ALPER TURGUT

 

Olaylara gel! Recep Tayyip Erdoğan için gazete (Milliyet) satın aldım diye adamın, Türkiye Futbol Federasyonu başkanı oğlu da, “Şeytan” lakaplı Rıdvan da, “Reyiz, sen bana hep abilik yaptın” diyen Arda da, hay maşallah adı iki stada verilen, futbolun dibi görmesinin en önemli sebeplerinden olan Fatih Terim de, eee hadi, saldırıya uğrayan gazeteci Bilal Meşe’yi de katalım, çünkü o da bahsi geçen gazetenin elemanı… Peki, hangisi haklı? Güldürmeyen şaka gibi, hepsi hep haklı, hepsi ziyadesiyle mağdur, çünkü hepsi, özen ve itinayla bitirilmeye çalışıldı. O halde suçlu kim? Elbette referandumda ‘Hayır’ diyenler, potansiyel şüpheli etiketi taşıyanlar, yani konuya dahli bile olmayanlar, aferin be, harbiden çok güzel düşünmüşsünüz. Böyle kuru kuru kutlama olmaz. Hep birlikte ayağa kalkalım ve arkadaşları alkışlayalım, tebrik edelim, madalya takalım, kupa filan verelim, ihaleyi resmen bize kakalamaya çabaladıkları için…

 

Modern futbolun savunulacak yanı yok, büyük paralar, kumar, organize işler, karanlık ilişkiler, içerisinde kötüye dair ne ararsan var. Birileri parayı cukkalıyor, iktidarlara yanaşıyor, tüm kapıları açıyor, olan da garibim taraftara oluyor, işte bazen sevinç, çokça hüzün, o kadar. Aslında Komor Adaları ve Maldivlerin, Katar ile ilişkisini kesmesini yazacaktım, çünkü bu mevzuda, kahkaha efektini bol tutan çok acayip şeyler dönüyor. Lakin futbol baskın çıktı, lanet etsek de, ayak topu, büyük tutkumuz, bir kez zehirlendik, sinsi sinsi kanımıza girdi, işte ne edek?

 

Birkaç sene evvel, stadyumlara veda etmiş, taraftarlığı, televizyonda maç seyretmeye indirgemiş biri olarak, memleketin mevcut durumuna bak, sporun halini gör bilincine eriştiğimi, baştan söyleyeyim. Sporun her branşı iyidir, güzeldir, hoştur, ancak futbol, bambaşkadır. Statlar, “arena” modasına kapılmadan önce, tribünlerin üstleri kapatılmadan, rahat koltuklar konulmadan önce, yani günümüzün konforu, rahatı seven, tenis maçı izleyen kitle gibi etkisiz futbol seyircisinden önce, vefakâr ve cefakâr taraftarlar vardı. Geceden kuyruğa girip, sabırsızlıkla bekleştiğimiz, stadın önündeki beton zeminin üzerinde kâh uyuyup, kâh tezahüratlara katıldığımız, sabahın köründe, ite kaka ve coşkuyla gişelerden biletimizi alıp, gündüz maçlarına girdiğimiz, tribün liderlerinin değil, amigoların olduğu, birlikte ıslandığımız, üşüdüğümüz, terlediğimiz o günler artık çok uzakta, biliyoruz. Hala deplasman kovalayan, hayatını gönül verdiği renklere adayan, izleyici değiliz, taraftarız biz diye bas bas bağıran, zor koşullara rağmen, ısrarla, inatla dayanmaya çabalayanlar var elbette, azlar ama varlar. Onları koruyup kollamak gerekirken, ne yapıyoruz? Azimle küstürmeye, ne haliniz varsa görün dedirtmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki…

 

Belediye otobüsüyle, minibüsle, taksiyle gelen futbolcuları görenler şanslıydı, şimdi oynamadığı, hep sakat olduğu, yedek kulübesine mahkûm kaldığı, özetle işini yapmadığı halde, altında son model spor arabalar olan, paraya para demeyen yeni nesil top tepicilere, saygı duymamız mı gerekiyor? Onlara imrenerek bakan, maaşının son kuruşunu onları görmek için yatıran, kaybetseler dahi, desteğini aksatmayan tribündeki akranlarına daha çok saygı duyarım, kesin ve net! Ve üstüne üstlük, bu tiplerin, kibrinden geçilmeyecek, havalar, afralar tafralar, sineye çekilecek. Yok artık!

