Etiket arşivi: ahmet kaya

Biricik derdimiz kayıtsızlık

 

 

 

Alper Turgut

 

Nihayet “Çirkin Kral Efsanesi” adlı belgeseli seyredebildim, yapım, iki saat iki dakika boyunca, memleket sinemasının ezber bozan en bildik insanı Yılmaz Güney’i anlatmaya çabalıyordu. Belgeseli yöneten Hüseyin Tabak, Aşık Veysel’in pek güzel, pek meşhur halk türküsünün dizesi “Güzelliğin On Par’ Etmez” adını verdiği kurmaca uzun metraj filmiyle, 2012’de Antalya’dan altı, Ankara Film Festivali’nden de iki ödülle dönmüştü.

Hüseyin Tabak, kendine film yapma aşkını aşılayan, unutulmaz yapıtlarıyla sinema yolculuğuna hazırlayan, büyük bir hayranı olduğu adamın peşine düşmüş. Bizim yurt dâhilindeki yönetmenlerimiz, her ne kadar Yılmaz ekolünden geldiklerini savunsalar da, sorgulama, anlama, ortaya koyma mevzusundan bihaber olsalar gerek, bu hayli gerekli iş, gurbetçi bir rejisöre kalmış.

Hüseyin Tabak, Yılmaz Güney’i, hem kendi hocası Michael Haneke’ye, hem de Costa-Gavras’a sormuÅŸ, onların yanıtları, nasıl bir büyük bir sinemacıya sahipmiÅŸ bu kadim coÄŸrafya, anlamamıza yetiyor aslında… Åžimdi 47 senelik ömrünün, 12 yılını cezaevinde, üç yılını da sürgünde geçiren bir insanın, 104 filmde baÅŸrol oynayıp, 24 film yönetmesinin, dahası 50 filmin senaryosunu yazıp, altı filmin de senaryosuna yardım etmesinin, aslında normal koÅŸullarda, mantıklı bir izahı yok. Bu büyük bir gayret, büyük bir güç, büyük bir emek, büyük bir adanmışlık iÅŸte, bir dava adamına dair, tastamam…

Şekilden öteye geçemeyen, önce vitrin deyip, içerikle pek ilgilenmeyen sinemamız adına, ne önemli bir kayıptır. Yakışıklı jönler döneminde, çirkin bir adamın başrolü üstlenmesi, insanlara yapay değil, sahici gelmesi, kendilerinden biri gibi gören halk tarafından sahiplenilmesi de değil tüm mesele… Adı gibi Yılmaz kişiliğinin, onu var eden devrimci bilincinin, kimselerin dokunmak istemediği alanlara, kamerasını çevirmesinin, gayet farkındayız. Ve onun arayışındayız hala, halkının dertlerini dert edecek, acı gerçeklerimizin peşine düşecek sinemanın ve sinemacıların…

Hah! Haneke demiÅŸken; onun sevdiÄŸim bir sözü var; “SoÄŸukluk… Bize en çok sorun yaratan ÅŸey iÅŸte bu! Kendimize ve baÅŸkalarına karşı esnekliÄŸimizi yitirmemize neden olan bu kayıtsızlık! Bütün filmlerim bu temayı ele alıyor.” Evet, bu kayıtsızlık ikliminde, paylaÅŸmaktan muaf, imeceden azade, birlik ve beraberlikten fersah fersah uzak olan bu gündelik hayatta, aradığımız çözüm, sıcaklıkta, belki de… Uzun lafın kısası; Bedel ödemekten çekinmeyenler azaldıkça, soÄŸukluk artıyor, ne acıdır.

Memlekette, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesiyle, birlikte, ne çok dedektif yaşıyormuş, öğrenmiş olduk. Herkes, her şeyin uzmanıysa, biz neden bu haldeyiz, bu vasatlık çemberinde, resmen debelenip duruyoruz, belli değil! Eskiden futbol ve gündelik siyaset ahkâm kesme alanıydı, şimdi hepimiz istisnasız bilirkişiyiz. Sosyal medyanın hayatımızı çepeçevre sarmasıyla, çalışmadan uzmanlaşan, çabalamadan ustalaşan, yanılsa da inatlaşan insanlar, bu işlere harbiden emek ve gönül vermiş, dişiyle, tırnağıyla kazımış olanların, arada kalmasına, seslerini duyuramamasına, nihayetinde bıkmalarına sebep oluyorlar, üstelik.

Kitap okumayan, incelemeyen, araştırmayan ve soruşturmayanların sayesinde, hayli zamandır, duyar kasmak denen illetle de haşır neşir olduk, cımbızla seçiyor ve direkt üstüne yürüyorlar. Nefret kusuyor, kavga çıkartıyor, sürekli saçmalıyor, yargılıyor ve hüküm veriyorlar. Misal, Yılmaz Güney’in sert mizacı, Müslüm Gürses’in eşiyle ilişkileri, hop masaya yatırılıyor. Bu insanlar neler yaşadılar, bugünün algısıyla dün yargılanır mı, tüm üretimlerini, sırf birileri uygun bulmuyor diye, çöpe atmak neyin nesidir? Tonla soru sorulabilir, lakin yanıtlar, onları mutlu etmeyecektir, çünkü yaşayanlar kadar, ölenlerle de hesaplaşmaları bitmeyecek, asla tükenmeyecektir. Kendileri ise adeta melektirler, hayatları boyunca hiç hata yapmamış, hiç savrulmamış, hep çiçek gibi kalmışlardır. Ben bu tiplerden harbiden bıktım, umarım herkes bir gün bıkar ve bulaşmaya meyilli elemanlar, salt kendileriyle uğraşır dururlar.

Ha! Buradan, eleştirilmesin mi hiçbir şey gibi, bir çıkarımda bulunanlar olabilir, bakın her şey eleştirilebilir, uygun yolla, düzgün bir üslupla, hakaret ve küfür etmeden, yapıcılığı esas alan, yıkıcılıktan uzan duran bir anlayışla, elbette.

Göklere çıkarmanın da, yerin dibine sokmanın da, aynı kapıya çıkacağını bilenler için değil benim sözlerim, sevgisini abartan, nefretini kabartanlar, üstlerine alabilirler, çünkü onların artık, bir adım ilerisinin, trolleşmek olduğunu kavramaları gerek! Kendi adıma, iktidarın gölgesinde serpilenlerle, her koşulda bedel ödeyenleri nasıl bir kefeye koyamazsam, hak arayanlarla, hak gasp edenleri nasıl bir tutamazsam, bildiğini anlatanla, bilmediğini savunanı da denkleştiremem, haliyle.

Yine sürüklendik, bambaşka mecralara… Dağıtmayacak, tane tane Yılmaz Güney. Müslüm Gürses anlatacaktım oysa. Durun! Aklıma gelmişken söyleyeyim; Yahu, Ahmet Kaya filmi de çekse ya birileri, bakın, önümüzdeki ay, Bohemian Rhapsody girecek gösterime, efsane müzisyen Freddie Mercury tekrar canlanacak. İnsanlar, değer verdiklerini, unutamadıklarını, vazgeçmediklerini, beyazperdede görmek istiyor. Özlüyoruz gözüm, duygularımızı ayaklandıran sözleri, sesleri, gerçekten özlüyoruz.

Güzel şeyler yazmak, güzel şeyler konuşmak istiyorum, Ara Güler’in yakın tarihimizi belleğimize kazıyan, siyah-beyaz fotoğraflarına bakıp, dalıp gitmek, eski güzel İstanbul’da nasıl yaşanırdı gibi saf hayaller kurmak istiyorum, sonra muktedire dair sözleri geliyor aklıma, ardından bedel ödeyen liselileri, işinden ekmeğinden edilenleri, cezaevlerine doldurulan nicelerini düşünüyorum. Of çekiyorum, kocaman ve derinden gelen bir of! Hani 90 yılın, upuzun bir ömrün finali keşke böyle olmasaydı diyorum; “Olmasaydı sonumuz böyle…”

“Yaşamak ayrı bir dert, gülmek tesadüf…”

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Bu hafta, iki film girdi vizyona, Urfa-Adana hattında, Biri Çirkin Kral Efsanesi belgeseli, diğeri de kurmaca Müslüm Baba… Yılmaz Güney, Urfa’dan gelen bir ailenin çocuğu olarak doğmuş Adana’da, Müslüm Gürses de, çocuk yaşta Urfa’dan gelmiş Adana’ya… Durun! Daha bitmedi. O Ses Çocuklar yarışması şampiyonu, şimdilerde 17 yaşında olan ve Müslüm Baba’nın gençliğini büyük bir başarıyla canlandıran Şahin Kendirci de, Urfa orijinli Adana doğumlu bir delikanlı. Ne de güzel söylemiş filmde, Müslüm Gürses’in hocası Limoncu Ali’nin türküsünü; “Adana’ya gidek mi? Şalvarından giyek mi, kebabından yiyek mi? Heye gardaş gel gidek!”

