Etiket arşivi: cannes

Sen denetleme mümkünse…

 

 

 

Alper Turgut

 

İktidarın, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) aracılığıyla, internet üzerinden yapılan yayınlara denetim getirmesi, uygulanabilirlik konusunda bariz muğlaklık içerse de, biricik gayenin sansür olduğu apaçık. Erk mekanizmasının işine gelmeyen, haliyle televizyonlarda da gösterilemeyen siyasi, insani, hayati içeriklerin, internet aracılığıyla yayılmasını istemiyorlar, görüntülerin görünür olma ihtimali dahi, tatlı rüyalarını kaçırıyor besbelli.

 

Gazeteci arkadaşımız Ergün Demir’in, evladına pantolon alamadığı için intihar ettiği söylenen babanın ardından yaptığı haberden sonra gözaltına alınması, mevcut vahametin tescili değilse, harbiden nedir? Haber filan istemiyorlar arkadaş, sadece övülsünler, alkışlansınlar, yere göğe sığdırılamasınlar, sürekli pohpohlansınlar, yegâne arzuları bu, haber değil, PR çalışması yapılsın, gazetecilik değil, halkla ilişkiler ve reklam mevzusu alıp başını yürüsün, işte o kadar. Yani televizyon kanallarının hali ortada, internet platformlarını da aynı şekilde, sıkılmış limona benzetecekler.

25 Uluslararası Adana Film Festivali’nde yazıyorum bu yazıyı, aynı gün içerisinde, hem son derece lüks gece kulübünde, su gibi para akıtarak, dünya yansa umurumda değil modunda eğlenen insanları da gördüm, hem de sokak arasındaki çöp konteynırının yanı başında, bulduğu karpuz ve kavun kabuklarını temizleyerek kemiren adamı da…

Doğduğum güzelim kentte, turist pozisyonunda da olsam hayli zamandır, bu büyük değişimi fark etmemi engellemiyor.

İşte bu çöplükte bulduğuyla beslenen, başkalarının artığıyla hayata tutunmaya çalışan çaresiz insanı, televizyonlardaki haber bültenlerinde görmeniz mümkün değil artık! Kaldı mı geriye internet, hah! Mesele tastamam budur, memlekette kriz mriz yok, her şey çiçek, kelebek, herkes memnun, gayet mesut!

Geçen hafta, Cumartesi Anneleri’nin eylemine gittim, polisler, devletin verdiği sürekli sarı basın kartını göstermeme karşın, inat ettiler ve içeri sokmadılar, ne yaptım, ne ettim, barikatı aşmama engel oldular. Polislere, yahu aranızda yetkili bir kimse yok mu dedim, hop gidip komiserlerini çağırdılar. Komiser, kartımı dikkatle inceledi, GBT’ye bakacaksan, o işi metrobüste çözdük dedim, anlamsızca yüzüme baktı, sonra burada haber falan yok diye geçiştirmeye çabaladı. Diretince, bu kez takip edilmesi yasak dedi, haydaaa OHAL bile kalktı, neyin yasağıymış bu diye sordum. Ben bilmem müdürüm bilir dedi. Eee müdür nerede, barikatın öteki tarafında, oraya nasıl gideceğim, yanıt; tısssss! Aynasızlar, çeyrek asır önce, sarı basın kartım olmadığı için engel oluyorlardı, şimdi olması da fark etmiyor. Hemen her şey yenileniyor ve gelişiyor, zaman inadına ilerliyor, lakin mevzu en temel haklar olunca, yakıcı gerçeğimizin özeti; bas geri!

Adana Film Festivali demişken, son yıllarda attığı deparla, memleketimizin en gözde, en önemli ve değerli film festivaline dönüştüğünü vurgulamak isterim. Hele hele bu sene, yurdumuz adına bir ilki yaratmışlar, resmen dijital devrim yapmışlar, cep telefonuna uygulamayı indiriyorsun, filmini ve koltuğunu seçiyorsun, işlem tamam. Ulusal uzun metraj kurmaca için tam 42 film başvurmuş, ön jüri aralarından 15 finalist yapımı belirlemiş. Elbette iyi film sayısı az, vasatlar çoğunlukta, bu festivalin derdi değil. Sorun, memleketimizin sinemasında, muhalefetin durumuna benzeşiyor haliyle, bir türlü üretemiyor, üzerindeki ölü toprağını atamıyor, silkelenip ayağa kalkamıyor. Ne yazık ki… Hal böyleyken, ne etsin sayın halkımız, işte birçok sinemasever, ister istemez yabancı filmlere meylediyor, haksız da değiller hani.

Evet, Adana iyi ve doğru bir yol tutturmuş, peki, Türkiye’nin en eski film festivali olan Antalya ne durumda? Bakın, 55 yıl, dile kolay, Yeşilçam’ın kalesi, sinemamızın vitrini olan Antalya’nın, kısaları, belgeselleri, ardından da ulusal uzun metraj kurmaca yarışmasını kaldırması, gerçekten kimsenin umurunda değil mi? Bir de bu yıl, sanki Antalya’yı, Adana’yla birleştirmeye karar vermişler, çünkü resmen biri bitmeden daha, diğeri başlıyor. Antalya’nın sorumluları, şu gereksiz restleşmeye artık bir son verin, dev gibi kentten, minicik Cannes çıkartma çabası, hem komik, hem de dramatik çünkü. Ha aklıma gelmişken, sinemacılarımız, babaları ve güvercinleri çok seviyor sanırım, dört baba, iki güvercin filmi, yeni bir moda başlatmaz umarım. Meramımı dile getirdiğime göre, Adanaca soralım o vakit; Ayıktın mı?

Anons adlı çokça konuşulan filmi, dün gece seyrettim nihayet, bir dönem işi, 1963 yılında yaşanan ve daha sonra ayaklanma olarak adlandırılan başarısız darbe girişiminden yola çıkıyor. Tasfiye edilmiş dört subayın, İstanbul Radyoevi’ne baskın düzenleyip, anons ile halka seslenme gayretinin, gündelik hayatla karşı karşıya kalması, filmin kısa hikâyesi… Yer yer komik, bir parça absürt bir yapım ve ziyadesiyle kara mizah. Kendi adıma, eleştirilerim de olsa, filmi iyi buldum, salondan çıkarken, insanların, cunta girişimi gibi ciddi bir konunun, sulandırıldığından bahsediyorlardı. Bir avuç rütbelinin, milyonlarca sivilin geleceğiyle oynama çabasına girmesi, şuursuzluğun dibidir ve bu hal, kabul buyurun absürttür. Halktan kopuk, insanlıktan uzak bu anlamsızlıklar silsilesi, çok canını yaktı bu güzelim coğrafyanın, tarife lüzum bile yok!

