Alper Turgut

Yarınlara, dünyaya ve yurda dair, ne zaman karamsarlığa ve umutsuzluğa kapılsam, gençlere çeviririm yönümü, çünkü mevcut yetişkinlerin çoğu, bugünün asıl sebebidir. Evet, orta ve ileri yaştaki çoğunluk, bu vahşi ve tarifsiz cangılın, akan kanın, kapanmayan yaranın, azalmayan acının, harlanan yangının, mutlak sorumlusudur, hiç kuşkusuz. Başkentte daha 24 saat tamamlanmadan, akşam ölüye, öğlen de diriye saygısı olmayanlara şahit olduk. En ince, en hassas yerimizi, acımasızca burkan, bir avuç duyarlı canın, bir araya gelmesinden ziyadesiyle korkan resmi-gayrı resmi bu ‘insan’ kalabalığı, kardeşliğimizi, toplumsal barışımızı, birbirimize olan saygımızı, harbiden hedef almıyor mu? Sabrımızın sınanmasını çoktan geçtik, keza zorlayan, yoran, usandıran, bıktıran, yıldıran hal, tavır, eylem ve tepkilerini de…

Katledilen gencecik öğretmen, Arakan’da süregelen büyük gaddarlık, 80 yaşındaki bir annenin cenazesinde yapılan hoyratlık, Nuriye ve Semih’e yaşatılan onca zulüm… İnsan olan, insan kalan, hepsine sesini çıkartır, hepsinde canı sıkılır, oysa malum çoğunluk (her siyasi görüşten tipi koyabiliriz buraya), refleks geliştirmek için, resmen kendine yakın bulduğu, kampına yarayacağını umduğu acıya yöneliyor, gerisini ya görmüyor, ya da lanetliyor. Oysa her şey boş, her şey eksik, her şey kocaman bir saçmalıktır, tam tekmil dürüstlük, içtenlik ve samimiyet yoksa… Ve can ulan bu, can, can… Pazarda domates, biber, patlıcan seçmiyorsunuz. Titanik batarken, önce çocuklar ve kadınlar demişler ya, kurtulma sırası için… Bu memleket denen dev gemi, eğer bir gün alabora olursa, evvel kendilerini kurtarmaya çabalar, bu vicdan ile cüzdanı yer değiştirmiş koca koca adamlar, gerekirse kadınları ve çocukları da boğarlar. Hiç şüphem yok, hiç!

Hah! Gençler demişken, gelecek ay yapılacak olan 3. Marmaris Uluslararası Kısa Film Festivali’nde jüri üyesiyim, kaç gündür, kurmaca, canlandırma, deneysel ve belgesel filmler seyrediyorum, aralarında liselilerin çektiği yapıtlar da var. İzledikçe gençlere olan sevgim çoğalıyor ve tereddütsüz onlara saygı duyuyorum, memleketin ve yerkürenin esas meselelerini, kendilerine dert ettikleri için… Yahu biz ergeniz, yeniyetmeyiz, taze bahar dalıyız, oyunumuza, eğlencemize, keyfimize, zevkimize bakarız demedikleri, kuşkusuz sorumluluk hissettikleri için… Hatalarıyla bezdiren, ezileni, tekrar tekrar ezdiren, elde kaplarla, susuz çöllerde gezdiren büyüklerini, örnek almak gibi bariz bir yanlışa tutunmayı reddedip, yeni ve güzel bir hayatı, aramaya, anlamaya, onu kurmaya kafa yordukları için… Kendi adıma ve payıma, teşekkürler ve tebrikler gençler!

Göçü, mülteciyi, işsizi, işçiyi, kadına yönelik şiddeti, hayvanları sevme bilincini, yaşlıları, doğayı, toprağı, sanatı, yalnızlığı, çaresizliği, sokakta kalanı, sokakta yaşayanı ve diğerlerini düşünüp, metne döküp, kamera aracılığıyla gözlerimize sokmalarına, umut denmez, gelecek denmez de ne denir? İyimser bir gül açacaksa dudaklarımızda şayet, bu iktidar yanlısı ve düzen sevdalısı haber bültenleriyle değil, yarınlar adına yola çıkan çocuklar sayesinde olmalı ve olacak. Durun, klişeye de şöyle güzelce bir abanayım, çaresiz filan değiliz ha, çare-sizsiniz, işte o kadar!

