ALPER TURGUT

 

“Hepimiz aynı gemideyiz!”, ne vakit bu meşhur klişeyi duysam, ya işler yolunda gitmiyordur kimileri için, ya da bak bedelini birlikte öderiz diyerek resmen yol yapmaya çalışıyor ve elbette direkt gözdağı vermeye çabalıyordur birileri, pek hayırlı bir cümle değildir özetle. Bugünlerde yine dillere pelesenk olmuş gibi, iktidarla saf tutanlar, ağzını açıyor, gözünü yumuyor, batacaksak hep birlikte batacağımızı nakarat ediyor. Gemi seyir halindeyken yokuz, limanda demirlemişken yokuz, lakin batma ihtimaline karşı varız. Hı hı oldu, yüzün bir anda soldu, nen var kuzum?

Oysa gemide hepimize yer olmalıydı, cümleten adil ve eşit koşullarda, huzur, güven ile mutlulukla yolculuk yapabilmeliydik. Hatta bağıra çağıra ve kol kola şarkı bile söylerdik; “Ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım, vız gelirdi her şey inan bana, yeter ki ben sana varsaydım…” Kadırgada forsa sandınız bizi, güzelim memleket denen taşıtı, ünlü köle gemisi Amistad’a çevirmek istediniz, işte bakın her yer buzdağı, sonumuz Titanik olur dedik, asla dinlemediniz. Filika ve can simitleri (yurt dışına çıkartılan paralar filan) de sizin üstelik, önce kadınlar ve çocuklar geleneğini bile yerine getirmez, ilk siz kaçar, ilk siz kurtulursunuz. Yani hem aynı gemideyiz, hem de değiliz. Gemide istenmeyenleriz, siz lüks mevkide şatafat içinde yaşarken, bizler kazan dairesinde çile çekenleriz. Sizler gemisini yürüten kaptan, bizler zavallı miçolar. Lafla peynir gemisi yürümüyor a dostlar, illaki ve kesinkes.

Birkaç gün sonra akademisyenlere açılan davalar başlıyor, sizden olmayan avukatlar halen içeride, gazeteciler zaten hapiste. Bedel ödüyor insanlar, muhalif olmanın bedelini, barış istemenin bedelini, ötekileştirmeye karşı çıkmanın bedelini… Ha ha ha vatan haini bunlar, ha ha ha sürünsünler, ha ha ha milli ve yerli değiller! Aynı gemideyiz ha! Yok ya! İktidara karşı çıkmayı bırakın, yanında sıralanmazsan, her dediğini onaylamazsan, iş yok sana, tüm kapılar kapatılır bir bir üstüne ve kilit vurulur hepsine… Biat etmemek, biricik suçumuz bu, aklımızı, vicdanımızı ve insana dair güzelim hasletlerimizi unutmamamız, işte budur en büyük günahımız. Demek ki doğru ve hakiki yoldayız, yanlış ve ters istikamette giden gemide olsak dahi.

CHP’nin dağıttığı Man adasına dair belgeler, ABD’de görülen Reza Zarrab davası, yakında bunların bile suçlusu, biz olursak asla şaşırmam. Meclisin araştırma komisyonu kurmasını engelleyen de biziz, kolumuza en pahalı saatleri takan da, aklımıza sığmayan büyük paraları rüşvet çarkında çeviren de, hımmm her koşulda suçlu ilan edilmek, harbiden ne güzel şey!

Aslında Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filmini eleştirecektim bu yazıda, Saray’da (pardon Külliye’de) galasının yapılması nedeniyle, içim el vermedi ve bile isteye seyretmedim. Belki bir gün izlerim, bir ünlü sinemacının, erk ile bu denli yakınlaşmasının sebeplerini çözebilirsem şayet. Akademisyenlere destek olmak isteyen sinemacıların tek tek ve toplu olarak, tüm projelerinin çizik yediği bir yerde, sırtı sıvazlanan, bravo bizimlesin denen filmlerin, neler anlattığını merak edersem eğer, zorluklar ve baskılar karşısında sinema yolculuğunu devam edenlerin hatırı kalmaz mı? Yönetmen dediğin de bir nevi kaptan en nihayetinde, fırtınalarda dahi sürmeli o seyahat, en lüks marinaya demir atmak, kolaya kaçmaktır ve konfor uğruna, kamerayı sabitlemektir, iktidarın onay verdiği bir noktaya… Değil mi ama?

