Etiket arşivi: film

Biricik derdimiz kayıtsızlık

 

 

 

Alper Turgut

 

Nihayet “Çirkin Kral Efsanesi” adlı belgeseli seyredebildim, yapım, iki saat iki dakika boyunca, memleket sinemasının ezber bozan en bildik insanı Yılmaz Güney’i anlatmaya çabalıyordu. Belgeseli yöneten Hüseyin Tabak, Aşık Veysel’in pek güzel, pek meşhur halk türküsünün dizesi “Güzelliğin On Par’ Etmez” adını verdiği kurmaca uzun metraj filmiyle, 2012’de Antalya’dan altı, Ankara Film Festivali’nden de iki ödülle dönmüştü.

Hüseyin Tabak, kendine film yapma aşkını aşılayan, unutulmaz yapıtlarıyla sinema yolculuğuna hazırlayan, büyük bir hayranı olduğu adamın peşine düşmüş. Bizim yurt dâhilindeki yönetmenlerimiz, her ne kadar Yılmaz ekolünden geldiklerini savunsalar da, sorgulama, anlama, ortaya koyma mevzusundan bihaber olsalar gerek, bu hayli gerekli iş, gurbetçi bir rejisöre kalmış.

Hüseyin Tabak, Yılmaz Güney’i, hem kendi hocası Michael Haneke’ye, hem de Costa-Gavras’a sormuÅŸ, onların yanıtları, nasıl bir büyük bir sinemacıya sahipmiÅŸ bu kadim coÄŸrafya, anlamamıza yetiyor aslında… Åžimdi 47 senelik ömrünün, 12 yılını cezaevinde, üç yılını da sürgünde geçiren bir insanın, 104 filmde baÅŸrol oynayıp, 24 film yönetmesinin, dahası 50 filmin senaryosunu yazıp, altı filmin de senaryosuna yardım etmesinin, aslında normal koÅŸullarda, mantıklı bir izahı yok. Bu büyük bir gayret, büyük bir güç, büyük bir emek, büyük bir adanmışlık iÅŸte, bir dava adamına dair, tastamam…

Şekilden öteye geçemeyen, önce vitrin deyip, içerikle pek ilgilenmeyen sinemamız adına, ne önemli bir kayıptır. Yakışıklı jönler döneminde, çirkin bir adamın başrolü üstlenmesi, insanlara yapay değil, sahici gelmesi, kendilerinden biri gibi gören halk tarafından sahiplenilmesi de değil tüm mesele… Adı gibi Yılmaz kişiliğinin, onu var eden devrimci bilincinin, kimselerin dokunmak istemediği alanlara, kamerasını çevirmesinin, gayet farkındayız. Ve onun arayışındayız hala, halkının dertlerini dert edecek, acı gerçeklerimizin peşine düşecek sinemanın ve sinemacıların…

Hah! Haneke demiÅŸken; onun sevdiÄŸim bir sözü var; “SoÄŸukluk… Bize en çok sorun yaratan ÅŸey iÅŸte bu! Kendimize ve baÅŸkalarına karşı esnekliÄŸimizi yitirmemize neden olan bu kayıtsızlık! Bütün filmlerim bu temayı ele alıyor.” Evet, bu kayıtsızlık ikliminde, paylaÅŸmaktan muaf, imeceden azade, birlik ve beraberlikten fersah fersah uzak olan bu gündelik hayatta, aradığımız çözüm, sıcaklıkta, belki de… Uzun lafın kısası; Bedel ödemekten çekinmeyenler azaldıkça, soÄŸukluk artıyor, ne acıdır.

Memlekette, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesiyle, birlikte, ne çok dedektif yaşıyormuş, öğrenmiş olduk. Herkes, her şeyin uzmanıysa, biz neden bu haldeyiz, bu vasatlık çemberinde, resmen debelenip duruyoruz, belli değil! Eskiden futbol ve gündelik siyaset ahkâm kesme alanıydı, şimdi hepimiz istisnasız bilirkişiyiz. Sosyal medyanın hayatımızı çepeçevre sarmasıyla, çalışmadan uzmanlaşan, çabalamadan ustalaşan, yanılsa da inatlaşan insanlar, bu işlere harbiden emek ve gönül vermiş, dişiyle, tırnağıyla kazımış olanların, arada kalmasına, seslerini duyuramamasına, nihayetinde bıkmalarına sebep oluyorlar, üstelik.

Kitap okumayan, incelemeyen, araştırmayan ve soruşturmayanların sayesinde, hayli zamandır, duyar kasmak denen illetle de haşır neşir olduk, cımbızla seçiyor ve direkt üstüne yürüyorlar. Nefret kusuyor, kavga çıkartıyor, sürekli saçmalıyor, yargılıyor ve hüküm veriyorlar. Misal, Yılmaz Güney’in sert mizacı, Müslüm Gürses’in eşiyle ilişkileri, hop masaya yatırılıyor. Bu insanlar neler yaşadılar, bugünün algısıyla dün yargılanır mı, tüm üretimlerini, sırf birileri uygun bulmuyor diye, çöpe atmak neyin nesidir? Tonla soru sorulabilir, lakin yanıtlar, onları mutlu etmeyecektir, çünkü yaşayanlar kadar, ölenlerle de hesaplaşmaları bitmeyecek, asla tükenmeyecektir. Kendileri ise adeta melektirler, hayatları boyunca hiç hata yapmamış, hiç savrulmamış, hep çiçek gibi kalmışlardır. Ben bu tiplerden harbiden bıktım, umarım herkes bir gün bıkar ve bulaşmaya meyilli elemanlar, salt kendileriyle uğraşır dururlar.