 

Adanalıyık gardaÅŸ, harbiden sıcaktan, kaostan, dostluktan var olmuÅŸuz, vay Teksas gibi yer ha diyor ya bazıları, ana haber bültenlerine düşen her vukuatın ardından, onca göçü, hayata tutunma halini, yeni bir yaÅŸam umudunu, küllenmemiÅŸ davayı, kozmopolit yapıyı, zengin-fakir ayırımını, mantığından ziyade duygularıyla harekete geçen insanlarını es geçerek… Bakale bizi biz deÄŸil de Ahmed Arif anlatsın hele;   “Çukurovam, /Kundağımız, kefen bezimiz /  Kanı esmer, yüzü ak / Sıcağında sabır taÅŸları çatlar / Çatlamaz ırgadın yüreÄŸi  / Dilerse buluttan ak / Köpükten yumuÅŸak verir pamuÄŸu / Külhan, kavgacıdır delikanlısı / Ãœnlü mahpusanelerinde Anadolumun / En çok Çukurovalılar mahpustur /  Dostuna yarasını gösterir gibi / Bir salkım söğüde su verir gibi / Öyle içten / Öyle derin  / Türkü söylemek, küfretmek  / Çukurova yiÄŸidine mahsustur…”

 

Memleketimi yeterince övdüysem, mevzuya dalayım artık, Müslüm Baba, gözyaşına, duygusuna, oyuncusuna, emeğine, sanat yönetimine hiç lafım yok, lakin gayrımüslümcü bir film olmuş ağa. Hakkını teslim edeyim. Hayli etkilendim, çokça üzüldüm, karanlığı kalkan edip, gözyaşı da döktüm.  İnsanım diyen, zaten kayıtsız kalamaz, o nasıl bir yaşam öyküsüdür, keskin jilet gibi gerçekliktir. O nasıl bir babadır, resmen saf kötülüktür. Tarumar eder, duman eder ailesini… Hani Cengiz Kurtoğlu söylerdi ya; “Hayatımı yazsam roman olurdu.” Müslüm Gürses’e dair özyaşam; bırak romanı, en hakiki dram koleksiyonu diye, resmen külliyat olurdu. Çile nedir, acı nedir, ağrı-sızı nedir, hayatın tüm illeti, eziyeti nedir, taşınmaz yük nedir, hicran nedir, hüsran nedir, damar nedir, damar ulan! Boşuna, “Herkesin acısı, sevgisi kadar” dememiş Baba, yani anlayana…

 

Müslüm Gürses’in Evlatları belgeselinde (Vuslat SaraçoÄŸlu – 2013), baba ve yavrularına dair konser izlenimlerimi anlatmıştım. Sonra eklemiÅŸtim; “Müslüm Gürses, beyaz Türk olsaydı, ÅŸehrin yoksul varoÅŸlarının gençleri, ona asla baba demezdi, onlar, kendileri gibi olanı, kendilerinden olanı seçtiler” Sevginin terazisi, sanıldığının aksine, hiç de eÅŸit deÄŸildir ha, evet, o gün de söyledim, yine söylüyorum; “Bizler, iyi bir müzisyeni, bir güzel adamı kaybettik, onlarsa babalarını…” Ä°ÅŸte Müslüm Baba filminde, meÅŸhur Gülhane Parkı konseri dışında, onlar yoklar, efsaneye gönülden baÄŸlı olanlar, hala o ölmemiÅŸ gibi onu yaÅŸatanlar, yoklar. Bu film, Müslüm Gürses filmi olabilir, Müslüm Baba ise olamaz, zannımca. Bir Müslümcü ile Anti-Müslümcünün tartışmasına tanık olmuÅŸtum seneler evvel, Müslümcü, sen hayattan sadece bir fiske yedin, bana ise tekme-tokat daldı, duvardan duvara vurdu demiÅŸti ötekine… KuÅŸkusuz, haklıydı.

 

Müzik, önemlidir, ses, söz önemlidir, değerlidir. Ben Ahmet Kaya, Grup Yorum dinlerken, biraderlerim Müslüm Gürses dinlerlerdi, atışırdık hatta. Ben, arabeskin, cuntanın kaderciliği köpürtmek, yalnızlığı yüceltmek, kitleleri bireyselleştirmek, ortak bilinci törpülemek adına önünü açtığını söylerdim, onlar, hiç tınmazdı, oturup, bir kez bile tam dinlemedin, ama anında hüküm verdin derlerdi. İşte aidiyetler, önyargılar, yaftalamalar, bakışımızı bozuyor, anlamamızı zorlaştırıyor. Neyse… Sonra oturup dinledim ve kararımı verdim; Arabesk hala beladır, hala ‘Magirus edebiyatıdır’, hala kendini bile isteye zincirlemektir, Müslüm Gürses hariç!  Evet, çok uzun zamandır, Müslüm Babayı, ahir zaman dervişini, kendinize zarar vermeyin, kendinizi kesmeyin diyen adamı, yakarsa dünyayı, Garipler yakar diyen adamı anlıyor ve önemsiyorum. Çünkü sözlerinde ve sesinde, itirazı ve isyanı buldum, bu da bana yeter!

 

Filme dönecek olursak, 132 dakika, babayı anlatmaya kafi gelmemiş, çokça sezonluk, bilmem kaç bölümlük dizi olsaymış keşke. Yönetmen, yapım, senarist, oyuncular, onlara da lafım yok, hayli didinmişler, besbelli! Son yıllarını hızla bağlamaları, kurgu hataları, bazı abartılı hareketler, yanlış zamanlama, hata ararsam, tonla bulurum. Dilersen, sekiz Oscar’lı Amedeus (1984) da bile hata bulursun, maksat amacın, yermek olsun. Buradan, hop diye Kimsesizler mezarlığına gömülen Mozart’ın tarihsel dramına geçmeyeceğim, rahat olun. (Kasım ayında Bohemian Rhapsody geliyor, Freddie Mercury de, Müslüm Baba gibi candır, bitip tükenmez heyecandır.)

 

 

Müslüm Gürses, harbi evliya gibi adam, suç makinesi babasına dahi evini açan, konserinde kendisini bıçaklayan hayranına kucağını açan, valla tepeden tırnağa vicdan. Diyeceksiniz şimdi, lan arkadaş, insan, taptığı adamı bıçaklar mı? Psikopatlığa bak! Efsanevi John Lennon’un, fanatik hayranı tarafından öldürüldüğünü de hesaba katlayalım o vakit. Boş yere denmiyor, sevda ve nefret, tutkunun ikiz çocukları diye…

 

Yerli sinema adına bunca çöp işin olduğu yerde, bu filmin duygusu geçti bana, tıklım tıklım sinema salonunda (Kadıköy Rexx), Müslüm Gürses’i sonradan keşfedenlerle seyrettim, çıkışta herkesin ağlamaklı olduğuna, tesirin hala sürdüğüne şahitlik ettim. Müslümcülerle seyretmek isterdim aslında, onların tepkilerini görmeyi, sonunda onlarla iki kelam etmeyi isterdim. Yalan yok!

 

Önce Demokrat Parti’nin ilk ipini çektiği, ardından da 12 Eylül Cuntasının, tarihe gömdüğü Halkevi gerçeğinin, bize Müslüm Gürses’i hediye ettiğini görenler, belki sorgularlar, muhafazakâr büyüklerimiz, neden böylesi gerekli ve hayati bir oluşumu yok etmek istediler diyerek… Hiç sanmam ya. Portekiz’de Salazar diktatörlüğüne karşı yapılan Nisan Devrimi’nde (25 Nisan 1974 / Karanfil Devrimi), yılgın, bezgin ve sabrı sınanmış halk, radyodan çalınan Grândola, Vila Morena şarkısını duyunca, sokağa ve özgürlüğe koşarlar. Çünkü şarkının sözleri, çoktandır beklenen şifre gibidir, iktidarın halka ait olduğunu söylemektedir. Müzik bambaşka bir şey; bireyler kadar, kitleleri de harekete geçirebilir.