Gemi miydi, gemicik miydi, harbiden biz neyin içerisindeyiz, bilen varsa, uyandırsın bir zahmet. Hem bağlı ve bağımlı olmamak uğruna, gemileri yakmadık mı biz? Ezeli ve ebedi isyanımızın ve ısrarımızın nedenlerini mi unuttuk? Yooo, gayet farkındayız, ezenlerin ve ezilenlerin insanlık tarihi kadar eski kavgasında, farklı mevkilerde yer aldığımızın, en altta kaldığımızın… Mücadelenin gayesi asla değişmedi, değişemez, sömürü bitene dek sürecek, öyle ya da böyle. Sürecek! İşte tam da bu yüzden, bize ceza kesen, bedel ödeten, işimizden, gücümüzden, hatta tatlı canımızdan edenleri daha samimi ve dürüst bulurum, hepimiz aynı gemideyiz diyenlerden… Çıkarına göre hareket eden yerine, direkt düşman belleyen yeğdir. Öyle de olmalıdır.

Canımız ciğerimiz Bertolt Brecht Usta, “Eskiden düşünürdüm: ilerde, çok ilerde, çökünce oturduğum evler, bindiğim gemiler çürüyünce, anarlar benim de adımı, başka adlarla birlikte / Çünkü ben faydalıyı övdüm, adi buluyorlardı yaşadığım günlerde, çünkü ben dinlerle savaştım, zulme karşı çıktım çünkü ya da başka bir şeyden ötürü / Çünkü ben insanlardan yanaydım, saygı duydum, onlara bıraktım her şeyi; şiir yazdım, dili zenginleştirdim, pratik yollar öğrettim çünkü ya da başka bir şeyden ötürü / Düşündüm bu yüzden adım anılır benim, durur bir taşın üstünde, alınır kitaplardan basılır, yeni yeni kitaplara /Bugünse, pekâlâ, unutulsun! Ne diye ekmek varsa yeterince, sorulsun fırıncı? Ne diye yeni kar bekleniyorsa övülsün erimiş kar? Ne diye bir gelecek varsa dursun bir geçmiş? Ne diye anılsın adım” der, Evet, evler çöker, gemiler çürür, geleceğe sadece direnenlerin, zulme karşı mücadele edenlerin isimleri kalır.

Neyse… Gemiyi çok kurcalamayın dedik, yapmayın, etmeyin, su alır dedik. Hünerli ellere teslim edin, liyakat, bilgi, beceri esas olsun, kayırma, haksızlık, eş, dost, hısım akraba olmasın dedik, aksi takdirde alabora olması kaçınılmaz dedik, Dinletemedik! Cemiyeti indirip, cemaati bindirdiniz gemiye, güldürdünüz cümle emperyalist ve kapitalist deliye… Beyin göçü verirken, sarsıla sarsıla kahkahalar atıyordunuz, cehalete, lümpenliğe geçit verirken, büyük bir saadet içerisindeydiniz. Oysa sizi de ezen eski gemi, bizi de ezmişti, vesayet denen illet, sizin kadar, bizim de üstümüzden geçmişti. Hep birlikte yeni gemiye geçebilir, geleceğe yelken açabilirdik. Siz, yeni gemiyi, eski geminin bambaşka versiyonuna çevirme gayretinde ve gafletinde bulunmasaydınız eğer. Hepimiz sığabilir, hepimiz en üst güvertede, keyifle güneşlenebilirdik. Lakin size kaldı kaptan köşkü, bize de sintine… Hani aynı coğrafyanın güzel çocuklarıydık, hani gardaştık hepimiz?