Eller aya, biz yaya, bizim en bildik klişelerimizdendir, bunu aşacak ne yaptık, işte meselemiz budur. Ancak tüm bunların da ötesinde, adı sanal olsa dahi, sınırların kalktığı bir dünya yaşanıyor internette, özgürlüklere düşman olanların, tüm tepkisinin, başkaca bir sebebi de haliyle namevcut! Güvenli internet istiyoruz ile başlar bu süreç, sonra sansür, oto-sansür, ceza ile devam eder. İhbarcı yurttaşların zaten hoşuna gider mevzu, burada geleneklerimize laf söylendi, şurada öpüştüler, aaa içki içtiler, neeeeee seviştiler mi, ülkemizi kötülüyor hayınlarr gibi ve benzeri coşma halleri, mekanizmayı harekete geçirmeye yeter de artar bile… Çocuk, hayvan istismarına, kadınlara yönelik tacizlere, nefret söylemine karşı çıkmak, salt devletin değil, hepimizin en asli yükümlülüğü, bu suçtur ve cezası vardır, gerekçe bu olursa ve potansiyel aranırsa, lanet fişleme devreye girer. Bakın denetleme dedik, fişlemeye kadar geldik. Sorarım, yönetenlerin amacı hakkında hala şüpheleriniz mi var?

Güzele düşman olmak!

 

 

 

Alper Turgut

 

Malum, bugün memleketin yarınlarının şekilleneceği çok önemli bir seçim var, doğal olarak, yasaklar da… T A M A M, sorun yok! Zaten kafamızı kurcalayan, vicdanımızı ayaklandıran, tepkimizi çoğaltan, bambaşka bir sorun yaratmayı yine ve yeniden becerdi, yetkili zevat, özel ve güzel olan her şeyi bozmak gibi, tuhaf ve bıktırıcı hünerleri var, haklarını yemeyelim. Şimdi efendim, 32 yıldır Dolmabahçe Sarayı müştemilatındaki Baltacılar Dairesi’nde konuşlanmış durumda, tam 136 senelik Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı… Hopppp bir anda tahliye edin diye karar alıyorlar ve ardından tehdit etmeyi unutmuyorlar. Çünkü güzel, sanat, konservatuar, canlarını sıkıyor, tekini bile sevmezken, bakın üçü bir arada, öyle ya da böyle, kesin nefret sebebi…

Pazartesi gününe kadar binayı boşaltın, haydaaaaaa, yoksa aniden içeri dalıp, Ankara’dan abim geldi şarkısını mı söyleyeceksiniz, tek bir ağızdan? Ha! Emre rağmen bina boşaltılmadı, salı günü binanın elektrik ve suyunu kesin, sonra güç kullanın, polis eşliğinde tahliye edin. Peki, nereye gitsin öğrenciler, öğretmenler? Orası muğlak bile değil! Çünkü gösterilen, ayarlanan ve üzerinde anlaşılan bir yer yok! Gelin empati yapın, senelerce yuva bellediğin bir yerden, seni kollundan tuttukları gibi sokağa atıyorlar, itiraz edene de devletin bildik sopasını gösteriyorlar, vicdanınızda hala tık yok mu? O vakit, sen güzel olan her şeye düşmansın, canım kardeşim.

Hababam Sınıfı, gerçek hayata taşınıyor sanki, İnek Şaban, Güdük Necmi, Damat Ferit, Hayta İsmail, Domdom Ali ve diğerlerini, kulaklarına yapışıp, sokağa atmak gibi bir şey bu… Harbiden filmi izlerken, sadece gülüp geçiyor musunuz, kuzum sizin hiç gözleriniz nemlenmiyor mu? Badi Ekrem şaşkın, Hafize Ana üzgün! Neyse ki Kel Mahmut var! Mahmut Hoca, harekete geçer, çok sevdiği haylazlarını kurtarır elbet! Yanlış işler yapıyorsunuz, çok yanlış!

Tarihi binayı, müze yapacaklarmış, ba ba ba… Başbakanlık Çalışma Ofisi yüzenden, güvenlik dediniz, sakıncalı dediniz, sokağı halka kapattınız, üniversite öğrencilerinin sosyalleştiği, kafayı dinlediği, çok sevdiği çay, kahve içilen alanı kapattınız, eee bugün de Başbakanlık kurumunu, tarihe gömüyor, yani kapatıyorsunuz, oldu olacak Beşiktaş’ı da kapatın, tam olsun. Ama durun! Cumhurbaşkanlığı Seçim Ofisi’ne dönüşüp, büyüyebilir her an, üstelik yer ferah, yel de esiyor, tarih filan, oh mis! Peki, bu acele neden? Seçimi kazanmış, tüm yetkiyi kapmış gibi davranmak, riskli değil mi? Hem sabır, ne güzel bir haslettir, tamam! Yan tarafta lüks bir otel var, ne sakıncalı bulunuyor, ne de başka şey! İşte orayı satın alın, ofise katın, ne oldu, yoksa güzelim yeri ve binayı, onlara siz mi tahsis ettiniz? Desenize, olaylar tamamen duygusal! Durduk yerde, yapılan böylesi bir girişimin tek bir mantıklı açıklaması var, o da ortamı germek, öfkeyi tetiklemek, insanları sokağa dökmek, ikinci tur çalışması için ve ahalinin kesinkes kamplaşması için, elbette.

Çay, kek, çorba, Tatar böreği yetmedi, küvet, fırın, buzdolabı kafi gelmedi, günlerdir gülüyoruz, ya sinirlerimiz gerçekten bozuldu, ya da moralimiz yerine gelmeye başladı, işte onu zaman gösterecek. Evdeki eşyalara, sen eskiden yoktun, ne iyi ettin, çıkıp geldin, ah canım benim diye sarılasım var, çok eski, harbi külüstür fotoğraf makinelerim var, çok kahrımı çektiler, onlara yüz vermiyorum misal, siz eskiden de vardınız, kimi kandırıyorsunuz diyerek… Acaba ayıp mı ediyorum?

Bilmiyorum! Çocukluğumuz yontma taş, gençliğimiz cilalı taş devrinde geçti, büyüklerimiz, hep eskiyi yad eder, çok şanslı nesil olduğumuzdan dem vururlardı. Onların zamanında taş bile yokmuş, koşullarının zorluğunu düşünün yani…

Pes bize, peh bize, vefasız çıktık, haddimizi aştık, halden anlamadık.