Ha! Buradan, eleştirilmesin mi hiçbir şey gibi, bir çıkarımda bulunanlar olabilir, bakın her şey eleştirilebilir, uygun yolla, düzgün bir üslupla, hakaret ve küfür etmeden, yapıcılığı esas alan, yıkıcılıktan uzan duran bir anlayışla, elbette.

Göklere çıkarmanın da, yerin dibine sokmanın da, aynı kapıya çıkacağını bilenler için değil benim sözlerim, sevgisini abartan, nefretini kabartanlar, üstlerine alabilirler, çünkü onların artık, bir adım ilerisinin, trolleşmek olduğunu kavramaları gerek! Kendi adıma, iktidarın gölgesinde serpilenlerle, her koşulda bedel ödeyenleri nasıl bir kefeye koyamazsam, hak arayanlarla, hak gasp edenleri nasıl bir tutamazsam, bildiğini anlatanla, bilmediğini savunanı da denkleştiremem, haliyle.

Yine sürüklendik, bambaşka mecralara… Dağıtmayacak, tane tane Yılmaz Güney. Müslüm Gürses anlatacaktım oysa. Durun! Aklıma gelmişken söyleyeyim; Yahu, Ahmet Kaya filmi de çekse ya birileri, bakın, önümüzdeki ay, Bohemian Rhapsody girecek gösterime, efsane müzisyen Freddie Mercury tekrar canlanacak. İnsanlar, değer verdiklerini, unutamadıklarını, vazgeçmediklerini, beyazperdede görmek istiyor. Özlüyoruz gözüm, duygularımızı ayaklandıran sözleri, sesleri, gerçekten özlüyoruz.

Güzel şeyler yazmak, güzel şeyler konuşmak istiyorum, Ara Güler’in yakın tarihimizi belleğimize kazıyan, siyah-beyaz fotoğraflarına bakıp, dalıp gitmek, eski güzel İstanbul’da nasıl yaşanırdı gibi saf hayaller kurmak istiyorum, sonra muktedire dair sözleri geliyor aklıma, ardından bedel ödeyen liselileri, işinden ekmeğinden edilenleri, cezaevlerine doldurulan nicelerini düşünüyorum. Of çekiyorum, kocaman ve derinden gelen bir of! Hani 90 yılın, upuzun bir ömrün finali keşke böyle olmasaydı diyorum; “Olmasaydı sonumuz böyle…”

Sen denetleme mümkünse…

 

 

 

Alper Turgut

 

İktidarın, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) aracılığıyla, internet üzerinden yapılan yayınlara denetim getirmesi, uygulanabilirlik konusunda bariz muğlaklık içerse de, biricik gayenin sansür olduğu apaçık. Erk mekanizmasının işine gelmeyen, haliyle televizyonlarda da gösterilemeyen siyasi, insani, hayati içeriklerin, internet aracılığıyla yayılmasını istemiyorlar, görüntülerin görünür olma ihtimali dahi, tatlı rüyalarını kaçırıyor besbelli.

 

Gazeteci arkadaşımız Ergün Demir’in, evladına pantolon alamadığı için intihar ettiği söylenen babanın ardından yaptığı haberden sonra gözaltına alınması, mevcut vahametin tescili değilse, harbiden nedir? Haber filan istemiyorlar arkadaş, sadece övülsünler, alkışlansınlar, yere göğe sığdırılamasınlar, sürekli pohpohlansınlar, yegâne arzuları bu, haber değil, PR çalışması yapılsın, gazetecilik değil, halkla ilişkiler ve reklam mevzusu alıp başını yürüsün, işte o kadar. Yani televizyon kanallarının hali ortada, internet platformlarını da aynı şekilde, sıkılmış limona benzetecekler.

25 Uluslararası Adana Film Festivali’nde yazıyorum bu yazıyı, aynı gün içerisinde, hem son derece lüks gece kulübünde, su gibi para akıtarak, dünya yansa umurumda değil modunda eğlenen insanları da gördüm, hem de sokak arasındaki çöp konteynırının yanı başında, bulduğu karpuz ve kavun kabuklarını temizleyerek kemiren adamı da…

Doğduğum güzelim kentte, turist pozisyonunda da olsam hayli zamandır, bu büyük değişimi fark etmemi engellemiyor.

İşte bu çöplükte bulduğuyla beslenen, başkalarının artığıyla hayata tutunmaya çalışan çaresiz insanı, televizyonlardaki haber bültenlerinde görmeniz mümkün değil artık! Kaldı mı geriye internet, hah! Mesele tastamam budur, memlekette kriz mriz yok, her şey çiçek, kelebek, herkes memnun, gayet mesut!

Geçen hafta, Cumartesi Anneleri’nin eylemine gittim, polisler, devletin verdiği sürekli sarı basın kartını göstermeme karşın, inat ettiler ve içeri sokmadılar, ne yaptım, ne ettim, barikatı aşmama engel oldular. Polislere, yahu aranızda yetkili bir kimse yok mu dedim, hop gidip komiserlerini çağırdılar. Komiser, kartımı dikkatle inceledi, GBT’ye bakacaksan, o işi metrobüste çözdük dedim, anlamsızca yüzüme baktı, sonra burada haber falan yok diye geçiştirmeye çabaladı. Diretince, bu kez takip edilmesi yasak dedi, haydaaa OHAL bile kalktı, neyin yasağıymış bu diye sordum. Ben bilmem müdürüm bilir dedi. Eee müdür nerede, barikatın öteki tarafında, oraya nasıl gideceğim, yanıt; tısssss! Aynasızlar, çeyrek asır önce, sarı basın kartım olmadığı için engel oluyorlardı, şimdi olması da fark etmiyor. Hemen her şey yenileniyor ve gelişiyor, zaman inadına ilerliyor, lakin mevzu en temel haklar olunca, yakıcı gerçeğimizin özeti; bas geri!

