Alper Turgut

 

 

Kadıköy’de amaçsızca dolaşmak, senelerdir en sevdiğim meşgalemdir, yine yürüyordum dalgın dalgın, bir grup beyazperde sevdalısı genç çıktı karşıma, abi dediler, daha çok sinema yazsana… Sizi mi kırayım arkadaşlar dedim ve bu hafta meşhur Christopher Nolan’ın uzun süredir beklediğimiz Dunkirk filmine dair, bir şeyler geveleyim istedim. Yanı başımızda bitmek bilmeyen bir çatışma yaşanırken, gerçek ve büyük bir dram, hayat bulmuşken, savaş filmi yazmak, hayli tuhaf gelse de, elbette… Sonra kabine değişikliği, sonra deprem, sonra Almanya krizi derken, film aklımdan çıktı gitti ve birden hatırladım, yarın (24 Temmuz pazartesi), aylardır tutuklu bulunan Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının, ilk duruşması vardı. Tam 267 gün sonra, dava başlamış olacak, yaklaşık dokuz ay, mahkemeyi görmek için beklemek, yazması bile zorken, bunu yaşayanların hali nicedir, dışarıda kalan ailelerinin, dostlarının, arkadaşlarının hali nicedir, haydi varın siz hesap edin.

Sonra dışarıda kalan ve meslektaşlarının özgürlüğüne kavuşması için, farkındalık yaratmaya didinen, davaya dikkat çekmeye çalışan bir avuç gazeteci için hop başladı mı bir iktidar medyasından, saçma sapan, akıllara ziyan asparagas dalgası… Ve bunu yapanlar da kendilerine ‘gazeteci’ diyor, daha çok gazeteci tutuklansın diye, kendilerinden geçiyor, keyiften uçuyor bu ibişler, poliste de değişen bir şey yok, yine yalan yanlış besleme faaliyetleri, yeni hakikati büken sızdırma işleri, sonra adalet, he yavrum he… Bunca mantık dışı şeyle boğuşmak, aklı yerinde olan her insanı yorar, bu anlamsızlığı üretmek ise onları yormadığı gibi, daha da gaza getiriyor, harbi harbi coşturuyor, biz yalakalık yapmak için, daha ne kadar saçmalayabiliriz, tuhaflık sınırımızı aşabiliriz diyerek… Kaç gazeteci tutuklu şimdi, 160’ı aştı mı, iyice hesap şaştı, hele gözaltına alınıp, sonra bırakılanları da eklersek, yakında karakol, hapishane, adliye görmemiş gerçek gazeteci kalmayacak memlekette, burası kesin.

 

Ve tüm bu gündem karmaşasının üzerine, Harun Kolçak’ın vakitsiz gidişi eklendi, resmen dert bin idi, bin bir oldu. Hepimizi üzdü, düşündürdü, o güzelim geçmişe sürdü. Harbiden “Girdi Kanımıza”, en naif, en zarif yanımıza vurdu da gitti. Yeşilçam’ın yaşayan efsanesi, Ediz Hun’un en büyüğümüz dediği 90 yaşındaki Eşref Kolçak, ilaçlarını almıyordu dedi, sonra her an yakınında olan bir arkadaşım yazdı, gitmek istedi ve gitti diye… Her şey yerli yerine oturdu o an kafamda, bu karmaşada, bu kaosta, bu saçmalığın tam ortasında, daha fazla kalmak istemedi, direnmekten, mücadele etmekten vazgeçti, acıları, ağrıları, sızıları, sancıları usulca bıraktı. Ne diyelim, canım gençliğimizin başı sağolsun. Evet, vatkalı ekose ceketim, alacalı bulacağı gömleğim, şalvar gibi absürt kotum, rugan kovboy çizmelerimle, kendimi şu an görsem tanıyamazdım, bir ihtimal! Her şey garipti, fantastiğin dibiydi, lakin şunu gayet iyi biliyorduk, 80’ler ve 90’larda, hakkını teslim etmeli, müzik çok iyiydi, ruhumuzu besliyordu, hiç kuşkum yok. Darbe yıllarından, yaprak kımıldamayan o meşum zamandan, yeniden yaşam, yeniden örgütlenme, yeniden farkındalık doğuyordu. Yeşeriyordu her şey, itaat etmeye hevesli olmayan sivil bir hayat, beden buluyordu.

