, zalim, acımasız, hadsiz ve tarifsiz alanda, kötüler yine yaptı yapacağını, yazmadılar, kustular, susmadılar, irinlerini akıttılar, “oh kebap oldular” diyen de vardı, “su veren itfaiyenin hortumunu bilmem ne edeyim…” diyen de…

 

Utanmaz, arlanmaz, halden anlamaz tipler, aslında öyle az buz değildir, hep vardılar, sanılanın aksine, çoktular, çok! Daha da ötesinde; gazeteden ziyade paçavraya benzeyen bir neşriyatta (adını anmaya gerek yok), “Yananistan” gibi, kan donduran bir başlık atmayı da becerdiler, başkalarının yarasıyla, acısıyla, ağrısıyla, kaybıyla, hunharca eğlenmesini bildiler. Çürümenin keyfini sürdüler, büyük bir zevk aldılar, yine ve yeniden… Ahmet Kaya’yı dinleseydiniz keşke; “Ben yandım, siz yanmayın, Allah aşkına!”

 

Oysa hemen hemen aynı zaman zarfında, futbolcu Mesut Özil’in, haklı serzenişine destek olanlardı bunlar, “Almanya zaten faşik yaaaaa, ırkçılık çok kötü bir şeydir laaaaaaa” diye söylendiler, işte bu kafa, en tehlikeli kafadır, işte bu zihniyet, insanın en karanlık yanıdır. Kuşkunuz mu var?

 

Bu saçmalık, bu tuhaflık, bu anlamsızlık, her toplumun belasıdır, kiminde çokça yaşanır, kimi biraz, kimi kısmen törpülenmiştir, o kadar. Yoksa Kızılordu, Berlin’e girdiğinde, Almanya’daki milyonlarca Nazi Partisi sempatizanının, bir anda, sıradan insanlara dönüşmesini, aidiyetlerini hızlıca reddetmesini, komşularımızı ihbar etmedik, mallarını ele geçirmedik, onları ölüme göndermedik, suçlu değiliz, hepimiz masumuz demesini, asla açıklayamayız. Yani insanlar, beklerler, şekle bürünürler, tam tersi bir rolü üstlenirler. Ama zamanla değiştiler, dönüştüler, hadi canım, hadi, yok öyle bir dünya! Son Almanya gezimde, havalimanındaki orta yaşı geçmiş ve hayli suratsız görevli, sarışın ve mavi gözlü olmayan herkese kaba davranıyordu, sonra bir Alman çift geldi, eleman, gülücükler saçtı, nezaket gırla, zarafet o biçim! Bunu bir lokanta da, servis sırasını beklerken de şahit oldum, toplu ulaşım aracında da, kiraladığımız evin sahibi, ağır faşo herifte de… İşte tanık olmasanız dahi, hissedersiniz ya, içeride bambaşka şeylerin gizlendiğini, suretin, sırrını saklama çabasını… İşte o hesap!

 

Arenalarda, kölelerin, aslanlara yem edilmesini alkışlayan, birbirini kesen ve biçen gladyatörleri gördükçe, kendinden geçen, çoğunluk olmanın cesareti ve sadece bir el işaretiyle, yaşam ve ölüm kararını veren, yine bizim gibi, hepimiz gibi insanlar değil miydi? Boğaları kılıçla öldüren, kuma kanını döken matadorları kutsayanlar, sınırımızda kısa bir süre önce, binaların tepesinden, eşcinsel oldukları gerekçesiyle insanların atılmasını, tezahüratla karşılayanlar, linç girişimlerine katılanlar ve bu insanlık dışı eyleme destek sunanlar, kötülüğün cisimleşmiş hali değilse, harbiden nedir? Normal karşılamayı, onaylamayı, geneli bağlamaz kafa yapısını, adaletle, hakla, hukukla, insanlıkla bağdaştırmayı başaran varsa, bizleri de aydınlatsınlar, yol yordam göstersinler. Çünkü bir başıma, çare ve çözüm bulamıyorum, dürüstlük ve samimiyetin yok edilmesinin, vicdan kaybının, mantığın iflasının, alışılagelmiş gösterilmesine…

 

Hiç unutmuyorum, buz gibi bir bayram günü gecesiydi, Mart ayıydı, sene 1994 idi. Kıbrıs Rum bandıralı iki gemi, İstanbul Boğazı’nın Hamsi Limanı-Filburnu hattında çarpıştılar. Biri ham petrol yüklü dev bir tanker (Nassia), diğeri de kuru yük taşıyan şilepti (Shipbroker), iki gemi alevler içerisinde kaldı, birçok denizci can verdi, yangın, insanüstü bir gayretle, ancak dört günde söndürülebildi. Fotoğraf makinelerimizi donduran ayaza rağmen, karada ve denizde yangını takip ettik, haberi geçtik.

 

Çekirdeklerini alan İstanbullular da, yangını seyretmeye geldiler, şaşıracak bir şey yok, inşaatı, yol çalışmasını, mahalle kavgasını bile saatlerce izleyebilme başarısı gösteren insanlarız biz, zaten dert de bu değil! Karaya oturan şilep, resmen cayır cayır yanıyor, çok yaklaşmak ne mümkün, direğe tırmanan gemiciler, can havliyle, kendi dillerinde tanrıya yakarıyor, çığlıkları, karaya ulaşıyor, çaresiz kalmak, zor be, harbi zor, adamlar gözünün önünde yanıyor, kurtaramıyorsun, çözüm bulamıyorsun, izlemekle kalıyorsun. Kıyıda ah vah eden insanlar kadar, Kıbrıs Rum gemilerinin yandığını öğrenince sevinen, oh çeken, “Layığınızı buldunuz” diyen gaddarlar da var. İnsan canını da, çevre kirliliğini de, doğa felaketini de düşünmüyor, düşman bellemiş, gözünü kan bürümüş, ötesi fark etmiyor. IŞİD nedir, bu garabet nasıl bedene bürünür, kafa yormaya gerek yok, sıradan insanların içerisinde doğar ve büyür.

 

Daha çok örnek var böyle hatırımda, bir tatil beldesinde, çıkan orman yangınına müdahale için, 16 yaşından büyük tüm erkekleri seferber olmasını istemişti belediye, çağrı üstüne çağrı yaparak, traktörün çektiği römorka doluştuk üstümüzde mayolarımızla, dönüp baktım, istifini bozmayan, güneşlenen, yüzenler ne çoktu. Alevleri de kucaklamadık ha. Verdiler kazmayı, çukurlar kazdık, sirayet etmesin diğer bölgelere diye, işte öyle. İmece, el ele verme, ne güzel şeydir!

