Alper Turgut

 

Basın denen zamazingo, ilk ne vakit çürüdü, yozlaştı, kokuştu, inanın bilmiyorum, büyük bir heves, ideal ve umutla mesleğe başladığımda, dünden kötü, bugünden iyiydi, işte bakın bunu biliyorum. Medyanın kirlenmişliği, elbette memleketten ve haliyle insanımızdan bağımsız tutulamaz. Pisliğin bulaşıcı olma özelliğinden hepimiz haberdarız, çamurun da keza öyle… Hah! O yıllarda medyanın alanının dar, hacminin küçük olması, görev bilinci yüksek, toplumsal olaylara duyarlı, güzelim yarınlara inanan muhabirlerin daha çok bulunması, bariz duraklamanın, aniden ve hızla çöküşe dönüşmesinde, elbette engeldi, hiç şüphesiz. İktidar baskısını hissediyorduk, hayasızca akına karşı, barikat olmaya çabalıyorduk. Lakin içerideki kirlenme, işte buna pek çözüm yoktu. Çünkü patron, yönetmen, müdür, şef, işte ne karın ağrısıysa, onları aşmak, zordu, daha zordu, en zordu. Gerçekten haber olan ne varsa, bir güce dokunuyor gerekçesiyle küçültülmesi, kırpılması, en önemli yerlerinin atılması, hiç kullanılmaması, hatta haber bile yapılmamasının, üniversitede bize öğretilen şeylerle alakası yoktu. Okullular hayli şaşkın, alaylılar ise kuşkusuz daha şerbetliydi. Evet, bugün yaşadığımız kapkaranlık süreç, o senelerde henüz emekliyordu, nasıl ayağa kalktı, yürümeyi bırakın, koşmaya başladı, esas ilginç olan, hayrette bırakan budur.

Misal dev bir vergi yolsuzluğu haberi yakalıyorum, oturup, tıkır tıkır yazıyorum, mutluyum, yararlı bir şey yaptığım için… Hop! Dur bakalım. Bizim patronun arkadaşları onlar. Eee ne olacak? Direkt çöpe gidecek! Hayda… Sonra büyük bir kaçakçılık haberi, tamam, bu kez kullanırlar, hatta manşet bile olur. Nerdeeee? Öhhö öhhö onlardan dev reklamlar alıyoruz. İyi de birader, reklam ile haberin alakası nedir? Şeyyy, yukarısı, bu haberi istemiyor. Lanet olasıca yukarısı, haber peşinde değil ki, resmen çıkar peşinde, iyilerin yanında değil ki, ama kötülerle sarmaş dolaş. Verin dedim, bana bir liste, hangi haberleri yapabileceğimize dair. Yanıt; koşullar her an değişebilir. Yani akıllı bıdık diyor ki; şimdilik dostumuz, düşmanımız olursa, o vakit çakarız. Haberi, harbi harbi tehdit unsuru olarak kullanacak, bak ya…

Gazete değiştirmekten başka çare yok, lakin parayla, güçle, iktidar sarhoşluğuyla, lüksle, konforla beslenen insan nasıl değişecek, valla ona da pek çözüm yok! Birilerinin Vatan Şaşmaz ve Filiz Aker meselesinde, kanlı görüntüleri satmaya çalışması, yeni, taze, sıcak bir gelişmeymiş gibi, sunuluyor ya, insanda biraz utanma, biraz arlanma olur. Medyanın, en sevdiği şeylerden biridir bu, bırakın memleketi, tüm dünyada… Örneğin 12 Şubat 1994 günü, Tuzla Tren İstasyonu’nda katliam yaşanmış, beşi yedek subay, biri de sivil altı insan yaşamını yitirmiş, 39 kişi de yaralanmıştı. Olay yerine yetişemedik, ancak bir kişi, fotoğrafları çektiğini söylüyordu. Gazete, acil fotoğrafları istedi. Niye? Haber atlatacaklardı, yerde yatan cansız bedenlerle… Eleman, gazetenin merkezine götürüldü, dijital bir dünya yok, internet yok, karanlık odada, makaralar yıkandı, dialar ortaya çıktı. Çekmişti, kanlı, etkileyici fotoğraflardı, sanırım gazetede çalışmak istedi, yanlış hatırlamıyorsam, fotoğraf makinesi istedi, hepsi verildi. Bölge muhabiri olarak, bir süre çalıştı, lakin yeteneksiz idi, öykü orada bitti. Hiç değilse, gazetecilik yapmak istemişti, hakkını verelim.