 

Kanser ilaçlarının temini için baÅŸvurduÄŸu bakandan dilenci muamelesi gören ve bu sene yalan dünyayı terk eden Dilek Özçelik’in sesi ve sözleri uÄŸulduyor kulaklarımda; “Görüyorum ki, çaresizliÄŸi tatmamışsınız hayatınızda…” Talihsizler, çaresizler, yitikler, kırgınlar ve gönülden yaralıların babası Müslüm Gürses; “Bir Ömür Yetmez” derken haklıydı, “Aynalar yaÅŸlanmış gösterse bile, yaÅŸanmadan geçen yıllar utansın…” derken de… Ä°ÅŸte öyle…

Hiçbir baskı, korkutamaz anneleri…

 

 

 

Alper Turgut

 

Adını koymalı artık, pek mühim kâğıt mevzusu, her türlü yayımcılığın sonunu, çok da uzak olmayan bir tarihte getirecek, acı ama gerçek, bu besbelli. Zamlar, kampanyalar, her türlü çabalar, ancak bir nebze ötelemeye yarar, o kadar. Kapatmalar, işten çıkartmalar deseniz, bu acıklı öykünün, gerçeklikle buluşma süreci, malum başladı zaten… Sadede gelirsek şayet; Okumayı hiç sevmeyen, hatta harbi harbi bu güzelim uğraştan nefret eden, ancak bilmediği konularda dahi bilgiçlik taslamayı çok seven sayın halkımızın bu umurunda olur mu? Asıl yara da burada ha, hep kanayan, asla kabul bağlamayan… Olmaz canım gardaşlarım, olmaz, “naber lan entellllllllll?” zihniyetinden, “vay inek, vayyyy!” söyleminden, en ufak bir sekme olmaz.

Şimdi doğruya doğru, ülkemizde kültür ve sanat, hayli zamandır can çekişiyordu, yeni nesil bomboş kitapları, bırakın okunmayı, kabına bakmaktan üşeniyordu çoğu insan, yalana gerek yok, içerik tam tekmil geberik idi, artık o bitmişliğin, tükenmişliğin bile arar olunacağı zaman dilimine giriyoruz sanki. Veya illaki. Bakınız; Ajans Press’in OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) verilerinden yola çıkarak derlediği araştırmada: Türkiye’de en üst sosyoekonomik dilimde yer alan hanelerde, ortalama kitap sayısı 179 olarak belirlenmiş. Koca Avrupa kıtasında, sadece Hırvatistan’ı geçebilmişiz, birinci sırada Lüksemburg var, ev başına 423 kitapla… En üst sosyoekonomik kesim bu haldeyse eğer, diğerlerinin hali duman, vay aman! Ders kitapları hariç, kitap görmeyen evler var, şiirden, romandan muaf! Övünmek gibi olmasın, senelerdir saymadım, lakin en son 1500’ü aşmıştı evdeki kitap sayısı, hatta taşınırken, taşıma şirketi çalışanları, tuğla kalınlığındaki eserlerin karşısında, bu ne yaman ağırlık diye, sahte sahte ağlaşmıştı. Kendimi ayıplıyorum, şampiyon Lüksemburg’a üç tur fark attığım yetmezmiş gibi, memleketimin en üst sosyoekonomik sınıfıyla alakam dahi olmamasına karşın fersah fersah geçtiğim için, kısmen mağduriyet yarattığım için, kusuruma bakmayın a dostlar!

Kuşkusuz her alanda büyük sorunlar, ziyadesiyle mevcut, lakin inşaat sektörünün durumu, harbiden önemli, çünkü iktidarın, bitmeyen, tükenmeyen beton aşkı için resmen gözünü kararttığı, en çok koruyup kolladığı o şirketler ve patronlarıydı. Hristiyan yurttaşlarımızın zanaatkârlığı, Karadenizli işadamlarının müteahhitlik merakıyla yer değiştirdiğinde, bina diye ortaya çıkan şeylerin toplamı; çirkinlik, vasatlık ve karmaşa olmuştu. Kilim desenli fantastik bozukluk, eğri büğrü işçilik, deniz kumuyla destekli, çökmeye meyilli konutlar, boyayı unutan, salt alçılı yapılar, hatta kiremitler ve tuğla kâfi diyen ve işi o noktada bitiren tuhaf evler kapladı, istisnasız hemen her yanı… Yeni nesil inşaatçılık, bu bariz kitsch (tam karşılığı yok bu meretin) durumu, uzun upuzun apartmanlar yaratarak çözmeye çabaladı, insanları kümes boyutundaki evlere tıkarak, bu vicdansız sıkışıklığa milyon dolar fiyatlar biçerek… Sonra ne oldu? Haliyle ederinden fazla olan şey, ellerinde patladı, parayı, betona gömme modası tutmadı. Hayret kere hayret, bu önemli meseleyi, hala meşhur papaza bağlamadılar. Zevksizlik, estetiksizlik, gereksizlik, bizim değil, papazın eseridir demediler. Vah!

Beton manyaklığını anmışken, AVM’leri (alışveriş merkezi) hatırlamamak bize yakışmaz. Memlekette neredeyse birbirinin benzeri, tam 411 AVM varmış, bu çılgınlık yeterli gelmemiş olsa gerek, 2021 sonuna dek, 43 AVM daha katılacakmış aralarına, toplamda 454 rakamına ulaşılacakmış. İktidarın, 2023, 2053 ve 2071 hedeflerinde, Türkiye’yi toptan AVM’ye çevirmek varsa, sanırım kimse şaşırmayacaktır. Hayır, zamlar üst üste geliyor, 2019 Ocak ayı itibarıyla, zam delisi olacağımız konuşuluyor, gezmek, yazın serinlemek, kışın ısınmak, bunlar tamam, peki, alışveriş meselesi ne olacak? Hah! İşte orası gerçekten muğlak…

Geçen hafta, Cumartesi Anneleri’nin 700. haftası için, Galatasaray Meydanı’ndaydım. Kayıp yakınları, oturma eyleminin öncesinde gözaltına alınmıştı, desteğe gelenler ise gaz bulutuyla karşılandı, devlet tarafından… Sivil itaatsizlik suç değildi, evlatlarını aramak meşru idi, ancak analar, yine ve yeniden, resmi inadın gadrine uğradı, canları yandı. Bu en uzun soluklu eylemlilik halini, ta en başından beri takip eden biri olarak, şunu söyleyebilirim, anaları, zulümle, baskıyla ve şiddetle evlerine kapatamazsınız, gözaltında kaybedilen yavrularını aramak, kaybedenlerden hesap sormaktan alıkoyamazsınız. Nereden mi biliyorum? 170. Hafta ile 200. Hafta arasında, yani tam 30 hafta boyunca, kapatılan alana ulaşmak için her türlü baskıya göğüs gerdiler, çünkü oradaydım, yanlarındaydım, gördüm, bildim, hissettim, anladım, onlar bu davaya baş koymuşlar, çocuklarının yoluna adanmışlar. Bundan kuşkunuz asla olmasın, asla! Sonra bu 30 acılı, sancılı, yankılı haftanın sonunda, eylemlerine ara vermişlerdi kayıp yakınları, korktuklarından değil ha, desteğe gelen delikanlıların, genç kızların da benzer akıbete uğramalarından çekindiler. Ve bir süre geçti ve onlar, kendileriyle özdeşleşen alanlarına geri döndüler. Özetle; biz bunları yaşadık, malum iktidar partisi, daha ortada yoktu, derin devletin icraatları, tam gaz devam ediyordu. Şimdi bambaşka sonuçlar mı olacak sandınız? Kazanan yine haklılık ve meşruiyet olacak, şüphemiz yok! Çünkü analar bu yoldan dönerlerse, gelecek kuşaklar, kayıp evlatları unutacak, belki de yeni evlatlar kaybolacak. Buna müsaade etmeyecekler, buna izin vermeyecekler.