 

Büyük Marmara Depremi’nin ardından, felaket bölgesinde bir ay kaldım, orada insanı tanıdım, bir can kurtarmak ve yardımcı olmak için tez yetişini de, ölenleri ve kurtulanları, soyup soğana çevirmeye, koşup gelenleri de… İnsan, karanlık veya aydınlıktır, insan, iyi veya kötüdür, insan, cüzdan veya vicdandır, insan, menfaatçi veya çıkarsızdır. Geçmişten bugüne, bizim biricik derdimiz, aslında besbellidir, bu hem bir yandan kendimizle, hem de öte taraftan fena insanlarla mücadele etme zorunluluğudur. İyi olmak ve iyi kalmak, kötülere asla kanmamak, onların kuytu yoluna sapmamak, insanlık için başkaca yol yoktur!

Gece Kralı gelecek, dertler bitecek!

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Kadim, acımasız ve devasa mahlûk ejderhanın alevli soluğu, resmen zavallı ensemi yalarken, kış geliyooo diyerek feryat figan edesim var. Haydi sıcağı, nemi boş verin kuzum, harbiden G.O.T. (Game of Thrones) evreninde yaşıyor gibi hissetmiyor musunuz kendinizi? Vicdansız ve gaddar yöneticiler, hırslı ve kraldan çok kralcı tipler, azimli yardakçılar, sınır tanımayan şakşakçılar, kurban edilmeyi usulca bekleyen yoksullar, gerzekleri kurtarmak için canından olan salak kahramanlar… Sonra bitmek bilmeyen güç ve hâkimiyet savaşları, ardından gelen bariz adaletsizlik, çözümsüzlük, çaresizlik ve elbette baş tacı edilen gereksizlik… Dünyanın en iyi dizisi mi, kesinlikle hayır! En çok izlenen ve merak edilen mi, işte bunda kuşku yok! Sızdırılan bir bölümün heyecanı dahi, yakıcı, sarsıcı, yıkıcı gündemi altüst ediyorsa, tüm hafta boyunca en çok konuşulan şeye dönüşüyorsa, kurgu, gerçeği bir kez daha tepelemiş demektir. Şimdi kiminiz işte ne yapalım, bu bir gönüllü kaçıştır diyecek, kiminiz saçmalama merkez, Khaleesi’yi seviyor herkes diye söylenecek. Neyse olur öyle.

 

Derdin ne birader, direkt siyaset yazsana diye fırçaladım kendimi az evvel, troll dünyasında politika şey ettirmenin ne kadar anlamsızlaştığı aklıma geldi, salla dedim, salla gitsin. İroniden anlamayan, incelikten yoksun, tarafgirliğin esiri olmuş, zekânın tarifsiz kıvrımlarından da bihaber ibişler, elbette hedef kitlem (bu ne biçim bir laftır yahu, harbi harbi komik) değil! Ancak yine de tadımız tuzumuz kaçtı, ayarımız bozuldu, ruhumuz yara aldı, bunları tek tek söylemek gerek! Sinemada da yazsam siyaseti, spor da yazsam siyaseti, ne yazarsam yazayım siyaseti yediririm metne, bilirim, her şey ekonomidir (din, kültür, sanat, teknoloji, aklınıza ne gelirse), ekonominin, en işlevsel anahtarı ise siyasettir, siyaset de gündelik hayatın belirleyicisi, kolaylaştırıcısı, zorlaştırıcısıdır. Yani ben siyasete uzağım, politikadan ırağım ile olmaz, olamaz, kaçış yok, kurtuluş yok!

 

Eee gardaş, ejderhaların, günümüz dünyasında benzeştiği ne var diye sorarsanız, bende yanıt tükenmez derim, modern savaş ve avcı uçaklarının, kıtalararası nükleer balistik füzelerin, ejderhalardan daha masum olduğunu düşünüyorsanız, ya safsınızdır, ya da … Aman neyse, dilim varmadı. Meşhur Demir Taht kimin, valla dünyanın jandarması ve belalısı ABD’nin olabilir şimdilik, Cersei Lannister Sultan da, Donald Trump niye olmasın, ejderhaların annesi, yedi krallığın peşindeki Daenerys Targaryen ise varsın Putin olsun. Ba ba ba, resmen fotoşok yardımıyla ayının sırtında seyahat ediyor Rusya’nın lideri, diğeri de uyduruk nasılsa, gönül rahatlığıyla, sanal ejderhaya biniyor güvenli stüdyoda.

 

Hımmm Kuzeyin yeni kralı John Snow, çok iyi, efendi ve sevimli bir adam, olsa olsa İzlanda’ya yönetici olur, o da seçimle… Kötülüğün, karanlığın, dehşetin, vahşetin, şiddetin kol gezdiği bu dünyaya da, fantastik evrene de fazla bu adam, zaten ergen gibi biraz, aman ha büyümesin sakın! Bak ya, ünlü Demir Bankası’nı es geçiyordum az daha, vahşi kapitalizm tastamam budur işte, savaşmadan kazanan, her şeyi ve herkesi kullanmaya bayılan, kana doymayan, yenilenin de, yenenin de muhtaç olduğu, harbiden gerçek bir galip! En tehlikelisi o, en korunaklısı o, en despot o, ancak hedef alınmayan, suçlanmayan, tehdit altında kalmayan, aşınmayan, sarsılmayan, yıkılmayan da o. Hay maşallah!

 

Biraz zorlarsak, GOT dünyasındaki herkesin, yerkürede karşılığını buluruz. Kuzey Kore, Çin, IŞİD, AB, Ortadoğu ve diğerlerine cuk diye oturtur, kalıbına uydururuz. Ama Gece Kralı’nın (The Night King) yeri bambaşka, o gönüllerimizin hakiki ve sahici sultanı, insanlar her türlü pisliği, iğrençliği yapsın, kanı, kiri, zehri dünyaya bulaştırsın, sonra suçlu ölümden (öldürüyor ama geri de döndürüyor) yaşam doğurtan zombilerin efendisi olsun, hadi canım oradan… Benim favori karakterim o, yedi krallığın başına geçsin, doğanın ve hayatın biricik düşmanı insanlığı dizide de olsa, tarihten silsin istiyorum. Hani gerçek hayatta kötüler, filmlerde ise iyiler kazanır ya, bu ezber kolay kolay bozulmaz, yeter gayrı, zamanı ve yeridir. Hem algı mühendisliği de yapmayın, iyiyi kötü, kötüyü iyiye çevirmeyin. Memleketimizde uzun süredir yaşanan da bu değil mi zaten, hepimizin derdi, sorunu, ağzını açanı, sesini çıkartanı, ifşa etmek, hedef göstermek, bedel ödettirmek, ezmek, sürmek, hapsetmek olan zihniyet değil mi? Gelecek kuşaklar da tekrar tekrar aynı tuzaklara mı düşsün, biri gülerken, diğeri ağlasın mı? Eşitsizliğin ve adaletsizliğin panzehri, işte bizim maviş gözlü, karizmatik ve suskun Gece Kralı, hepimizi zombi edecek, tüm acılar bitecek, ortalık resmen şenlenecek. Tey teyyyyy.