Adana Film Festivali demişken, son yıllarda attığı deparla, memleketimizin en gözde, en önemli ve değerli film festivaline dönüştüğünü vurgulamak isterim. Hele hele bu sene, yurdumuz adına bir ilki yaratmışlar, resmen dijital devrim yapmışlar, cep telefonuna uygulamayı indiriyorsun, filmini ve koltuğunu seçiyorsun, işlem tamam. Ulusal uzun metraj kurmaca için tam 42 film başvurmuş, ön jüri aralarından 15 finalist yapımı belirlemiş. Elbette iyi film sayısı az, vasatlar çoğunlukta, bu festivalin derdi değil. Sorun, memleketimizin sinemasında, muhalefetin durumuna benzeşiyor haliyle, bir türlü üretemiyor, üzerindeki ölü toprağını atamıyor, silkelenip ayağa kalkamıyor. Ne yazık ki… Hal böyleyken, ne etsin sayın halkımız, işte birçok sinemasever, ister istemez yabancı filmlere meylediyor, haksız da değiller hani.

Evet, Adana iyi ve doğru bir yol tutturmuş, peki, Türkiye’nin en eski film festivali olan Antalya ne durumda? Bakın, 55 yıl, dile kolay, Yeşilçam’ın kalesi, sinemamızın vitrini olan Antalya’nın, kısaları, belgeselleri, ardından da ulusal uzun metraj kurmaca yarışmasını kaldırması, gerçekten kimsenin umurunda değil mi? Bir de bu yıl, sanki Antalya’yı, Adana’yla birleştirmeye karar vermişler, çünkü resmen biri bitmeden daha, diğeri başlıyor. Antalya’nın sorumluları, şu gereksiz restleşmeye artık bir son verin, dev gibi kentten, minicik Cannes çıkartma çabası, hem komik, hem de dramatik çünkü. Ha aklıma gelmişken, sinemacılarımız, babaları ve güvercinleri çok seviyor sanırım, dört baba, iki güvercin filmi, yeni bir moda başlatmaz umarım. Meramımı dile getirdiğime göre, Adanaca soralım o vakit; Ayıktın mı?

Anons adlı çokça konuşulan filmi, dün gece seyrettim nihayet, bir dönem işi, 1963 yılında yaşanan ve daha sonra ayaklanma olarak adlandırılan başarısız darbe girişiminden yola çıkıyor. Tasfiye edilmiş dört subayın, İstanbul Radyoevi’ne baskın düzenleyip, anons ile halka seslenme gayretinin, gündelik hayatla karşı karşıya kalması, filmin kısa hikâyesi… Yer yer komik, bir parça absürt bir yapım ve ziyadesiyle kara mizah. Kendi adıma, eleştirilerim de olsa, filmi iyi buldum, salondan çıkarken, insanların, cunta girişimi gibi ciddi bir konunun, sulandırıldığından bahsediyorlardı. Bir avuç rütbelinin, milyonlarca sivilin geleceğiyle oynama çabasına girmesi, şuursuzluğun dibidir ve bu hal, kabul buyurun absürttür. Halktan kopuk, insanlıktan uzak bu anlamsızlıklar silsilesi, çok canını yaktı bu güzelim coğrafyanın, tarife lüzum bile yok!

Eller aya, biz yaya, bizim en bildik klişelerimizdendir, bunu aşacak ne yaptık, işte meselemiz budur. Ancak tüm bunların da ötesinde, adı sanal olsa dahi, sınırların kalktığı bir dünya yaşanıyor internette, özgürlüklere düşman olanların, tüm tepkisinin, başkaca bir sebebi de haliyle namevcut! Güvenli internet istiyoruz ile başlar bu süreç, sonra sansür, oto-sansür, ceza ile devam eder. İhbarcı yurttaşların zaten hoşuna gider mevzu, burada geleneklerimize laf söylendi, şurada öpüştüler, aaa içki içtiler, neeeeee seviştiler mi, ülkemizi kötülüyor hayınlarr gibi ve benzeri coşma halleri, mekanizmayı harekete geçirmeye yeter de artar bile… Çocuk, hayvan istismarına, kadınlara yönelik tacizlere, nefret söylemine karşı çıkmak, salt devletin değil, hepimizin en asli yükümlülüğü, bu suçtur ve cezası vardır, gerekçe bu olursa ve potansiyel aranırsa, lanet fişleme devreye girer. Bakın denetleme dedik, fişlemeye kadar geldik. Sorarım, yönetenlerin amacı hakkında hala şüpheleriniz mi var?

Güzele düşman olmak!

 

 

 

Alper Turgut

 

Malum, bugün memleketin yarınlarının şekilleneceği çok önemli bir seçim var, doğal olarak, yasaklar da… T A M A M, sorun yok! Zaten kafamızı kurcalayan, vicdanımızı ayaklandıran, tepkimizi çoğaltan, bambaşka bir sorun yaratmayı yine ve yeniden becerdi, yetkili zevat, özel ve güzel olan her şeyi bozmak gibi, tuhaf ve bıktırıcı hünerleri var, haklarını yemeyelim. Şimdi efendim, 32 yıldır Dolmabahçe Sarayı müştemilatındaki Baltacılar Dairesi’nde konuşlanmış durumda, tam 136 senelik Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı… Hopppp bir anda tahliye edin diye karar alıyorlar ve ardından tehdit etmeyi unutmuyorlar. Çünkü güzel, sanat, konservatuar, canlarını sıkıyor, tekini bile sevmezken, bakın üçü bir arada, öyle ya da böyle, kesin nefret sebebi…

Pazartesi gününe kadar binayı boşaltın, haydaaaaaa, yoksa aniden içeri dalıp, Ankara’dan abim geldi şarkısını mı söyleyeceksiniz, tek bir ağızdan? Ha! Emre rağmen bina boşaltılmadı, salı günü binanın elektrik ve suyunu kesin, sonra güç kullanın, polis eşliğinde tahliye edin. Peki, nereye gitsin öğrenciler, öğretmenler? Orası muğlak bile değil! Çünkü gösterilen, ayarlanan ve üzerinde anlaşılan bir yer yok! Gelin empati yapın, senelerce yuva bellediğin bir yerden, seni kollundan tuttukları gibi sokağa atıyorlar, itiraz edene de devletin bildik sopasını gösteriyorlar, vicdanınızda hala tık yok mu? O vakit, sen güzel olan her şeye düşmansın, canım kardeşim.

