Etiket arşivi: gezi

“Kibir, en sevdiğim günahtır!”

 

 

 

Alper Turgut

 

Cumhuriyet gazetesinde yaşanan son gelişmeleri, harbiden hayretle ve ibretle izliyorum, elbette üstüne lak lak edecek halim ve mecalim var, çünkü onca yılımı verdim o ‘sosyal tesislere’ (arkadaşlarla aramızda adı buydu, huzurevi, orduevi ve benzeri tabirler de ziyadesiyle mevcuttu), adı geçenlerin büyük bir bölümünü bilirim, tanırım, samimiyetim pek olmasa da… Dünya görüşü ve olaylara bakış açısı baz alındığında, öncelikle eski yönetimle de, yeni yönetimle de aramda hayli mesafe bulunduğunu vurgulamak isterim. Yani ulusalcı kadrolar kadar, liberal taraflar da bana epey uzak, memleketimizde hatırı sayılır çoğunluktaki yapış yapış, yılışık, dümeni aniden kırmaya alışık solculardan nefret etsem de, daha ufacık bir velet iken tutmuş olan maya var olsun, istikametimi sol vicdandan yana belirlediğimi, rahatlıkla söyleyebilirim. Mantığımla ve adalet duygumla çelişen her işten, mümkün mertebe ırak durdum.

Yöneticilerine aldırmadan, yani onların her türlü iş bilmezlik, ayırım ve tuhaflıklarına rağmen, yine de yıllarca emek verdim gazeteye, üstelik kolluk güçlerince kah tartaklanıp, dövülme kah gözaltına alınma pahasına… Gazetecilik mevhumu, kişisel sorunların ve anlaşmazlıkların çok ötesindedir, hem de bir gazete sadece gazete değildir, sorumluluğun patrona, patroncuklara değil, okuyucuyadır, kol kırılır, yen içinde kalır klişesi de saçmalıktır, işte bir şekilde sızıyor, eninde sonunda her gerçek, kesinlikle ortaya çıkıyor. Her grup, en iyi gazeteyi kendilerinin çıkartacağını söylüyor, diğerini kötülüyor, aidiyetler, artık can çekişmekte olan bu güzelim mesleğin önüne geçiyor, dışarıda sabırsızlıkla bekleşen leş kargalarına da böylelikle gün doğuyor. Aidiyetler başa beladır, bağlılıklar, bağımlılıklara kolayca evrilir, hadi aidiyet hissi doğacaksa (özellikle çalışanlar açısından), bari bu yönetimlere değil, gazeteye olsun. İnsanlar gelir ve gider, yaşaması gereken gazetedir. Onu havuzun paçavrası yapmamak, onu muhalif ruhundan alıkoymamak, birinci görev ve ödev bu, zaten gerisi itiş-kakış, gerisi böğürtü, tam tekmil kuru gürültü!

Şeytanın Avukatı filminde, iblise can veren pek meşhur abimiz Al Pacino diyor ya; “Kibir, en sevdiğim günahtır!” diye…

Hah! İşte bu söylem, günümüz gerçekliğiyle, ne de güzel örtüşüyor, herkes inadına bencil ve olabildiğince kibirli, tek doğru benim, biz hep haklıyız kafası, kocaman yanlışlara yol açıyor oysa… Tarafların kısmen haklı, kısmen haksız olduğu, buna karşın kıyasıya vuruştuğu yerde, iktidarın sahibi de, kıs kıs gülüyordur elbet! Madem hepiniz muhalifsiniz, birleşip, gürleşip, güçlü bir içerikle, taze soluklu bir gazete koysaydınız ortaya, ama nerede? Bu küçük hesaplarla didişirken siz, büyük hesap, varlık fonunun da tapusunu üstüne almış çoktan…

Bakın, gazeteden koptuktan sonra, beni tek üzen şey, film eleştirilerimin internet sitesinde aynen korunup, sadece ismimin yok edilmesiydi. Rutin haber olur, imza konmaz, ortak üretim olur, hadi ona da konmaz, yahu eleştiri bu, öznel bir şey, kendi kendine mi yazılmış o, ne demek imzayı atmak, o vakit, arşive inin, gazetelerdeki imzalı haberlerimi kesip alın, beni tarihten silin. Hani kadim Mısır’da firavuna muhaliflik edenlere ceza, hiyerogliflerden isminin kazınmasıymış ya, o hesap! Yine de bu acımasız garabeti, gazeteye mal etmedim, dedim, bunu biri veya birileri yapmıştır, ne bileyim düşman bellemiştir, dost görünümlü kurt kafası yaşıyordur, ergence işlere merak sarmıştır falan filan. Özetle; nedenler kadar, sonuçlara da bakalım artık, biraz zaman, biraz şans tanıyalım, haaaa gazeteyi, güvenli limana sürükleyip bırakırlarsa, bizi birbirimize düşürmeye çabalarlarsa, hep beraber karşı çıkarız. Hele bir soluklanalım bakalım.