Kafanızı şişirdiysem, affedersiniz, Yunan adalarını övmeye gelmiştim, kendimi yine ve yeniden Bodrum’da buldum, bu da benim sınavım, 25 sene evvel ilk kez geldiğimde, bir daha da uğramam sana demiştim, bana lafımı çok kez yedirdi, hakkını vereyim. Sanırım arızalı, tutkulu, iten ve çeken bir sevgi bu, yerleşmeye karar vereceğim son yer desem, inat ya, kendimi buraya çakılı bulurum, abooo! Esnafı mı yersem, tatilcileri mi dövsem, pahalılıktan mı şikayet etsem, zelzele oldu diye tibit mi atsam, bilemedim. Hemen herkesin diline pelesenk olmuş şeyler hakkında bik bik etmek yerine, şamrelimi kapıp, çimeyim en iyisi… Haaa akşama nemli, kalabalık ve mutsuz insanlar diyarı İstanbul’a döneceğim ve oturmuş bir gölgelik yere, bu tuhaflığı yazıyorum, güldürmeyen şaka mıyım, deli miyim, divane miyim, neyim? Allah, bana akıl fikir versin!

 

Kumpas acemisi, haksızlık abidesi havuz medyası tarafından, ben ve gazeteci arkadaşlarım, hedef gösteriliyoruz diye savunma yazısı mı yazaydım yani, saçmalığı itham mı etseydim, akıllara zarar ziyan, mantığın direkt iflası, gerçekliğin acıklı ölümü olmaz mıydı bu? Örgütlü cahillik ve saf kötülük, yeterince azmadı mı? Onları ciddiye almak, mutlu etmektir, sevindirmektir, kendimize güldürmektir. Yeter artık, bu hileli oyunda, asla yokuz.

Kalbi kırıklardan, kalp kıranlara…

 

 

 

ALPER TURGUT / @AlperTurgut01

 

Cahiliye devrinde inat ve ısrar edip, Asrı Saadet’ten dem vurmak, inceliği, derinliği, imeceyi, tasavvufu unutup, inancı, salt rutin hareketlerden ibaret sanmak, kindarlığı, dindarlık gibi algılamak, modern zamanların, ibretlik ve hayretlik çelişkisi olsa gerek. Haddini aşmak, ahkam kesmek, karşındakine kesin hüküm vermek, din adına kendini biricik yetkili görmek, canının istediğini kâfir ilan etmek, ne basit, ne kolay, ne rahat, ne doğal, hani kul hakkı yemekten de, şirkten de bihabermiş gibi… Üstelik yine gelip, şekilde takılıyor, içeriği ıskalıyor ahali, özü umursamıyor, oysa ilk emir, oku. Evet, oku, sonra bil, öğren, anla… Uzun bir bekleyişin ardından, nihayet 325 gibi hatırı sayılır bir kopyayla gösterime giren Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi (Muhammad: The Messenger of God) filminde, saf sevgiyi ve şefkati görüyoruz, asla şiddet ve nefret dilini ve eylemini değil! Zorbalık ve zalimlik, insana özgü, ne yazık ki… Batının da, doğunun da intikam arzusu, dayatma, zorlama ve kan akıtma tutkusu, malum. Kin, öç, intikam, insan denen doğaya düşman canlının, iliklerine dek işlemiş, en nihayetinde… Çünkü cennet dünyada, cehennemi yaşamanın, yaşatmanın başkaca bir mantıklı açıklaması yok!

 

İranlı Majid Majidi (filmlerinde bu adı kullanıyor, adamın ismini değiştirip, niye Macid Macidi, Mecid Mecidi yapıyoruz, Allah aşkına?), sevdiğimiz, saydığımız usta bir yönetmen, hiç kuşkusuz. O, duygu yüklü, küçük ölçekli, şiirsel filmler çekti, sinema tutkumuza çok şey kattı. İşte “Cennetin Çocukları”, “Cennetin Rengi”, “Baran”, “Serçelerin Şarkısı” ve dahası… İnanan ve kendini yoluna, doğrularına adayan bir adam Majidi, tüm zorluklara ve önüne konulan engellere rağmen, Hz. Muhammed’in çocukluk ve gençliğini çekme ısrarı, son peygamberi yanlış aksettirmeye çabalayanlara inat, onu tane tane anlatmak, hal böyleyken… Öyle ya, kalbi kırıkların peygamberiydi o, kalp kıranların değil!

 

Yanlış hatırlamıyorsam, dört sene evvel, Mardin Film Festivali’nde, “Peygamberimiz günümüzde yaşasaydı dinimizi anlatmak için mutlaka sinemayı kullanırdı” demişti. Kuşkusuz, haklılık payı var. Elçilik vazifesine, aktarmak ve yaymak da dâhil! Sinema da, en çok izlenen, etkilenilen, insanın içine işleyen sanat dalı, yoksa bunca Hz. İsa ve Hz. Musa filmi çekmek neden? Pentagon, niye dünyanın en büyük savaş aygıtıyla yetinmeyip, Hollywood projelerine, destek atıyor, maddi, manevi? Geçtiğimiz asırda, kurulan propaganda bakanlıklarının, sinemaya abanması sır mıydı? Yooo, sadece beyazperdenin gücünü, cezbetme alanını ve kalıcı olmasını fark ettiler. Biliyorsunuz, bu IŞİD denen insanlık düşmanı çete, en son teknolojiyi kullanıp, pahalı prodüksiyonlarla, kafa kesme filmleri çekiyor. Peki, onların bu korkunç ve kan donduran görüntüleri dünyaya yayma nedeni, salt vahşilik ve delilikle açıklanabilir mi? Hayır, aksine bir planı gösterir, zalim batının ötelediği, örselediği, içleri nefretle dolup taşan tipleri, büyüler, mıknatıs gibi kendine çeker. Elbette, kötü örneklerin varlığı, doğru, düzgün ve haklı amaçla bir tutulamaz, hani mesele kavrandıysa ne ala…

 