İşte geçen Cumartesi, İstiklal Caddesi’nde bangır bangır Ahmet Kaya’nın “Beni Bul Anne!” şarkısının bir başka versiyonu çalarken, resmi kıyafetli, hafif şişman, boylu poslu, külhanbeyi gibi kasılarak yürüyen çevik kuvvet amiri, peşindeki polis memurlarına, açık ve kapalı alandaki her insanı hedef göstererek, “sık, sıkkkkk, sıkınnnnnnn” diye emirler yağdırıyordu. Sonra o talimat verdikçe, gaz deneyinin mağdurlarına dönüştük, çay içerken de sıktılar, su içerken de, yürürken de, otururken de, elde karanfil gezerken de, ayaklara sıkınca, tabanlar yandıkça yandı, akşamında sağ gözümün altı davul gibi şişti, neyse sağlık olsun! Bu yazı sırasında, Taksim ve çevresini, güvenlik kordonuna alınmaya başlamıştı çoktan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun söylemi, gidişatı açık etmişti zaten, ne diyelim, zorlu yolu seçtiler, anaları ve onların büyük azmini hesaba katmayarak, elbette…

 

Fotoğraf: Vedat Arık

“Ben yandım, siz yanmayın, Allah aşkına!”

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Salt evler, arabalar değil ha, ağaçlar, hayvanlar, insanlar yanıyor, tutuşuyor her şey, tanımsız afet, hızla yayılıyor, önüne düşeni yakıyor, kavuruyor, anında kül ediyor. Ateş ilişmesin diye ete, can havliyle denize atlıyor insanlar, büyük yönetmen Theodoros Angelopulos’un güzelim filmlerindeki sahneleri andırsa da görüntüler, kurgu murgu değil bu, hepsi yalın gerçek, tüm iyi olanları, şüphesiz sarsan, burkan, içlerini acıtan… Sosyal medya denen, zalim, acımasız, hadsiz ve tarifsiz alanda, kötüler yine yaptı yapacağını, yazmadılar, kustular, susmadılar, irinlerini akıttılar, “oh kebap oldular” diyen de vardı, “su veren itfaiyenin hortumunu bilmem ne edeyim…” diyen de…

 

Utanmaz, arlanmaz, halden anlamaz tipler, aslında öyle az buz değildir, hep vardılar, sanılanın aksine, çoktular, çok! Daha da ötesinde; gazeteden ziyade paçavraya benzeyen bir neşriyatta (adını anmaya gerek yok), “Yananistan” gibi, kan donduran bir başlık atmayı da becerdiler, başkalarının yarasıyla, acısıyla, ağrısıyla, kaybıyla, hunharca eğlenmesini bildiler. Çürümenin keyfini sürdüler, büyük bir zevk aldılar, yine ve yeniden… Ahmet Kaya’yı dinleseydiniz keşke; “Ben yandım, siz yanmayın, Allah aşkına!”

 

Oysa hemen hemen aynı zaman zarfında, futbolcu Mesut Özil’in, haklı serzenişine destek olanlardı bunlar, “Almanya zaten faşik yaaaaa, ırkçılık çok kötü bir şeydir laaaaaaa” diye söylendiler, işte bu kafa, en tehlikeli kafadır, işte bu zihniyet, insanın en karanlık yanıdır. Kuşkunuz mu var?

 

Bu saçmalık, bu tuhaflık, bu anlamsızlık, her toplumun belasıdır, kiminde çokça yaşanır, kimi biraz, kimi kısmen törpülenmiştir, o kadar. Yoksa Kızılordu, Berlin’e girdiğinde, Almanya’daki milyonlarca Nazi Partisi sempatizanının, bir anda, sıradan insanlara dönüşmesini, aidiyetlerini hızlıca reddetmesini, komşularımızı ihbar etmedik, mallarını ele geçirmedik, onları ölüme göndermedik, suçlu değiliz, hepimiz masumuz demesini, asla açıklayamayız. Yani insanlar, beklerler, şekle bürünürler, tam tersi bir rolü üstlenirler. Ama zamanla değiştiler, dönüştüler, hadi canım, hadi, yok öyle bir dünya! Son Almanya gezimde, havalimanındaki orta yaşı geçmiş ve hayli suratsız görevli, sarışın ve mavi gözlü olmayan herkese kaba davranıyordu, sonra bir Alman çift geldi, eleman, gülücükler saçtı, nezaket gırla, zarafet o biçim! Bunu bir lokanta da, servis sırasını beklerken de şahit oldum, toplu ulaşım aracında da, kiraladığımız evin sahibi, ağır faşo herifte de… İşte tanık olmasanız dahi, hissedersiniz ya, içeride bambaşka şeylerin gizlendiğini, suretin, sırrını saklama çabasını… İşte o hesap!

 

Arenalarda, kölelerin, aslanlara yem edilmesini alkışlayan, birbirini kesen ve biçen gladyatörleri gördükçe, kendinden geçen, çoğunluk olmanın cesareti ve sadece bir el işaretiyle, yaşam ve ölüm kararını veren, yine bizim gibi, hepimiz gibi insanlar değil miydi? Boğaları kılıçla öldüren, kuma kanını döken matadorları kutsayanlar, sınırımızda kısa bir süre önce, binaların tepesinden, eşcinsel oldukları gerekçesiyle insanların atılmasını, tezahüratla karşılayanlar, linç girişimlerine katılanlar ve bu insanlık dışı eyleme destek sunanlar, kötülüğün cisimleşmiş hali değilse, harbiden nedir? Normal karşılamayı, onaylamayı, geneli bağlamaz kafa yapısını, adaletle, hakla, hukukla, insanlıkla bağdaştırmayı başaran varsa, bizleri de aydınlatsınlar, yol yordam göstersinler. Çünkü bir başıma, çare ve çözüm bulamıyorum, dürüstlük ve samimiyetin yok edilmesinin, vicdan kaybının, mantığın iflasının, alışılagelmiş gösterilmesine…

 

Hiç unutmuyorum, buz gibi bir bayram günü gecesiydi, Mart ayıydı, sene 1994 idi. Kıbrıs Rum bandıralı iki gemi, İstanbul Boğazı’nın Hamsi Limanı-Filburnu hattında çarpıştılar. Biri ham petrol yüklü dev bir tanker (Nassia), diğeri de kuru yük taşıyan şilepti (Shipbroker), iki gemi alevler içerisinde kaldı, birçok denizci can verdi, yangın, insanüstü bir gayretle, ancak dört günde söndürülebildi. Fotoğraf makinelerimizi donduran ayaza rağmen, karada ve denizde yangını takip ettik, haberi geçtik.

 

Çekirdeklerini alan İstanbullular da, yangını seyretmeye geldiler, şaşıracak bir şey yok, inşaatı, yol çalışmasını, mahalle kavgasını bile saatlerce izleyebilme başarısı gösteren insanlarız biz, zaten dert de bu değil! Karaya oturan şilep, resmen cayır cayır yanıyor, çok yaklaşmak ne mümkün, direğe tırmanan gemiciler, can havliyle, kendi dillerinde tanrıya yakarıyor, çığlıkları, karaya ulaşıyor, çaresiz kalmak, zor be, harbi zor, adamlar gözünün önünde yanıyor, kurtaramıyorsun, çözüm bulamıyorsun, izlemekle kalıyorsun. Kıyıda ah vah eden insanlar kadar, Kıbrıs Rum gemilerinin yandığını öğrenince sevinen, oh çeken, “Layığınızı buldunuz” diyen gaddarlar da var. İnsan canını da, çevre kirliliğini de, doğa felaketini de düşünmüyor, düşman bellemiş, gözünü kan bürümüş, ötesi fark etmiyor. IŞİD nedir, bu garabet nasıl bedene bürünür, kafa yormaya gerek yok, sıradan insanların içerisinde doğar ve büyür.

 

Daha çok örnek var böyle hatırımda, bir tatil beldesinde, çıkan orman yangınına müdahale için, 16 yaşından büyük tüm erkekleri seferber olmasını istemişti belediye, çağrı üstüne çağrı yaparak, traktörün çektiği römorka doluştuk üstümüzde mayolarımızla, dönüp baktım, istifini bozmayan, güneşlenen, yüzenler ne çoktu. Alevleri de kucaklamadık ha. Verdiler kazmayı, çukurlar kazdık, sirayet etmesin diğer bölgelere diye, işte öyle. İmece, el ele verme, ne güzel şeydir!

