Alper TURGUT

 

 

Kış Uykusu”, Oscar aday adayı olunca görüş istediler, Karadeniz’de 3G problemine rağmen, cep telefonuyla yazıp yollamayı başardım. Yeşilin her tonu vardı ama Altın Palmiye yoktu çevremde, sonra çay krizim depreşti, bir yerde duralım, bardak bardak içelim dedim. Kadınlar yamaçlarda çay topluyordu; elbette yurdumun aydınları, yarı aydınları için, bitmek bilmeyen memleketi kurtarma seanslarında, sohbete katık etmek gerek. Kış Uykusu’ndaki taşralı Aydın, kibir deposuydu, zeka küpüydü “köylü cahillerin” arasında… Oysa mevzu cehalet değildi, zenginden fakire biricik amaç, çıkar idi; hor görüleceğime, hoş görüneyim kafasıydı. Ezen ve ezilen öyküsünde, karşı koyma, dik durma yerine, yaltaklanma öne çıkar genellikle… Güçlüden yana olmak çok kolaydır; parası da boldur, hem gurur, onur karın doyurmaz. Ne çok insan bu zihniyete esir düşüyor, üzücü bir hikaye bu; yıllarca okumuş, yazmış, gelişmiş bir bünyenin, son durağında muktedir yanlısı olması, öncelikle kendisine ettiği hakarettir, biz sövsek ne yazar. Geçen gün, dümenini artık iktidara doğru kıran, eskiden pek muhalif bir arkadaşla tartışıyorduk. Bana, “Sen hiç değişmedin, bu normal değil, insan, ömrü boyunca muhalif kalmaz, kalamaz “dedi. Değişir, dönüşür falan filan, anlattı uzun uzun. “Belli, değişmişsin” dedim ve ekledim; “Yeni saatin güzel, yeni araban güzel, yeni yuvan güzel, yeni işin güzel, sana yaramış bu dönüşüm; aklını, zekanı, hünerini, özverini, benliğini, ruhunu iktidara kiralamışsın. Benim ise saksım dar; bu kadar şeyi almıyor, sen çoktan bahçeli eve geçmişsin, başarılar.”

 

Artvin’e gitmişken, Şavşat’a bağlı Yanıklı köyünü yaylasına çıktım, yükseklik 2500 metre, temiz hava çarptı resmen, tepemizde de kara bulutlar, sonra birden yağmur yağmaya başladı, şimşekler çakıyordu ardı ardına, karşımızda güzelim Karçal Dağı. Yıldırım tehlikesini bertaraf etmek için cep telefonlarını kapattık, elektriği olmayan, tahtadan yayla evine kaçtık. Gürcistan sınırındaki Karçal Dağı çevresi, Avrupa’daki boz ayı nüfusunun en yoğun olduğu yer. Onlar, Kış Uykusu’ndan uyandı, biz uyumaya devam edelim. Yayla evinde çayımızı içerken ve soğuktan tir tir titrerken sobayı yaktılar, ısınıverdik. Evin sahipleri Gürcü idi, “Harbiden, emin misiniz?” dedim, Başbakan gibi inkar etmediler. Sonra aklıma geldi, yıllar önce Mardin’de bir sohbette bir arkadaş Türk kahvesi istemişti, yan masada oturan biri gülümseyerek, “Kürt kahvesidir o” demişti, kahveyi getiren delikanlı geri durur mu, “İkisi de değil, Arap kahvesidir bu” diye muhabbete dalmıştı. “Ne mozaiği ulan, mermer mermer” denen yıllardı, biz bir kahvede bölünmüştük. Herkesin sahiplendiği kahve, haliyle güzeldir ancak ben çay severim, kimse milliyet etiketi koymadan “Bir kaçak çay yolla” dedim delikanlıya, ama hayda! Yan masa durur mu, “Kürt çayıdır o” dedi, dükkanda çalışan delikanlı Arap çayıdır dedi, ben de “Kusura bakmayın ama, Seylan çayıdır bu” dedim. “Suriye’den, Irak’tan geliyor ama” dediler, “İyi de güzel kardeşim, çay; bol su ister, yağmuru çok sever, 45 derece sıcakta çay mı yetişir?” dedim. Sadece “Hımmm” dediler. Bizi Karadeniz çayına mahkum edince, biricik devletimiz, Seylan’dan yola çıkan, en nihayetinde katır sırtında sınırı aşan Uzakdoğulu çay, Ortadoğu menşeili olmuştu, ister, istemez.

 

Evet, nereye bağlayacağım, bizim aydınlarımız üçe ayrılır; rakı masası aydınları, çay taburesi aydınları ve kahve koltuğu aydınları olarak… En kalabalık grup çaycılar, şu an memleketin idaresi de bu sohbetlerden geliyor. Çay, sadece solculara, Kürt hareketine mi abone, hayır; muhafazakar kesim, çaktırmadan çok çay içti, aydınlanma yaşadılar. Rakıcılar fazla sarhoş oldu, gerçekle hayali birbirine karıştırdılar, ayıldıklarında çok geçti. Aromalı filtre kahve aydınları ise yeni türedi sayılır, monşer, ne olacak bu memleketin hali diyerek, kentteki akıllı plazalardan, derme çatma köy evini etüt ettiler, bravo, tebrikler. Espresso, cappuccino, latte, neler oluyor ula memlekette? Dur, dur! İçki masası aydınlarının alt grubuna, viskiciler ile şarapçıları da eklemek gerek, hatırları kalır. Neyse yahu, daha da dallanıp budaklanmadan keselim. Şakası bir yana, hâlâ Kış Uykusu’nda bu memleket, yaz sıcağında olsa da… Artvin’de gözlemlediğim bu oldu, ‘Uzun Adam’ ne derse haklıdır diyenler, bariz yanlışı inkar edenler, adaletsizliği, geçmişte bize de yapıldı diyerek savunanlar, ah ne çoklar.

 

Akdenizli bir babanın, Karadenizli bir annenin, melez çocuğuyum, Arap, Kürt, Zaza, Laz, Türkmen ne ararsan var mayamda, bu yüzden, çayı harman seviyorum, Rize çayı ile kaçak çayı karıştırıyorum, demli ve şekerli içiyorum. Kadıköy’de sürekli gittiğim Urfalı bir çaycı var, nefis bir çay, tiryakisi oldum. Sordum dükkan sahibi arkadaşa, “Bu çayı nereden aldın?” dedim, “Karadeniz’den” dedi. “Vay!” dedim. Urfalı’nın çayı, Rize’den geliyor yani… “Peki, markası nedir, ben de alayım” dedim. “Yok, abi” dedi, “Bulamazsın bu çayı, Karadenizli bir amca, kendisi yetiştiriyor, çayın adı Mübarek, toptan satıyor.” Mübarek, ne güzel çaymış, bizim meşhur Seylan çayı, devede kulakmış. Film, ne kadar uzun olursa olsun, elbette biter. Kış Uykusu’ndan sonra mübarek bir bahar çıkagelir, yani sorun yok.

 

10 Ağustos 2014 / Evrensel