Haliyle, Majidi için, minimalizmden bu kez vazgeçmiş, hep anlattığı öykülerinden azade bir işçilik bu diyenler de olacaktır. Lakin bu proje, sinema sanatının da ötesinde, yönetmen için resmen kutsal bir görev, deyim yerindeyse. Doğal olarak, Hollywood şablonu, bu meram için biçilmiş bir kaftan, duyguyu vermek ve sarsmak adına müziğin kullanımı, dönemin ruhunu kuşanan, hani neredeyse kusursuz sanat yönetimi, sağlam ve albenili bir sinematografi, mevzunun şifresi, yani olacak o kadar. Şii ve Sünni ayırımı çoktan başladı bile, işte Mısır ve Suudi Arabistan yasakladı filmi, dünyada 55 İslam ülkesi var (hepsini toplasan bir Almanya ekonomisi etmiyor demeyeceğim), kaçında vizyon diyecek, bunu zaman gösterecek. Ancak filmin hedefi, elbette başta batı olmak üzere tüm dünya, ulaşılmaya çalışılan diğer dinlere mensup olanlar, dinleri reddedenler, lamı cimi yok, gaye özetle bu.

 

Resmen 40 yıllık Çağrı – İslamiyet’in Doğuşu filmi dışında, akılda kalıcı, çarpıcı ve evrensel bir yapıt yoktu, listelerde, arşivlerde… Hala televizyon kanallarında dönüyor, bayramlarda ve ramazanda sürekli gösteriliyor. Halepli Mustafa Akkad kadar, sinema adına kimsenin yararı olmadı, bir dinin uzak diyarlarda tanınmasına, o da El-Kaide’nin bombalı saldırısında, can verdi. Ne korkunç bir ironidir bu, İslam bir sevgi dinidir diyenin, aynı dine inandığını söyleyen şiddete meyilli psikopatlarca katledilmesi… Dinin, intihar etmeyi kesinlikle yasaklamasına karşın, intihar bombacısı olmak kadar, tuhaf ve anlamsız. Hah! Orta Doğu’da din adına üretilmiş birçok film var, memleketimizde çekilenler de mevcut, ancak çoğu yerelden evrensele ulaşamamış, kargacık burgacık, üstünkörü işler, kiminde halifelerin yüzü açık, kiminde kapalı… Peygamberi göstermek ise çok tehlikeli bir alan, put olarak tapınılmadığı kesin olan heykellere bile sistematik bir saldırı varken, kimse buna cüret dahi edemez. Majid Majidi, Hz. Muhammed’in yüzünü göstermiyor, sesini duyurmuyor (alt yazıyla veriliyor), bebeklik, çocukluk ve gençlikte, düz siyah saçı, elleri, ayakları, arkadan görünen bedeni, şimdiden tartışma konusu oldu bile… Ancak peygamberlik öncesi bir dönem bu, ha bir kez peygamber olarak görünüyor, onda da ışık halinde…

 

Çağrı’dan farkı, aksiyonu savaşlara değil, mucizelere ayırmış olmasında yatıyor. Batı’ya, bakın ve görün, son peygamber, aslında diğer peygamberlerin tamamlayıcısıdır, bugüne kadar gelenleri reddetmez, sadece noktayı koyar demektedir. Şimdi amacım filmleri yarıştırmak değil, bence en etkileyici olan, mazlum kadınlara ilgili, zalim erkeklere olan mesajı çünkü. Şort giydi diye, din adına genç bir kadına otobüste uçan tekme atan fanatiklik, kadın, rahmet ve berekettir, annenin ayaklarının altı cennettir diyen bir peygamberin dili, eylemi ve yolu olamaz. Kız çocuklarını öldüren insanlara karşı çıkan, onları yaşatmaya çağıran, kölelerin ve fakirlerin yanında duran peygamberle, gücün, paranın, betonun yanında duran günümüz insanının alakası yok, bilesiniz. Keşke Majidi, “Gece yatağa aç girip sabah kılıcını kuşanmayan adama şaşarım” diyen sahabe Ebu Zerr el-Gifari’nin (Abuzer) hayatını ve isyanını da çekse, dini, salt şatafat sananlara inat

Vatandaşlık çok güzel gelsenize…

 

 

 

ALPER TURGUT / @AlperTurgut01

 

Memleket ahalisinin, en çok övündüğü şeylerden biriydi, bizde ırkçılık yok demek. Hatta ‘sokaktaki insan’ (bu ne biçim bir laftır yahu), ABD’de siyahilerin haksızlığa uğradığından, polisler tarafından hâlâ ve ısrarla şiddet gördüklerinden, yasal mermilerle öldürüldüklerinden bahis açarlardı, kuşkusuz haklı bir söylemdi, söylemdir. Sonra Kurtuluş’ta, Tarlabaşı’nda, burası artık iyice ‘zenci mahallesi’ oldu, daha da çoğalsalar, her türlü pisliği yapar bunlar diyenler de aynı kişilerdi, komik olmayan bir şaka gibi. Çiçek gibi ülke burası ya, oysa Türkler, Kürtlere, Araplara; Araplar da, Türklere, Kürtlere; Kürtler ise, Araplara, Türklere, gündelik hayatta da, sosyal medyada da, saydırıyorlar uluorta. “Barzo”, “Çomar”, “Apaçi” ve benzerleri, kelime dağarcığımıza çoktan eklendi. Bir kısım, seçkinci takılmayı seviyor, diğerleri de bunlara züppe diyor. Yani salt milletler arasında yok bu ayrımcılık dalgası, zengin ve fakir arasında, kentler arasında, futbol taraftarları arasında, siyasi parti sempatizanları arasında, inanan ve inanmayan arasında, erkek ve kadın arasında, resmen yükselişe geçmiş durumda, lanet nefret söylemi. Aidiyet, tarafgirlik, biat, bu üçü, zaten insanlığın baş belası, hep fişekleyip duruyor, sürekli gazı veriyor, kin ve öfke girdabına…

 

Etiket çağı bu çağ, uzun sakallı gördü mü, hah işte, al sana yobaz, resimli ve yazılı tişört giyen, bacaklarına kısa pantolon geçiren, sırt çantası taşıyan da ya çapulcu, ya da marjinal. Yaz ayında mont giyenler IŞİD’çi, yaftalama sezonunda yeni moda bu, dur belki de, hastadır ve üşüyordur eleman, hemen paniğe kapılma. Giderek daha küçük parçalar halinde, istifliyoruz, yeni ara başlıklarla karşıt kümeler oluşturuyoruz. Bunca bölünmüşlükten de yurttaşlık çıkartmayı umuyor ve bu tuhaflığa harbiden inanıyoruz. Maneviyat yok, tasavvuf yok, imece yok, yardımlaşma yok, dayanışma yok, kader birliği yok, küçüklere sevgi, büyüklere saygı yok, ama kadına şiddet var, çocuklara taciz var, hayvanlara eziyet var, ötekileştirme hep var, hah bir de pahalı köprülerimiz ve duble yollarımız var. Üstüne sürekli vergi ver, ek vergi ver, anti-militarist olsan da askerlik yap, itiraz edince işkence gör, haksızlık var deyince cezaevine gir, neymiş, vatandaşlıkmış, sürünmenin, süründürmenin yasal kılıfı bu ve valla kendine eziyete ne çok gönüllü varmış.