Gazete içerisinde yaşananlara şahidim, tanığım, derler ya, ciğerine kadar bilirim, aynen öyle. Gelen de, giden de hatalar yaptı, açık kapılar bıraktı, sırf bu yüzden, kiminin vebali, harbiden büyük! Öncelikle sıralı ve seri hatalar, havuz içerisinde gülüşen sırtlanlara, tirat atacak malzeme verdi, çünkü algılar, asri zamanların gerçek sanrısı, didişme, çemkirme, hedef gösterme ustaları için de biçilmiş kaftan, o kadar. Kıssadan hisse; Anılarım çok, anlatılacak şeyler de çok, lakin ne zamanı, ne de yeri değil!

Tam beÅŸ önce, Gezi’nin belki de tortusunda, hani Avrupa’dan Anadolu yakasına taşınmışken son sokak eylemleri, bir gözlemim vardı, paylaÅŸmıştım; “Kadıköy’de sabahın ilk ışıklarına dek süren gaz bombası atmaca ve kaçıp kovalamaca filminin en can alıcı sahnesi ÅŸuydu; balkonda sigaramı içiyorum, gözlerim gazdan tavÅŸan kırmızısına dönmüş çoktan, gençler, artık bilmem kaçıncı kez bizim sokaÄŸa girdi, ardından da maskeli polisler ve gaz fiÅŸekleri… Bir sokak köpeÄŸi, artık polise isyan ederek, üstlerine doÄŸru, daha doÄŸrusu aradaki gaz bulutuna doÄŸru havlayarak ilerlemeye baÅŸladı, gitme, gitme, gitmeeee orada çok gaz var diye ardından seslendi, bağırdı ve hatta ne olur gitme diye yalvardı gençler, bu haylaz laf dinlemedi, hav hav diye ilerledi, sonra yüzüne tişörtünü dolamış iri kıyım bir genç, koÅŸarak onun peÅŸine düştü, köpeÄŸi gaz bulutunun tam ortasında kucakladı ve ardından hep birlikte sevinç çığlıkları atarak, köpekle birlikte sokağı terk ettiler. Ve sigaram bitti, polis de gaz atmak için baÅŸka bir sokaÄŸa gitti.” Sanki üzerinden bin yıl geçmiÅŸ gibi, arada ne çok örselendik, umutlarımız kırıldı, yaprak kımıldamaz oldu. Tez elden umarsızlık, karamsarlık çemberini aÅŸmak, hasletlerimize tekrar kavuÅŸmamız gerek.

Çünkü insanlar, çok daha zorlu zamanlarda, ayakta kalmasını, karşı çıkmasını, dik durmasını bildiler. Cumhuriyet Pazar Dergi için amcam Erdal Turgut ile söyleşmiştik, dokuz sene evvel, kanlı cuntayı cezaevinde karşılaşmıştın, anlatsana hele; “12 Eylül 1980 günü sabaha karşı, Sultanahmet Cezaevi’nde bir arkadaşımızı uyandırdık ve durumu söylediğimizde, ‘beni böyle ufak tefek şeyler için uyandırmayın’ dedi. 13 Eylül’de cezaevi personeli de şaşkındı ve o gün bekleşerek geçti.14 Eylül günü ise arkadaşımız, ufak tefek şeylerin ne olduğunu, bizimle birlikte gördü. Biz tek tip elbiseyi hiç giymedik, hazır ola geçip, ‘emredersiniz komutanım’ demedik. Bir avuç kalsak da direndik ve siyasal düşünceyi asla teslim etmedik. Dünyaya tekrar gelsem, yine devrimci olurdum. Düzenle asla uzlaşmaz, direniş cephesinde ve örgütlü yaşayış içerisindeki yerimi alırdım.” Öyle ya da böyle, dönmek kolay, devam etmek zor, güzel, değerli ve önemli olan biricik şey besbelli; hiçbir zaman, hiçbir koşulda ve hiçbir yerde savrulmayacaksın!

Gezi Ruhu, hâlâ korkutuyor güruhu…

 

 

 

Alper Turgut

 

Bir elmanın iki yarısı; Kuzey ile Güney Kore, yeter ulan bu kadar ayrı gayrı diyerek, kardeşliğe tekrar adım atarken, bizlerin kamplaşma serüveni tam gaz sürüyor, ne yazık ki… Sebebi ve müsebbibi elbette bizler değiliz, muktedirin keyfine göre hemen her şey, kâh suni gündemlerle oyalayarak, kâh kendi tarafını daha da sabitleyip, karşı tarafı resmen ve alenen çıldırtarak… Bu oyunu ıskalamak ve doğal, gerçek ve yakıcı gündemde ısrarcı olmak varken, inadına tuzağa düşüyor olmamız, bizim hatamız, hiç kuşkusuz. Kaderimizi belirleyecek seçim günlerine sayılı günler kalmışken, farklılıklarımıza karşın koşulsuz birleşmemiz, baskın hali çaresizlik olan ruh halinden de, artık kurtulmamız gerekmiyor mu?