Size, Şahsiyet adlı yerli işi internet dizisini çok beğenip, çok sevdiğimi anlatmış mıydım? Suya, sabuna dokunmuş, acı gerçeklerimizi ıskalamamış, elbette hataları, sorunları, kopuklukları vardır, ama denemiş, üstüne gitmiş ve bence meseleyi çözmüş. Umarım bu milat olur, dizi veya film çekecek olanlar, çıtayı görür ve umarım üstünden atlamaya çabalarlar, yoksa altından geçmek, çok rahat, çok güvenli, çok sıradan, şüphesiz! Sanata düşman iklim değişirse, halkımız bilinçlenirse, değme keyfimize be!

Ahlat Ağacı’nı filmini de seyrettim, şu ana dek üstüne bik bik etmedim, benim sıralamamda; Bir Zamanlar Anadolu önce gelir, ardından da Kış Uykusu… Ahlat Ağacı’nı, Nuri Bilge Ceylan’ın diğer işlerinin arasına katarım, düşüş var diye uyarmayı da kendime borç sayarım. Diyaloglar gereksiz ağdalı, çekimlerde özen azalmış, süre her zaman aynı zaten, kıyamıyor sevdiğine, oysa atarım yarım saat, gözümü bile kırpmam. Ha filmin duygusunu sevdim, finalini de. Boş lakırdıya tahammülüm yok, edebi diye iteklenenlere de.

Sanırım Nuri Bilge Ceylan ile ilgili iki video çektik, Kış Uykusu üzerine, ilki seyretmeden, diğeri de izledikten sonra, sinema yazarı arkadaşımla… NBC’nin YouTube hesabı (tık işareti var, onaylı görünüyor, kendisinin değilse bilemem), bu videoları, bize sormadan almış ve paylaşmış. Mevzu kibirse, aşmak diye bir şey yok ha, anlayana… Zevk mi alınıyor, yorumlar okunmuyor mu, bilmiyorum. Lakin şunu biliyorum; Ohoooo videoların altında küfür, hakaret gırla… Yorum diye kusmuş resmen NBC fanatikleri, eleştirdikleri de içerik değil ha, işte gömlek giydin, puro içtin, çay bahçesinde eleştirdin, bla bla… Ne bileyim, Yılmaz Güney, ezilenin hakkını aradı, bedel ödedi, Cannes’da yumruğu o yüzden havada, sen hayırdır poz filan diye sorduk diye, memleketinde dut yemiş bülbül olanların, Fransa’da kanarya gibi şakımasını ilginç bulduk diye, Türkiye’de gazetecilere konuşmayıp, dışarda söyleyeceğini söyledi diye, liseli bile bedel öderken, meslektaşı yönetmenlerinin filmleri, sürekli ret yerken, kamunun kaynaklarını çok rahat alıyor diye, fikrimizi söyledik.

Hala aynı görüşteyim, insanları, kutsal bellemeye, kahramanlar üretmeye karşıyım, Recep İvedik filmlerinin hayranı tayfa da, aynı sövgüleri düzebilirdi, seviye diye bir şey vardı, seviye diye bir şey yokmuş. İşte hal böyleyken böyle…

Otoban da neymiş, patika dururken…

 

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Efendime söyleyeyim, 71 yaşındaki Yavuz Turgul ile 76 yaşındaki Şener Şen’in, yedinci ortak projesinde, Yol Ayrımı filmini, Muhsin Bey, Eşkıya, Gölge Oyunu’nun altına, Gönül Yarası ve Av Mevsimi’nin üstüne koyarım, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nin ise kıvamında ve ayarında derim, geçerim, haliyle kendimce… Eyyy Yavuz Turgul, filmlerin arası, hiç yedi sene mi sürer diye topa sert girecektim, sonra Eşkıya ile Yürek Yarası arasındaki dokuz yıllık boşluk geldi aklıma, hımmm dedim, eee adamın tarzı bu, cici keyfi nasıl isterse, öyle olur, Onur Ünlü gibi, senede dört film mi çeksin, yahu bant sistemi mi bu, şu sayıda ürün, şu zamanda geçsin diyelim. Tüketim malzemesi falan değildir sinema, günümüzde öyle görünse de, kalıcılık esastır gardaşım, bir film, kesinkes vizyona sığmamalıdır.

 

Av Mevsimi sırasında, öfkeli bir yazı yazmamın sebebiyse, bu bir polisiye türüdür şeysine kafayı takmış olmamdı, bu sebeple, beş senede böyle senaryo mu kaleme alınır, insan beş senede, üniversiteyi bitirir be demiştim, çünkü finale giden yollarda, gizemi erken çözmüş, dedektife bırakılacak işi, bir sinemasever olarak üstlenmeyi, hoş karşılamamıştım. Hala aynı fikirdeyim, belirteyim.

 

Aslında Cannes’da Altın Palmiye alan Ruben Öslunt’un Kare (The Square) filmi hakkında yazacaktım, kendimi birden Yol Ayrımı’nda buldum, fena da olmadı hani, benzerlikleri de var üstelik. Öncelikle ikisi de maşallah iki buçuk saat sürüyor, sonrasında zenginlerin samimiyetsiz, soğuk ve acımasız hayatlarına pencere açıyorlar. Nasıl eleştirdiklerinden daha önemli olan, eleştiriyor olabilmeleridir elbette, bu bağlamda, vurun hayatı hepimize zindan eden, açlıkları asla doyman, dünyayı kendilerinden ibaret sanan varsılların kafasına kafasına, ellerinize sağlık!

 

Yol Ayrımı’nın hayli uzun süresi boyunca, asla sıkılmamış olmam, saatime bakmayı dahi düşünmemem, benim için artı değerdir, buna filmin akıcı ve kendine çeken hali nedendir, yapıt, yürüyor, yok, eski sinema anlayışı, yok, ne gereği vardı, yok, yönetmen jübile yapmış, yok, Şener Şen, korkuyor, film seçiyor, bunlar aslında hep hikâye, gerçekten önemli olan, iki sinema insanının, 30 senedir, ortak düşler kurması, her türden olumlu-olumsuz eleştirinin, laf geçirmenin, akıl öğretmenin bu birlikteliği bozamamasıdır, en nihayetinde…  Yurttaş Kane ve Bisiklet Hırsızları göndermeleriyse iyi olmuş, güzel olmuş, isabet olmuş. Rehber yapıtlar, asla unutulmamalı, onlardan feyz almalı, ezber bozan eserlere giden yol, çünkü kült ve klasik yapımları anlamaktan geçiyor. Hiç mi itirazın yok be adam diye sorarsanız, tonla var diye yanıtlarım, lakin siyasete gireriz, mesele uzar, acımasız bir zenginin vicdan ayaklanması, ancak masallarda olur, gerçek hayat ise bambaşkadır, binlerce senedir, yoksulun sömürülen emeği, çalınan hayatı, dökülen kanı, buna şahittir.