 

ABD’de siyahi olmak, cezaevlerine doldurulmak, oy hakkından mahrum olmak, patronların ucuz iÅŸ gücünü, tutsakken karşılamak demek. Geçenlerde Michael Moore’un “Şimdi Nereyi Ä°ÅŸgal Edelim?” adlı son belgeselinde seyrettim, pek meÅŸhur Victoria’s Secret firmasının, internetten kadın müşterilere yönelik pahalı satışlarını, demir parmaklıklar ardındaki mahpuslar yapıyormuÅŸ, herhangi bir ürününü alamayacakları dolarlar karşılığında. Haliyle esir ettiklerini sömürmek daha bereketli iÅŸ, kapitalizmin doymayan açlığında… Yani siyahi kukla bir BaÅŸkanı, ‘Beyaz Saray’a koyup, bakın ABD’yi siz yönetiyorsunuz aslında demek, hunharca bir plan, olabildiÄŸince… Fransa’nın baÅŸkenti Paris’te, neredeyse hiç Fransız çalışan görmemek, deplasmanda sömürdüklerini, kendi evinde de iliklerini emmek deÄŸilse, nedir? Özetle, Ege sahillerimizdeki esnafların, Yunan adalarına giden vatandaÅŸları, neredeyse hainlikle suçlaması, kazıklamaya kılıfı, vatanseverlikle açıklaması, insanı vatandan da soÄŸutur. Karidese 74 lira fiyat demenin, ota, et muamelesi çekmenin, vatanla ne alakası var, ama ben seni otururken uyutuyorum, cebini de boÅŸaltıyorum ile çok yakın ilgisi var, hiç şüphesiz.

 

EkÅŸi Sözlük adında, artık ekÅŸiliÄŸi geçmiÅŸ, acıya dönmüş ünlü sitede, “Florya’da denize giren Suriyeli çomarlar” baÅŸlığını görünce, bu mevzu hakkında bik bik etmeye karar verdim. Denize topluca gitmenin, eÄŸlenmenin, yüzmek istemenin suç veya yanlış olduÄŸunu düşünen yoktur umarım? Peki, Türkler yüzebilir, Suriyeliler çimemez, Kürtler inÅŸaatta çalışırken güneÅŸlensin, tüm bedeni bronz olmasın, amele yanığı onlara kafi demenin, insanlıkla bir ilgisi olabilir mi? Böyle düşüncede insanlar varsa, Neo Naziler, ellerini ovuÅŸturup, dedelerimiz öldü, fikirleri ise kafalarda demez mi? Bence salt ırkçıları sevindirir, bu alengirli ve vicdansız gidiÅŸat, o kadar.

 

Şimdi, klişe tabirle, elmaları ve armutları bir toplamayın, AKP iktidarının, savaşı körüklemesi, siyasal İslamcılara yardımı esirgememesi, dolaylı veya direkt yol açtığı yıkımdan kaçanlardan dahi, nemalanmaya çalışması bambaşka bir mecra. Hah! Sen de muhalefet olarak, siyasetini, siz, bahtsız ve hayatın sillesini yemiş insanlardan yararlanmayı umuyorsunuz, bu bir sömürü politikasıdır, her hareketinizi ucuz işgücü, oy potansiyeli ve başkanlık için yapıyorsunuz diyerek karşı çıkın, haklı yerde ve doğru zeminde olursunuz. Hatta Suriyeli dostlar, gelin birlikte haklarımızı arayalım, bu cehennemi yaratanlar ve ülkelerimizi yönetenler ile derdimiz olur, bizim birbirimizle sorunumuz olmaz deyin. Suriyeli bir çocuktan öfkemizi çıkartmak, daha kolay, bu belayı başımıza açanlarla didişmekten, öyle değil mi? Senin burun kıvırdığın işte, yarı maaşla çalışmaya razı olanlar dururken, yaşlı başlı adamlar, gencecik kızları, para karşılığında alırken, tacizden, tecavüzden, ölümün türlüsünden kaçanlar, denizde boğulurken, bu acı bilançonun sorumlusu da, dünyanın toprağından, salt tel örgülerle ayrıldığımız kardeş bir halk olacak yani? Biraz izan, biraz vicdan şart arkadaşlar, hani yara saramıyorsunuz, yeni yaralar açmayın bari.

 

Şimdi adı gereksiz bir modacı, savaştan kaçan uyuzlar diye podyum yerine, tribünlere oynuyorsa, üstüne de şak şak alkışlanıyorsa, bu zalim sayıklama, hele bir durun orada. Kendine solcuyum, sosyalistim diyen bir elemanın, bunu paylaşıp, işte gerçek diye arka çıktığını da gördüm ya, daha ne diyeyim. Sen sosyalist filan olamazsın gardaşım, halkların hakkı için canını seve seve ortaya koyanlara ayıp edersin öncelikle, sivil insanları asla hedefe koymayan, gerekirse onlara siper olan güzelim insanlar varken, sen olsa olsa, artık hayli bol bulunan kafası karışık, mantıktan ırak, yüreği kurak tiplemelerden biri olursun. Haydi söyle, insan sıcağından bunca mahrumken, karakter senin neyine?

Güzellikleri istila etmeye dair!

 

 

 

ALPER TURGUT

 

“Şimdi Nereyi İşgal Edelim?” (Where to Invade Next), lan arkadaş, biz dünyanın jandarması ABD’liler, hep mi savaş, istila, kan, petrol ile anılacağız, artık iyi, doğru, haklı ve başarılı fikirleri işgal edelim ve apardığımız tüm güzellikleri, kapitalizmin elinde giderek çürüyen ve tükenen ülkemize zerk edelim diyen kurnaz ve seyri keyifli bir belgesel.