İşte bu yazıyı, güneşli bir başkent gününde, gençlerle cıvıl cıvıl olan Kızılay’ın bildik sokaklarından birinde yazıyorum. Samimi ve mütevazı Ankara Film Festivali’ne gelmişken, iki film arasında ve baharın tam ortasında, siyasetten kopamamak, haliyle saçmalık, yine de umut var, bilmiyorum ve adını tam olarak koyamıyorum, ancak içimden bir his, bu kez olacak diyor, bu kez olacak. Çalışırsak, çabalarsak ve asla vazgeçmezsek, elbette… Festival demişken, İstanbul Film Festivali’nde seyrettim, Taksim Hold’em adlı filmi, “Gezi” odaklı yapıt, bu hafta da gösterime girdi.

Eskiden kanal kanal gezerken, spor, siyaset ve sinema konuşurken, ne ara hopppp birader dendi, ne oldu da, muhaliflik bunca sakıncalı hale geldi, bilen varsa aydınlatsın beni… Üstünden çok da zaman geçmedi hani, şimdi Oscar hakkında bik bik etmemden bile çekiniyor ahali… Aslında gayet farkındayım, Gezi süreci, gerçekten erk çevresinin, kabusu haline geldi. Absürt ve fantastik yalanları da, endişelerini azaltmadı, aksine daha da çoğalttı. Korku öyle büyüktü ki; asla unutamadılar, hala ve ısrarla, bedel ödetmenin peşindeler. Bakın iktidarın gazetelerine, Taksim Hold’em filmi eleştirisine yer verebilmişler mi? Kurmacadan dahi, bariz çekiniyor, görmezden geliyor, üstünü örtmeyi deniyorlar, oysa ne gülünç bir durumdalar, haberleri bile yok! Kabataş yalancılarını da gördü bu memleket, ömrünün son deminde, ihtiyar bedenlerini, gelecek kuşaklar aşkına, sokaklara taşıyanları da. Tarih, hangilerinin hakkını teslim edecek sizce? Rezilliğin ve ezikliğin, tarihte bir hükmü yoktur!

Daldan dala atlamak yerine, direkt filmimize geçelim. Tek mekânda ve aynı gün diliminde geçiyor mevzu, aslında tiyatro oyunu da olabilirmiş, kurmaca uzun metraj yapalım demişler, neyse sağlık olsun. Dört eski arkadaş, Gezi’nin en ateşli gecesinde, evde oturup poker oynamaya karar verirler. Kumar masasına oturmak kolay da, vicdan muhasebesine girmek zor olsa gerek, salt kendini düşünmek basit de, başkaları adına hareket etmek, karmaşık, karmakarışık elbet! Çoğu zaman, değerli ve önemli olan, zevkini, bilinçli bir şekilde, gerektiğinde kenara iteklemek, cici keyfinden bile isteye mahrum kalmaktır. Zor ve baskı koşullarında, seçimler, hareketler, karar vermeler, daha bariz iz bırakır, insanlığımıza dair.

Taksim Hold’em filminin senaryosunu yazan ve yöneten Michael Önder, oyuncu kadrosunda da Kenan Ece, Damla Sönmez, Emre Yetim, Berk Hakman, Nezih Cihan Aksoy, Tansu Taşanlar, Ege Kökenli ve Irmak Ecem Aydemir var. Rollerinin hakkını vermişler, müzikler ve diyaloglar da hiç fena değil, film kendini izlettiriyor. Kaçırmayın derim.
Şimdi elemanlardan biri, haddinden fazla konuşuyor, resmen insanları gaza getiriyor, sosyal medyada sürekli tibitliyor. Oysa korkak ve kaypak bir adam bu, kendisi hep geri planda, ortalığı karıştırmaksa mesele, anında orada bitiyor, aksiyonda ise direkt araziye uyuyor. Bir diğeri, az konuşuyor, mesele hareketse hakkını veriyor. Elemanın, özü, sözü bir, bedel ödemiş, ödemeyi de sürdürecek, besbelli. Bir diğeri boş vermiş, toplum böyle, dünya şöyle, ne lüzumu var üstüne üstüne gitmenin diyor, korunaklı alanda kal, kendini küçük dünyanda şımart, hayatın tadını çıkart. Aman zorlama, çok da yorulma… Bir başkası bunalmış, kaçışların, kaçamakların peşine düşmüş, kendince soluklanmanın peşinde… Diğer karakter ve tiplemeleri de katınca, al sana şehirli okumuş çocuklara dair: halet-i ruhiye…

Teori kasalım, pratikte bocalayalım, sınırlarımızı aşmayalım, sokağa taşmayalım deseydi herkes, Gezi ruhu diye bir şey olmazdı, olamazdı. Kimi istedi, kimi gerek görmedi, işte geldik bugüne. Kazanmak ve kaybetmek değil mesele, olmaz denilen şey oldu, bu yaşandı, bize ne kaldı, ne ders aldık, hatalarımız neydi, biz süreci neden kötü işlettik, yenilgi psikolojisi nasıl doğdu ve benzeri sorulara yanıt bulmaktır asıl mevzumuz. Güzellemelerden sevmem, hatta nefret ederim. Gezi güzellemesi de yapacak değilim. Lakin emmim, solun en güçlü olduğu yetmişli yıllarda dahi, biz Taksim’i zapt edemedik, bu gözler bunu gördü, bu halk şayet isterse, imkânsızı başaracağını gösterdi demişti. Evet, hepimiz resmen tarihe tanıklık ettik, öyle bir İstanbul gördük. Demek ki hakim zihniyet de farkında, bu tanımsız ruhun… Gerçeğin asıl tarifi budur.