 

Memleketin yaşayan en iyi ve en büyük aktörlerinden Şener Şen’e eşlik eden oyuncu kadrosu Çiğdem Selışık Onat, Rutkay Aziz, Nihal Yalçın, Mert Fırat, Tilbe Saran, Ruhsar Öcal, Defne Kayalar, Şerif Erol da rollerinin hakkını veriyorlar,  filmde oynayan bisikletler ve köpek arkadaş ise elbette favorim.

 

Yol ayrımında, her zaman az kullanışmış olanları seçmek gerek, otobana çıkmaya lüzum yok, çünkü anayolda, saçma sapan komediler, ucuz dramlar ve sanat adına yapılan saçmalıklar var, tali iyidir iyi.

Devletin mangırıyla, bağımsız sinema olamaz!

 

 

 

 

Alper Turgut 

 

Her şerde bir hayır vardır derler ya, valla kısmen doğrudur, işte bir festival, kendince safraları (aman sahnede protesto şeysi filan olmasın kafası) atmaya çabalarken, resmen ikinci festivale yol açtı, bildiğiniz sınırları aştı, tek kente sığmaz, sığamaz oldu.

Uluslararası yarışma, Antalya’ya, ulusal yarışma da İstanbul’a kaldı, yani bizim meşhur kazan yine doğurdu, buna inanın! Bence gayet iyi oldu, iyi, üstelik alternatif yaratmanın hazzı, seçeneksiz değiliz canım be demenin tadı, haliyle bambaşkadır.

Hah! Gelelim meselenin bam teline… Yerli ve milli olacağım iddiasında olanların, ulusal film yarışmasından vazgeçmesi, yerli ve milli olmamakla suçlananların da ulusal yarışmaya sahip çıkması, bir büyük ironi değilse, harbiden nedir? Memleketimin tuhaf halleri, zaten malumunuz, haaa komiklik olsun diye yapılmıyorsa şayet, durumumuz vahimdir, vahim!

Evet, iki hafta önce Antalya’ya gideceğim ve döndükten sonra izlenimlerimi yazacağım demiştim, o halde, vakit kaybetmeden başlayalım. Öncelikle, Antalya’yı Cannes’a benzeteceğiz, ona dönüştüreceğiz iddiası, kuşkusuz bebelere balon kıvamında bir masaldır, koca koca yetişkinlerin buna inanması ise ayakları yere basmayan hayal ile absürt bir gerçeklik arasında bocalamaktır. Ziyadesiyle pimpirikli, hep başkalarına hevesli, bir türlü tutturulmayan etiketli, elbette bol bol gülme efektli…

Reçeteye gel!

Arkadaş, ABD’nin, Avrupa’daki sinema vitrinidir Cannes, yeni kıta, eski kıtaya, ünlü yünlü isimlerini ve cicili bicili filmlerini taşımak için ilk durak olarak orayı seçmiştir. Sen ise memleketimizin en eski film festivali, Yeşilçam’ın eski kalesi, yerli yapımların hamisisin, varlık ve yaşama sebebin bambaşka, güzelliğin, özelliğin, önemin ve değerin, kırmızı halıdan, yarı-meşhur kaprisinden ve ben yaptım oldu zihniyetinden çok daha büyük, asla unutma, yabancıyı tanıtmak değil, yerliyi geliştirmek, iteklemek, yürütmek senin biricik görevin… Cannes dediğin, el kadar kasaba yahu, sen güneyin incisi, kadim dağlara yaslanmış kocaman bir kentsin, bırak da, o sana benzesin, değil mi ama?

Antalya’dan Altın Portakal adını aldınız, kısa filmi aldınız, belgeseli aldınız, uzun metraj kurmacayı aldınız, geriye salt uluslararası yarışmayı bıraktınız; peki, yerli işi yapımlara para veriyoruz, onlar da bizi ödül töreninde kınıyor diye, birkaç cılız ses çıktı diye, tüm bunlara değdi mi? Onca emek, onca çalışan insan, onca para, onca reklam… Ve bunca bedel karşısında, ortaya çıkan bu sıkıntılı, tartışmalı ve halktan kopuk sonuç, sizce de yazık değil mi? Gerçek kesin ve net, hiç kuşkusuz, film forum ve etkinlikler, harbi harbi film festivalinin önüne geçmiş, film sayısı da azalmış, film seçkisiyse, bırakın katmanı, derinliği, cezbetmekten dahi muaf olmuş. Gelen çaptan düşmüş yabancı ünlüler de, memleket sinemasından bihaber ha, biri deri tasarımında uzmanlaşmak istiyormuş, diğeri iki uçak kaçırıp, üçüncüde yetişebilmiş, herkes bir âlem yani, ben burada ne arıyorum yahu demiyorlarsa şayet, söyleyecekleri şey besbelli; geçiyorduk, uğradık! Hımmm bundan sonra çağıracaklarınıza, bari Türkiye’ye ve sinemamıza dair okuma yaptırın, yine ve yeniden ahaliye eğlence çıkar, aksi takdirde.

Gelecek sene, ulusal film yarışması, tekrar Antalya ile bütünleşebilir, niye mi? Sadece film direktörlerine, koordinatörlerine kalmıyor ki ihale, belediye başkanları da, hoppppppp değişiveriyor, hatta sabit koltuk sahibinin iması bile yeterli oluyor, canım memlekette. Özetle; önümüzdeki yıl, kim öle, kim kala?

Lak lak bittiyse eğer, ben asıl mevzuma odaklanayım, Antalya’nın bana güzelim hediyesi, “Dürüst Bir Adam” (Lerd) filmi oldu. İranlı yönetmen Muhammed Resulof, bedel ödemeyi, yeniden göze alarak, çarpık sistemi, tokatlamış resmen. Zaten kesinlikle ödün vermeyen, zalimlere kamerasıyla hücum eden, baskılara boyun eğmeyen bir sinemacı, bizim en büyük hasretimiz değil mi? Niye hala ve ısrarla bir, iki, üç, daha fazla Yılmaz Güney diyoruz, tam da bu yüzden işte. Düşünün hele, ağır baskıcı bir ülkede yaşıyorsunuz, sansür, ceza, sürgün, alıkoyma, hapislik o biçim, ama susmak bir yana, kadrajınızı konuşturuyor, isyanınızı peliküle döküyorsunuz, çünkü siz, sinema tutkusuyla ve özgürlük aşkıyla yanıyorsunuz ve hiçbir güç, hiçbir tehdit, hiçbir ceza, size engel olamıyor, doğru bildiğiniz yoldan, asla ama asla vazgeçiremiyor. İşte siz, dürüst bir insansınız, sahici, düzgün ve samimi…

Bize, memleketimize ve biricik yerküremize, düzgün adamlar ve kadınlar lazım, yapmacıksız ve tereddütsüz. Aman devlet bana para versin, ben de muhalif yönetmen olayım, devletten kredi alayım, bağımsız film yaptım diye hava atayım ezik zihniyeti nerede, filmi yüzünden yargılanan, hapis cezası alan, pasaportuna el konulan, uslanmak bir yana, ilk fırsatta yine bildiğini okuyan ve zulümle mücadelesine kaldığı yerden devam eden berrak, aydınlık ve özgün bilinç nerede? Neden İran sineması, yerelden evrensele ulaştı, neden biz bir ekol, bir okul olamadık, şifresi burada canlar, devletin artığıyla beslenen ve devlet aygıtına kafa tutan ayırımında… Öyle ya da böyle, ezber bozmak, herkesin haddi ve harcı değil!

