ALPER TURGUT

1990’lı yıllarda gazeteci olmak… Evet, baskı, tehdit ve şiddet ile sürekli burun buruna idik ama bir avuç genç muhabirdik, omuz omuza verdiğimizde haberi takip etmek ve yazmak kolaydı, fotoğraf çekmek de keza öyle. Hem gündüz, hem de gece muhabirliği yaptığımız seneler bunlar, dayanışmaya inandığımız, paylaşmaya bayıldığımız dönemler yani, birbirimize haber atlatmak değil, haberi aramak, bulmak, kazımak, çekip kopartmak idi biricik derdimiz. Toplumsal olaylara bakıyoruz, polisiye vaka peşindeyiz, emniyet, adliye, hastane ve cezaevi arasında mekik dokuyoruz. Gazeteye uğrayabilirsek iyi, yoksa ceviz kırmaya yarayan Aselsan ile ortak bir kanaldan hem sohbet edip hem de polisleri dinlediğimiz Motorola marka telsizlerimiz var. Cep telefonu yok, giriyoruz bir bakkala veya kahvehaneye haber yazdırıyoruz merkeze. İnternetimiz bile yok, bu yüzden Google da yok ama arşiv var. Magazincileri, ekonomicileri, spor servislerini sevmiyoruz, bizi ise hiç kimse beğenmiyor, umurumuzda değil, kaba saba adamlarız. Yangından çıkıp, defileye gidiyoruz, herkes bizden kaçmaya çalışıyor, başbakanı, cumhurbaşkanını takip ettirmiyorlar bize, çünkü itiş kakış konusunda neredeyse uzmanız. Hareketsiz duramıyoruz ki, sabırsız ve açız. Haberi getiriyoruz, ense yapan meslek büyüklerimiz ilk imzayı kendi çakıyor, karşı çıkmak yok, “Bokumuz henüz Haliç’e inmedi ki”.

Ülke ise karmakarışık… Faili meçhuller, gözaltında kayıplar, hücreevi baskınları, yargısız infazlar, yükselen öğrenci muhalefeti, mahallelerde kurulan barikatlar, korsan gösteriler, çatışmalar, cenazeler, cenazeler, cenazeler… Sokaklar, meydanlar hep bizim, günde iki kez coplandığımız oluyor, asla yılmıyoruz. Seke seke ertesi gün görevdeyiz. Metin Göktepe ile tanışıklığımız 1993’e dayanıyor, üç yılımız daha var önümüzde, nereden bileceğiz. Birlikte fotoğraflarımız yok, genciz, hatıralara değil, yaşanacak güzel günlere inanıyoruz.

Nice yaşanmışlık var, tehlike altında sınandı resmen arkadaşlığımız. O, sol bir dergide, ben günlük bir gazetede çalışıyoruz, ikimizin de sarı basın kartı yok, ancak benim kurum, adı yüzünden, gücü yüzünden koruyucu bir kalkan gibi, Sirkeci’den Cağaloğlu’na mı çıkacağız? Metin gelir koluma girer, hadi Alper, çıkar bizi bu cendereden der, sivil polislerin nefret dolu bakışları altında, cesur ama sakına sakına tırmanırdık yokuşu. Nasıl unutabilirim mesela, İstanbul Üniversitesi’nin merkez kampusunda, fotoğraf makinelerimizi görmelerine ve polise rağmen, ülkücülerin bizi kovaladığı günü. Solcu gençler yardımımıza koşmuştu hemen. Metin minicik bir adam, ben sırık gibiyim. Koşuştururken hep arkada kalıyor. O yüzden takılıyor; “Bacaklar uzun tabi, can havliyle nasıl da kaçıyorsun. Çıkardığın toz bulutu yüzünden, boğulacağımı sandım bir an.” Benim yanıt hazır; “Yok be canım ne kaçması… Sadece geri çekiliyordum.”

Gerçek Dergisi, Evrensel Gazetesi’ne çevriliyordu. Bir akşam vakti, Metin, Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki bürosuna, çayımı içmeye gelmişti. İş teklifi yapmıştı ayaküstü. Yeni açılacak gazeteye çağırmıştı beni. Kadrosuz çalışıyordum, kadro sözü bile vermişti. Düşündüm taşındım, sonra “Hayır” dedim. Evet, hepimiz solcuyduk ama fraksiyonlarımız farklıydı.