Şimdi diyeceksiniz, bununla pop ne alaka diye, eee gardaşlar, arabesk ile uyuşmak yerine, acıları zincir edip, kendini jiletlemek yerine, harekete geçmek, enerjiyi yedeklemek, hoplayıp zıplamak yeğdir be! Hele hele ilk sevmelerin, sevda baharının ilk yellerinin, damarlı kasvet moduna geçmesi yerine, Harun Kolçak’ın sesiyle, sözüyle, ezgileriyle, tatlı bir rehavet turuna yönelmesi ne güzeldi. Hep kahır, hep azap, hep kader, hep keder, nereye kadar? Bir de şu var, ölenin arkasından konuşulmaz derler ya, niye konuşulmasın, gaddar ise, zalim ise, can yakan ise, hakkımıza el koymuş ise, hepsi bitmiş gitmiş mi olacak, hâlâ hayatta kalan diğerleri ne güne duruyor, onlar da bilsin işte, biri bir mazlumu uluorta döver, o da haliyle arkandan söver. İşte o kadar. Hah! Bir de Harun Kolçak gibi hatırlanmak, anılmak, anımsanmak var, iyi bir insandı yahu, güzel adamdı, hayvanları severdi, bunca kabalık arasında, inceydi, kırılgandı, duygusaldı diye… İnsan başka ne ister, geriye ne ün, ne şan, ne para, ne pul, ne araba, ne banka hesabı, ne ev, ne de yazlık kalacak, hayat sonlanınca, hiçbir şeyin bir ederi, değeri olmayacak. Sadece iyi insan, güzel insan hatırlanacak, bir de elbette şarkılar. Kiminin gençliği, kiminin çocukluğu, tereddütsüz eksiliyor, azalıyor, her kıymet verdiğimiz, bizden gittikçe…

Bir süre önce, 17 yaşında bir delikanlıyla karşılaştım, meraklı, ilgili, hep soran, kafasını geliştirmeye yoran, Ahmet Kaya’nın da resmen tutkunu… Eee birader dedim, o en uzak sürgüne gittiğinde doğmuşsun sen, ne fark eder be abi dedi, her şarkısını, türküsünü ezbere biliyorum, jestlerini, mimiklerini, bakışını, gülümsemesini de… Yani, Ahmet Kaya’yı dinlemeyi, salt bizlere değil, gelecek kuşaklara da emanet ettiniz, o hor görmeleriniz, ötekileştirmeleriniz, yargılama halleriniz, hüküm verme manyaklığınız, uzaklaştırma çabanız, daha çok sevenle karşılık buldu, bulacak. Bu da size dert olsun. İşte Harun Kolçak’ı da sevsin isterim, yeni yeni kuşaklar, çünkü o bunu ziyadesiyle hak ediyordu.

Harbiden merak ediyorum, tehdit ve tehlike altındaki birkaç mecra dışında, bu memlekette, gazetecilik yapıldığına inanıyor musunuz? Haberlerin size ulaştığını, sorunlara parmak basıldığını, bilgilenme hakkınızın giderildiğini düşünüyor musunuz?

Kötü niyetli değilseniz şayet, bu kadar saf olabilir misiniz? Sadece reklam, sadece PR, sadece goy goy, sadece yıkama yağlama faaliyeti, sadece övgü, sadece her şey çok güzel nakaratı… Yok! Orada durun, bu kadarla kalsaydı, yine de iyi, bambaşka şeyler çevriliyor, yalan ve yanlış hevesle köpürtülüyor. Pusu gibi, kumpas da bir geleneğe dönüşüyor, ne yazık ki. Birileri kandırıldık deyip işin içinden rahatça ve kolayca çıkarken, diğerlerinin canı yanıyor, ömrü çürüyor. Gocunma yok, utanma yok, hatadan ders almak yok. Durdurun memleketi, inecek var.