Muhammed Resulof, Dürüst Bir Adam ile 54. Antalya Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü aldı, pardon alamadı, çünkü pasaportuna el konulduğu için, çıkışına izin verilmedi, tıpkı Cafer Penahi ve diğerleri gibi, o da bedel ödüyor ve onların varlığı, benzer koşullar altında olan bizlere de umut veriyor. Filmi seyrederken, kendi memleketimden çok şey buldum, yok artık dedirtecek kadar, yalan, dolan, talan, işte ne ararsan, sonra Antalya’da kendine muhalif diyen sinemacılar gördüm, acı acı güldüm, o esnada İstanbul’da olan ve bir küçücük protestoyla bağımsız kaldıklarını sananlara da elbette… Dost acı söyler; İranlı meslektaşlarınızın seviyesine ulaşmak için, sizin daha 40 fırın ekmek yemeniz gerek!

Yaşasın koltuklar savaşı!

 

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Memleketin suni gündemleri, harbiden hepimizi oyalıyor, misal işte belediye başkanları, emre uyup istifa edecek mi, yoksa varlık sebebine karşı direnecek mi, gibi… Ben bu yazıya oturmuşken, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, istifa edecek misiniz sorusu üzerine; “Benim öyle bir şeyim yok. Görevimiz belli, işimiz belli. İşimize devam ediyoruz. Bursa’ya geri dönüyorum. İnşallah görev devam edecek. Görevimizin başındayız” dedi. Başbakan Binali Yıldırım da anında araya girdi; “Arkadaşlarımız gereğini yapacaktır. Buna inanıyorum” diyerek… Ben, kendi adıma, Bursa’nın belediye reisini, gelenekselleşmekte olan Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’ni, aman açılışta içki filan içer bunlar diyerek, resmen bitiren insan olarak görüyorum. Bursa’daki genç arkadaşlar, arada yazıyorlar bana, dertlerini döküyorlar; “Abi, şehrimizde kültür ve sanatı çoktan geçtik, sosyalleşeceğimiz ortam kalmadı koca kentte, yemyeşil dedik, bildiğin kup kurak çöl oldu.”

 

Evet, yeni kuşakların sevmediği bir adam, seçimde, illa koltuğunu kaybedecekti, yani sizler, Reyiz’in, kendi getirdiği elemanlarla sorunu filan olduğunu sanmıyorsunuz değil mi? Sen Recep, ben Recep, iki Recep olamaz da dememiştir, büyük ihtimalle… Anketlere bakıyorlar, hemen her hafta ve görünen köy, kılavuz istemiyor, tepetaklak düşüyor, koltuk sevdasında olanlar, hırslarıyla kentleri yaşanmaz kılanlar… Şüpheniz olmasın ha, mevcut oylar, cepte sanılan oylar bile eriyor, hızla. Melih gider, Recep gider, o gelir, bu gelir, şu gelir ile nihai çözüme ulaşılır mı, keşke bambaşka bir halkımız olsaydı, o vakit kesinlikle hayır derdim, şimdi ise muğlak, elbette muhalifler çalışmazsa, çabalamazsa şayet, bize dair, her zaman ki tarife yani… Tam 23 senedir koltuğa çakılı kalan Melih Gökçek denince aklıma, bir “kırık fişkiye”, bir tuhaf dinozor, bir de ergen işi tweetler geliyorsa, hatayı kendinde arayacak, belediyecilikte ustalaşmak yerine, neden troll olmayı seçtim diye kendine sorarak.

 

Bonzai tehdidi, gençliğin başında bir kara bulut gibi dolaşırken, kâfi gelmemiş olsa gerek, şimdi de Flakka adlı, kullananı yürüyen ölülere, nam-ı diğer zombiye çeviren yeni bir musibet yaratmışlar. Hadi laboratuvar kurup, insanlık suçu işleyelim, saldırganlık, vahşilik, yamyamlık hedefiyle, tehlikeli ve tuhaf bir meret üretelim diyenler varken bu dünyada, hep birlikte magazine gömülmemiz, tüm gerçekleri görmezden gelmemiz, saçma sapan şeylerle ömrümüzden yememiz, nereye gidiyoruz lan biz dedirtmiyorsa eğer, harbi harbi başımız büyük belada demektir. Şimdi bu sonuca nasıl ulaştın diye sual etseniz, yanıtım şu olacaktır; son senelerde, kamplaşma denen illet şeyin etkisiyle, hepimiz boşluktayız, öfkeli ve gerginiz, kimimizin umudu yok, kimimiz bekleme odasına hapsolmuş gibiyiz, bizi kemiriyor bu süreç, nedeni de belli aslında, bireysellik ve örgütsüzlük, algımızla oynanmasına izin vermemize yol açıyor, kolay gaza geliyor, olumsuzluk adına ne varsa, biriktikçe birikiyor. Yani Flakka veya Bonzai denen şeylere gerek yok, kendi kendimize deliriyoruz zaten.

Neyse… Baştan söyleyeceğim şeyi, uzattıkça uzattım, konuma döneyim. Belki biliyorsunuz, bu sayfada, geçtiğimiz sene; “Kraliçe çıplak ya da “Portakal”, hoşça kal!” diye bir yazı kaleme almıştım. “Evet, geldik bu seneye, yani 53. Antalya Film Festivali’ne, pardon 3. Elif Dağdeviren Film Festivali’ne… Bu arada ‘Altın Portakal’, sizlere ömür, adını çıkarttılar, altın sarısı heykeli karartılar, memeleri kapattılar” diye devam ediyordu. Hayat işte… Bu üç sene zarfında, Antalya’dan Elif Dağdeviren gitti, kısa film gitti, belgesel gitti, eee şimdi uzun metraj yarışması da gitti. Şimdi gel festivale dediler, 54. Antalya Uluslararası Film Festivali’ni yerinde gör, elbette biliyorum, neredeyse her sinemacı, protesto ediyor şu an festivali… Umarım, belediye işi, parti işi festival kafası, bir gün aşılır, festivaller, tüm kentin ve memleketin olur.

