ALPER TURGUT / @AlperTurgut01

 

Seneler önce güzelim memleketin ücra bir köşesinde, 100 yaşındaki bir dede ile sohbet etmiştik. Okuma yazması yoktu, askerlik dışında bırakın kentinden, köyünden bile ayrılmamıştı. Uzun, upuzun yıllar boyunca çobanlık yapmıştı, sırtında abası, elinde sopası, heybesinde azık, kuşağında kavalı… Köpekler, keçiler, koyunlar, gündüz güneş, gece ay ve yıldızlarla geçmişti ömrü… Her sorumuza bilgece yanıtlar veriyor, getirdiği çözümler ve tahlil yeteneği, hepimizi şaşırtıyordu. Dede dedik, nereden öğrendin, nasıl biliyorsun ve tahmin ediyorsun? Çocuklar demişti, 36500 gündür, mavi göğün altında, karda, kışta, yağmurda, sıcakta doğayla baş başayım. En büyük öğretmen, hayatın ta kendisidir.

 

Evet, herkese kısmet olmaz uzun ömür, lakin bilgelik, o daha da zor, çok daha zor. Düşünmeden, kendini adamadan, çabalamadan, olmaz, olamaz. İşte Vedat Türkali, uzun bir ömür sürdü, inandığı yoldan dönmedi, yoruldum demedi, benden bu kadar diye söylenmedi. O, asla vazgeçmedi, yazdı, söyledi, öğretti. Tıpkı Pir Sultan Abdal gibi; “Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan…” Öyle ya da böyle, nice umut bağlanan ve parlatılan isim, harbi harbi çuvalladı, affedersiniz, sıçtı sıvadı. Kendine güvenenleri yarı yolda bıraktı, resmen kazık attı. Oysa Vedat Amca, varlığı içimizi ısıtan, söylediklerine, ısrarla kulak kabartılan bir ahir zamanı bilgesiydi. Eski tüfekti o, tutarlı, kararlı ve haliyle tereddütsüz.

 

Misal John Steinbeck, yaşlanınca muhafazakârlaşan, değerlerini ıskalayan, geçmişte yaşadığı dev acıları unutan ve emperyalist azgınlığın, Vietnam işgaline arka çıkan bir tipe dönüştü. Pulitzer, Nobel kazandı, ama yolunu ve ona inananları kaybetti. Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün, o bunu beceremedi. Ancak büyük buhran yıllarını anlatan Gazap Üzümleri’ni iyi ki yazmış dedim, açlıktan ölüm sınırına gelmiş bir adamın, bir kadının sütünü içerek, hayata bağlanması, hala usumuzda… Bitmeyen Kavga’yı anlatan, Marksist bir duruş sergileyen usta yazarı, zaman, eleştirdiği vahşi, kanlı ve acımasız ABD politikalarını savunmaya kadar götürdü. Nereden, nereye…

 

Vedat Amca ile birkaç kez hasbıhal etmiştik, not defterimi ve kalemimi çıkartmıştım. Söyleşi mi yapacaksın demişti, yok demiştim, unutmamam gereken sözlerini, kulağıma küpe olsun diye yazacağım. Elime dokunmuş ve unutmaya meyilli ise kafan, artık sözlerin de pek önemi yoktur demişti. Zehir gibi bir zihin, bitmeyen bir üretkenlik ve tekerlekli sandalyeyle bile bırakılmayan eylemler, meydanlar. Vedat Türkali olmak kadar, Vedat Türkali kalmak, işte mühim mesele, işte hayati nokta budur.