 

Arda Turan’ın özrü kabahatinden büyük, o yoksa şayet, ben de yokum diyen Burak Yılmaz’ın tavrı, evlere şenlik! Gazeteci Bilal Meşe’yi önemsediğim yok ha, yanlışlık olmasın. Bu meslekte, az zaman geçirmedim, magazinciler ve spor servislerinin halini de iyi bilirim, ne derlerse, tam tersini kabul ederim, yani o derece… Ancak saldırmak, ağır küfürler, hakaret ve tehditler, savunulası bir şey olmasa gerek. Bir mevzu hakkında ahkâm kesecek olanlar, elmalar ve armutları, özenerek ayırmayı öğrenmeli artık. Davamda haklıyım, o yüzden küfrederek saldırdım, yok ya, var mı öyle bir dünya be? Prim meselesi, yalan mı, gerçek mi? İşte kimse bunu konuşmuyor, herkes meselenin etrafından dönmeyi deniyor, başarısızlığı kimse üstlenmiyor. Amatör ruhla oynayan el kadar adanın, İzlanda’nın, futbolculuğu ek iş olarak yapan, az kazanan, çok iş yapan topçularına, niye tüm dünya, saygı gösterdi, anlamıyor, anlamak istemiyorlar. Azim, istek, tutku, coşku, buz gibi iklime karşın, bedenleri sardıysa, Akdeniz ikliminde, güneşin altında, hiç kimsenin, biraz sevinmek isteyen insanları, üzmeye, onların buz tutmasını istemeye hakkı da yoktur.

Futbol, asla sadece futbol değildir diyorsak, övgüsü gerektiğinde örgütlenebilen, el ele verebilen tribünler içindir, yoksa kulüpler, çoktan zenginlerin oyuncağı, iktidarların mezesi olmuş, gerisi de bitmek tükenmek bilmeyen ayak oyunları, güçlü ve güçsüz ayırımı, göz boyama alanı, kazanç kapısı… Arda Turan, yeteneklidir, kariyerlidir, ancak elini taşın altına sokmuş mudur, endüstriyel futbol, bizleri harcıyor diye çıkıp konuşmuş mudur? Geçenlerde bir gazetede yazılan gibi “Arda biat etmedi, sürüye katılmadı, düzene çomak soktu” gibi komiklikler, salt kahkaha attırır, söylenen şeyin aslı, astarı yoktur. Düzenin tam içerisindeysen, göbeğinden bağlıysan, haliyle şikâyet etme hakkın da yoktur. Sisteme iyice adapte olduysan, ondan nemalanıyorsan, çokça kazanıyorsan, salt kendini kurtarma çabası, daha da batmana neden olur. Oysa kendisini kurtarmayı değil, düzeni sarsmayı isteyen güzel ağabey Metin Kurt ne demişti; “Bugünkü spor ortamında atılan her gol, emekçilerin kalesine girer!”

 

Her şeyin ötesinde, medyanın ipiyle, asla kuyuya inilmez. Sen, onlar için balondan başka bir şey değilsin. Seni sürekli şişiriyorlarsa, bil ki, zamanı gelince patlatmak içindir. Başarı öykün kadar, dibe vurman da, çok okunur, çok izlenir. Pek çok örneği vardır, doruğa ve enkaza dair nice öyküler yazılmıştır, en dosdoğru, en gerçekçi… O yüzden Arda kardeş, bırak başa bela ‘adamlık edebiyatını’, Metin Kurt ağabeyinden “insanlık” dersini al, sahi ne demişti; “Futbol borsada değil, arsada güzeldir!” Yani, Barça’da oynamak elbette güzel, ama arsada oynamak daha da güzel!