Bir evin içerisinde, tüm memleketi tartışmak, eksik gedik olsa da önemli, iyi ki sinema var, unutturmamak için var, tazelemek için var, hep hatırlatmak için var. Hatta çoğu insanın yanlış bildiği konformizm kelimesini, doğru anlattığı için bile değerli bu film. Evet, konformist, konforuna düşkün, rahatına düşkün, oh sefam olsun tipi değildir, otoriteye uyum sağlamaktır, itaattir, biattir, işte o kadar.

Çok zamanım yok, bu yazıya burada nokta koyayım, birazdan birkaç gençle çay içeceğiz, film konuşacağız, kesin siyasete de gelir konu, nabız yoklarım, kendimce seçim çalışması yapmış olurum. Hepimize düşen görev de bu, zahmete girmeli, gençleri, gelecekleri için ikna etmeli. Üstelik az vakit kaldı, dönüşüm ve değişim için, çok çok az.

Kandırılma istikrarı…

 

 

 

ALPER TURGUT
@AlperTurgut01

 

İstikrar, 15 Temmuz 2016 gününe dek, en çok tüketilen kelimeydi, siyaset arenasını geçin, resmen toplumun iliklerine dek işlemişti. Darbe girişiminin ardından, aslında dönem dönem aşina olduğumuz kandırıldık sözcüğü, istikrarın tahtını ele geçirdi, harbi harbi zapt eyledi. Kulakları kanatacak denli çok kullanılıyor, mağduriyet aşkına çarçur ediliyor, göstere göstere, bile isteye… Ve koca koca adamlar ve kadınlar, ekran karşısında, ah tatlı dile aldandık, dindarlar sandık, onlara kandık diyerek, neredeyse ağlaşıyorlar. Yahu gardaşım, çocuk musunuz, meşhur söylemle paraleller, size elma şekeri mi verdiler? Ekstra saf, en masum, tertemiz, cezbedilmeye yatkın, kullanılmaya mahkûm, yönlendirilmeye açık… Bak ya, yoksa kobay faresi, kuzucuk, minnoş filan mısınız? Eee onca yetki ne arıyor, o vakit sizlerde? Gözler kapalı, kulaklar tıkalı, diller suskun, sonra vay efendim, kandırıldık. Kaç yazı yazdım böyle, işi, layık olana verin, acemiyi etkin göreve getirmeyin, ustasına bırakın, hak etmeyeni, bizden diye bir yerlere yerleştirmeyin diye… Aman bu muhalif, yok şu dindar değil, o da, bize biat etmez. Birçok değerli ve özverili insanı ötelediniz, onlara sırt çevirdiniz, muhtaç olsunlar, bize yanaşsınlar istediniz, hatta işsizler ordusuna katılmasında payınız var diye böbürlendiniz. Yalan mı?

 

Darbe girişiminin ardından her toplantı, yine din, kitap, Allah diye devam ediyor. En dindar biziz, onlar asla değil! Gene hata yapılıyor, sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yemiyor, aksine sütün daha da kaynaması için didiniyor. Büyük bir özenle, tutkuyla ve gayretle, diğer cemaatlere göz kırpılıyor; az sıkın dişinizi, biraz daha sabredin, işte ‘paralel’ olan gidecek, sizler onların yerine geçeceksiniz hesabı… Boş koltuklar göz kamaştırıyor, boş kadrolar ağızları sulandırıyor. Güç zehirlenmesi, yine ve yeniden kurbanlarını veya cellatlarını arıyor. Hah! FETÖ üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan bir adamı gördüm televizyonda, çekin diyordu gazetecilere, kâfirler, gerçek Müslüman görsün. Hayda! Hâlâ ve ısrarla, dindarlık yarışı sürüyor, bırakın artık bu ezberi, memleket elden gidiyor. Sahte Alevi derneği açmalar, din şurası toplamalar, Pensilvanya’dan düzenli gelen din soslu videolar, şehitlik, sala, Allah’a hesap vermek, şeytan, cin… Hemen her şey, kuşkusuz artık din endeksli. Demokrasi nöbetindeki, demokrasi kelimesi de olmasa, valla halimiz duman. Peki, askeriye, emniyet, yargı, medya, bürokrasi, iş dünyası dışında, bu çete örgütlenmesine devleti teslim eden, pardon sızmalarına sebep olan siyasiler nerede?