Gazi Mahallesi olayları, sokak eylemlilikleri, rastlaşıyorduk hep. Ancak Metin’i son görüşüm, 13 Aralık 1995 akşamıydı. Yaklaşık bir ay sonra ufak tefek, dost canlısı Metin’in yaşamı çalınacaktı, Ümraniye Cezaevi’ne (Üsküdar E Tipi Cezaevi) operasyon düzenlenmişti. Sol görüşlü mahkûmların kurdukları barikatlara, İslamcı tutuklu ve hükümlüler de destek olmuştu. Saatlerce süren baskında, çok sayıda tutuklu ve hükümlü yaralandı. Kış kendini göstermişti. Hava buz gibiydi. Dondurucu soğuk, insanın iliklerine dek işliyordu. Ama her şeye karşın haber takip edilmeliydi. Milliyet Gazetesi’nde çalışıyordum o sıralar. Cezaevindeki olaylar sona erince, arabamızın yönünü yaralıların kaldırıldığı Numune Hastanesi’ne çevirdik. Artık kollu flaşıyla birlikte müzelik sayılan, manuel fotoğraf makinelerin haslarından olan ve bana sayısız röle kirlenmesi, donma, kilitlenme gibi oyunlar oynayan efsanevi Nikon F3’ümle görevdeydik yine. Vizörün ve objektifin buharını da temizledikten sonra önümden kanlı sedyeler geçerken arka arkaya bastım deklanşöre. Sabaha birkaç saat kalmıştı. Hastanenin basın odasında, uzun zamandır görüşülmeyen meslektaşlarla yapılan kısa süreli bir sohbetin ardından soğuktan korunmak için görev otosuna koştum hemen, telsizin kısa kanalından şoföre, “kalorifer çalışmıyorsa benden çekeceğin var” demeyi unutmadan. “Yahu kaç saattir seni bekliyorum. Açlıktan öleceğimi sandım. Şu hiçbir şeye benzemeyen kumanyaları bir an önce yiyelim.” diye sitem üstüne sitemle karşıladı beni. Tam kumanyalara girişeceğiz. Basın odasının camında Metin’i gördüm. Göz göze geldik. Şoför arkadaşa, “bekle biraz bir misafirimiz var” dedikten sonra gittim Metin’i getirdim.

— Metin, daha az önce basın odasındaydım sen ise yoktun. Yeni mi geldin?

— Evet. Yaralılar, acil servis de mi?

— Yaralıları, ambulanstan çıkartılırlarken güçlükle çekebildik. Jandarma zorluk çıkardı. Acil servisin girişene çoktan etten duvar örmüşlerdir. Sabaha dek yapacak bir şey yok anlayacağın. Şu karnımızı bir doyuralım.

Önce haberle ilgili notları paylaştık, ardından kumanyamızı. Güneş daha doğmamıştı.

Ümraniye Cezaevi’ne yönelik ikinci ve ölümcül olan operasyon ise, 4 Ocak 1996 tarihinde gerçekleşti. Baskın saat 09.00 da başladı, saat 15.30 sıralarında bitti. Tam 6,5 saat süren baskında, birbirlerine kenetlenerek hayatlarını savunmaya çabalayan tutuklu ve hükümlüler, demir çubuklarla, kalaslarla dövülerek tek tek bir birlerinden kopartıldı. Koğuş, malta, hücre her yer kana boyandı. Baskında, DHKP-C davası tutuklu ve hükümlülerinden, Abdülmecit Seçkin, Rıza Boybaş, Orhan Özen ve Gültekin Beyhan hayatlarını kaybetti, 40 kişi yaralandı.

Bir tek içerisi değil, dışarısı da kaynıyordu. 1996 yılı belli uzun geçecekti. Gerçekten muhaliflere göz açtırılmadığı, genç kanlarının akıtıldığı, korkunç bir bilançoyla girilmişti 1996’ya. Daha ilk günlerden bu şiddetin devamının geleceği belliydi, Ümraniye Cezaevi’nin baskının ardından Sabancı Kuleleri’nde, üç kişinin yaşamını yitirdiği suikast gerçekleşti, silahlı Çeçenlerin kaçırdığı Avrasya Feribotu, İstanbul’a doğru hareket etmişti. Gazetecilerin bırakın dinlenmeyi, soluk almaya dahi ayıracak zamanları yoktu. Sokaklarda, alanlarda, her türlü toplumsal olayda şiddet onlara da yönelmişti ve tehdidin, hakaretin, saldırının ve gözaltının sıradanlaştığı bir ortamda, tahmin bile edemeyecekleri, farklı bir acıyla yüzleşeceklerdi.