Hababam Sınıfı, gerçek hayata taşınıyor sanki, İnek Şaban, Güdük Necmi, Damat Ferit, Hayta İsmail, Domdom Ali ve diğerlerini, kulaklarına yapışıp, sokağa atmak gibi bir şey bu… Harbiden filmi izlerken, sadece gülüp geçiyor musunuz, kuzum sizin hiç gözleriniz nemlenmiyor mu? Badi Ekrem şaşkın, Hafize Ana üzgün! Neyse ki Kel Mahmut var! Mahmut Hoca, harekete geçer, çok sevdiği haylazlarını kurtarır elbet! Yanlış işler yapıyorsunuz, çok yanlış!

Tarihi binayı, müze yapacaklarmış, ba ba ba… Başbakanlık Çalışma Ofisi yüzenden, güvenlik dediniz, sakıncalı dediniz, sokağı halka kapattınız, üniversite öğrencilerinin sosyalleştiği, kafayı dinlediği, çok sevdiği çay, kahve içilen alanı kapattınız, eee bugün de Başbakanlık kurumunu, tarihe gömüyor, yani kapatıyorsunuz, oldu olacak Beşiktaş’ı da kapatın, tam olsun. Ama durun! Cumhurbaşkanlığı Seçim Ofisi’ne dönüşüp, büyüyebilir her an, üstelik yer ferah, yel de esiyor, tarih filan, oh mis! Peki, bu acele neden? Seçimi kazanmış, tüm yetkiyi kapmış gibi davranmak, riskli değil mi? Hem sabır, ne güzel bir haslettir, tamam! Yan tarafta lüks bir otel var, ne sakıncalı bulunuyor, ne de başka şey! İşte orayı satın alın, ofise katın, ne oldu, yoksa güzelim yeri ve binayı, onlara siz mi tahsis ettiniz? Desenize, olaylar tamamen duygusal! Durduk yerde, yapılan böylesi bir girişimin tek bir mantıklı açıklaması var, o da ortamı germek, öfkeyi tetiklemek, insanları sokağa dökmek, ikinci tur çalışması için ve ahalinin kesinkes kamplaşması için, elbette.

Çay, kek, çorba, Tatar böreği yetmedi, küvet, fırın, buzdolabı kafi gelmedi, günlerdir gülüyoruz, ya sinirlerimiz gerçekten bozuldu, ya da moralimiz yerine gelmeye başladı, işte onu zaman gösterecek. Evdeki eşyalara, sen eskiden yoktun, ne iyi ettin, çıkıp geldin, ah canım benim diye sarılasım var, çok eski, harbi külüstür fotoğraf makinelerim var, çok kahrımı çektiler, onlara yüz vermiyorum misal, siz eskiden de vardınız, kimi kandırıyorsunuz diyerek… Acaba ayıp mı ediyorum?

Bilmiyorum! Çocukluğumuz yontma taş, gençliğimiz cilalı taş devrinde geçti, büyüklerimiz, hep eskiyi yad eder, çok şanslı nesil olduğumuzdan dem vururlardı. Onların zamanında taş bile yokmuş, koşullarının zorluğunu düşünün yani…

Pes bize, peh bize, vefasız çıktık, haddimizi aştık, halden anlamadık.

Size, Şahsiyet adlı yerli işi internet dizisini çok beğenip, çok sevdiğimi anlatmış mıydım? Suya, sabuna dokunmuş, acı gerçeklerimizi ıskalamamış, elbette hataları, sorunları, kopuklukları vardır, ama denemiş, üstüne gitmiş ve bence meseleyi çözmüş. Umarım bu milat olur, dizi veya film çekecek olanlar, çıtayı görür ve umarım üstünden atlamaya çabalarlar, yoksa altından geçmek, çok rahat, çok güvenli, çok sıradan, şüphesiz! Sanata düşman iklim değişirse, halkımız bilinçlenirse, değme keyfimize be!

Ahlat Ağacı’nı filmini de seyrettim, şu ana dek üstüne bik bik etmedim, benim sıralamamda; Bir Zamanlar Anadolu önce gelir, ardından da Kış Uykusu… Ahlat Ağacı’nı, Nuri Bilge Ceylan’ın diğer işlerinin arasına katarım, düşüş var diye uyarmayı da kendime borç sayarım. Diyaloglar gereksiz ağdalı, çekimlerde özen azalmış, süre her zaman aynı zaten, kıyamıyor sevdiğine, oysa atarım yarım saat, gözümü bile kırpmam. Ha filmin duygusunu sevdim, finalini de. Boş lakırdıya tahammülüm yok, edebi diye iteklenenlere de.