 

“Devrim şiir gibi oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş!” demişti çınarımız, birkaç gün önce sosyal medyada yazmıştım; Güzelim şair Ahmed Arif, İstanbul şiirinin tüm kuşağını etkilediğini ve aynı hissiyatın gelecek nesillere de taşınacağından emin olduğunu söyler. Dile kolay, Vedat Türkali, 71 sene evvel yazmıştır bu şiiri, o günden bu güne kavganın başkenti, eli kulağında bekler, zafer şarķılarını, ona layık olanları, bu arada haramiler de semirir durur. Lale’nin en sevdiği şiir idi, ölüm orucunda hücre hücre erirken, bekle bizi İstanbul diyordu, ben gelemesem de, elbet bir gün yoldaşlar gelecek. Yıllar önce, genç bir devrimcinin delik deşik edilmiş bedeni yıkanırken, ağlamamak için dişlerini sıkan, dillerini ısıran gençler, kan çanağına dönmüş gözlerini birbirinden kaçırırken, nikotinden sararmış pos bıyıklarıyla bir eski tüfek girdi içeri… Nasırlı yumruğunu kaldırdı ve gür sesiyle haykirdi; “Boşuna çekilmedi bunca acılar…” Sonra devam etti; Sakın ha ağlamayın, düşmanı sevindirmeyin. Hesap sorun, hesap sorun, hesap sorun… Evet, çok uzaklardaydım cenaze töreninde sırasında, ama aklım, kalbim, ruhum oradaydı. Televizyondan seyrettim, sıradan bir tören olmamasına çok sevindim, bir ünlü cenazesine dönüşmemesine yol açan tüm dostlara, sevgiler ve selamlar. Bir komüniste yakışır şekilde, halkların kardeşliğine, bizi biz eden değerlere ve ortak bilince uygun bir uğurlama, ne güzel!

 

Bir emekçi dostuydu Vedat Türkali, sadece sanat-kültür cephesi değil, tüm memleketten alacaklıydı, unutmamak, hep hatırlamak ve hatırlatmak, onu gelecek kuşaklara ulaştırmak, boyun borcumuz. Bilesiniz. Kültür ve sanat demişken, edebiyat, sinema, tiyatro, müzik, salt oğul ve kız değil, torunları da üretmekte. Çünkü sanat en güçlü muhalefet biçimidir demişti Türkali; “Yeşilçam’da yalnız değildik. Oyuncusu, yönetmeni, işçisi, yazarıyla herkesin bildiği bir sürü ad sayılabilir. En büyük kavga kime karşı oldu? Sansüre karşı. Yani, devletin olumsuz baskısına karşı… Âdeta yabancı filmlere alan açar gibi, onlara hak gördükleri birçok şeyi, Türk sinemasına yasaklamışlardı.” Memleket sinemasına hiçbir hak tanınmadığını, sansürün kaldırılmadığını söylemişti. Eee günümüzde yüz yaşını aşan sinemamızın perişan hali ortada, beyazperde resmen tarumar.

 

“Bir Gün Tek Başına”, “Güven”, “Mavi Karanlık”, hangisini daha çok severim, bilemem. Ancak bana çok şey kattıklarını bilirim, hiç şüphesiz. Tüm külliyatını henüz okumadım, eksik kalanlara başlayacağım tez vakitte. Sonra kitaplarını önereceğim hararetle, teşvik edeceğim ısrarla, bu kaçınılmaz bir vazifedir, elden ele, dilden dile, elbette… Kitap okunmayan memlekette, bu kurak ve bilgisiz uzmanlar kaynayan ülkede, tek cehalete, kibre ve dediğim dedik ezbere değil, akıllı telefonlar diktatörlüğüne (bu illete bulaşmış ve alışmış kendimi de katarak) karşı da mücadele etmek gerekiyor. Yoksa ünlü topçu ve meşhur popçu dışında, hiçbir şeyi hatırlamayacağız, ne yazık ki.

 

Osmanlı’nın son döneminde doğup, kuruluş yıllarında çocukluğu, eski Türkiye’de baskıyı ve yedi yıllık hapsi, yeni Türkiye’de kısırdöngüyü ve çürümeyi yaşamış ve tanık olmuş Vedat Türkali, haramilerin saltanatının yıkıldığı günü, elbette göremeyecek, belki biz de göremeyeceğiz. Ancak zafer şarkılarıyla caddelerden geçilecek o güzelim gün, illa gelecek. Çünkü bekliyor hala ve ısrarla İstanbul, bekliyor kirli çocuklar, yumruklar, bekliyor tarih, bekliyor tüm memleket. Hem ne diyordu usta: “Korkulmayacağını gösterirsek, ötekiler de peşimizden gelir.”