ALPER TURGUT

 

Hani nazlansa da, mızmızlansa da, arada soğuk yüzünü gösterse de, yaz kapıda arkadaş, kuşlar, sabahın köründe cik cik nöbetine başlıyor, çiçekler boy veriyor, renk renk açıyor. Hâsılı iyi hissetmek, gülümsemek, güzel enerji serpmek için, her şey hazır ve nazır arkadaşlar… Ancak memleketimin siyasi iklimi, zemheride çakılı kalınca, sıyrılıp gelmek, neşelenmek, hep birlikte tebessüm etmek, pek mümkün görünmüyor, ne yazık ki… Biri dedi geçen gün, en sevdiğim meyve olan kiraz çıktı, ama ben hala mutsuzum, hala umutsuzum diye… Hakkını arayan aç insanları, apar topar cezaevine attılar, dünyanın en tuhaf gerekçesiyle, bense kiraz düşündüm diye, biraz kendimden utandım dedi, hak verdim, harbiden yediğimiz yemeğin tadı kaçtı, suyun, içkinin, çayın, kahvenin de… Lokmalar resmen boğazımıza dizildi, mide tıka basa doluyken, yani tokken, açın halinden anlamayız diyerek…

 

Teröre destek oluyorsunuz lafı pek moda, buna şüphe yok, haksızlığa ses çıkartmak, bariz yaftalama gerekçesi, herkes uzman, herkes bilirkişi, hay maşallah! Ana akım medyası zıkkımdı, havuz medyası zıkkımın kökü oldu, memleketim insanlarının, gazete, televizyon haberi gibi konuşması, ekranlarda erkten yana bik bikleyen tiplemelere göre, şekil alması, fikrini, zikrini, paralı ibişlere göre belirlemesi, bu tarifsiz garabetin, virüs gibi yayılması, toplumu harbi harbi esir alması, ilmi, bilimi pes ettirir, hüngür hüngür ağlatır. Lan arkadaş, mantıksızlığa isyan ediyoruz, günlerce, haftalarca Yüksel Caddesi’nde hakkını arayan insanlara kulak verilmeyip, toplumsal tepki oluşmaya başlayınca hücuma geçilmesine, her gün karakolda imza vermelerine rağmen, evlerinin basılıp gözaltına alınmalarına, mahkemece, şimdiye dek görülmemiş bir gerekçeyle; adli sistemin işleyişine zarar vermemeleri için tutuklanmalarına, aaa çok normal, ooo pek doğal bu, hımmm vicdani ve öngörülü bir karar olmuş falan filan mı demeliydik? Demedik, demeyeceğiz, açlığın destekçisi değil, en insani hakların takipçisi olduk, olacağız. Hah! Unutmadan, hem biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar.

FETÖ’cü diye cezaevlerine dolduranlardan, zengin olanların teker teker, garip sağlık gerekçeleriyle, salıverilmeleri, fakir olanların ise bunlardan yararlanamaması, sizlere de absürt gelmiyorsa, diyecek sözümüz yok! Haaa yanlış anlaşılmasın, kulp buldular, oradan yürüyorlar demiyorum, birinin sağlığı bozuksa şayet, ayırım yapılmadan herkes dışarı çıksın, tedavisi yapılsın. Lakin kanser hastalarını, son nefesine dek hücrede tutan devlet ve adalet, salt mangırı var diye, insan kayırmasın, kendine yakın bulduğuna iyilik ve güzellik saçmasın, biricik dert budur!

