ALPER TURGUT @AlperTurgut01

 

Ev alma komşu al, harbiden ne masum sözmüş be, lakin kabul buyurun, pek çok insani haslet gibi bu da epey eskilerde kaldı. Şimdilerde itibar al, statü al, lüks al, güvenlik al, konfor al, huzur al daha makbul, k.çında donu olmayan yoksula konut da neymiş, haliyle zengine makul. Komşusu açken, tok yatan bizden değildir, komşu komşunun külüne muhtaçtır, eee komşun da senin gibi yırtmışsa, zengin konaklara taşınmışsa, yani ortada bir fukara da olmadığına göre, artık pek bir hükmü yok. İşte efendim, resmen hadsiz ve frensiz bir reklam sağanağı altındayız, canım memleketimiz Betonistan’da, hınca hınç AVM kültürü de pek yetmiyor, kafi gelmiyor, rezidanslar, plazalar, ultra lüks siteler, güvenlikli yaşam alanları dayatılıyor usumuza, kanırtarak, kusturarak, usandırarak.

Al vadi, bak köy, şu kanyon, bu göl, nah boğaz, o da koy, oy oyyyy. Kente doğayı taşıdık, deniz kıyısına tünedik, yeşili ayağınıza getirdik, teknolojiyi, çevreyle şey ettirdik, pratik çözümler ürettik, itinayla yeşili budadık, binayı kondurduk, hadi yine iyisiniz, çok güzel oldu yav, enfes, nefis, oh misssss. Beğenmeyen kıskançlıktan çatlasın, hasedinden kudursun, çok doları olmayan, bol altını bulunmayan, korunaklı, sağlam, dayanıklı, dikenli telli, yüksek duvarlı, güvenlik görevlili, kameralı yuvalarımızdan uzak dursun, kışt kışt, az beriye açılın, dükkânın önünü kapatmayın lan!

 

Reyiz, Avrupa’ya gider yapmış; “ “Bana bak! Daha ileri giderseniz, bu sınır kapıları açılır, bunu da bilesiniz” diyerek. Evinden, yurdundan uzak düşen, yeni bir hayat adına tükenen, umutsuz ve mutsuz Suriyeli mültecileri, tehdit unsuru olarak kullanmak ayrı bir mecra, istila, işgal ve sömürgeciliği ile meşhur Avrupa’nın, alın size biraz para, bizim tatlış ve minnoş Batı’nın gayet modern, alım gücü yüksek, kibirli ve güvenlikli sosyal ve günlük hayatından uzak tutun şunları demek de apayrı. Bu tam tekmil al birini, vur ötekine hali, insan hayatları üzerinden pazarlık etmek dahi, yanlıştır, vahimdir, ayıptır, yazıktır. Ha bu tuhaf ve acıklı ikilemin, reklam bombardımanı şatafatlı konut projeleriyle ne alakası var derseniz, meselenin bir tür prototipidir yanıtını alırsınız. Keza bu güvenlikli yaşam alanları, atıyorum küçük birer Avrupa, yoksulumuz, varoşlarımız ve gecekondularımız da Suriyeli mülteciler gibi, sakın ha bize yaklaşmasınlar, aman ırak kalsınlar, kesinlikle bulaşmasınlar kafası, içe dönük, kendi sınırlarını çizen, kırmızıçizgileri bulunan, seçkinci bir azınlığın şımarıklığı ve vicdansızlığı olsa gerek. Gelecekte, bu zengin ‘kurtarılmış bölge’ sayısının hızla artması, yoksullar ısrarla ve inadına çoğalırken, garibim elitlerin, gönüllü hapishanelerine daha da kapanmaları, hayli mümkün görünüyor. Varsılların, yoksullara dair zikrettiği; “Bir gün gecekondulardan gelip, gırtlaklarımızı kesecekler” sözü, büyük bir korkunun ve kendine has bir endişenin, distopik bir beklentiye dönüştüğünü resmetmiyor mu? Ölümcül Oyunlar (Funny Games – 1997) filmindeki gibi, nedensiz, bireysel şiddet değil, aslında az ötede ezilmişliğin ve ötelenmişliğin kazanında fokur fokur fokurdayan, dişlerini gıcırdatıp, bıçağını bileyen toplumsal öfke ve nefret, panik nedenidir.

 

Yanlış anımsamıyorsam, Yasak Bölge (La Zona) adlı filmi, 2008’de seyretmiştik. Yapıt, Meksika’da, gecekondularla çevrili bir güvenlikli sitede, çok zengin burjuvaların değil, hali vakti yerinde üst orta sınıfın, duvarlarının yıkılıp, içeri fakir soyguncuların girmesi üzerine, bir anda kuzuyken kurda evrilmelerini ve nasıl silahlanıp, çığırlarından çıktıklarını anlatıyordu. Sınıf farkının ve mülkiyet manyaklığının böylesi resmedilmesi, tokatlanmak kadar sersemletici elbette, lakin kurmaca deyip geçmemeli, gerçeklik payı, ziyadesiyle mevcut. Köpek Dişi (Kynodontas / Dogtooth – 2009) isimli yapımda, içe dönmüş, kapanmış ve kafayı kırmış ebeveynlerin, çocuklarını köle ve tutsak etmesini izleriz. Asri zamanlar, açılmayı değil, korunmayı öğütlüyor, şaka mısınız, kimi kimden koruyorsunuz lo, önce kendinizi kendinizden sakının, yoksa dünya nüfusunun yarısını güvenlikçi yapmak gerekecek.
Sitemize yabancılar giremez, kimsiniz, kime geldiniz, kimliğinizi bırakın, bla bla… Yahu arkadaş, sanki sırat köprüsünden geçirtiyor elemanlar, ahretlik sorular tükenmiyor. Sanki maile gizli göreve geldik, operasyon yürütüyoruz, misafiriz lan işte, bildiğin misafir. Konsept işler, konukseverliği törpülüyor, içeride ve dışarıda ayırımı, jilet gibi keskin ve belirgin. Sebebi de malum, dünyanın neresinde gelir dağılımında büyük bir uçurum varsa, bu güvenlikli konut projeleri de pıtrak gibi çoğalıyor, yani alım gücü, kazanç farklığı ve mali adaletsizlik, bizi bölüyor, yeniden kümelendiriyor, konumlandırıyor. Ecnebilerin kapalı topluluk yerleşimleri dediği bu zamazingolar, bir süre sonra refah ve huzur adacıkları dışında, yeni nesil tarikatların yolunu da açabilir diyor anlı şanlı uzmanlar. Yani kapanmak, kapatmak, tehlikeli bir hal alabilir. Özetle; korkunun mimarisinden yola çıkarak, içe dönersen cemaati, dışa dönersen cemiyeti tarif etmiş de olabiliriz.