 

Yanıtı ben vereyim, şüphesiz siyasiler, yine politika peşinde… Onların kandırılması, sıradan vatandaşın kandırılmasından daha değerli ve üstelik suç teşkil etmiyor. Oh! Ne güzel. Tamam, politikacıları geçtik. Eğitime sızıldı, sorular çalındı, hak etmeyenler, hakkını yediklerinin yerine serpildi, başkalarını ezerek yükseldi. Bunlar yadsınamaz gerçekler, peki, bunca şüphe ve şaibe bas bas bağırırken, söyleyin canım kardeşim, bu cemaate yakın olanlar, ne zeki, ne akıllı çocuklar, yüz soru varsa, yüzünü de biliyorlar, maşallah mı dediniz? Sırtlarını sıvazlayıp, ödüllere boğup, dünyanın her yerinde okullar açmalarını alkışlayıp, ardından Türkçe Olimpiyatları’na koşuşturup, en nihayetinde ne olmasını beklediniz ki? Tam 40 yıllık, liderinin de ABD’de yaşadığı tekinsiz ve din kisveli bir oluşumun, size çiçek vermesini, isimlerinizi sevgi ve saygıyla zikretmesini ve hep teşekkür etmesini mi? Valla kanmaya, kandırılmaya doyamazsınız bu kafayla, ben söyleyeyim de, sonra demedi demeyin.

 

Efendim, neredeyse düz lise kalmadı, imam hatiplere dönüştü, dönüşüyor eğitimin ana omurgası… Peki, dini alet eden bu kanlı girişim, imam hatip okullarına hiç mi sızmadı? Nazar boncuğuyla mı koruyorsunuz, bedduaya karşı savunması mı var, yoksa büyülü mü bu kurumlar? Bu illeti ve şirreti, temizleyecekseniz, bunda da kararlıysanız, belli alanlara yoğunlaşmak olmaz, darbe girişimi ile ilgisi olanı, olmayandan ayırmakla olur, çağdaşlıkla olur, eşitlikle olur, demokrasiyle olur, haklar ve özgürlüklerle olur. Kandırılma siyasetiyle, ancak tozu halının altına silkelemiş olursunuz, yalnızca sorumluluk siyaseti ile gerçek çözüm gelir. Ülkeyi sevk ve idare etmek, büyük bir sorumluluk ve emek gerektirir, haksız mıyım?

 

Elbette, nasıl Gezi’de sokağa çıkanlara saygım varsa, tankların önüne yatanlar ve meydanlarda tatlı canlarından olanlara da var. Darbenin aması maması olmaz, olamaz. Cunta teşebbüsünün, Pensilvanya’da zorunlu mu tutulup tutulmadığı bile belli olmayan, hep abuk subuk laflar eden ve sürekli gözyaşı döken 75 yaşındaki bir adamın becerisi olduğunu düşünmek, bana biraz zorlama geliyor. Hani Bolivya’nın Kızılderili lideri Evo Morales diyor ya; “Cunta, sadece ABD’de olmaz, çünkü orada, bir ABD büyükelçiliği yok!” İşte CIA olmadan, darbe marbe de olmaz. Emperyalizm ve kapitalizmin, planı ve projesi ise, hiç tükenmez. Asıl tehdit ve tehlike budur. Yani öğretmeni, doktoru, oyuncuyu açığa almakla, hani hep dillendirilen ‘dış mihraklar’, özetle istihbarat ve aksiyon eksenli güç odakları, ooo tamam o vakit, bizim plan yattı demez. Yedek planlar, karşı ataklar, bitmeyen hesaplar hep oldu, hep olacak.

 

Tam da bu noktada, vik vik muhalefeti yapmayan, cemaat gibi dış destekli oluşumlara sırtını dayamayan, salt bağımsızlığı savunan iyi ve güzel insanlara ihtiyacımız var, her zamankinden daha da çok. Başka bir dünya mümkün diyenler, bir rüyayı dillendirip, hayaller kurmuyordu. Yalın gerçeğin ve olması gerekenin altını çiziyorlardı. Bizlere düşen, 6. Filoyu kovma ruhu ve cüretinin tekrar hayat bulması, aklı başına, yeni yeni gelmeye başlayan ve bizimkiler (sağ cenah), haklı ve doğru bir dava yürüten solcu gençlere, çok fenalık yapmışlar diyenlerle, bir zeminde bulaşabilmektir. Memlekette her şey, son sürat değişiyor. Ben onlarla asla birlikte olmam diyenler, ortak bilinç ve direnç üretebilme günü geldiğinde, geç kalmasın, pişman olmasın kâfi. Bu topraklarda, başka halklar yok, bunlar bizim halklarımız, onlara küsmek, onları beğenmemek, onlara sırt çevirmek gibi bir lüksümüz de yok. Şimdi kibir, bana ne, of pof vakti değil, değiştirmek, dönüştürmek için, gelecek güzel günlere inananların harekete geçme zamanıdır. Birlik için örgütlenmek, biricik yakıcı gerçeğimiz budur.