Sanırım Nuri Bilge Ceylan ile ilgili iki video çektik, Kış Uykusu üzerine, ilki seyretmeden, diğeri de izledikten sonra, sinema yazarı arkadaşımla… NBC’nin YouTube hesabı (tık işareti var, onaylı görünüyor, kendisinin değilse bilemem), bu videoları, bize sormadan almış ve paylaşmış. Mevzu kibirse, aşmak diye bir şey yok ha, anlayana… Zevk mi alınıyor, yorumlar okunmuyor mu, bilmiyorum. Lakin şunu biliyorum; Ohoooo videoların altında küfür, hakaret gırla… Yorum diye kusmuş resmen NBC fanatikleri, eleştirdikleri de içerik değil ha, işte gömlek giydin, puro içtin, çay bahçesinde eleştirdin, bla bla… Ne bileyim, Yılmaz Güney, ezilenin hakkını aradı, bedel ödedi, Cannes’da yumruğu o yüzden havada, sen hayırdır poz filan diye sorduk diye, memleketinde dut yemiş bülbül olanların, Fransa’da kanarya gibi şakımasını ilginç bulduk diye, Türkiye’de gazetecilere konuşmayıp, dışarda söyleyeceğini söyledi diye, liseli bile bedel öderken, meslektaşı yönetmenlerinin filmleri, sürekli ret yerken, kamunun kaynaklarını çok rahat alıyor diye, fikrimizi söyledik.

Hala aynı görüşteyim, insanları, kutsal bellemeye, kahramanlar üretmeye karşıyım, Recep İvedik filmlerinin hayranı tayfa da, aynı sövgüleri düzebilirdi, seviye diye bir şey vardı, seviye diye bir şey yokmuş. İşte hal böyleyken böyle…

Åžehre film milm gelmez oldu

 

 

 

Alper Turgut

 

Kaç gündür kent kent, festival festival geziyorum, siyasi iklimimiz hüsran olsa da, memlekete bahar geldi ya, Ankara, Malatya, Antalya, sinema aşkına çıktım yola… İşte efendim, bir hafta içerisinde, Ankara’da karlı kışı, Antalya’da da sımsıcak yazı gördüm. Garibim bavulumda, bot, eldiven, atkı ve bere, tişörtler ve kısa kollu gömleklerle sarmaş dolaş oldu. Bu karmaşaya valizim isyan etse de, benim keyfim gayet yerinde, her bölgesinde farklı bir iklim yaşadığımız ülkede, bu güzellikleri doya doya yaşayabilseydik keşke. Ama nerede? Bizi birleştirmesi, ilerletmesi, yükseltmesi gereken festivallerde dahi, harbiden ayrı düştüğümüze, bariz gerilediğimize tanık oldum, yalanım yok!

Erk tarafından dilimize yerleştirilen ama onlar, ama bunlar kadar acı ve gerçek! Haaa diyeceksiniz şimdi, yahu gardaşım bizi biz eden kocaman toplum gruplaşmış, sinemacılar gruplaşmış çok mu? Aman be biz yerelde takılalım, kendi çamurumuzda debelenip duralım, sinemanın evrensel bir sanat olduğunu savsaklayalım derseniz, haliyle lafım olmaz. Seküler alanlar, muhafazakârlar tarafından ele geçiriliyor kafasında da değilim ha, nasıl ilki yanlışsa, ikincisi de o kadar yanlış. Birbirlerine serpilme hakkı vermeyen, ötekileştiren, örseleyen her zihniyete karşıyım, affederseniz biri b.k ise diğeri k.ka… Memleketteki bu tuhaf tekel meselesi, kabul buyurun, tamamen paraya, çıkara, maddiyata dair. Güçlenen, zayıfın cebindeki son mangıra da gözünü dikiyor, o kadar.

Tüm enerjisini, kondisyonunu, gücünü, evet veya hayır üzerinden şekillenen, eşit koşulları geçtim, şaibeli bir yere sürüklenen referanduma veren insanlarımızın, oyyy oyyy yandık, kavrulduk, kül olduk, kahrolduk, dünyanın sonu geldi muhabbetine katılmak da, pek mümkün değil! Mevcut hal, bu daha başlangıç, mücadeleye devam şiarıyla çelişiyor her şeyden önce, silkelenmenin, bilinçlenmenin, yine ve yeniden muhalefete yüklenmenin vaktidir. Seçimden seçime, sandıktan sandığa aklına örgütlenmek gelen bir muhalefet anlayışının sorgulanma zamanı daha gelmedi mi? Anketler gösteriyor işte, gençler, ihtiyarlar gibi asla düşünmüyor ve eğitim arttıkça, kırsaldan kente yürüdükçe, bilinçli bireyler de çoğalıyor. Bizlere düşen, gençlere yönelmek, özellikle bozkırda yoğunlaşmış dipdinç delikanlı ve genç kızlara el uzatmak, yanlarında olmak, yardımlarına koşmak olmalı. Ve her şeyden önemlisi, hedeflerini gizleyen, şaibeli cemaat ve tarikatlara onları kaptırmamak, yalnız kalmayacaklarını hatırlamak olsa gerek.

Bizlerin, en büyük düşmanı da lanet önyargılarımızdır, aksini düşünen yoktur umarım. Sosyal medyada veya gündelik hayatta, farkı düşünce ve görüşlerden olduğumuz gerekçesiyle, daha doğrusu böylesi bir izlenimi, gerçek sanmak şaşkınlık ve şuursuzluğuyla, kendimizi onlara kapattığımız, uzak durduğumuz kesindir, bu peşin hüküm halden anlamazlık değilse nedir? İktidarın yancısı olduğunu sandığım, çok ses ve renklilik için sayfamda tuttuğum bazı gençlerin, kitap ve film önerisi istemesi, ardından birkaç kelam ve kısacık sohbetten sonra, aslında dünyaya, hayata ve güzelim yurdumuza, benzer gözlerle baktığımızı kavramış olmam, benim saflığım ve şapşallığımdır. Kılık kıyafete göre, insan seçmiyoruz elbette, lakin benzer örnekler ve trolleşen insanlar, genellemelere sevk ediyor, karşımızda olana fren yapmamızı sağlıyor, ister istemez.