 

Evet, Oscar, César, Altın Palmiye derken pek çok ödül toplamış meşhur belgeselci ve aktivist Michael Moore, altı senelik aradan sonra tekrar sahalara dönüşüyor. Yerküreyi kavuran emperyalist, kapitalist, neo-liberal cehennemi, salt Bush yaratmış gibi ona saydıran, bunu harbiden takıntı yapan, ancak Obama gelince, sanki dünya cennete dönmüşçesine susan Michael Arkadaşın, samimiyeti de haliyle sorgulanır olmuştu. Senin biricik derdin özgür, silahsız ve mesut bir dünya değil, Cumhuriyetçiler imiş, aynı bokun laciverdi Demokratlar mı kurtaracak ulan dünyayı diye benim de öfkeli bir sualim var kendisine, her neyse.

 

Hem döverim, hem de severim kendisini, akıllı ve duyarlı adamdır, her şeye rağmen… Şimdi Nereyi İşgal Edelim?, elbette “Bowling for Columbine”, “Sicko” ve “Fahrenheit 9/11” ayarında değil! Lakin iki saatlik sürede, ülke ülke gezip ve insana dair iyi projeleri görüp, sonra kendi memleketimize ah vah etmedim dersem yalan olur. Kardeşler, biz boşa yaşıyoruz resmen yahu, gündelik hayatımız harbiden perişan, geleceğe dair umut desen, yerle yeksan.

 

Belgesel, bu ayın ortasında beyazperdeyle buluşuyor, İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti. Yaz aylarında öbekleşen ve beyazperdeyi kirleten, kötüden öte, tanımsız kurmaca filmleri seyretmektense, bu yapıtı izleyin derim, insanın yüzünde bir gülümseme beliriyor, iyi hissettiriyor. Bittiğinde gördüğümüz ülkeler ve hedefine koyduğu ABD’den ziyade, insan, Türkiye’yi düşünüyor ve güzel duygular tersyüz oluyor, o başka.

 

Michael Moore, Pentagon’a gidiyor ve rütbelilere, dünya sizin yüzünden cehenneme döndü beceriksizler diyor ve artık siz değil ben işgal edeceğim yeryüzünü diye, omuzu kalabalıklara ayarı veriyor. Özgürlük, demokrasi götüreceğim diye, savaş ve istila politikasını hayata geçirmek, ateşe benzin dökmek ile eşdeğer, en nihayetinde… Bu zalim aksiyon sonucunda, ne mi oluyor? Herkesin belalısı IŞİD doğuyor. Şiddet, şiddeti tetikliyor, hiddet, dehşet ve vahşet beraberinde geliyor. Ha bu arada, savaştaki askerler, ABD’deki evlerinden oluyor, ekonomik problemler büyüyor, sosyal patlamalara gebe bir gerginlik beliriyor. Yani kendi piyonlarına dahi, taze sorunlar yükleyenler, dünyanın dertlerine mi çözüm bulacak? Komik olmayın.

 

Yeni komutan Michael, alıyor ABD bayrağını, atlıyor uçak gemisine, çıkıyor Avrupa ve Akdeniz seferine… İtalya, Fransa, Finlandiya, Slovenya, Norveç, İzlanda, Portekiz, Almanya ve Tunus… İtalyanlar, neden yeni sevişmiş gibi mutlular? Çalışanlar, yıllık izinler, tatiller ve işçilerini mesut görmek isteyen patronlarla, nasıl mutsuz olsunlar ki? Hamburger yememiş, kola içmemiş Fransız çocuklar, şaşkınlık yaratıyor elbette, yemeğin bir kültür ve ziyafetin, sağlıklı ve dengeli beslenmeyle alakasının olmasını görmek, gayet hoş! Finlandiya, dünya eğitim sisteminin bir numarası… Çok mu çalıştıkları için böyle? Hayır, ev ödevlerini kaldıran, öğrenciyi uzun süreler değil, en az vakitle okulda tutan bir sistem bu, az ama öz, hayata hazırlanmak ve çocukluğunu yaşamak, başarıyı da getiriyor. Slovenya’da herkese ücretsiz üniversite hakkı tanınıyor. Dünyanın çoğu ülkesinde, eğitim borçlanmak ve çok para demek oysa… Üstelik salt kendi halkına değil, dünyanın her yerinden gelen öğrencilere beleş. Oh mis! Norveç’te, cezaevine düşmek bile dünyanın sonu değil! Ceza, eziyet ile karşılık bulmuyor. Topluma kazandırmak asıl mevzu, suçluyu, daha azılı suçluya çevirmek kolay, kötüyü iyilikle çevirmek, anlayış ve hayattan kopartmamak ise zor. Norveç, zoru seçmiş, çok şükür. İzlanda, erkeklerle batmak üzereyken, ekonomik krizi, kadınlar çözmüş. Dünyanın ilk kadın liderini çıkartmış bir ülkeden, tüm dünyaya acil ve önemli bir reçete. Almanya’dan, geçmişi gömmemeyi öğreniyoruz, ataların kötü şeyler yaptığını kabullenmeyi, özetle yüzleşmeyi… Portekiz, yıllardır uyuşturucu kullanan insanları tutuklamamış. Eee onlar da daha mı azıtmış? Aksine, uyuşturucu kullanımı azalmış. Tunus ise kadınlar isteyince, siyasi İslamcı bir partinin bile, devlet politikasını değiştirmesine ve kadın haklarını tanımasına örnek oluyor, ne güzel!

 

Belgesel, biraz kibirli bir finale uzanıyor, diyor ki, bu iyi fikirler dünyaya, eski ABD’den yayılmıştı. Şimdi onlar, bunu geliştirmiş, biz ise kendi fikirlerimizden vaz geçip, dibe vurmuşuz. Teori ve pratik arasındaki fark bu işte, fikirler, hayat bulmadıkça, pek bir anlam ifade etmezler, unutulmaya yatkın düş gibi kalırlar, o kadar. Meşhur Amerikan Rüyası da böyle bir şey işte, ona doğru koşanlar, gerçekle yatıp, kâbusla uyanıyorlar.

Son sözü, direnenler söyler

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Kadınların, İngiltere’de seçme ve seçilme hakkı için verdikleri büyük mücadeleyi resmeden “ Diren!” (Suffragette), bu hafta gösterime girdi, üzerine de aynı kavganın, ABD’deki ayağını içeren “Demir Çeneli Melekler” (Iron Jawed Angels -2004) adlı TV filmini seyrettim.  En zorlu koşullarda dahi azmeden, asla vazgeçmeyen, uğruna bedel ödeyen, ezberi bozmaya yemin eden, haklı davaları için ölmeye karar veren ve tarihe geçen kadınlara, hem saygı duyduğumu, hem de bir erkek olarak utandığımı söyleyebilirim. Erkek egemen sistemin dayattığı zulüm, aslında seçme ve seçilme hakkından çok daha öte, kadınları meta olarak, köle olarak, arzu nesnesi olarak konumlandırmaya çalışıyor hala, inadına ve ısrarla.