Bir, iki, üç, daha fazla Gezi

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Gezi iyiydi, iriydi, diriydi, güzeldi güzel! Kim ne derse desin, aklı sıra ve isterse kirletmeye didinsin, hani uyduruk lobiyle, tuhaf fanteziyle, elinin körü, zıkkımın köküyle… Yalanlar söylesinler hala, ıkına sıkına da değil, üstüne basa basa, bağıra çağıra, saçmalaya saçmalaya… Gerçeği dilediklerince çarpıtsınlar, kin tutsunlar, intikam ateşiyle kavrulsunlar, bedel ödetmeye çabalasınlar, öfke kussunlar. Çare yok, bu vicdana tutunan, zekâyla çoğalan büyük inat, kâbusları oldu, olmaya da devam ediyor, edecek. Haklılık ve meşruiyet, her türlü zulümden güçlüdür, yüreğin ferah, kafan da rahatsa, tüm hasletlerden yoksun olan ve karşında çıkarı için saf tutan, isterse çıldırabilir, sorun yok. Kesinlikle…

 

Aslında tam da ÅŸimdi, gündelik hayatın içerisinde, var olan koÅŸullar, Gezi’den bile daha yakıcı ve yıkıcı ise, doÄŸru yerdeymiÅŸsin sen be kardeÅŸim, sakın ha, bocalama, ÅŸaşırma, kendini salma, gönlünü hoÅŸ tut, huzurlu hisset, elbette savrulmadıysan ve yani korkuya kapılıp dağılmamışsan, erk nimetleri için yanlış safa katılmamışsan… Fidel Abimiz, mahkemedeki efsanevi savunmasında, “Tarih, beni beraat ettirecektir” der. Azim, hedef, mücadele ruhu, bilinç, direnç, iÅŸte adını, ne koyarsan koy, haliyle bir gün, yoluna girer her ÅŸey, bunca acı, kahır ve üzüntünün ardından, vazgeçmezsen ÅŸayet. Çünkü bedel ödeyenlere, benden bu kadar diyemezsin, bildiÄŸin yoldan dönemezsin, bırak baÅŸkaları ne der diye, kendini kendine rezil edemezsin. Elbette istersen.

 

Hah! Bunca kuşatılmışken, işinden gücünden edilmişken, birileri hala, sen o dönemde ne yaptın, ne konuştun, ne yazdın diye geçmişi didiklerken, dayanışma ruhuyla gönderdiğin bir iletiyi dahi eşelerken, insan, inat eder yahu, ben geçmişimi sileyim demez, yanıldım demez, aldandım, aldatıldım demez. Sattığın salt seninle gaz yiyenler olmaz, el ele, yürek yüreğe bir hengâmeden kaçtığın olmaz, bir derme çatma barikatın başında, ekmeğini bölüştüğün, suyunu paylaştığın olmaz, sen kendini satmış olursun arkadaş, güzel yarınlara dair inancını, canım düşlerini, biricik bilincini, işte her şeyini…

 

Peki, hatalar yok muydu? Oho, tonla. Her kafadan bir ses çıkmadı mı? Kesinlikle çıktı, hem de öyle böyle deÄŸil! Örgütlü, örgütsüz, politik, apolitik, dindar, dinsiz, genç, yaÅŸlı, kadın, erkek, LGBTÄ°, futbol taraftarı, çalışan, iÅŸsiz… Özetle; iktidar partisi hariç, her türlü görüşten insan, birbirlerinden nefret edenler bile, mesele tek aÄŸaç deÄŸil, kocaman bir orman, tak etti lan canımıza, yaÅŸasın dayatılmamış hayat diyerek Taksim’e aktılarsa, gürül gürül, üstelik tanımsız ÅŸiddete raÄŸmen, eee haliyle, olacak o kadar. Siz önce Kabataş’ı, camiyi, lobiyi, penguenleri ve diÄŸerlerini açıklayın, “Çapulcu” dediklerinizin özeleÅŸtirisi vermesi, sonraya kalsın. Hani mümkünse…

 

Özeleştiri demişken, kendimi katmamak olmaz. Bu uzun soluklu insanlık görevinde, bazı dersleri kaçırmış olabilirim, yurdumun ve dünyanın güzel günler görebilmesi için, şu şapşal kafamı zorlamam, saksıyı daha çok çalıştırmam gerekiyordu, müzmin miskinliğime, artık ayrılalım be bebeğim, aksiyona ayıp oluyor, daha çok üretmeli, daha çok mücadele etmeliyim demeliydim. Çünkü borçluyuz her birimiz, bizi biz eden amansız sevdaya, yeni ve bambaşka bir dünyaya.

 

Bakın, harbiden çok seslilik iyidir, lakin fazlası, kakafoniye girer. Mühim olan, ortak bir sese ve bilince ulaşabilmektir. Gezi sırasında, gencecik kızların, delikanlıların gözlerinde gördüğümüz umuttu, biz yaşı büyüyenlerin, aynada hep karşısına çıkan yılgınlıktan eser yoktu. Sizler, sakın ha aldırmayın, korku imparatorluğunun borazanlarına, endişeyi virüs gibi yayan orta yolculara, onların ruhunda teslimiyet vardır, biat etmek, itaat etmek, kula kulluk etmek, vazifeleri budur, ne yazık ki.

 

Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam, Ernesto’ya bin selam, nasıl bir kuşağın şiarı olmuşsa, bir, iki, üç, daha fazla Gezi, Berkin’e, Ali İsmail’e bin selam, neden olmasın? Bırakın, kamu malı masalını, size karanfil atan çocukları bile dövdünüz, polis devletini kutsadınız, döner bıçaklı esnafı alkışladınız. Nasıl bir ülke istediğiniz belli, TOKİ’ye yaptırılmış, kocaman bir yarı açık cezaevi. Biçtiğiniz donu giymek istemeyenler var hala, tek tipleşmeye karşı olanlar var, inadına… Çok şey de istenmiyor ha, her şeyimize karışmayın, burnunuzu sokmayın, yani mevzu hayli basit; dilediği gibi yaşamak.