Çocuğu öldürülmüş aileden, vesikalık istemek, neredeyse ameliyathaneye girip, yaralı fotoğrafı çekmek, kullanmayacakları ceset fotoğrafını istemeleri yüzünden, morglara girmek ve dahası… Zorlu, soğukkanlı olmayı gerektiren, hayli vicdansız ve belalı bir iş bu, canlıdan çok ölü, sağlıklıdan fazla yaralı görmek, bir süre sonra, insanı robotlaştırmaya başlıyor, travma da neymiş? İlk günler rüyalarıma girerdi, ışığı açıp yattığım da oldu, zamanla duyarsızlaşmaya başladım, kanlı, vahşi, ağır kokulu bir suç mahallinde, aç karnımı, yanımda taşıdığım sandviçle doyuracak kadar. Dedim, polis muhabirliği bana göre değil, oldum toplumsal olaylar muhabiri, günde iki kez coplanmak, tehdit edilmek, hakarete uğramak, küfür yemek, tartaklanmak bile daha iyi geldi, yeminle… Hah! Unutmadan, gazeteyi bırakma nedenimi söyleyeyim, Sabancı suikastının ardından, bir herif, benim bilgim var dedi, Anadolu’nun kentinden, İstanbul’a getirtildi. Dediler, polise verelim, onun söylediği adreslere gidelim, fotoğrafları ilk biz çekelim, haberi biz kapalım. Yargısız infazların gırla gittiği 1990’larda, biz gazetecilerin işi bu değil dedim, suçlu veya suçsuz insanların hayatını tehlikeye sokacak bir mevzuda yer almam dedim, bizimle çalışmak istemiyor musun diye sordular, telefonu suratlarına kapattım. Neyse ki, sonuçta birilerinin canı yanmadı, ancak kirli ilişkiler, karanlık işler, gazetecilikten çıkıp polisleşmiş tipler aklımda kaldı.

Evet, Murat Başoğlu meselesinde de, Vatan Şaşmaz vakasında da, sınavı geçemedi medya, ya halkımız, peki, onlar imtihandan başarıyla çıktılar mı? Asla! Herkes kendince çekiştirdi, uzmanlık kastı, karmaşaya çalıştı. Sosyal medyanın varlığı, herkesi gazeteci, herkesi dedektif, herkesi her şey etti. Sabırsızlık, tahammülsüzlük, yorum yapma gereksinimi, bakın ben çok akıllıyım gösterisi, farkındalığı hunharca törpülüyor, herkes giderek benzeşiyor ve tüm bunlar, tüketim malzemesine çeviriyor insanı, ne yazık ki. Bilirkişi olmak zorunda değiliz, adaletsizlikten bunca bezmişken, yargıç da değiliz, çok masum da değiliz, gündelik hayat denen keşmekeşte, temiz kalmak mümkün mü?

Bizi biz eden hasletlerimiz, paylaşma, dayanışma, yardıma koşma, düşene el uzatma, haksızlığa karşı çıkma dururken, had bildirme, üstten görme, suçlama, karalama, yaftalama neden? Ama bu uğursuz ucuzluktan çıkacağız, kibirden bıkacağız ve elbette kurtulacağız vahşi kapitalizmin, modernlik adı altında dayattığı zulüm çemberinden… İşte o zaman, herkes kendi rolünü tekrar sırtlar belki ve mesleği adına bedel ödemeyi göze alan gerçek gazeteciler, dışlanmaz, uzaklaşmaz, kopmazlar ve yine dönerler görevlerine, düşerler haberin peşine… Olması gerektiği gibi… Not: Bu yazı, iç dökmek gibi oldu, kusuruma bakmayın.