 

Büyük Marmara Depremi’nin ardından, felaket bölgesinde bir ay kaldım, orada insanı tanıdım, bir can kurtarmak ve yardımcı olmak için tez yetişini de, ölenleri ve kurtulanları, soyup soğana çevirmeye, koşup gelenleri de… İnsan, karanlık veya aydınlıktır, insan, iyi veya kötüdür, insan, cüzdan veya vicdandır, insan, menfaatçi veya çıkarsızdır. Geçmişten bugüne, bizim biricik derdimiz, aslında besbellidir, bu hem bir yandan kendimizle, hem de öte taraftan fena insanlarla mücadele etme zorunluluğudur. İyi olmak ve iyi kalmak, kötülere asla kanmamak, onların kuytu yoluna sapmamak, insanlık için başkaca yol yoktur!

Gençliğimizin başı sağ olsun!

 

 

 

 

 

 

Alper Turgut

 

 

Kadıköy’de amaçsızca dolaşmak, senelerdir en sevdiğim meşgalemdir, yine yürüyordum dalgın dalgın, bir grup beyazperde sevdalısı genç çıktı karşıma, abi dediler, daha çok sinema yazsana… Sizi mi kırayım arkadaşlar dedim ve bu hafta meşhur Christopher Nolan’ın uzun süredir beklediğimiz Dunkirk filmine dair, bir şeyler geveleyim istedim. Yanı başımızda bitmek bilmeyen bir çatışma yaşanırken, gerçek ve büyük bir dram, hayat bulmuşken, savaş filmi yazmak, hayli tuhaf gelse de, elbette… Sonra kabine değişikliği, sonra deprem, sonra Almanya krizi derken, film aklımdan çıktı gitti ve birden hatırladım, yarın (24 Temmuz pazartesi), aylardır tutuklu bulunan Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının, ilk duruşması vardı. Tam 267 gün sonra, dava başlamış olacak, yaklaşık dokuz ay, mahkemeyi görmek için beklemek, yazması bile zorken, bunu yaşayanların hali nicedir, dışarıda kalan ailelerinin, dostlarının, arkadaşlarının hali nicedir, haydi varın siz hesap edin.

Sonra dışarıda kalan ve meslektaşlarının özgürlüğüne kavuşması için, farkındalık yaratmaya didinen, davaya dikkat çekmeye çalışan bir avuç gazeteci için hop başladı mı bir iktidar medyasından, saçma sapan, akıllara ziyan asparagas dalgası… Ve bunu yapanlar da kendilerine ‘gazeteci’ diyor, daha çok gazeteci tutuklansın diye, kendilerinden geçiyor, keyiften uçuyor bu ibişler, poliste de değişen bir şey yok, yine yalan yanlış besleme faaliyetleri, yeni hakikati büken sızdırma işleri, sonra adalet, he yavrum he… Bunca mantık dışı şeyle boğuşmak, aklı yerinde olan her insanı yorar, bu anlamsızlığı üretmek ise onları yormadığı gibi, daha da gaza getiriyor, harbi harbi coşturuyor, biz yalakalık yapmak için, daha ne kadar saçmalayabiliriz, tuhaflık sınırımızı aşabiliriz diyerek… Kaç gazeteci tutuklu şimdi, 160’ı aştı mı, iyice hesap şaştı, hele gözaltına alınıp, sonra bırakılanları da eklersek, yakında karakol, hapishane, adliye görmemiş gerçek gazeteci kalmayacak memlekette, burası kesin.

 

Ve tüm bu gündem karmaşasının üzerine, Harun Kolçak’ın vakitsiz gidişi eklendi, resmen dert bin idi, bin bir oldu. Hepimizi üzdü, düşündürdü, o güzelim geçmişe sürdü. Harbiden “Girdi Kanımıza”, en naif, en zarif yanımıza vurdu da gitti. Yeşilçam’ın yaşayan efsanesi, Ediz Hun’un en büyüğümüz dediği 90 yaşındaki Eşref Kolçak, ilaçlarını almıyordu dedi, sonra her an yakınında olan bir arkadaşım yazdı, gitmek istedi ve gitti diye… Her şey yerli yerine oturdu o an kafamda, bu karmaşada, bu kaosta, bu saçmalığın tam ortasında, daha fazla kalmak istemedi, direnmekten, mücadele etmekten vazgeçti, acıları, ağrıları, sızıları, sancıları usulca bıraktı. Ne diyelim, canım gençliğimizin başı sağolsun. Evet, vatkalı ekose ceketim, alacalı bulacağı gömleğim, şalvar gibi absürt kotum, rugan kovboy çizmelerimle, kendimi şu an görsem tanıyamazdım, bir ihtimal! Her şey garipti, fantastiğin dibiydi, lakin şunu gayet iyi biliyorduk, 80’ler ve 90’larda, hakkını teslim etmeli, müzik çok iyiydi, ruhumuzu besliyordu, hiç kuşkum yok. Darbe yıllarından, yaprak kımıldamayan o meşum zamandan, yeniden yaşam, yeniden örgütlenme, yeniden farkındalık doğuyordu. Yeşeriyordu her şey, itaat etmeye hevesli olmayan sivil bir hayat, beden buluyordu.

Şimdi diyeceksiniz, bununla pop ne alaka diye, eee gardaşlar, arabesk ile uyuşmak yerine, acıları zincir edip, kendini jiletlemek yerine, harekete geçmek, enerjiyi yedeklemek, hoplayıp zıplamak yeğdir be! Hele hele ilk sevmelerin, sevda baharının ilk yellerinin, damarlı kasvet moduna geçmesi yerine, Harun Kolçak’ın sesiyle, sözüyle, ezgileriyle, tatlı bir rehavet turuna yönelmesi ne güzeldi. Hep kahır, hep azap, hep kader, hep keder, nereye kadar? Bir de şu var, ölenin arkasından konuşulmaz derler ya, niye konuşulmasın, gaddar ise, zalim ise, can yakan ise, hakkımıza el koymuş ise, hepsi bitmiş gitmiş mi olacak, hâlâ hayatta kalan diğerleri ne güne duruyor, onlar da bilsin işte, biri bir mazlumu uluorta döver, o da haliyle arkandan söver. İşte o kadar. Hah! Bir de Harun Kolçak gibi hatırlanmak, anılmak, anımsanmak var, iyi bir insandı yahu, güzel adamdı, hayvanları severdi, bunca kabalık arasında, inceydi, kırılgandı, duygusaldı diye… İnsan başka ne ister, geriye ne ün, ne şan, ne para, ne pul, ne araba, ne banka hesabı, ne ev, ne de yazlık kalacak, hayat sonlanınca, hiçbir şeyin bir ederi, değeri olmayacak. Sadece iyi insan, güzel insan hatırlanacak, bir de elbette şarkılar. Kiminin gençliği, kiminin çocukluğu, tereddütsüz eksiliyor, azalıyor, her kıymet verdiğimiz, bizden gittikçe…

Bir süre önce, 17 yaşında bir delikanlıyla karşılaştım, meraklı, ilgili, hep soran, kafasını geliştirmeye yoran, Ahmet Kaya’nın da resmen tutkunu… Eee birader dedim, o en uzak sürgüne gittiğinde doğmuşsun sen, ne fark eder be abi dedi, her şarkısını, türküsünü ezbere biliyorum, jestlerini, mimiklerini, bakışını, gülümsemesini de… Yani, Ahmet Kaya’yı dinlemeyi, salt bizlere değil, gelecek kuşaklara da emanet ettiniz, o hor görmeleriniz, ötekileştirmeleriniz, yargılama halleriniz, hüküm verme manyaklığınız, uzaklaştırma çabanız, daha çok sevenle karşılık buldu, bulacak. Bu da size dert olsun. İşte Harun Kolçak’ı da sevsin isterim, yeni yeni kuşaklar, çünkü o bunu ziyadesiyle hak ediyordu.

Harbiden merak ediyorum, tehdit ve tehlike altındaki birkaç mecra dışında, bu memlekette, gazetecilik yapıldığına inanıyor musunuz? Haberlerin size ulaştığını, sorunlara parmak basıldığını, bilgilenme hakkınızın giderildiğini düşünüyor musunuz?

Kötü niyetli değilseniz şayet, bu kadar saf olabilir misiniz? Sadece reklam, sadece PR, sadece goy goy, sadece yıkama yağlama faaliyeti, sadece övgü, sadece her şey çok güzel nakaratı… Yok! Orada durun, bu kadarla kalsaydı, yine de iyi, bambaşka şeyler çevriliyor, yalan ve yanlış hevesle köpürtülüyor. Pusu gibi, kumpas da bir geleneğe dönüşüyor, ne yazık ki. Birileri kandırıldık deyip işin içinden rahatça ve kolayca çıkarken, diğerlerinin canı yanıyor, ömrü çürüyor. Gocunma yok, utanma yok, hatadan ders almak yok. Durdurun memleketi, inecek var.