 

Misal Fikirtepe’deki kentsel dönüşüm, pardon rantsal bölüşüm projesi, yaklaşık 10 yıl sürecekmiş. Yazlık sinemaya giderdik oraya, fi tarihinde, bugün kocaman bir terk edilmiş bölge, bir kısmı dev inşaat, molozlar, kamyonlar, toz bulutu, gürültü… Fakir semtiydi, zenginler gözünü dikti, işte o kadar. İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biriydi oysa (diğeri Pendik), tarihi de yine ve yeniden gömmüş olduk, elinize sağlık! Evet, Fikirtepe’de yerleşmenin MÖ 6.400’e uzandığı biliniyor, dile kolay 8400 küsur senelik, biz resmen dümdüz ettik. Çağdaş norm ve standartların, çağdışı barbarlıktan ne farkı var? İkisi de yıkıyor, en nihayetinde… “Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı, binayı kurarken gördüm Leyla’yı, Leyla başıma açtı türlü belayı…” Artık kerpiç mi kaldı Allah’ını seversen, hazır beton türküsü şart. Leyla da olmaz, paradır o, para… Ancak bela kesin, bina kurmaktan, doğa belamızı verecek.
Hatırlayamadığım bir tarihte, bir reklamda ceylanlar görmüştüm, site ceylanı mı gardaşım o, kafede latte mi içecek, havuzda mı çimecek? Bu denli seviyorsanız doğayı, köyünüzden niye geldiniz, organik diye tutturuyorsunuz, kentte ne arıyorsunuz? Hah! Bu evlerin bir bölümü, harbiden konak kafasında, ekonomik kriz bunca yakarken, çalışarak denk gelmez, işte mirasyedi değilsen, çalıp çırpsan anca. Ancak bir kısmı, bankadan kredi çek, deli gibi çalış, yıllarca öde, evinin kölesi ol kıvamında… Etliye sütlüye karışma, muhalif olma, işinden atılma, ödülü kap, rahat, huzurlu, steril bir ortam senin olsun. Kiracıdan ev sahipliğine terfi için, mümkünse bedel gerekiyor, sistemin devamı ve bekası için robota çevrilmiş insanlar şart! Üstelik yapılarımız, onaylı ve depreme dayanıklı, parası olmayanın kafasına, yuvası yıkılsın, aman siz kendinizi kurtarın da…
Kapalı ve dar bir toplum inşası değilse, bunun gayesi nedir? Peşi sıra reklamlar, banka, sigorta ve konut projesi… Makbul vatandaşın tarifi şudur; önce aile kur, sonra tek değil, çok çocuk doğur, ardından her şeyin sigortasını yaptır, bankaya borçlan, kredi çek, araba ve ev al! Ali Ağaoğlu, Mehmet Cengiz ve diğerleri, memleketi, beton krallıklarına dönüştürsün diye bedenini çürüt, ömrünü tüket.

Salt televizyonları kaplayan, gazeteleri parselleyen reklamlar da eksik ve gedik kalır, diziler ne güne duruyor? Eskiden mahalle işi yapımlar vardı, artık pek kalmadı. Bu çokbilmiş ve affedersiniz kendini bir bok sanan yurdum ergenlerine göre; kenar mahalle dilberi ya onlar, akılları sıra dalga geçiyorlar, kadınlara Kezban diyorlar, erkeklere de Kamil ya da Apaçi! Bitmeyen bir zenginlik övgüsü, devamında züppelik örgüsü… Bir dizide zengin bebesi, fakire fukaraya, “varotik” diyordu, ah ulan zalim baba parası, bir hudutsuz şımarıklığa yol açıyorsun, bir de çene ishali… Evet, dizilerde son model arabalar, havuzlu villalar, yalılar, konaklar, ömrünün baharında botokslu genç kadınlar ve delikanlılar var. Paylaşmak yok, böbürlenmek var, omuz vermek yok, tuzak kurmak var, kendileri kabul etmeyen, örseleyen ve dizginleyen zenginlerin arasına karışmak için yapamayacakları kötülük, pislik ve puştluk kalmayan fakirler var. Valla yazık lan, bambaşka yarınlara, iyi ve güzel bir dünyaya dair düşleri olan, emeği, mücadelesi, çayı ve simidiyle mutlu kalan nesiller nerede? Kapitalizmin oyuncağı olmaya bunca hevesli bir gençlik, tereddütsüz hepimizin suçudur. Biz nerede yanlış yaptık, ezilenler çoğunluk iken, neden azınlıkta kaldık? Ruhi Su, Mahsus Mahal türküsünde der ya; “Kolay değil, derdin ucu derinde…”, hah işte, yüzeysellik öldürecek bizi, başka bir şey değil!