Hah! Demek ki, her şey görüldüğü gibi değildir, haliyle salt yüzeysellik bunu gerektirir, derine inmek, katmanları bilmek, insanı tanımakta ustalaşmak gerekir. Yani yaşımız ilerledikçe, hamlık hali bitmiyor, yok öyle bir dünya… Pişmek ve olmak ise ayrı merhale, her kim ben aştım, ben olayları çözdüm, hayatın anlamına takla attırdım derse, direkt hadi lan oradan deyin veya klişe tabirle; böyle bir şey olabilir mi ya? Tam tekmil, bu bir dramdır!

Belki şehre bir film gelir, mevsim değişir, Akdeniz olur demek isterdim, ancak kente iyi filmler gelmiyor, zemheri yapıtlarla, baharı da, yazı da anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor, beni de anlayın. Bir filmi okumak, hiç bu kadar meşakkatli olmamıştı, içinde güzellikleri bulmak adına, kafa patlatıyorum resmen, yahu arkadaş, aklınıza her geleni çekmek zorunda mısınız? Ortada bir öykü bile yok, bırak yaramıza derman olacak bir anlatımı, bizleri saracak bir aktarımı, yani mevzu bu denli vahim. Senaryo tırt, oyunculuklar dökülüyor, müzik vasat, sonra abi, tekniği nasıl olmuş filmin? Yavrum, sen niye film çekiyorsun ki, reklam şeysi çek, para da kazanırsın, hem kendini, hem de bizleri yormamış olursun. Evet, şehre film milm gelmez oldu, neyse ki kedim var, çok şükür.

Dışarıda içki yasağı zımbırtısının başladığı gün, Antalya’ya geldim, baktım gençler, ellerinde biralarla, çökmüşler kaldırımlara, içkiyi, sohbete katık ediyorlar. Her yer polis, gençlere bulaşmıyorlar, lakin bakın biz buradayız, her an müdahale edebiliriz mesajını da veriyorlar. Yine geldim gençlere, çünkü enerji de onlarda, aksiyon da onlarda, tepki de onlarda, yaşlandıkça korkarken insan, gençler, daha azimli, daha korkusuz, daha atak. Hiç görmediği Antalya’daki bir tuhaf yasağı savunan insan pozisyonuna düşmeyin arkadaşlar, misal Karadeniz’desin, evinin içerisindesin, onu yasaklayın, bunu işten atın, ötekine gözaltına alın diye vicdansız ahkamlar kesiyorsun. Bırakın artık bu insanlıktan çıkmaya dair ittirme, kaktırma ve zorlamaları… Sen harbiden kim olduğunu sanıyorsun?

Yepyeni bir hayat gelir…

 

 

ALPER TURGUT

 

Hangi 1 Mayıs idi hatırlamıyorum, aynasızların klasik ritüeli gerçekleşmiş, gözaltına alınmışız, işte ite kaka belediye otobüsüne doldurdular hepimizi, daha durun gazeteciyim bile diyemeden… Soruyor amir tek tek, işçi misin, delikanlı yanıtlıyor, öğrenim emekçisiyim, polis, ne işin var lan işçi eyleminde diyor ve bizim ateş gözlü genç tokadı yiyor. Yumruklar sımsıkı, sloganlar peş peşe, yine de sırayla tokatlıyor amir, harbi harbi keyfi yerinde, had bildiriyor kendince, pis bir sırıtış da yerleşmiş, tıraşlı yüzüne. İlkokuldan beri kaderim sanki, yine son sıradayım, pardon koltuktayım, bana gelene dek üç işsiz, yirmi küsur da öğrenci çıktı, işçi ve memur yok. Uyanıklar, kendilerince ‘radikal unsur’ları, olağan şüphelileri, potansiyel tipleri toplamışlar. Bana da sordu, işçi misin, basın emekçisiyim dedim. Pis sırıtışı gitti, eli havada kaldı, gözleri büyüdü, ne işin var burada senin dedi. Bak kurnaza bak, ya gözaltı otobüsü vazgeçilmezim, ya da geçiyordum uğradım. Senin emrinle tıkıştık buraya dedim, kontrol ve arama noktasını bile geçmemişken, genç arkadaşlarla birlikte. Kabul etmedi haliyle dayakçı hınzır, sonra emir verdi, beni indirdiler, bakakaldım otobüsün ardından. İstanbul’da, Taksim, Pendik, Şişli, Kadıköy, gezmediğimiz alan kalmadı sanıyordum, Bakırköy de varmış sırada, devletin hizmette sınırı yok, emekçiler tavaf ediyor, resmen kavganın başkentini…

 

Elbette benim için 1 Mayıs 2007’nin hatırası bambaşka, Beşiktaş’tan, Taksim’e çıkmaya çabalarken, onlarca polis, pert etti beni. Sadece kadın gazeteciler vardı yanımda, koruma kalkanına aldılar beni, beş santimden sıkmışlar biber gazını, gözler iptal, lakin ağzım açık, ediyorum bildiğim tüm küfürleri, sırayla gelin ulan diye haykırıyorum, arkadaşlar ağzımı kapatmaya uğraşıyor. Görebilsem dövüşeceğim de, deli gibi yakıyor meret, gözümü açmaya çabaladıkça, şimşekler çakıyor. Nereden estiyse kör karateci filmleri geliyor aklıma, sese göre hareket edebilsem, resmen zevk için, şimdi başkalarının canını yakmaya gidenleri engelleyebilsem. Film gibi değil işte hayat, gerçek acımasız, gerçek zalim. Oysa devletin verdiği sarı basın kartını da göstermiştim, gazeteci olduğumu da biliyorlardı, ancak tek, üç, beş fark etmiyor, bırakın toplanmaya izin vermeyi, durmayı, yürümeyi, saklanmayı, orada olmayı da engellemeye çabalıyorlar çılgınlar gibi… Nasıl bir emir aldılarsa artık, polis olmayan herkesi, itinayla dövüyorlar, genç, yaşlı, kadın, erkek, gelişi güzel darp ediliyor, üstelik gözaltı yok, araç da, amaç da tam tekmil yasadışı…