 

Ancak ben sinemacı değilim, içeriden biri değilim, olursam eğer, ilk size söylerim. Film eleştiren, sinema üzerine bik bikleyen bir gazeteciyim, her şeyi yerinde görüp, notlarımı alıp, Antalyalılarla konuşup, yaşananları yazmak ve ardından paylaşmak isterim. Yoksa haliyle, gönlümüz İstanbul’da yapılacak alternatif festivalde, seçeneklerin olması, şıkların çoğalması, iyidir iyi… Haaaaa bu üç yıllık kesintisiz mücadelemde, yanımda olmayanlar, zevkle ve keyifle oraya koşanlar, şimdi hadleriymiş gibi, sakın beni kınamasınlar, peşin peşin söyleyeyim. Ve orada göreceğim, sinemacılar, muhalif geçinen sinemacılar geldi mi, gelmedi mi, sektör ne durumda, Antalya, hedefledikleri gibi Cannes olmuş mu, yoksa yüz yaşını açan sinemamız, dibe doğru yolculuğunu sürdürüyor mu? Elimi korkak alıştırmam, sıkıntı yok, rahat olun!

 

Hayattan şunu öğrendim, politik doğruculuk adına, sürekli yanlışlar yapılması, hataya düşülmesi, resmen kabul görüyor. Herkes aidiyet adı altında, gerçeği bükmeye didiniyor, samimiyet ve dürüstlük, bu kadim topraklarda hor görülüyor, ziyadesiyle… Çıtkırıldım hezeyanlar, kimlik siyaseti, tatlı su söylemleri, g.te, g.t diyememe hali, pek matah bir şey de değil hani, robot muyuz biz gardaşım, şayet hakkını veremeyeceksek, güzelim dile ve kalem tutan ele, ayıp etmez miyiz?

 

Hah! Reyiz, biz demokratlar demiş geçen gün, emperyalizmin acımasız vukuatları karşısında ne yapacağız diye sormuş. Sonra da devam etmiş; “Maalesef dünyada adalet yok. Haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünya. Böyle bir dünyayı kabullenmek mümkün değil. Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Böyle bir dünyada yaşamak bize bir zul!” Çok yakında, biz sekülerler, biz sosyalistler, biz anarşistler, biz komünistler derse, hani şaşırmamak gerek. Misal sadece benim koltuğum değerlidir, önemlidir, kalıcıdır, otoyollar benim, köprüler benim, metrolar benim, şehirleriniz benim, hatta tüm memleket benim, size koltuğu ben verdim, tamam, halk sizi seçmiş olabilir, lakin salt benim dediğim olur, koltuğu geri vereceksiniz demek, zaten demokratlığın gereğidir, değil mi?

La bu ‘Portakal’ ne etti size?

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Bir festival, memleketten bağımsız düşünülebilir mi? Kesinlikle, hayır! Ülke, absürt ve fantastik bir film gibiyse, festival de aşağı yukarı öyledir, kuşkunuz olmasın. Yıllar önce bir büyük depremi takip ediyordum, haberin peşindeydim, insanlar perişan, yıkımın tarifsiz kederi, yansımış yüzlerine, toz ile gözyaşı birleşiminden oluşan çamur, suratlara sıvanmış, hava ağır, kurşun gibi ağır, can kurtarma derdine, mateme bile vakit yok, metanet nasıl olsun, anlatılmaz yaşanır bir hal, sözlerin bile hükmü, artık namevcut. İşte o esnada, başkentten kerli ferli göbekli zevat geldi. Enkaz bölgesinde kırmızı halı serdirdi, yerli yöneticiler, benim aklım durdu, pislenmesin, kirlenmesin diye belki, kodamanların cici ayakkabıları, inanın bilmiyorum, bugün bile hala anlam vermek istemiyorum. Onlar, kırmızı halıda salına salına yürüdüler, boy gösterdiler, iyi bari alkış beklemediler, yuhlamaktan beter eden gözleri ben gördüm, onlar da görmüş olsa gerek, geldikleri gibi apar topar gittiler.

 

Diyeceğim o ki; kırmızı halı, yurdumuzun biricik gerçeği olmuş, özentilik ve eziklik, yerleşik bir hal almış, gösteriş, filmin önüne geçmiş, canım içerik, vitrin zihniyetine yenik düşmüş. Film festivallerimiz, tam bir yıl boyunca itinayla hazırlıkları yapılan Akademi ödül törenlerini veya Cannes’ın kendini ispatlamış ve kabul görmüş rüküş tarzını, kendilerine uyarlama çabasından vazgeçip, emsal aramak yerine, özgün projeler ve işler peşine düşseydi keşke… Ama nerede, festival yönetimleri, meselenin magazin boyutuna odaklanıp, bir türlü festival kısmına geçemiyor, kendilerine koydukları çıtayı bile aşamıyorlar işte, en ufak eleştiriye bile katlanamayanlar, seçkin gördükleri zümrenin, goygoyuyla ve cılız alkışlarıyla, kalıcı ve çarpıcı bir iş yaptıklarını sanıp dururlar, o kadar.

 

Evet, Türkiye’nin en eski film festivali, kentin adının önüne geçtiği gerekçesiyle, meşhur ‘Altın Portakal’dan bu yıl kurtuldu, 52. Uluslararası Antalya Film Festivali adıyla, gecikmeli de olsa yapılabildi. La bu ‘Portakal’ ne etti size? Ne güzel zihinlere yerleşmiş işte, ne demeye kaldırırsınız ki, narenciye festivali olarak algılamıyordu insanlar veya Turunçgiller familyasının müthiş zaferi diye…

 

Efendim, belki şehre bir film gelir demiş şair, festival, bahar gibi bir şey yani, insanın içini kıpır kıpır eden, yaşama arzusunu yeniden tetikleyen, yeşeren, yeşerten… Eee ne yaptınız, aldınız kış aylarına sürüklediniz, seçim dediniz, G20 dediniz, yaz kentinde, kış festivali tertiplediniz. Gelecek yıl, bu yanlıştan dönülür, baharın, ilki, sonu da fark etmez, güzel bir tarih seçilir, umarım.

 

Kente belki bir film gelir demiştik değil mi? Gelmiş de ne olmuş demek gerek belki de, çünkü tek tük filmler dışında, salonlar bomboş imiş. Neden imiş dedim, çünkü yıllardır davet edildiğim festivale, davet edilmedim, oradaki arkadaşlar söyledi, Antalyalılar, festivallerini pek önemsememiş, katılım göstermemiş. Oysa geçmiş yıllarda, salon hınca hınç dolardı, merdiven basamaklarına tüneyerek, kaç film izledim, hiç saymadım. Antalya’nın açılış günü, -artık kayan yıldız olsalar da- ünlü konuklarına (Kathlen Turner, Jeremy Irons ve Vanessa Redgrive) rağmen, şampuanlı Altın Kelebek, daha çok rağbet gördü. Herkes kelebeği, yazdı, çizdi, konuştu, yerli ünlüler de şampuana koştu, koltuklara doluştu.

