Etiket arşivi: Can Dostum

Ölümsüz Karakterler Derneği

 

 

 

 

Alper TURGUT

 

Ölü Ozanlar Derneği (1989), çoğumuzun hayatına şöyle bir dokunmuştur. Evet, Robin Williams, yaşamını yitirdi, lakin onun canlandırdığı, ilham veren ve öğrencilerini hayatı yakalamaya yönlendiren öğretmen John Keating, ölümsüz bir karaktere dönüştü. John Keating, gençlere, “Ağlamak için değil, gülmek için sebep arayın” diyordu, doğru ya, Robin Willams, çok yetenekli bir komedyen idi. Gülümsemesine hep hüzün yapıştıran, burukluğu, gözlerinden taşan bir adamdı, intihar etti denince, belki de bu yüzden çok fazla şaşırmadım, şaşıramadım. Sinemanın efsane sarışınları Marilyn Monroe ve Jean Seberg de hayatlarına kendi elleriyle son vermişti diyerek, mevzuyu haliyle karıştırmış olacağım, ancak anlatmak için, bazen örneklere de ihtiyaç duyuluyor, ne yazık ki… Biz sıradan, yani ünsüz insanlar, çok şaşalı ve hayli görünür hayatlara özeniriz, ama gerek Seberg, gerek de Monroe’nun arka plandaki dramlarını görmezden geliriz. Çok fazla ün, taşınmaz bir yük demektir, birkaç yıl önce Nejat İşler’e sormuştum, ben bu meşhurluk şeyini taşıyamadım, çok ağır geldi demişti. Bizim algımız, Robin Williams’ın, bolluk içerisinde yüzen, hep gülen hep güldüren, mutlu mesut bir insan olduğu yönündeydi. Eşeledikçe patlayan projeler, eldeki avuçtaki parayı götüren nafakalar, satışa çıkarılan mallar gibi tonla dedikodu malzemesi saçılıyor etrafa, özetle bir saadet profili çıkmıyor. Geçen gün ömürdendir der bir türkü, yani zaman, süper yıpratıcı bir zamazingo, milyar yıllık yıldızlar bile sönüyor, bir Hollywood yıldızının kayışı ve kayboluşu, bu yüzden şaşırtmıyor. Bu zirve dediğimiz şey, lanetli bir yer, çıkmak zor, tutunmak daha zor, ancak inmek ne kolay.

 

HAYATINIZI OLAÄžANDIÅžI YAPIN

 

Ölü Aktörler Derneği diyecektim başlığa, lakin aktörler ölse de, karakterler inadına yaşıyor, bizlere ilham verdiği gibi, geleceği de es geçmiyor. Günaydın Vietnam (1987), Robin Willams’ı dünyaya tanıtan filmdir, siyaset bilimi okuyan bir aktörün, elbette militarizmin kucağına saf bir şekilde düştüğünü iddia edecek değiliz. Tüm zamanların en fenomen DJ sözü olan Good Morning, Vietnam, işgalci ve katliamcı ABD ordusuna, Vietnam bataklığında moral depolamak için söylenmiştir haliyle… Hatta yıllar sonra bir başka savaş ve işgal desteği için Irak’a giden Robin Williams, herkesin sevgilisi bir aktörken, bir büyük yanlışın figüranı olmuştu. Sosyal medya sayfalarında Robin Williams’ı bu yüzden yerden yere vuranları da gördüm, ben ise üzüntü nedenimi açıkladım, Robin’e değil, geçmişimden çıkagelen karakterlere üzüldüm ve yeni karakterlerin artık sırtlanamayacağı gerçeğine… Ve şunu yazdım, John Steinbeck, yaşlanınca muhafazakarlaşan, geçmişte yaşadığı dev acıları unutan ve Vietnam işgaline arka çıkan bir tipe dönüştü. Ancak büyük buhran yıllarını anlatan Gazap Üzümleri’ni iyi ki yazmış dedim, açlıktan ölüm sınırına gelmiş bir adamın, bir kadının sütünü içerek, hayata bağlanmasını kafamızda canlandıramayacak ve anlayamayacaktık yoksa…

 