 

Evet, filmden çıkanların ilk tepkisi, Türkiye’de bu hak, birçok batı ülkesinden önce verildi, 1934’te Atatürk, seçme ve seçilme hakkını, kadınlara hediye etti şeklindeydi. Ve bu memnuniyet korosuna, kadınlar da dahil idi, ne yazık ki. Gayet iyi, güzel ve doğru bir karardı, eyvallah! Ancak üzerinden geçen 82 yılda, davaya ne kattınız, kadınların mücadelesine ne yarar sağladınız, neredeyse kocaman bir hiç! Sözüm salt kadınlara değil, çağdaş ve modern olduğunu, özgürlüklerden yana durduğunu, eşitliği savunduğunu söyleyen erkek milleti de, karşı cinsin davasına, ne kadar destek attı, arkasını es geç, yanında durdu, durabildi. Seçmenlerin yarısı kadın, peki, meclisin, yarısı kadın vekillerden mi oluşuyor? Sorunun yanıtı, zaten malum…

 

Burnumuzun dibinde, IŞİD’in pislikleri, kadınları, seks kölesi olarak satarken, memleketimizin yaşlı başlı adamları, Suriyeli mülteci kızlara, “kuma” diye üşüşürken, ülkenin genelinde, taciz ve tecavüz vakaları, resmen ayyuka çıkmışken, seçme ve seçilme hakkı verildi diye, hep beraber çıkkıdı çıkkıdı oynayalım mı? Oh be, çeyiz sandığından sonra, dünyanın tüm kadınları, oy sandığına da kavuştular ve işte mutlu son mu diyelim?  Kendimizi kandırmak istiyorsak, seçenekler hayli çok, aldanmalara doyamayız, gözlerimizi kapar, kulaklarımızı tıkar, keyfimize bakarız. Orası kolay, dert etmeyin. Bakın, ben bu yazıyı yazarken, akademisyenleri, okuldan atıyorlar, gözaltına alıyorlar. Ne diyoruz, “cadı avı” başlatıldı. Ortaçağ’ın diri diri yakılan kadınlarını, ABD’nin meşhur Salem kasabasında, cadı diye yargılananları gördü bu garip dünya… Niye cadılar, potansiyel suçludur çünkü kadınlar, sorsanız, ataerkil toplumun, büyük günahıdır onlar. Hakkı yenenlere, cadı deniyor son tahlilde.

 

Neyse, biz Sufrajet hareketine geri dönelim. Sanayi devriminin ardından, Büyük Britanya’da, en ağır koşullarda çalıştı, işçi sınıfı. Kız çocukları ve kadınlar ise tarifsiz çalışma koşullarında, hayatta kalmaya çabaladılar. Çoğu çocuk yaşta çalışmaya başladı, patronları tarafından taciz edildi, erkeklerden daha uzundu mesaileri, lakin aldıkları para, daha azdı. Hastalığa yakalandılar, sakatlandılar, genç yaşta, bu zorba hayata, veda ettiler. Seçme ve seçilme hakkı dışında, evladın velayeti de babadaydı, erkek, istemezse, karısını kapı dışarı edebilir, yavrusunu, zengin bir aileye, evlatlık verebilirdi. Kadınların, karşı çıkmaya hakkı yoktu, susmak ve kabullenmek zorundaydı. Kader diye dayatılan her türlü zorbalık, ancak isyan etmek ile göğüslenebilirdi. Onlar da mücadeleyi seçtiler, ürkerek, çekinerek, adım adım ilerleyerek. Çoğu okumamıştı, ucundan kıyısından okuyanlar da, kendi kelimelerinin gücünden emin bile değillerdi.

 

Yürekten gelen, yaşanmışlıktan gelen, baskıcı gündelik hayatta, deneyimlenen şey, bilince ve birlikteliğe de dönüşecekti elbet. Hiç basit değildi, karmaşıktı, karmakarışıktı. Mücadele, salt krala karşı verilmiyordu. Başbakandan, polise, patrondan, kocaya, bildik ezberi savunan ve verilenle yetinen topluma karşı çıkmayı da beraberinde getiriyordu. Yılmadan, korkmadan harekete geçtiler, çoğalmaya çabaladılar. Vitrinleri taşladılar, posta kutularını bombaladılar, hayatlarını, kâbusa çevirenlerin evlerini kundakladılar. Kimsenin canını almak değildi mücadele, gerekirse kendi canından olmak idi. Nefret değil, öfke, intikam değil, hak, kin değil, çözüm idi istedikleri…

 

Filmi, uzun uzun anlatmaya gerek yok, geçen yüzyılın başlarında, bir kadının özelinde, mücadelenin ayrıntılarını ve yapıtın finalindeki, çarpıcı olayı, sinemada seyredin derim. Açlık grevlerini, erkin, zorla besleme işkencesini, sürekli tutuklanan, dışlanan ve aşağılanan kadınları bilin. Bizim memlekette, bu hak, görece kolay geldi diye, ipe un sermeyin. Farkında olun, uyanın, onların başlattığı mücadelenin, hala bitmediğini anlayın.

 

Kadınların hakları verildi. Bak ya, verilmiş. Neyi, kime veriyorsunuz, sadaka mı bu, bahşiş mi, maaş mı, diploma mı, hak bu hak. Ve hak, verilmez, alınır. Güzellikle veya zorla. Ama illaki alınır. Yıllar önce, memleketin doğusundayım, seçim izliyorum. Bir adam geldi, hayli besili, göbekli, belli kalantor, arkasında da öbek öbek insan. Bizim şu kadar oyumuz var dedi, böbürlene böbürlene, diğerleri onu alkışladı. Kimdir bu diye sordum, gruptan birine. Yırtık pırtık elbiseli, zayıf ve yoksul adam, coşkuyla ve gururla, “Ağamızdır, velinimetimizdir” dedi. Kime oy atacaksın dedim, “Ağam, kime derse, işte ona” dedi, peki, ya eşin diye sordum, yanıtını biliyordum ama o yine de söyledi: “Benim dediğime elbette” Kadına sormadım, ben bilmem, beyim bilir diyecekti, yüksek ihtimal. Hah! Eşitlik, kadın ve erkekle de bitmiyor, zengin ve fakir diye, insanlık tarihi kadar eski bir sorunumuz da var. Mutlak eşitlik, cahilliği ortadan kaldırmadan, fakirliği bitirmeden, kadın ve erkeği, gerçekten denk hale getirmeden ulaşılacak bir durum değil! İşte tam da bu yüzden; direne direne kazanacağız!