 

Kemal Gün Amca’nın, üç ay boyunca oğlunun kemiklerini almak ve bir mezarı olsun diye uğraşmak zorunda kalması, olayın neticelenmesine, çektiği çilenin bitmesine (evladını yitirmek gibi bir çile bitmez, orası ayrı) karşın, bir büyük insanlık dramı olarak, tarihe geçmiştir. Cumartesi Annelerinden biliriz, anaların, babaların haykırışlarından biliriz, evladın kayıp olmasının, bir mezarının olmasından daha taşınmaz bir yük olduğunu… Asla ama asla, böylesi bir bedel ödemesin, hiçbir büyüğümüz, yavrusunun yanmış kemiklerini aramak ve bulmak zorunda kalmasın. Öyle bir çocuk yetiştirmeseydi demek, ne kolay, ne basit, ne duygusuz, ne mekanik. Oysa hepimize sirayet etmiş, bir küçücük anlayış kurtarabilirdi hepimizi… Büyük lokma ye, büyük laf etme demişler, ummadığın şey, beklemediğin yerden başına gelir, aklın kaçar. Demedi deme…

 

Başkentte, valilikçe hava karardıktan sonra, şarkılı, türkülü protestoların yasaklanmasını, kim üstüne almak ister? Heyyyy Yüksel Caddesi’nde hapsedilen insan hakları anıtı, sana söylüyorlar bence, memlekette muhalif olanın hakları varmış gibi, oturmuşsun öylece, haydi kapat okuduğun kitabı, bir ses ver artık! Heykelin canlanacağını, ayağa kalkacağını düşünmüyorum elbette, şuursuzluğum o raddeye henüz erişmedi, hani heykel sana söylüyorum, halkım sen anla misali… Devam edelim, insan hakları evrensel bildirgesi yazar, bugünlerde pek meşhur heykelin okuduğu kitabın üzerinde, misal madde beş; “Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz”, eee beğenmediniz mi, madde yedi nasıl peki? “Kanun önünde herkes eşittir ve farksız olarak kanunun eşit korunmasından istifade hakkını haizdir.” Bu da mı değil? O vakit madde dokuza ne dersiniz? “Hiç kimse keyfi olarak tutulamaz, alıkonulamaz veya sürülemez.” Hayda, hiçbiri uymadı mı? Tıkandınız mı daha üç maddeyle, oysa 30 madde var, valla aşk olsun! Hak aramak, adalet istemek, hepimizin hakkıysa, neden çekiliyor bunca acı, neden dinmiyor bu derin sancı, deyiverin hele? Ezene hakkını verip, ezileni daha da ezmek, zengini kollayıp, yoksulun tepesine, adalet terazisini indirmek varken, eşitlik de neymiş, hakkaniyet de neymiş?

 

Günlerin tüm ağırlığı, Veli Saçılık’ın gözaltına alındığı arabada çekilmiş, başına gelen bütün belalara inat, güzelce gülümseyen fotoğrafını görünce hafifleyiverdi, aldı tek bir kare, umutsuzluğu, karamsarlığı, yılgınlığı, bıkkınlığı, bir anda aydınlattı karanlığı, kuşkum yok! Bir kolunu devlet koparttı cezaevinde, tek eliyle zafer işareti yapıyor. Döviz yazmış beyaz zemine, kocaman mavi harflerle; “İşimizi Geri İstiyoruz!” diye, onu da iliştirmiş kazağına, buruşmuş gözaltına alınırken kâğıt, ama okunuyor ha, meramım bu diyor, ekmeğimi istiyorum diyor, siz bana pes ettiremediniz diyor. İttiniz, kaktınız, hırpaladınız, derdest ettiniz, yaşlı anamı da yerlerde sürüklediniz, bana, bize çok çile çektirdiniz, ama ben haklıyım diyor. Su gibi, ekmek gibi, hayat gibi, inandım buna diyor, hedefimi ıskalayamam diyor, asla vazgeçmem diyor. Birinin ısrarla ve inatla, hakkını ve adaleti araması, ötelenmeye, küçümsenmeye, burun kıvırmaya gelmez, gelemez, çünkü insanlık onuru, şu hayatın biricik gerçeğidir, hepimizin yaşama sebebidir. Öyle ya; “Haklı olmak bir ordudan bile kuvvetlidir” dememiş miydi Jose Marti?