Tarihte bunun örneği çoktur, yazdıklarıyla yaptıkları örtüşmeyenler, oynağı insan sanılanlar, vesaire vesaire… Özü, sözü bir ve hatasız insan arıyorsak, dört dörtlük profillere inanıyorsak ve bunlarla yola çıkarsak, değer verdiğimiz her şey çöpe dönüşebilir, rahatlıkla… Bizim memlekette, iktidara yanaşan ünlüleri, elbette Robin ile bir tutacak değilim, arada nitelik ve derinlik, farkı var. Şöyle izah edeyim, tipleme ile karakter bambaşka bir şeydir, bizimkiler derinlikten yoksun, çıkar amaçlı çırpınışlar sergilemekte, uluorta, karakter ise ayakları yere sağlam basan, katmanları olan, akılda kalan bir şeydir, meramım anlaşılmıştır umarım.

 

Balıkçı Kral, Uyanışlar, Kanca, Jumanji, Patch Adams, Can Dostum, Aşkın Gücü, Palyaço Shakes, Yaramaz Harry ve diğerleri, unutulmaz filmler, unutulmaz karakterler bunlar, hem yetişkinlere, hem de çocuklara seslenmeyi becerebilen… Şimdi eski filmlerine dadanma zamanıdır, varsa eksik kalan tamamlanmalıdır. Evet, Robin çoktan gitti, ama John Keating sesleniyor, hala ve ısrarla; “Yaşadığınız günü kavrayın çocuklar. Hayatınızı olağandışı yapın!”

 

17 AÄŸustos 2014 / Evrensel

Yerli ve yabancı, yaÅŸasın 90’lar sineması!

ALPER TURGUT

90’lar sineması, kesinlikle senaryonun gücünün ulaÅŸtığı son zirvedir. Ve ardından ne yazık ki; önlenemeyen büyük bir düşüş baÅŸlamıştır. Evet, 2000’lerde, metin öldü, görsel öne çıktı. Tekrar çekilen filmler, seriye dönüşen ucuz yapımlar, üç boyutlu efekt katkılı şölenler, 90’ların hemen ardından yaÅŸam alanı buldu. Ä°ÅŸte gerek memleketimizde olsun, gerek ise tüm dünyada, beyazperdenin ve devamında elbette bizlerin en mutlu olduÄŸu yıllar, 90’lardır, hiç kuÅŸkusuz. Sinemalara koÅŸup, salonları doldurup öyle güzel, etkileyici ve akılda kalıcı filmler izledik ki, onların hatırına ÅŸimdi kötü filmlere bile daha rahat katlanabiliyoruz.

Türkiye’de, 1990 yılı başından 1999 senesi sonuna dek tam 503 uzun metraj kurgusal film (Bu sayının gerçeÄŸi yansıttığı söylenemez, aralarında gösterime giremeyen pek çok yapım var) çekildi. ÖrneÄŸin 1993’te 82 film çekilmiÅŸtir ancak gösterime giren sayısı sadece 11’dir. EÅŸkıya, Tabutta RövaÅŸata, Masumiyet, Ağır Roman, Ä°stanbul Kanatlarımın Altında, Hamam, Her Åžey Çok Güzel Olacak, C-Blok, Piyano Piyano Bacaksız, Kaç Para Kaç, GüneÅŸe Yolculuk, Kasaba… 1980’lerin o bunaltan, psikoloji ve kadın sorunları üzerine yoÄŸunlaÅŸan darbe tesirli filmleri yerini, ÅŸimdi eski yeni kuÅŸak diyebileceÄŸimiz yönetmelerin (DerviÅŸ Zaim, YeÅŸim UstaoÄŸlu, Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz) daha özgün ancak esinlenmekten hala vazgeçememiÅŸ yapıtlarına bıraktı. Ömer Kavur, Yavuz Turgul, Orhan OÄŸuz gibi yönetmenler ise ustalık dönemine girmiÅŸlerdi artık. Tek tük örnekler dışında 1990’larda giÅŸe baÅŸarısından söz etmek mümkün deÄŸildir. Hollywood, ABD’de vizyona soktuÄŸu filmi aynı zamanda Türkiye’de de göstermeye baÅŸladı. 90’lar öncesinde yabancı bir film, ülkemizde bir, iki yıl sonra gösterime girebiliyordu. Hollywood belasına karşı Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Ä°rfan Tözüm, Barış Pirhasan, Memduh Ãœn, Erden Kıral, Ali Özgentürk, Yusuf Kurçenli, Zeki Ökten ve Orhan OÄŸuz, 1995 yılında Sinema Vakfı’nı kurarak, sinemanın canlandırılması için harekete geçtiler.