Derman bizdedir!

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Ömürleri boyunca, birbirlerine Hayırlı Cumalar diye seslenen muhafazakâr ahali, referandum aÅŸkına, son bir aydır, Cumamız mübarek olsun demeye alıştı resmen. GeçmiÅŸ Ramazanlarda, mahyalarda kocaman harflerle ışıldayan “Hayırda yarışınız” sözü bile kötü bir anı gibi, iÅŸte ÅŸimdi kimilerinde… KeÅŸke geçmiÅŸi tek kalemde çizmek, yaÅŸanmışlıkları silmek, salt kelime oyunlarında kalmasaydı, hayatın dayattığı onulmaz, kapanmaz acılarının unutulması da, bu denli rahat, basit ve hızlı olabilseydi. Evet sevdasına, keskin dönüşler yapıp, onca yıllık ezberlerini bozanlar, her ÅŸeyi Reyiz’e sabitlemekten de kaçınmıyorlar, ah ne güzel ÅŸeysin sen, ey çeliÅŸkiler yumağı… Evetçi cenah, sadece kendi kampanyasına asılsa iyiydi, ya da tatlı tatlı atışsaydı, ÅŸakalar yapsaydı, incetmeden takılsaydı rakiplerine… Ancak, fren yapamadılar, yine ve yeniden gerginlikte karar kıldılar, gökkuÅŸağı gibi deÄŸiÅŸik renklerden oluÅŸan ve milyonlarca insanın hür iradesiyle beden bulan hayır tayfasını, teröristlikle, vatan hainliÄŸiyle, lobicilikle, yurdu batırmakla, maÅŸalıkla, Åžeytanlıkla suçlamaya baÅŸladılar.

Hah! Hayır diyenler arasında da, kantarın topuzunu kaçıran, aşağılayan, hakaret ve küfür eden, illa saçmayan yok mu? Elbette var. Troll zihniyetinin, evet veya hayır gibi bir derdi yok, kamplaşma işlerine geliyor. Zaten birbirlerine bu denli benzerken, neden iki taraf halindeler, anlayan beri gelsin.

Koskoca Osmanlı hanedanının bilmem kaçıncı kuşak torunu, üç kıtaya yayılan uçsuz bucaksız topraklardan, el kadar adacığı sahiplenmeye kadar düşürmüşse vitesini, cumhuriyet de neymiş, padişahlık varken, hem atamız Osmanlıdır bizim diyenlerin, bu trajikomediden ders alması gerekmez mi? Osmanlı güçlüyken, basitlik hakimdi, ne zaman çöküşe geçildi, işte o vakit borç paralarla saraylar dikildi. Fakirlerin düşlerinde bile göremeyeceği ihtişam için, hanedanın, kasayı boşaltması da yetmedi yani, harbiden uçan kuşa borçlanıldı. Bu kadim coğrafyanın geleceğini düşündüler mi sanıyorsunuz, vah vah zavallı kullarımız ne yapacak şimdi diye karalar bağladıklarını mı zannediyorsunuz? Valla aldanırsınız. İlle de miras diye tutturan bu hanım kızımız da, evet diyecekmiş. Evet skalasında, mangır bol, bina çok. Haydi, verin yarısını tüm mallarınızın, oh be, lafla ne kolay, yoksa aidiyet hissettiğiniz saltanata, ‘hayır’ mı diyeceksiniz. Çok ayıp!

Hayda, nasıl geldim şimdi buraya, oysa, vizyona giren ve beni çok etkileyen Manchester by the Sea filmine dair bir şeyler yazacaktım. Hah! Hatırladım. Unutamamak ve kendini affedememek üzerineydi çıkış noktam, hâlbuki halkım, kendisiyle hayli barışık, kafası oldukça karışık olsa da… Zorum ne benim, bilmiyorum, sizler için de mahcup olurum, sorun değil! Ah ulan vicdan, ne taşınmaz bir yüksün, hele hele bağzı memleketim insanının hicap etmek gibi bir derdi yokken… Belediyelerin kıskacına alınan Vezir Parmağı’nı, muhalif sinemacıların daraltılan alanını, hayırlara vesile olsun ve benzeri replikler kullanan dizilerin dahi kırmızıçizgilere yaslanmasını… Harbiden üstüne bik bik edilecek o denli çok şey birikiyor ki, ortalık toz duman olsa da, eski koşullar, iyice dibe vursa da, kültür ve sanat, kendine yeni mecralar bulmalıdır, ivedilikle.

 

Kendini affetmemek, bambaşka bir zulümdür. Mevzu, hep kendini suçlamak ise, bunun pek tedavisi de yoktur. Seneler evvel, hani derdi ummana sığmayan insana, Büyük Marmara Depremi’nin ardından Gölcük’te rast geldim. Asla unutmadım, kahır dolu yüzüne bakmanın bile, iç acımasıyla karşılığını bulduğu adamı… Ben hiçbir şey sormadım, o başladı anlatmaya; “Yaz günü. İçki masasını kurmuştuk. Dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya gittim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailemi kaybettim. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.” Neden ben ölmedim der gibiydi feryat etmeye çabalayan gözleri, yanıt veremedim, kelimeler tükenmişti, yapacak bir şey de yoktu, omzunu sıvazlamak ve ağlayınca sarılmaktan başka…

Manchester by the Sea filmini seyredince, neden beni neden bunca etkilediğini anladım, şu ana dek harcadığım ömrümün çoğu, acılara ve dramlara şahitlik etmekte geçmişti çünkü…

Hani güzelim Ahmet Kaya şarkısında der ya; “Avutulmuş çocuklar çoktan sustu / Bir ben kaldım bir ben kaldım / Tenhasında gecenin avutulmamış ben…” Ne avunmuş, ne avutulmuş, yakıcı, yıkıcı, yıpratıcı öykülerle, su gibi akıp gidiyordu, gaddar zaman, ah ulan! İnsanın hatayı, hep kendinde araması ve bulması, kapanmakta olan yaranın kabuğunu kopartması, asla ama asla unutmaması, naif bir duruş gibi görünse de, yardım çığlığını duymamak, kucak açmamak, yara saramamak, kabalık değilse nedir? İnsana dair en güzel hasletleri, umarsızca savurur ve yitirirken, başkalarının acısını görmezden gelirken, kendi kendine acı çekmeyi sürdüren bir cana, hangi mesafede duruyoruz acaba? Çocuk, faşizmi yanağında tanır der erken gidenlerden Ergin Günçe, ilk tokattan bu yana, takat mi kalır insanda?

Yine kafam gibi karmakarışık bir yazıya yol açtım, ne diyeyim, huylu huyundan vazgeçmez. Yönetmen Kenneth Lonergan’in üçüncü denemesinde, tutturmuş, üstelik sıkı tutturmuş. Yüreğe işleyen bir senaryo çıkmış ortaya, tıkır tıkır işliyor üstelik metin. Gangs of New York gibi, hayli beğendiğimiz bir filmin hikâyesini yazandan da bu beklenir. Abini sevmezdim ama sen bir başkasın be Casey Affleck… Hani beyazperde izin verse, gel bir kucaklayayım seni derdim, böylesi bir derdi, bir insanın, tek başına taşıyamayacağını söyleyerek… Tek kelimeyle, müthiş, ötesi yok! Akademi vermezse ödülünü, salla gitsin, heykelcik nedir ki, yüreklerimizi fethetmek de az buz değil!

 

Kahramanımız Lee Chandler, Boston’da kocaman bir sitede kapıcılık yapan bir hüzünlü adamdır ve sosyallikten muaftır. İnsanlarla kaynaşmak değil, onlardan uzak durmak gibi meyli vardır. Al işte sorunlu adam demeyin, peşin peşin, dert kimdedir, bilemezsiniz. Türküsü bile var; “Açma, yaram derindedir, dermanını bilen gelsin” diye… Yani o kadar kolay değil öyle, açılın ben hekimim demek. Bir gün acı bir haber alır Lee, tüm kederinin kaynağı, minik ve denize bitişik Manchester’a geri döner. Çok sevdiği, iyilik meleği abisini yitirmiş, vasiyet gereği, ergen yeğeniyle ilgilenmek zorunda kalmıştır. Sürgülediği kapıyı açmak, hayatına bir insan katmak, ne dileğidir, ne de yeridir. Yüzleşmek, hesaplaşmak, kaçtığın şeye enselenmek, devamında gelecektir. Bu ürkek ve istemeye istemeye atılan adımlar, pusun ve iliklere dek işleyen soğuğun içinde yolunu bulur mu, acının ve sancının yırtık gömleği, dikiş tutar mı, tutmaz mı, haydi hep birlikte görelim.