 

Geçen sene festival komitesinin, kişisel kaprisleri, kriz yönetiminden bihaber olması, kimine tüm festival, kimine yarım festival davetiyesi göndermesi, özetle haksızlığı kendine güzelce yakıştırması yüzünden, davetlerini reddetmiştim. Düşünsenize, film eleştirmenine, ya festivalin başında, ya da sonunda gel diyorlar, misal 12 film varsa, altısını seyret, geri kalanı da izleme, oh ne güzel, sayılar önemli, film değil, muhteviyat hiç değil! Elbette sansür meselesi, birçok yapıtın kendini çekmesi, geçen sene bu kararı almamdaki, asıl sebep idi. İstanbul’dan Antalya’ya festivaller, yasak da neymiş, yaşasın çiçek, böcek diyerek, özgürlükten, sanattan ve sinemadan ödün verdiler, aman festivaller sürsün de, nasıl sürerse sürsün mantığıyla hareket ettiler, ne yazık ki. İstanbul, festival yöneticini değiştirerek, yeni bir arayış içine girmişken, Antalya, gayet halinden memnun bir şekilde devam etti. Üstüne üstlük belgeseli de programından çıkardı, tehlikeli bir safra atılmış oldu, buna karşın, memleketin, atınca mangalda kül bırakmayan yönetmenleri, para ödülü yüzünden, bırak protestoyu, kınamayı, şunu bunu, resmen akın akın, festivale başvurdular. Haliyle sinemacılar, bölünmüş oldu. Zaten bu ülkenin gerçeği, kamplara ayrılmak veya hiçbir şey olmamış gibi davranmak, kolayı seçtiler, sinemamız, neden ezber bozan olamıyor, neden yerelden evrensele geçemiyor, yeniden hepimize kanıtladılar.

 

Gazeteci refleksiyle, orada neler oluyor, tanıklık edelim, seyretmediğimiz filmleri seyredelim diye, bu yıl festivale katılmak istedim. Lakin bilgilendirme mailleri bile gelmiyordu artık, akredite olun dediler, peki, hayhay dedim, doldurup yolladım, reddettiler. Bari muhalifsin, dilinin de kemiği yok deselerdi, demediler. Nedenini bile söylemediler, sinemayla alakalı, alakasız, salt ünlü olsun, hatta ünlü yakını ve çalışanı olsun, bizim gibi düşünen olsun, yeter ki suya sabuna dokunmasın denilerek, herkesi davet eden festival yönetimi, bir sinema yazarına, sen gelme arkadaş dedi, neyse canları sağ olsun. Derdim, kişisel değil, kafa ütülemek hiç değil kesinlikle, festivalleri yönetenlerin, hep aynı tipler olması, kendi çıkarlarına göre, giderek dibe vuran sinemamızı, bitmeyen şekillendirme heveslerine, ses etmek, tepki göstermek elbette. Festivallerin, ivme kaybetmesinde, seyirci yitirmesinde, belediyelerin ve partilerin, bence pek ilgisi, alakası yok. Belediyeler, tüm etkinlikleri, kentin tanıtım organizasyonu ve seçmenlerin mutlu eden işler olarak görür, sorumluluğun çoğu, festivali düzenlemek adına yola çıkan, sonra her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştıran, kendilerini ‘elit’diye sınıflandıran, ben her şeyi bilirim kafasını yaşayan bir avuç insanındır, gerisi hikâyedir.

 

Hah! Peki, nasıl düze çıkacağız? Bu kafayla zor dostum, zor, çok zor… Ä°nsanları küstüren, sinemacıları bölen, izleyiciyi, beyazperdeye deÄŸil, TV ekranlarına yönlendiren zihniyetle, bir arpa boyu yol gidemeyiz, hiç kusura bakmayın. Sanat sineması adına üretilen projelerin, kliÅŸe deposu ve apartma iÅŸler olmasından, sadece belli bir azınlık mutluluk duyabilir, kendi aralarında kaynatabilirler. ÇoÄŸunluÄŸun bu tuhaf filmleri izlemesini geçtim, onlar, mevzunun farkına bile varmaz, haberleri bile olmaz.

Çağımızın en mükemmel insanı

 

 

 

ALPER TURGUT

Oscar’lı yönetmen Steven Soderbergh’in kurgulayıp, yetenekli aktör Benicio Del Toro’nun omuzladığı “Che 1 – Arjantin” (Che Part One: The Argentine) ve “Che 2 – Gerilla” ‘Che Part Two: Guerrilla), nihayet Filmekimi kapsamında seyirciyle buluÅŸacak.

BaÅŸtan söyleyelim; Arjantin ve Gerilla, hiç kuÅŸkusuz ince bir işçilik ile yoÄŸun bir emeÄŸin ürünü… Soderberg ve Del Toro, toplam uzunluÄŸu 4,5 saate ulaÅŸan ve bu nedenle iki ayrı parça halinde gösterime sokulabilen film için tam yedi yıl süren bir ön hazırlık yapmışlar.

 

“Seks Yalanları”, “Erin Brockovich”, “İyi Alman”, Ocean’s 11”, “Ocean’s 12” ve “Ocean’s13”. ABD’li yetkin rejisör Soderberg, resmen canı ne istediyse onu çeker. Festival filmlerini de yöneten odur, giÅŸeye oynayan yapımları da… Ãœstelik yönetmelik dışında, senaryo yazarlığı, editörlük, görüntü yönetmenliÄŸi ve yapımcılıkla da haşır neÅŸirdir. Arjantin ve Gerilla, “OlaÄŸan Şüpheliler”den beri mercek altına aldığımız Porto Rico doÄŸumlu yıldız oyuncu Benicio Del Toro’nun, Soderberg ile yaptığı ilk ortaklık deÄŸil. Daha önce Soderberg’in “Trafik”i (Traffic) ile Oscar kazanan Del Toro, Che rolüyle de Cannes ve Goya’da en iyi erkek oyuncu ödüllerini kucakladı. Evet, aksanı, boyu posu ve daha birçok noktadan eleÅŸtirilse de hakkını da vermek gerek; Benicio Del Toro, filmin hemen her ÅŸeyi…

“CHE’Yİ KEŞKE ÇEKMESEYDİM”

 