Yeni bir sürece, kendini geliÅŸtirme, dönüştürme ve çeÅŸitlendirme sürecine giren Türkiye sinemasınnda, 1990’ların ilk yarısı ile ikinci yarısı arasında da fark vardır, aslında iki ayrı bölüm olarak düşünmek gerek. Ä°lk yarı bariz bunalımlı, yönetmenlerin hayli kiÅŸisel ve iç dünyalarını resmetmeyi denedikleri 80’lerden tam olarak kurtulamamıştı, ikinci yarı ise giÅŸe hedefi ve sanat ürünlerinin çeÅŸitliliÄŸi ile daha bereketli geçti. Varoluşçuluk, Tarkovski, Kafka, klasik edebiyat, Yer altı edebiyatı, marjinallik, deneysel çalışma, simgesel anlatım, artık aklınıza gelebilecek her yoldan her ÅŸekilde eserler üretildi. Lakin memleket sineması diyebileceÄŸimiz bir akım yaratılamadı. Yerelden evrensele giden yol açılamadı, kurallar esnetildi ama ezber bozulamadı. Düşünün, bugün sinema hala bir sektör deÄŸil bu ülkede, dizilerin uzantısı olan, belki sektör aday adayı… Kitle iletiÅŸim araçları çoÄŸaldı, PR çalışmaları arttı ancak kaliteli yapıtların oranı çok ama çok düşük kaldı. Ä°ÅŸte yüzde 80’i yazın çekilen filmlerle festival festival geziyoruz, ödüllere seviniyor, günü ve giÅŸeyi kurtarmaya çalışıyoruz.

YeÅŸilçam’ın etkisinden çıkmak, batı tekniklerini yurdun gerçeÄŸine yedirmek, Yeni Türkiye Sineması için harekete geçmek. Ä°ÅŸte 90’lar sinemasını önemli kılan ÅŸey buydu. Sanat filmleri ve popüler filmler olarak yol ikiye ayrılacaktı ancak, zaten toplamda yakalanan baÅŸarı, ülke sinemasının hanesine yazılacağı için bunda sorun yoktu. Teori, pratikle pek örtüşmez, 2000’lerde problemler çoÄŸaldı, kaliteli filmlerin sayısı azalırken üretim ise giderek arttı. Dizi estetiÄŸiyle çekilen filmler, öğrenci ödevi nden hallice yapımlar, seyirciyi TV karşısından alıp, beyazperdenin önüne konuÅŸlandıramadı.

Neyse… 90’lar filmlerine geri dönelim ve seçtiÄŸimiz filmleri sıralayalım; Yengeç Sepeti, Kahpe Bizans, Amerikalı, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar, Berlin in Berlin, Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri, Düş Gezginleri, Dönersen Islık Çal, Suyun Öte Yanı, Gizli Yüz, Karartma Geceleri, Usta Beni Öldürseni, Tatar Ramazan. Ä°skilipli Atıf Hoca, Mum Kokulu Kadınlar, Işıklar Sönmesin, Hoşçakal Yarın, Laleli’de Bir Azize, Üçüncü Sayfa, Salkım Hanım’ın Taneleri, Kız Kulesi Aşıkları, Lola Bilidikid, Karışık Pizza, Manisa Tarzanı, Åžahmaran, AÅŸk Ölümden SoÄŸuktur, Babam Askerde, Bir Kadının Anatomisi, Bir ErkeÄŸin Anatomisi, Leoparın KuyruÄŸu, Sen De Gitme, Minyeli Abdullah, Propaganda, Güle Güle…

Gelelim, dünyaya… 1990’lar da Hollywood’un krallığıyla geçer ancak bu kez yeni bir rakip vardır karşısında… Bağımsız Amerikan Sineması, büyüyen, serpilen ve etkileyen bir güce dönüşmüştür. Avrupa ise Amerikan iÅŸi aksiyonun büyüsünden kurtulamamıştır, özgün filmler vardır ama sayısı azdır. UzakdoÄŸu’da ise güzel bir doÄŸum gerçekleÅŸmiÅŸtir, 2000’lerde imza atabilmek için…