 

Taksim’de özgür alan kurulduğu günlerde, dolaşmıştım her karışını, coşkuyu, dayanışmayı, paylaşmayı anlatmak olmaz, o sevinci yaşamak gerekti, orada soluk almak, görmek, hissetmek gerekti. Bunu bilenler, özlüyorlar o günleri, ah ulan ah diyorlar, ne güzeldi diye dalıp gidiyorlar, zaten laftan anlamayanlar, hariçten gazel okuyanlar, bir sözle, bir emirle evde tutulanlar, malum olanlar.

 

Canından olan gençlerimiz, hepimizin yüreğinde ve aklında, onlar, asla unutulmayacaklar. Peki, ya yaralanan arkadaşlar? Bir, on, yüz değil, tam 8163 insan, 8163 can. Gaza boğulanlar, travmaya mahkûm olanlar, o günlerin izlerini hala ruhlarında taşıyanlar kaç kişidir? Of of, saysan sayılmaz, o denli çok.

 

Kaybettik, yenildik, bu ve bunun gibi söylemler, sadece yıkım getirir. Kazanmak için mücadele etmediler ki, özgürce yaşamak için direndiler. Herkesin talebi farklıydı elbet, kimi ağaç, kimi park, kimi politik, kimi hayat. Bunca farklılığı, bir araya getirmek, bir memleketi, gökkuşağı renkleriyle boyamaya çabalamak değilse, nedir? İşte bu adı konulmuş güzelliktir, benim için Gezi’nin anlamı, el kadar çocukların, gaz fişeklerini, kovaya atmak için çılgınlar gibi koşuşturmasıdır, yaşlı bir amcanın, torunu yaşındakilere destek olmak için barikata yaslanmasıdır, ciğerleri sökülürken gaz sağanağında, elini tuttuğu yabancıya âşık olmasıdır, ezeli rakiplerin, kol kola girebilmesidir.

 

Gezi’yi, kocaman bir park yapan ve tüm memlekete yayan (Bayburt hariç), tüm cevahir yürekli insanlara selam olsun. Hala varlar, biliyorum oradalar, tükenmeyecek bir hasretle yaşıyorlar. Her şeyi geç. Onlar, gelecek kuşaklara, güzel bir gelenek ve iyi bir seçenek bıraktılar. Daha ne olsun?

Alper Turgut: “Kazım Koyuncu yüreğimize dokunmayı bildi, tıpkı Ahmet Kaya gibi…”

 

 

 

 

Kâzım Koyuncu’yu “Kâzım” yapan neydi dersin? Bizim onu bunca sevmemizin nedeni sende nasıl tınlıyor?

Kazım Koyuncu yüreğimize dokunmayı bildi, tıpkı Ahmet Kaya gibi… Güzel bir ses ve iyi müzik ile açıklanamaz bu… Genç ölmek de değil! Duygularımız, aklımız, heyecanımız bir idi, samimiyetine inandık, dürüstlüğünü sevdik. Ezene karşı Karadeniz kadar hırçın, ezilenin yanında Artvin’in yayları kadar dingin ve huzurlu… Onu bizden bildik. Hah! Kazım Koyuncu’yu Kazım yapan şeyi de o açıklasın; “Devrimi düşünebiliriz, düşleyebiliriz. Hatta yetmez bir sistem bile kurarız: “Vay sistemimiz şöyle olsun” vesaire… Bunu ne zaman yaparız? Devrim yaptıktan sonra… Bok devrimden sonra yaparız. Şu anda bunu düşünüyorsan yaparsın. Yapmaya başlarsın. Sonra da hep öyle yaşarsın ve bu böyle böyle çoğalır. Hayatla da böyle anlamlı bir ilişki kurarsın. Yolda yürürken de yürüyüşün ona göre olur, adımların öyle gider, insanlara baktığın göz değişir. Herkes de “ulan bu adam ya da bu insan niye böyle bakıyor” diye elbette ki seni sorgulayıp anlamaz belki ama; birileri anlar, bir şey bulur yani: birisi farklı yürüyordur orada. Sana bir puan yazmaz da, bir şey verirsin hayata yani. Bakkala bir şey davranırsın, manavdan bir şey alırken tuhaf bir ilişki kurarsın ister istemez, hoş bir ilişki kurarsın. Yani, işte, hikâye bu…”

Kâzım’ın Gezi’yi görmesini, sen de çok ister miydin? Adı çok anıldı her yerde sanki, değil mi?