 

Seke seke de olsa Taksim’e çıkıyorum, sonrasında ver elini hastane, hakkımı aramaya kararlıyım. Rapor alıyorum, dava açıyorum. Birçok insan, bazıları da meslektaş, bundan bir şey çıkmaz, boş ver gitsin diyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu, onları destekler gibi, takipsizlik kararı veriyor. Avukatım Tora Pekin ile kararlıyız, bu kez İçişleri Bakanlığı’na dava açıyoruz. Ve mahkeme, emsal bir karar veriyor, polis, suç işlemiştir diyor ve bakanlığa bin lira manevi tazminat ödetiyor. Sonra dönemin valisi Muammer Güler’e, gazetecilerin yediği dayağın sorumlusu sensin, emri de sen verdin diyorum, neyse işte önümüze yatmıyor, en nihayetinde.

 

Åžimdi düşünüyorum, Sergey AyzenÅŸtayn ustanın çektiÄŸi, ilk işçi filmi diyebileceÄŸimiz Grev (Stachka -1925),  Charlie Chaplin abimizin yönettiÄŸi Modern Zamanlar (1936), Emile Zola’nın güzelim romanından pek çok kez uyarlanmış Germinal ve ardından dünyanın her köşesinden çekilen işçi filmleri varken, emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele gününü bile kıyımlara uÄŸratmış memleketimizde durum nedir? Ä°ÅŸte aklıma sansüre uÄŸramış, gösterimi engellenmiÅŸ “Karanlıkta Uyananlar” (Ertem Göreç – 1964) geliyor, birkaç da emek/emekçi sineması adına deneme, o kadar. Bu coÄŸrafyanın, darbeden sonra mutsuzluÄŸa, umutsuzluÄŸa kapılmış bireylerinin bıktırıcı öykülerinden yola çıkan yapımları var tonla, lakin bir 1 Mayıs filmi yok arkadaÅŸ, güldürmeyen ÅŸaka gibi harbiden. Peki, niye? Çünkü teslimiyet iÅŸleniyor, mücadele azmi törpüleniyor, kapitalizmin tek gelin çaÄŸrısına kulak kabartılıyor, oysa sakallı abilerimiz, “Bütün ülkelerin işçileri, birleÅŸin!” demiÅŸlerdi, ta fi tarihinde… Öyle ya, birleÅŸmek fikri dahi korkutuyor iktidarları, kolektif bilinç, paylaÅŸma, üretimden gelen güç, aman ha, sonra ahali isyan filan eder, maazallah!

 

Hem 1 Mayıs Marşı’nda geçer ya; “Vermeyin insana izin kanması ve susması için, hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin, bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler” diye. Susmak alınyazısı, kanmak mukadderat haliyle, zaten laiklik tartışması da bunun için değil mi? Biz iyi ki laikiz diyor biri, çok şükür laik değiliz diyor diğeri. Yahu arkadaş, insan laik olabilir mi, devlet misiniz siz? Olabilirler aslında, devlet babaya o denli anlam yüklersen, devletin çocuğuna da dönüşürsün zamanla. İnsanlarımız daha ne olduklarının ve olamadıklarının farkında değiller, şuursuzluk diye bir iksir bulundu belki de, henüz haberimiz yok, o apayrı.

 

1 Mayıs Marşı’nda en sevdiğim bölümdür; yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde… Al işte Yeni Türkiye diye atlamayın hemen, bu güzel yarınlara dair, başka bir dünya mümkün diyenlere ait. Hah! Eski ve Yeni Türkiye dışında, üçüncü bir yol sunuyorsanız, amenna.

 

Laiklik, dindarlık, ateistlik, diyalektik materyalizm, sekülerizm, emek, emekçi, işçi ve 1 Mayıs’ı nasıl karıştırdın şimdi birbirlerine derseniz şayet, sizleri Silezyalı Dokumacılar’ın türküsüne alalım ve yazıyı bağlayalım. “Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya, soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak, yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna, koymadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla. Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!” diyor türküde, bununla da kalmıyor, emekçiler, krala da, zengine de, anayurda da, veryansın ediyorlar. Almanya’ya kefen dikiyorlar, ilmek ilmek, diş bileyerek, inleyen tezgâhlarda, mekikleri savrula savrula… Biz ise patates fiyatları düştü diye, ürünlerini yola döken Adanalı çiftçileri, cumhurbaşkanına hakaretten gözaltına alıyoruz. Fikre, söze tahammülümüz yok ki, ileriye ve geleceğe gidebilelim, geri vitese takılı kaldık, işte bundan dolayı, mevzumuz hep anarya.

Sorular ve yanıtlar…

 

 

 

 

-2014’te en çok Recep Ä°vedik 4 izlendi. Bunun sebebi nedir?