Hah! Bir hortumumuz eksikti, ÅŸimdi tam oldu

 

 

 

Alper TURGUT

 

Efendime söyleyeyim, eskiden yağmur, dolu, kar, çamur, su baskını, sel gibi kenti esir eden doğal durumlar için (İstanbul’da bir damlada bile trafik arapsaçı olur, o başka), gazetelerde naylondan yağmurluk ve su geçirmeyen sarı çizmeler bulundurulurdu. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, paçayı toplar, kütük gibi botu, dizine kadar çekerdi, kuru yerlerde seker, alçak bölgeleri göle çeviren, altyapı eksikliğini resimlerdi. Sağanak mı var, hop istikamet belli, alt geçitler, aşağı mahalleler ve dere yatakları… Oysa şimdi, yağmur da delirdi, bırak sarı çizmeyi, dalgıç kıyafeti ve paletler bile kurtarmaz, besbelli… Evet, bu hafta gösterime giren “Fırtınanın İçinde” (Into the Storm) filmi, hortum belasını anlatıyor, hani artık memleketimize de dadanan, hatta ta İstanbul’a kadar gelen, fır fır dönen dev dondurma külahını… Tabiat Ana, resmen ezberimizi bozdu, eskiden hortumla ne güzel, araba, bahçe ve birbirimizi sulardık. Harbiden vah vah!

 

Tarım ve hayvancılık, bizi terk edeli çok oldu, ağaçlar azaldı, kuraklık çoğaldı, güzelim Akdeniz iklimi, yerini yarı-tropikal, hayli garip ve çok tuhaf bir iklime bıraktı. Küresel ısınma, artık farazi ve mecazi değil, hissedilir ve fark edilir oldu. Elin Viking’i bile, kar yağmadı bu yıl hayret diyor, çöldeki insanlar ne yapsın? Petrol savaşları zaten malumunuz, Ortadoğu’da gündelik hayat daha da zorlaşacak, gelecekte su savaşları yaşanacak. Hayır, bu bir öngörü değil, yalın bir gerçek. Vahşi sapkınlar sürüsü IŞİD, suyla ilgili tehditler savurmaya başladı bile, Atatürk Barajı’nı açmak ve suyu salmak için, İstanbul’a geleceğiz diyorlar. Kibar Feyzo filminde unutulmaz bir replik vardır; “Sen gelme ulan ayı!” diye, zaten İstanbul’un barajlarının su seviyesi beşte bire inmiş, sizin kanlı ellerinizi yıkamaya bizim suyumuz yetmez. Haydi ikileyin.

 

Felaket filmleri, çeşit çeşittir. Depremle sarsılır, volkanla taşarsın, kasırgayla uçuşur, kıyametle tutuşursun. Bizim memleket, bir deprem ülkesi, suçu, hemen zelzeleye atmayalım, kevgir gibi binalar ve üçkağıtçı kafalar yüzünden on binlerce can verdik, yıkıldık, yılmadık, bir başka afete dek bekleşip durduk. Afet ve felaket filmleri, bizim hünerimizden ve tekniğimizden uzak şimdilik, “Ay Büyürken Uyuyamam” filminde, bir deprem sahnesi var, insana manyak gibi kahkaha attırıyor, üzülmek, kahrolmak ne kelime… Her neyse, felaket filmleri, klişenin dibine vurur. Bir bilim insanı gelir, yakında büyük bir afet olacak, aman dikkat! der. Hadi len oradan, serseri diye kovalarlar bunu, oysa eleman haklıdır, Hanya’yı, Konya’yı görürler, en nihayetinde… Özgürlük Heykeli, Pentagon, Beyaz Saray, neredeyse her felaket filminde yıkılır, aman diyeyim, bizim memlekette, her şeyi yıkmayın, zaten ortalık çok karışık. Ha, kurmaca film sonuçta, bari AVM’leri ve TOKİ’nin eciş bücüşlerini dümdüz edin, sonra, finalinde, park, lunapark yaparsınız çocuklar ve gençler için, çok da güzel de olur hani… Bir musibetten, bin mutluluk doğar belki.

 

KASIRGA…

 

“Kasırga” (Twister / 1996), hortum denen, çılgın ve çığırından çıkmış yıkıcının gücünü bize gösteren ve hatıralarımıza işleyen bir yapıt idi, şimdilik bizim hortumlar küçük ve kendi kendine takılıyor sadece, ya büyürse ve hedef belirlerse? Gülmeyin, hortumun gözü sakindir ve kendinden emindir, o, her şeyi görür derler. Kim mi demiş, bir belgeselde seyretmiştim, hayatları, ABD kırsalında, hortum avcılığıyla geçenler (avcılık derken, yıkıma şahit olmak ve belgelemek ) zikretmişti. Teknoloji devi, güç delisi, dünyanın jandarması ve külhanbeyi ABD, mevzu kasırga ve hortum olunca, saklanacak delik arıyor. Yurttaşları, korunaklı alanlara çekilip, gizleniyor, çatılar, evler, tekneler, arabalar havalarda uçuşuyor, hortumun dans gösterisi bitince, saklandıkları yerlerden çıkanlar, büyük yıkımı görüyorlar. Sonra tamirat işleri, yeniden kurulan evler ve sürekli bir endişe, bir sonraki yıkıma dek.

 

Çevre felaketlerini, insanların açgözlülüğü tetikliyor, kömürün kullanımı, ağaçların katli, spreyler, egzoz gazları derken, denge bozuluyor ve doğa, intikam alıyor bizlerden… Felaket filmleri, rağbet gören ve çokça tüketilen bir projeler serisidir, oysa yeni olan pek bir şey yoktur, lakin merak çoktur. Eski İstanbullulara sordum; “Abi, abla, gördünüz mü daha önce hortum?” Hayır, dediler. “Peki ananız, babanız, dedeniz ve nenenizden duydunuz mu?” Yok, dediler. Hortumu gören ve bilen yok, özetle bizim kuşağa ve çağa nasip oldu, vay hain felek!

 
Fırtınanın İçinde filmine gelelim, oyunculuklar dökülüyor, senaryo evlere şenlik, yönetmenlik becerisi sıfır, etkilenme ve öykünme hat safhada… Ancak görsellik çok etkileyici, gelecekte başımıza ne iş açar bu meret diyorsanız, seyredin derim. Üstelik filmde hortum avcıları şöyle bir şey diyorlar; “Eskiden bir ömür boyu yakalayabileceğiniz böyle büyük bir hortum artık her yıl yaşanmaya başlandı. Bu yetmezmiş gibi, daha önce hiç hortum görmemiş coğrafyalarda da hortumlar görünmeye başladı.” Mesaj alınmıştır umarım.