Bu filmi yazmak nereden esti? Uzun süredir aklımdaydı zaten, kendine dert diye, kıytırık şeyleri seçen ve hepimizi, kanırta kanırta hayatından bezdiren insanların giderek çoğalması… Dertli baş, ağır olur, gerçek elem, vakur durur. Gelin görün, bir gün gözler, sular seller, ertesi gün pür neşe, resmen çıkkıdı çıkkıdı… Arkadaş, sen deli misin? Yok! Amacın ne senin? Eee yok! Sabrımızı sınamak, akıllıca bir yol değil, çevrendekiler, aman be demeden, hani başka meşgaleler bulsan, az rahat dursan.

Elemana soruyorum, referandumda… Dur! Henüz suali tamamlamadım. Hayda… Bir dokun, bin ah işit! Tamam, sana iyi günler. Gardaşım, has trollerle mi uğraşalım, yoksa kendi hayatını trolleyenlerle mi? “Bir derdim var, bin dermana değişmem” diyenlere kulak vere vere büyüdük biz, gençliğimiz ise, “Vakti seherde, açılır perde, düştüğün yerde, derman sendedir / Düşmüşüm kaldır, mihnetim oldur, ağlarım güldür, derman sendedir / Benim biçare, kaldım avare, yürek pür yâre, derman sendedir” diyene yana yana… Öyle ya da böyle, memleket derdine, başka bir dünya mümkün derdine düştük. Sanal dertlere değil, gerçeğine uzatacak, uzanacak ellerimiz var. Hala ve inadına…

Hayır diyenlerin hepsiyle aynı fikirde değilim ha, olmak zorunda da değilim. Ancak kafamın bastığı, yüreğimin el verdiği az ama öz insanlara bakıyorum, illa hayır diyorlar. Bu benim için kâfi. Çünkü evet diyenler içerisinde, gelecek güzel günlere, mutlaka bir ömür adanmalı diyecek olanları, aradım aradım, gerçekten bulamadım. Çıkarlarımız için, gündelik kazançlarımız için, yarınları ıskalamak, gelecek kuşaklara, ayıp etmek demektir. Tereddüt etmek yok, linç çağı yerine, bilinç çağı yolcularına eşlik etmek, umudu hep yeşertmek, seçim değil, en insani görevdir. Kendimce anlatıyorum tek tek, sorana söylüyorum, dinlemesini bilene, elbette… Ve bu tuhaf yazıyı, Pablo Neruda Abimiz ile bitirmek isterim; “Ah ne imrenilecek şey hayır demek, hayır hayır hep hayır…”

 

 

Alper Turgut: “Kazım Koyuncu yüreğimize dokunmayı bildi, tıpkı Ahmet Kaya gibi…”

 

 

 

 

Kâzım Koyuncu’yu “Kâzım” yapan neydi dersin? Bizim onu bunca sevmemizin nedeni sende nasıl tınlıyor?

Kazım Koyuncu yüreğimize dokunmayı bildi, tıpkı Ahmet Kaya gibi… Güzel bir ses ve iyi müzik ile açıklanamaz bu… Genç ölmek de değil! Duygularımız, aklımız, heyecanımız bir idi, samimiyetine inandık, dürüstlüğünü sevdik. Ezene karşı Karadeniz kadar hırçın, ezilenin yanında Artvin’in yayları kadar dingin ve huzurlu… Onu bizden bildik. Hah! Kazım Koyuncu’yu Kazım yapan şeyi de o açıklasın; “Devrimi düşünebiliriz, düşleyebiliriz. Hatta yetmez bir sistem bile kurarız: “Vay sistemimiz şöyle olsun” vesaire… Bunu ne zaman yaparız? Devrim yaptıktan sonra… Bok devrimden sonra yaparız. Şu anda bunu düşünüyorsan yaparsın. Yapmaya başlarsın. Sonra da hep öyle yaşarsın ve bu böyle böyle çoğalır. Hayatla da böyle anlamlı bir ilişki kurarsın. Yolda yürürken de yürüyüşün ona göre olur, adımların öyle gider, insanlara baktığın göz değişir. Herkes de “ulan bu adam ya da bu insan niye böyle bakıyor” diye elbette ki seni sorgulayıp anlamaz belki ama; birileri anlar, bir şey bulur yani: birisi farklı yürüyordur orada. Sana bir puan yazmaz da, bir şey verirsin hayata yani. Bakkala bir şey davranırsın, manavdan bir şey alırken tuhaf bir ilişki kurarsın ister istemez, hoş bir ilişki kurarsın. Yani, işte, hikâye bu…”

Kâzım’ın Gezi’yi görmesini, sen de çok ister miydin? Adı çok anıldı her yerde sanki, değil mi?

Gezi’de olmayı en çok hak eden belki oydu, çevreye karşı bu denli duyarlılık geliştiren Kazım’ın, Mersin’de, Sinop’ta nükleer santrallar kuracak iktidara da söyleyecek sözü olacaktı elbet. Yeşile hasret memleketin, en yeşil yerinde doğan ve dünyayı yemyeşil yapmak isteyen Kazım, Gezi’deki güzelim ağaçlara kayıtsız kalamazdı. Haliyle onun adını anmak, bizlerin boynunun borcudur, Marcos, ölen kardeşlerini cebinde taşıyorsa, bizler de artık aramızda olmayan kardeşlerimizi, yüreğimizde, aklımızda, ruhumuzda taşıyoruz. Doğa için haykırış, eşitlik ve özgürlük için çığlık, devletin şiddetine karşı feryat, her neredeyse, Kazım da orada olacaktır, bugün veya yarın, hiç fark etmez.

En çok aklında kalan “an” nedir diye sorsam? Neyi hiç unutmuyorsun ona dair?

Arkadaşım ve meslektaşım Hatice Tuncer ile can ciğer idiler, ondan duymuştum adını ilk. Ancak benim ‘an’ım başka, bir gün bir eylemde, kalabalıktan uzaklaşmış, bir taşa oturmuş ve bir sigara yakmıştım. Hopalı bir dostum, yanında da Kazım Koyuncu, oturduğum yere geldiler. Neyse… Tanıştık orada, yanıma oturdular. Kuşkusuz Adanalıyık, lakin ana tarafım Karadenizli, mevzu da haliyle Artvin, Rize oldu. Sonra siyasi mücadele, Karadeniz şarkıları, on beş dakikaya neler sığdırdık neler… Ama benim unutamadığım, gözlerindeki ışık ve dalga dalga yayılan hüzün oldu. İnsana, hayata ve güzel yarınlara hep kafa yoran, çoğu zaman çaresiz kalan insanlara dair bir burukluk idi bu… Keşke şimdi aramızda olsaydı, çünkü umut şimdi daha görünür oldu, belki yeni bir sohbet açardık ama bu kez gerçekten gülümseyerek…

Bir Sevene Sorduk: Alper Turgut

 

 

 

 

 

Rakıyı ilk kaç yaşınızda tattınız? Nasıldı?

Dal gibi delikanlıyken… Başta acıydı, sonra su gibi gitti. Çakırkeyif olma ayarını tutturamamış, sarhoşluk çizgisini geçmiş ve haliyle kusmuştum. Kötü bir deneyim gibi görünüyor, ancak ayılınca kafamda vazgeçmek yerine devam etmek vardı.

Ne sıklıkla rakı içersiniz?

Dostlar ile konuşulacak şeyler biriktiyse, yani muhabbet vakti geldiyse…

Rakınızı nasıl içersiniz?

Yanında şalgam olduktan sonra fark etmez.

Mümkün olsa kiminle rakı içmek isterdiniz?

Neyzen Tevfik ile…

Rakının yanında en çok sevdiğiniz meze hangisi?

Acılı ezme…

En sevdiğiniz rakı masası arkadaşınızı söyler misiniz?

Bir dostu söylesek, diğerinin hatırı kalır.