 

2014’te en çok Recep İvedik 4’ün izlenmesi beni şaşırtmadı, kesinlikle… Çünkü bu malumdu, yani beklenen bir sonuçtu, aksi olsaydı hayrete düşerdim. Şaşırdığım tek şey, tüm zamanların gişe rekorunu, 7 milyon 369 bin 98 seyirciyle kırmasıydı. Serinin ilk üç filmi, 3 ila 4 milyon gişe yapmıştı. Son projenin, bu denli yükseğe sıçraması hayli ilginç ve en az film kadar tuhaftı. Recep İvedik serisi, filmden ziyade, bir kolaj çalışmasıdır, skeçlerden oluşur, kaba güldürüye yaslanır. Amerikan sinemasında da örneklerini gördüğümüz salyalı, balgamlı, tükürüklü ve benzeri iğrençlik, elbette küçümseme, çokça küfür, cinsellikle ilgili çeşitli göndermeler, çirkinle, şişmanla, zayıfla, kadınla, vesaireyle alay etmek, dalga geçmek yapıtın iskeleti gibidir. Bu tür ucuz numaraların çok tuttuğu bir gerçek, senaryo derinliği, öykü bütünlüğü gibi önemli mevzuların aranmadığı da… Yani alan memnun, satan memnun. Ötesinde 2008 ve 2009 yıllarında da Recep İvedik ve Recep İvedik 2 filmleri, yılı birincilikle kapatmışlardı. Sadece serinin en az seyredilen filmi olan Recep İvedik 3, 2010’da yaklaşık 150 bin koltukluk bir farkla New York’ta 5 Minare filmine geçilmişti. Serinin tüm filmleri, 19 milyon 330 bin 19 kişiyi salonlara topladı ve yaklaşık 165 milyon liralık gelir elde edildi. Şaka gibi, ancak memleketin gerçeği bu…

 

-Artık gişede sadece komedi mi satıyor?

 

Sadece komedi değil, haliyle… Ancak uzak ara birinci, elbette… Cin odaklı korku filmlerinin de bir pazarı oluşmaya başladı, rağbet gördüğü için bu tür filmler çekilir oldu. Aşk zaten her zaman satar. Vurdulu kırdılı, ateş etmeli, kaçıp kovalamaca filmleri de, çekene ve oyuncu kadrosuna göre, gişede tutunabiliyor. Sanat filmleri ise deyim yerindeyse yerlerde, pardon gişede sürünüyor. Evet, biz komedi filmlerine dönelim, memleket sineması, 100 yaşını doldurdu, ikinci asırdan gün almaya başladı, ülke sinemasının artık yerelden, evrensele geçmesi gerektiğini düşünürken, resmen ucuz komedi filmleri furyasıyla karşılaştık. Neredeyse artık haftada iki tane yerli komedi filmi vizyona giriyor. Hatta bir filmin yapımcısı ve dağıtımcısı güçlüyse, diğer film, gösterimde sorunlar yaşıyor, gişede batıyor. Gişe odaklı çok film çekilmesi, sinemaya bir şey kazandırmıyor, sinema salonlarına kazandırıyor. AVM çılgınlığı yaşayan bir ülkede, sinema da, doğal olarak tüketim ve eğlence paketine dahil ediliyor. Çoğu harbiden vasat olan bu komedi denemelerinin uzun bir süre daha beyazperdeye taşınacağı mutlak. Umarım, 1990’lardaki gibi bir krize girilmez, sonunda seyirci bunalıp, sinemayı terk etmez. Ancak 2013’ten 2014’e, yaklaşık 11 milyonluk rekor bir seyirci artışının yaşandığı ve 61 milyon 248 bin 838 biletle, tüm zamanların izleyici rekorunun kırıldığı Türkiye’de, şu an için komediden kaçmak imkansız gibi bir şey.

 

-Aslında bir sinema eleştirmeni olarak bu sonuç seni şaşırttı mı?

 

Şöyle bir algı vardır; bir film eleştirmeni, bir yapıtı beğendiyse ondan uzak dur, sevmediyse o yapım güzeldir ve gidilmelidir. Belki doğruluk payı vardır. Ancak ben sadece Avrupa filmlerini seven, festival filmlerine bayılan, az diyaloglu, uzun plan çekimlerle, fotoğrafa abanan denemeleri göklere çıkartan eleştirmenlerden değilim. Bağımsız sinemaya da, dünyanın tüm ülkelerinin sinemasına da (özellikle Uzak Doğu’nun kalburüstü filmlerine) ve iyi kotarılmış gişe filmlerine de saygım ve sevgim var. Hatta sanattan kopmayan, gişeye de yakın duran filmlerin daha çok çekilmesinden yanayım. Teknoloji coştu, efekt gelişti, üç boyutlu filmler çoğaldı. Salt teknik ve gerçeklik değil, sinema bir rüyadır, büyüdür, ruhtur ve her şeyden önemlisi senaryodur. Memleket sinemasında, senaryo en büyük zaafımız. Karakterlerden ziyade tiplemelerle, kısa film öyküsünü, uzun metraja çevirme gayretiyle, komik olmayan şeyi gülünç diye yutturma çabasıyla, tek tük örnekler dışında yerelden çıkmak, şu şartlarda mümkün görünmüyor. Hah! Neden bu kadar seyirci çekiyor Recep İvedik serisi? Çünkü insanlarımız yorgun, mutsuz, üzgün, çatışmaya ve kamplaşmaya dayalı siyasi iklimde, gülmeye ihtiyaç duyuyorlar. Recep İvedik, tam onların istediği bir anti-kahraman, zengin değil, ancak bankaya haddini bildiriyor, fakir ama işadamını tokatlıyor. Yeşilçam filmlerinde yakaladıkları, işte bunlar bizden biri yakınlığını, Recep İvedik’te de yaşıyorlar. Bu etkileşimi, filmin galasında da görmüştüm. Aynı ben diyordu bir adam, yan koltukta oturan diğer adamı dürterek, sonra birlikte gülüştüler. Mesele özetle budur.