ALPER TURGUT

 

“Yerçekimi” (Gravity), insanı resmen yerküreden koparan ve uzay boşluğuna salan, senaryosu yavan, görselliğiyle tavan yapan iyi bir seyirlik. Filmin başrolünde güzelim dünya var, hani filmde Hollywood yıldızları Sandra Bullock ve George Clooney yer almasalar da olurmuş, manzara o denli çarpıcı, cezbedici ve etkileyici ki… Yani kısaca diyeceğim şudur; bu muazzam yapıt, üç boyutlu uzay belgeseli niyetine de zevkle seyredilirdi. Sinema tutkunlarını, sinema salonundan alıp, yörüngeye oturtmak diye ben buna derim! Bırak tür sinemasını, bilimkurguyu, şunu bunu, iyi filmlere hasret kaldığımız memleket sinemasında, Meksikalı Alfonso Cuarón, 2013’ün en iddialı, en güçlü, en akılda kalıcı işlerinden birine imza atarak ve gerçekten yönetmen ne demek, işte bunu ziyadesiyle göstererek, gıptayla izlememizi sağlıyor, özetle.

 

Meksika sineması dar gelince, yerellikten evrensele taşınan üç büyük yaratıcı; Alfonso Cuarón, Guillermo del Toro ve Alejandro González Iñárritu’nun çektikleri her filmi ilgiyle seyrediyor, yeni yapıtlarını merakla bekliyoruz. Evet, Cuarón, “Büyük Umutlar” (Great Expectations -1998), “Anani Da!” (Y tu mamá también – 2001), “Harry Potter ve Azkaban Tutsaği” (2004) ve gelecekte yapacakları adına umudumuzu yeşerten “Son Umut”un (Children of Men – 2006) ardından ve yedi yıllık bir aradan sonra nihayet Yerçekimi ile çıka geldi. Gişeye yakın, sanatla da haşır neşir filmlerine alışık olduğumuz usta, bizi yine yanıltmadı, herkesin beğeniyle izleyeceği bir görsel şöleni, uzay adına çekilmiş en göz alıcı ve en gerçekçi filmi (en iyi diyemem, tüm uzaylı kahramanlara ayıp olur, üstelik evrende başkaca yaşamlar var diyen bilimkurgu klasiklerini de ayrı tutmak gerek, elbette) sinemaya kazandırdı. Aksiyonu, hızlı kurgu ve ani geçişlerle değil, uzun ama yaratıcı plan sekanslarla veren yönetmen, Yerçekimi’nde görsellik dışında, sesi de mükemmel kullanıyor, çünkü bu karanlık boşluk, sesten muaf ve sessizliğin görkemi, bazen onca cayırtıdan daha güçlü olabiliyor, ritim bozulmuyor, tempo düşmüyor, gerilim tırmanışını sürdürüyor. Haliyle bir buçuk saatlik müthiş bir deneyim bu…

 

Başta söyledik; filmde Bullock, Clooney ve usta aktör Ed Harris’in sesi var. Lakin Sandra Bullock dışındakiler yan karakterler, bana pek bir sevimsiz gelen Sandra, bu filmde gözüme çok batmadıysa, geriye biricik bir sorun kalıyor, bu da ne yazık ki, bir filmin omurgası olan senaryo… Filmin yumuşak karnı, incelikten yoksun öyküsü… Hayatın sillesini yediği için içine kapanan, acılardan dolayı robotlaşan bir kadının, tekrar yaşamak arzusuna ve direnme tutkusuna kavuşması, böylesi ışıklı bir fonda hayli sönük kalmış. Karmaşık tekniğin yanında, hikâyenin basitliğinin lafı mı olur derseniz, işte buna sözüm yok.

 

Dünyadan 600 kilometre yukarıda konuşlanan uydular ve uzay istasyonları, astronotlar, kozmonotlar, taykonotlar, spasyonotlar, yani tüm evren gezginlerinin yuvası olmuştur, biz Facebook’a, Twitter’a daha rahat girelim diye çalışmaktadırlar. Sonra bir kaza, zincirleme bir faciaya yol açar. Uzayda yaşama tutunmak isteyen artık zamanla yarışmak zorundadır ve bolca şansa ihtiyacı vardır. Soluk almanın imkansız, bir anda yanmanın veya donmanın imkan dahilinde olduğu serüven başlar, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan Soyuz Roketi’ne, oradan da Shenzou’ya sürer macera, dünyaya yeniden dönebilmek ve karaya tekrar ayak basabilmek için… Söylemeden noktayı koymayacağım, bir de Çin malı dayanıksız derler, yalan da değil hani, çoğu şey, elimizde kalmıştır. İşte bu film, tam tersini söylüyor.

 

Cinedergi…