Gezi’de olmayı en çok hak eden belki oydu, çevreye karşı bu denli duyarlılık geliştiren Kazım’ın, Mersin’de, Sinop’ta nükleer santrallar kuracak iktidara da söyleyecek sözü olacaktı elbet. Yeşile hasret memleketin, en yeşil yerinde doğan ve dünyayı yemyeşil yapmak isteyen Kazım, Gezi’deki güzelim ağaçlara kayıtsız kalamazdı. Haliyle onun adını anmak, bizlerin boynunun borcudur, Marcos, ölen kardeşlerini cebinde taşıyorsa, bizler de artık aramızda olmayan kardeşlerimizi, yüreğimizde, aklımızda, ruhumuzda taşıyoruz. Doğa için haykırış, eşitlik ve özgürlük için çığlık, devletin şiddetine karşı feryat, her neredeyse, Kazım da orada olacaktır, bugün veya yarın, hiç fark etmez.

En çok aklında kalan “an” nedir diye sorsam? Neyi hiç unutmuyorsun ona dair?

Arkadaşım ve meslektaşım Hatice Tuncer ile can ciğer idiler, ondan duymuştum adını ilk. Ancak benim ‘an’ım başka, bir gün bir eylemde, kalabalıktan uzaklaşmış, bir taşa oturmuş ve bir sigara yakmıştım. Hopalı bir dostum, yanında da Kazım Koyuncu, oturduğum yere geldiler. Neyse… Tanıştık orada, yanıma oturdular. Kuşkusuz Adanalıyık, lakin ana tarafım Karadenizli, mevzu da haliyle Artvin, Rize oldu. Sonra siyasi mücadele, Karadeniz şarkıları, on beş dakikaya neler sığdırdık neler… Ama benim unutamadığım, gözlerindeki ışık ve dalga dalga yayılan hüzün oldu. İnsana, hayata ve güzel yarınlara hep kafa yoran, çoğu zaman çaresiz kalan insanlara dair bir burukluk idi bu… Keşke şimdi aramızda olsaydı, çünkü umut şimdi daha görünür oldu, belki yeni bir sohbet açardık ama bu kez gerçekten gülümseyerek…

Dayanışmamak ne ayol?

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Onur (Pride), zulüm görenlerin, dayanışma mevzu olunca, cinsiyet, yönelim, siyaset, dünyayı algılayış, olayları kavrayış farkı gözetmeksizin, zamanla zırhlarını çıkarmasına, kabuklarını kırmasına, ellerinin buluşmasına ve en nihayetinde birbirlerini anlamasına dair bir film. İnsaniyet, cinsiyet ve siyaset üstüdür, o, her şeyin ötesindedir. Zalimlere karşı, birleşmeye, paylaşmaya, çoğalmaya ve birbirimizi sevmeye, desteklemeye, harekete geçmeye, geçirmeye ihtiyacımız var, işte o kadar.

 

Gezi’den başlayıp memleketi saran, hayatıma karışma, benim özelime bulaşma isyanının, ikinci yıldönümündeyiz bugünlerde… Barikatların ardında ve bu gaddar tüketim çağında, insanlar yeniden bölüşmeyi öğrenirken, yanı başlarında ötekileştirdikleri, ittikleri, sırt çevirdikleri eşcinselleri buldular. Onlar, “Yasak ne ayol” diyerek, özgürlük isteminin ateşleyicisi oldular, bildik ezberlerimizi bozdular. Homofobinin yıkılması, elbette kolay değil, ancak tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşamanın, aslında ne güzel bir şey olduğunu, göstererek anlattılar. O günlerde yazmıştım, sen bir ay direndin canım kardeşim, eşcinseller ömür boyu direnecekler diye, işte öyle. Sonra Onur Yürüyüşleri geldi, katılım çığ gibi arttı, orada sadece eşcinseller yoktu, birlikte mücadele ettikleri, heteroseksüeller de vardı. Evet, bugünlerde muhafazakâr cenahın, eşcinsellere yönelik, sözlü ve fiziki saldırıları yoğunlaştı, hatta ayyuka çıktı. Çünkü seçilmelerini ve bizi temsil etmelerini istemiyorlar. Memleketin en muhafazakârlarının, akıllarının, fikirlerinin hep bel altında olması, saçma sapan bir ironi değilse, nedir? Biraz beyne yönelseler, aslında ne iyi olacak, o da artık zamanla…

 

Nihayet filmimize dönelim, yıl 1984, Demir Leydi’nin, zenginler ve soylular dışında kalanları inim inim inlettiği Britanya’dayız. Geyler ve Lezbiyenler, uzun zamandır grevdeki ve haliyle zor durumdaki maden işçilerine destek olmak istiyorlar. Para bulmayı, böylelikle Galler bölgesindeki madencilerin ve ailelerinin, zor günleri, daha rahat atlatmasını arzuluyorlar. Bizim renkli marjinallerle, dindar, tekdüze, kaba, keskin ve hoyrat adamlar, önce çarpışıyor ve çatışıyorlar haliyle, ancak eşcinseller, vazgeçmiyorlar mücadeleden, teker teker evlerine, gönüllerine giriyorlar. Kırıyorlar, içeride çok beklemiş, eski bir buzu, sarılarak, yardımlaşarak yeşertiyorlar, gri Kuzey’i. Dayanışma, elbette tek taraflı olmaz, eşcinseller de, en ihtiyaç duydukları anda, yamaçlarında dost maden emekçilerini bulacaktır. Bu gerçek bir yaşanmışlık, önyargılarıyla hareket eden herkes seyretmeli.