Åžimdi hangi filmden baÅŸlayalım o denli çoklar ki… Sıkı Dostlar, Makas Eller, VahÅŸi Duygular, Kurtlarla Dans, Kuzuların SessizliÄŸi, Terminatör 2, Güzel ve Çirkin, Delicatessen, Balıkçı Kral, Barton Fink, JFK. Bitti mi? Bitmez! Rezervuar Köpekleri, Affedilmeyen, Glengarry Glen Ross, AÄŸlatan Oyun, Chaplin, Malcolm X, Acı Ay, El Mariacci, Schindler’in Listesi, Gerçek Romantik, Bugün Aslında Dündü, Piyano, Carlito’nun Yolu, Arizona Rüyası, Stalingrad, Naked, Babam İçin.

Liste uzun… Daha Esaretin Bedeli, Pulp Fiction, Leon, Forrest Gump, Aslan Kral, Clerks, Karga, Ed Wood, Gün DoÄŸmadan, Cesur Yürek, OlaÄŸan Şüpheliler, Büyük HesaplaÅŸma, Casino, 12 Maymun, Toy Story, Nefret, Trainspotting, Fargo var.

Soluk aldıysanız devam edelim; Can Dostum, Los Angeles Sırları, Hayat Güzeldir, Boogie Nights, Prenses Mononoke, Büyük Lebowski, Er Ryan’ı Kurtarmak, Ä°nce Kırmızı Hat, American History X, Karanlık Åžehir, Truman Åžov, AteÅŸten Kalbe Akıldan Dumana, Rushmore, Pi, Dövüş Kulübü, Amerikan Güzeli, YeÅŸil Yol, Magnolia, 6. His…

Avrupa’dan Üç Renk, yani Mavi, Beyaz ve Kırmızı nasıl unutulur? Sonra Yıldız SavaÅŸları serisi yıllar sonra 90’larda tekrar baÅŸladı. Seri demiÅŸken; GeleceÄŸe Dönüş, Zor Ölüm, Baba, Yaratık, Robocop, James Bond, Rocky ise geçmiÅŸten 90’la taşındı. Ve Blair Cadısı, 90’ları kapatan bu fenomen, üç kuruÅŸu milyonlarca dolara katlayan bir tanıtım mucizesi gibiydi. Sayesinde korku-gerilim türünde bir devrim yaÅŸandı ve sallanan el kameraları ile çekilir oldu pek çok film…

Ses getiren filmler bitecek gibi deÄŸil. Hayalet, Evde Tek Başına, Özel Bir Kadın, Korku Burnu, Temel İçgüdü, Jurassic Park, Gerçek Yalanlar, Katil DoÄŸanlar, Salak ile Avanak, Titanik, Siyah Giyen Adamlar, Oyun, BeÅŸinci Element, Åžeytanın Avukatı, Kadın Kokusu… Bu filmlerin bazıları müthiÅŸ yapıtlar deÄŸil elbette, ancak bugün hala üstüne konuÅŸuyorsak, belleÄŸimizde yer etmiÅŸler demektir. Misal Titanik tüm zamanların en büyük giÅŸe rekorunu kırdı ve tüm dünyada 1 milyar dolar barajını aÅŸan ilk film oldu. Ta ki yönetmeni James Cameron, Avatar’ı çekene dek. Temel İçgüdü ve Özel Bir Kadın, 7. sanat adına belki bir ederleri yoktu ama kült filmlere dönüşmeyi baÅŸardılar.

Artık listemize aÅŸağıda saydığım yapıtlarla bir son verelim, çünkü aklımıza ve gönlümüze yer etmiÅŸ 90’lara dair filmler o kadar fazla ki, yerimiz ise dar, nokta koymazsak sığdıramayacağız. Evet, son olarak; Çalınmış Güzellik, Kaya, Görevimiz Tehlike, Ä°ngiliz Hasta, Çığlık, Donnie Brasco, Jackie Brown, Aç Gözünü, Funny Games, Benden Bu Kadar, Küp, Lolita, Kayıp Otoban, Yalancı Yalancı, Yüz Yüze, Sefiller, Mesajınız Var, Ronin, Gözleri Tamamen Kapalı, John Malkovich Olmak, AÅŸk Engel Tanımaz, Erkekler AÄŸlamaz, Amerikan Pastası, Åžehrin Azizleri.