Rakıdan başka hangi içkileri seversiniz?

Kırmızı şarap, votka ve buz gibi bira…

Meze yapar mısınız?

Meze yapamam, mutfak işlerinden hiç anlamam. Keşke böyle bir yeteneğim olsaydı, yumurta kırarken kabuklarını da tavaya dökebilen bir beceriksizlik, pek matah bir şey değil. Lakin lezzetli mezeye dayanamam, hemen dadanırım. Rakı mezeyle güzel!

Rakıyı bir duyguya benzetseniz hangisi olurdu?

Efkar dağıtan olduğuna göre; ferahlama…

Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz?

Ocakbaşında, et ve sohbet ile…

Rakı ile en sevdiğiniz şarkı hangisi?

Şarkı demeyelim, bir türkü; Tercan Erzincan yolu, masamız rakı dolu… Şakası bir yana, türkü ve sanat musikisi ile ne de iyi gider meret.

Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz?

Ömrü, bazen neşeli bazen hüzünlü bir yol gibi düşün, bu yolda bir arkadaşa ihtiyacın olacak. İşte rakı, senin yol arkadaşın…

Rakı bir insan olsa adı ne olurdu?

Saadet, belki…

Rakı sofrasından neleri uzak tutmalı?

Ağzıyla içmesini bilmeyenleri… Sürekli aynı şeyleri tekrar edenleri… Sızma, azma, kızma eğilimi olanları…

Ne olacak bu memleketin hali?

Memleketin hali, Attila İlhan şiirini Ahmet Kaya’nın sesinden duymak gibi; “Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız, o mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız, gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız, yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız…”

 

Büyük Keyif sitesi için yanıtlar…

Türkiye solunun son 30 yılı

 

ALPER TURGUT

 

Türkiye’nin en beğenilen ilk filmlerinden “Sonbahar”ın yapımcısı olan Serkan Acar, “Aşk ve Devrim” ile yönetmen koltuğuna oturdu. Aşk ve Devrim, Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali’nin ulusal uzun metraj yarışma filmlerinden biri. “Gelecek Uzun Sürer”den “Simurg”a, “Memleket Meselesi”nden “Saklı Hayatlar”a, politik göndermeli filmlerin yer alacağı Altın Koza, sanatın yanı sıra siyasete de kucak açmış durumda… Evet, ülkemizde salt gişe odaklı filmler dışında siyasi sinema örneklerinin de çoğaldığını görmek tüm sinemaseverleri sevindiren bir gelişme, hiç kuşkusuz. Filmin yönetmeni Serkan Acar ile Aşk ve Devrim’i konuştuk.

 

 

 

 

—Aşk ve Devrim, nasıl doğdu?

 

Aşk ve Devrim, yapmak istediğim siyasi üçlemenin ilk ayağı… Üçleme, Türkiye solunun son 30 yılına yakın plan kamerayı tuttuğum bir süreç olacak. 1980’lerden bugünlere uzanacağız. Film, “Başka Semtin Çocukları”nın senaryosunu kaleme alan Mehmet Serkan Turhan’ın “İki Yol” öyküsünden uyarlandı, senaryoyu da o yazdı. 1989’larda geçiyor öykü, devrimci gençler üzerinden Türkiye solunu anlatıyor, kirli savaşın başladığını dönemleri, solun darbenin etkisinden kurtulup yeniden toparlanmaya çalıştığı, neoliberal dalganın dünyayı kapladığı yılları… Altı yaşımdaydım darbe oldu, 1991’de üniversiteye girdim. Arkadaşlarımı kaybettim, yaşadıklarım ve gördüklerim var. Herkes kendi sokağını anlatır, sonuçta 1968’i anlatacak yetkinliğim yok.

 

—Peki, ikinci filmin konusu nedir?

 

İkinci film adı “Uzun Yürüyüş”. Türk solundan gerillaya katılan bir kızın öyküsü bu… Film, onun gerilladan ayrılıp gündelik hayata geri dönmesini anlatıyor. Kürt sorunu aslında bir Türk sorunudur, bunu ifade etmek ve göstermek istiyorum.

 

—Ya üçüncü ve son film?

 

Düzenle bağlarını kopartan bir anarşisti, sistemle bir anda tüm bağlarını kopartan bir adamın hikâyesini anlatacağımız filmin adı “Ret” olacak. İlk film 20’li yaşları, ikincisi 30’lu yaşları ve sonuncusu da 40’lı yaşları resmedecek. Bu öykülerin kahramanları, Türk ve Kürt sol hareketleri içerisindeki aktif insanlar olacak.

 

 

 

—Aşk ve Devrim ile anlatılmak istenen tam olarak nedir?

 

Aşk ve Devrim, çözülüş ve yalnızlık filmi… Sosyalist bloğun çöktüğü, dünyanın değiştiği, aşkın ve devrimin çözüldüğü yıllar bunlar. İllegal ve legal alanda mücadele eden sol bir örgütün üyesi olan genç bir devrimcinin, aşka ve devrime bakışı var konunun odağında. Ve tutku var, biliyorsunuz ki, tutkuda çelişkiler olur ve bu çelişkiler insanı ihanete kadar götürür. Evet, filmin ana teması ihanet. İlki sosyalist bloğun çökmesi, dünyanın ütopyasız bırakılması ihanet… İkincisi küçük sol örgütün çözülmesi, üçüncüsü ise bireyin çözülmesi. İranlı filozof Hafız’ın bir lafı var; “Sen nasıl bakıyorsan dünya öyledir” diye, ihanette herkese göre değişir. Filmin karakterleri idealize etmedim, film bir yandan 68, 78 ve 88 kuşağından insanların meselelere bakışını anlatıyoruz. Aşk ve Devrim’de kahramanlık miti yok, her türlü çelişkileriyle insanlar var.

 

—Devrimcilerin yaşamına dair (Fırtına / Bahoz dışında), pek örnek yok sinemamızda…

 

Bugüne dek devrimciler, dizilerde yan öğe olarak, çeşni olarak kullanılıyordu, seyirciler ilk kez devrimcilerin yaşamına tanık olacak. Bir sendika direnişi üzerinden direnişteki devrimcinin de zamanla çözülmesini aktarıyoruz. Üç radyo haberi var filmde, Berlin duvarının yıkılışı, Çavuşesku’nun idamı ve Gorbaçov’un konuşması.

 

—Aşk…

 

Filmde aşkın yeri çok önemli… İki aşk var, hem devrimcinin yaşadığı aşk, hem de rol modeli olan ağabeyinin altı dakika anlattığı bir aşk var.

 

 

 

 

—Filmin oyuncu kadrosu kimlerden oluşuyor?

 

Çoğu bilinmeyen genç tiyatroculardan oluşuyor. Nurgül Yeşilçay ve Sinem Kobal’a devrimci oynatacak halimiz yoktu, gülünç olurdu bu. Bunun dışında Saç filmiyle hatırlayacağınız Ayberk Pekcan ile Derya Durmaz var, onun dışındakiler dört aylık bir kast sürecinin ardından deneme çekimlerinden sonra belirlenen genç isimler; Gün Koper, Serhan Alben, Deniz Denker…

 

—Aşk ve Devrim, müziksiz olmaz gibi…

 

Filmin müziklerini o dönemin ruhunu iyi bilen bir isim olan Kemal Sahir Gürel yaptı. Az müzik kullandık ancak radyodan gelen şarkılar var, Ahmet Kaya, Edip Akbayram ve Ezginin Günlüğü’nden… Sonra Kazım Koyuncu’nun ilk grubu Grup Dinmeyen var; “Gece trenlerine binme çocuk vurulursun…”

 

—Son olarak filmi nerede çektiniz, maliyeti ne kadar, vizyona ne zaman giriyor ve festivallere gönderecek misiniz?

 

Aşk ve Devrim’in görüntü yönetmeni Feza Çaldıran, filmi altı haftada çektik. Çekimlerin çoğu İstanbul’da oldu, sadece bir kez Batı Karadeniz’de bir köye gittik. Aşk ve Devrim’in maliyeti, 900 bin lira ile 1 milyon lira arasında… Altın Koza’nın ardından film, 16 Aralık’ta gösterime girecek. Festivaller konusuna gelirsek, filmin kopyasını San Sebastian’a yolladık, Aşk ve Devrim’in uluslararası film festivallerinde şanslı olacağına inanıyorum.