Steven Soderberg, “The Guardian”a verdiği röportajda, oldukça mutsuz ve umutsuz bir portre çizdi. O, kariyerinin sonuna geldiğini düşünüyordu; “İki üç yıl içinde zaten kara listedeki bir yönetmen haline gelirim. Bir filme başladığımda her sabah ‘umarım proje hala devam ediyordur’ diye kalkmaktan sıkıldım. Hayatım boyunca yapmayı düşlediğim 3–4 proje kaldı. Onları da tamamlayınca sessizce kaybolmayı düşünüyorum. Artık yeni şeyler hayal edemiyorum”. Soderberg, Che filmiyle ilgili soruya ise şu yanıtı verdi; “Keşke Che’yi hiç çekmeseydim. Olağanüstü küçük bir bütçe ve takvimle çalışmak zorunda kaldık. Filmden memnunum ama hayatımı en az 3–4 yıl kısalttı. Herkes projeden biraz korktu. Hem onu sevenler, hem de ondan nefret edenler tarafından çok sıkı bir şekilde eleştirildik. Sadece oyuncular değil, tüm ekip bu eleştirilerden rahatsız oldu, motivasyonları düştü ve istediklerimizi gerçekleştiremedik”.

ARJANTÄ°N UMUT, GERÄ°LLA YILGINLIK

 

Arjantin, devrime yürüyen Küba’yı, Gerilla ise isyana sırt çeviren Bolivya’yı anlatıyor. Biri yengiyi, diÄŸeri yenilgiyi kurguluyor. Özetle; birinin adı umut, diÄŸerinin ki yılgınlık. Asi güçlerin, cangılda, daÄŸlarda ve zor ÅŸartlarda verdiÄŸi mücadele renkli, Che’nin, BirleÅŸmiÅŸ Milletler (BM) toplantısı için 1964’te New York’a gidiÅŸi (bu bölüm filme belgesel havası katıyor) ise siyah beyaz çekilmiÅŸ. Santa Clara’nın gerilla tarafından zaptı sırasında yakalanan takdire ÅŸayan görsel zenginlik, Soderberg tarzı ani geçiÅŸler, özenilmiÅŸ yakın plan çekimler. Ve dahası…

Filmde: Fidel ve Raul Castro, Bolivya’daki çatışmada yaÅŸamını yitiren Almanya kökenli “Gerilla Tania” (Haydée Tamara Bunke Bider), Fransız gazeteci ve Che’nin arkadaşı Jules Régis Debray, geçtiÄŸimiz günlerde yitirdiÄŸimiz devrimci komutan Juan Almeida Bosque ve Che’nin adını oÄŸluna verdiÄŸi can yoldaşı Camilo Cienfuegos (27 yaşında hayatını kaybetmiÅŸtir) da var. Che’nin hayat arkadaşı Aleida March ile Fidel’in biricik aÅŸkı Celia Sanchez Mandula’yı da es geçmeyelim. Ve her koÅŸulda “daÄŸlara geri dönelim” çaÄŸrısını yineleyen Ä°nti Peredo ve kardeÅŸi Coco Peredo… Trinidad doÄŸumlu iki kardeÅŸ, Bolivya’da can verirler. Anneleri Selvira Lei ise bir metanet anıtıdır: “EÄŸer doÄŸurganlığımı yitirmemiÅŸ olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doÄŸururdum.”

AŞK, DEVRİMCİNİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİDİR

 

Ernesto “Che” Guevara de la Serna Liync. Arjantin’de doÄŸan, doktor önlüğü yerine mavzere sarılan ve sosyalizm bayrağını Guetemala’ya, Küba’ya, Kongo’ya ve Bolivya’ya taşıyan adam. Kadın gazeteci “devrimin sahip olduÄŸu en önemli özellik nedir? diye sorar, Che yanıtlar; “AÅŸk! Bir devrimci, müthiÅŸ bir aÅŸk ile yönetir kendini. Ä°nsanlık aÅŸkı, doÄŸruluk ve adalet aÅŸkı…”

Politik yönden bu filmi eleÅŸtirmeye yerimiz yetmez. Ä°nsan yönünü verelim derken tepeden tırnaÄŸa zaafları olan, zavallı ve aciz bir komutanı resmetmek, ne özgünlüktür ne de tarafsızlıktır. Bence her ÅŸeyden önemlisi yapıt, sıcaklıktan ve sevecenlikten muaf, haliyle tutku ve ateÅŸ maÄŸduru… O büyük sevdadan eser yok. Che, Küba devriminin komutanı Fidel’i “devrimciliÄŸin olanca ateÅŸiyle kucaklar”… Che’den yaklaşık beÅŸ yıl sonra gençlik önderlerinden Deniz GezmiÅŸ, daraÄŸacına yürümeden önce ailesine bıraktığı son mektubunda; aynı cümleyi kurar. Devrimcilik, dünyanın en zor mesleÄŸi deÄŸil midir? Ä°nanç, sevgi ve cesaret ile kurulan bir büyük yapının ustasıdır Che, “dünyanın neresinde haksız yere bir tokat patlasa birinin yüzünde, onu yüreÄŸinde hissedebilmektir” diyebilendir.

SENÄ°N Ä°KONUN, BENÄ°M REHBERÄ°MDÄ°R

 

Tartışmasız 20. yüzyılın en büyük filozofu Jean Paul Sartre, sıkı bir Che hayranı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Sartre, Che’yi, “çağımızın en mükemmel insanı” diye tanımlar. Peki, sorarım sizlere, onu sadece ruhsuz bir idol olarak görmekteki ısrar niye? Hadi can düşmanı kapitalistler, Che’den nemalanmak istiyor, kirli elleriyle onu içi boşaltılmış bir ikona çevirmeye çabalıyorlar.

Yakışıklı, karizmatik ve dünyanın en bildik yüzü olduğu için bu anlaşılır. Ancak çaresiz kalacaklar. Çünkü dünya halklarının, ezilenlerin, kurtuluş ve özgürlük uğruna dövüşenlerin yüreğine ve bilincine, sureti, adı, andı, yapıtları ve yaptıkları çoktan işlemiştir. Evet, 42 yıl önce bedenen aramızdan ayrılsa da onun ışığı giderek büyüyor, büyülüyor. Biz de son zamanlarda ülkemizde ona karşı başlatılan hayasız saldırılara karşı inatla Che’yi “yeni insan”ı muştulayan ölümsüz bir “rehber” olarak belledik.

Binbaşı Ernesto; inandığı gibi yaşadı ve ölümü de bilerek ve isteyerek göğüsledi;

“Hadi gidelim dostum
asi yıldızlar parlasın alınlarımızda
yenemezsek
ölürüz
ne çıkar”

İngiliz yazar ve şair Christopher Logue ise, onun ardından şöyle seslenir;
“Aralık. Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar.
Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum:
CHE YAŞIYOR!”

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu eki / 03 Ekim 2009