Cezaevinde öldürülen Boybaş ve Özen için Alibeyköy Mezarlığı’nda yapılmak istenen cenaze töreni, devletin hışmıyla karşılaştı ve Metin’i de aramızdan aldı. Polis, sabahın erken saatlerinden itibaren mezarlıkta etten duvar ördü ve yukarıdan gelen bir emirle, tutuklu yakını, öğrenci, avukat, cenaze törenine katılmak isteyen her kimse, gözaltına almaya başladı. Sıra gazetecilere geldi. Önce sarı basın kartı olmayanların görev yapmasına izin verilmedi, sonra kendilerince muhalif gazete ve dergilerin muhabirleri keyfi bir şekilde tek tek gözaltına alındı. Evrensel muhabiri Metin Göktepe de gözaltına alınanlar arasındaydı. Cenazeleri gömme işlemini de üstlenen güvenlik güçleri, bini aşkın insanı (1052), hukuk dışı bir tutumla, emniyet müdürlüğüne veya karakollara sevk etmek yerine, spor salonuna doldurdu. Şili Cuntası’nın işkencehaneye çevirdiği Santiago Ulusal Stadı’nın küçük ölçekte bir benzeri Eyüp Kapalı Spor Salonu’nda yaratıldı.

Dayak faslı gözaltına alınanların spor salonuna taşındığı belediye otobüslerinde başlamıştı. Tanıklar, yere yatırılan ve tekmelenenler arasında görmüşlerdi Metin’i. Polis şefleri, kadınlara “O… bu taraftan”, erkeklere ise “P… bu taraftan” diyerek, iki farklı noktadan salona soktular, gözaltına alınanları. İşkence, spor salonunda ağırlaşarak sürdü, tribünler, saha, tuvaletler ve salonun altındaki koridor, canhıraş çığlıklarla inledi.

Metin, “İşte bu gazeteci, buna özel muamele” diyenler tarafından çepeçevre sarıldı. Çok sayıda polis, coplarla ve üzerinde “Haydar” yazılı kazma sapına benzer sopalarla dövdüler Metin’i. Cansız bedeni spor salonunun yakınlarındaki bir çay bahçesine atıldı, ölüm nedeni “Kafa travmasına bağlı beyin kanaması ve doku içi kanama”ydı. Meslektaşım Metin Göktepe, devletin verdiği sarı basın kartına sahip olmadığı için keyfi bir şekilde gözaltına alındı. İnsanların yaşama özgürlüğünü korumakla yükümlü olanlar, işkencede katlettiler Metin’i… Hepimiz isyan ettik, öfke ve hüzün ile bilendik, tereddütsüz.

Sonra Metin’in cenaze töreni… Nasıl bir kalabalık, anlatılmaz. Akın akın geliyorlar, Metin’i uğurlamaya. Ölümünün birinci yıldönümünde gerçekleştirilen anma töreni de inanılmazdı, binlerce kişi tek yürekti. Ailesi ve meslektaşları davanın peşini bırakmadı, sorumlular yargılandı. Genç gazeteciler, o günlerde “İnadına hepimiz birer Metiniz” diye yürüyorlardı… Metin Göktepe davası, yıllarca İstanbul, Aydın, Afyon, Ankara arasında mekik dokudu. 48 kamu görevlisine açılan dava 6 polisin nispeten az cezalara çarptırılmasıyla sona erdi ve “mahkûmiyet kararı çıkan ilk gazeteci cinayeti” olarak tarihte yerini aldı.

Metin benden iki yaş büyüktü, şimdi ben ondan 16 yaş büyüğüm. O hep güleç, genç ve ölümsüz bir adam olarak kaldı, benim saçıma sakalıma ak düştü. Onsuz geçen 18 yılın özeti bu; Son söz ise Can Baba’nın (Yücel).

Metin’in kafasında bir darp var

Polis karakolundan morga kadar

Mosmor

Bir darbe var yüreğimizde beynimizde

Soruyor bir işaret fişeği

Biz üzülerek mi yaşayacağız hâlâ…

Bu yazı, 90’lar Kitabı’nda yer aldı.