Unutmadan, cezaevindeki eski vekil Aysel Tuğluk’un anası Hatun Tuğluk’un cenazesinde meydana gelen barbarlık, bana, şu soruyu sordu; Nasıl haberleri oldu, onca vahşi, bir anda mezarlığa doluştu? Sonra hatırladım, seneler önce, polis telsizinde duyar duymaz, haber takibi için, “hücreevi” operasyonlarına koştuğumuzda, bizden çok önce gelmiş, hedef evin önündeki yerini almış, devlet destekçisi, ölüm şakşakçısı, her mermi vızıltısında, resmen kendinden geçen siviller görürdük. Gencecik insanların hayatları sonlanırken, onlar bayram ederlerdi, yargısız infazları, coşkuyla kutlamaya gelirlerdi, minibüslere, otobüslere doluşarak, tehdit, küfür ve hakaretleri ağızlarından saçarak, hatta ve hatta çıkkıdı çıkkıdı oynayarak… Yaşananları görünce içim acırdı, bu son vaka, işte bana bunları anımsattı.

Yeri gelmişken, bildik güruhun, mezarlıkta Alevi, Kürt ve Ermeni gömülmesini istemiyoruz sayıklaması ise memleketimin ağır dramıdır, haaa Suriyeli kalmış sadece listede, onu nasıl atlamışlar, hayret kere hayret! Komünisti, sosyalisti, anarşisti, ateisti, zaten insandan saymıyorlar, onların saymaması, haliyle isabet olur. Hem sadede gelsenize lan, ölüsünü mezarda, dirisini ülkede istemiyoruz desenize, bölmek, ayrıştırmak, parçalamak, ötekileştirmek, kardeşliği katletmek nedir, nefret suçu dersi niyetine okutulmadır, bu zehrin, tek panzehri, öncelikle ve ivedilikle ırkçılık belasının teşhiri ve tespitidir, yanılıyor muyum?

 

Zonguldak’taki bir plajda, bira içtikleri gerekçesiyle, iki kadın doktorun, anında tepesinde dikilen emniyet, Nuriye ve Semih için yürüyüş düzenleyen bir avuç insana, yüzlerce polis ile müdahale etmeyi, sıradanlaştırmış, en acil görev bilmiş emniyet, en ufak bir hak arayışını, oturma girişimini, ses yükseltilişini, OHAL kapsamında, susturmaya, engel olmaya çabalayan emniyet, insanlık suçu işleyen bu tiplerin saldırısını, linç girişimini, ‘sataşma’ olarak görüyor. Hımmm oradan geçiyorlardı, bir uğradılar dememişler, iyi bari…

Yıllar evvel, Beyazıt Meydanı’nda, sağcı öğrenciler, yine ve yeniden solcu öğrencilere saldırdı, devamında iki taraf birbirine girdi, onlar, birbirlerini dövüyor, ben fotoğraf çekmeye gayret ediyorum. O hengâmede, aşina olduğum üç sarkık bıyıklı sivil polis de, beni engellemeye çabalıyor, bu bizim klasiğimiz olmuş artık, ben deklanşöre bastıkça, onlar itip kakıyor. Dayanamadım, lan arkadaş, çocukları ayıracağınıza, benimle ne uğraşıyorsunuz dedim, sesim çok yükselip, tepkim ve öfkem de büyünce, amirleri, bu ayrılmaz üçlüyü yanına çağırmak zorunda kaldı. Her neyse… Olaylar yatışınca, gözaltılar başladı, haydaaaaaa! Derdest edilenlerin neredeyse hemen hepsi, solcu gençler. Satırlı, kılıçlı, bıçaklı, kamalı, çivili sopalı, muştalı sarkık bıyıklı kocaman adamlar (ne gençler, ne de üniversiteliler), suç aletleri bile el konulmadan serbest bırakılıyorlar. “Eee bunları niye almadınız” dedik, amir, ciddi ciddi; onlar, öğrenci değil, işlerine güçlerine gitmek için meydandan geçiyorlarmış dedi, biz de yedik!