ALPER TURGUT

 

“Sancılı bir büyüme öyküsü…” Resmen uyuz olurum bu klişeye, yetişkinler, ergenlere dair kalıplar uydurmak ve hep saçmalamak zorundadırlar sanki. Sancısız büyümeme mi olur? Çocukları yarış atına çevireceksiniz, kötü ebeveyn pozlarına bürüneceksiniz, fena örnekler olacaksınız, sonra yeniyetme acı çekmesin, sancılanmasın. Hadi canım sende… Hah, ben iyiyim, müthiş bir örneğim, çocukla çocuk oluyorum derseniz, sizi mi kıralım? İstisnalar kaideyi bozmaz elbette, her neyse… “Bir Hayalimiz Vardı” (Ginger & Rosa), 1960’ların, soğuk savaşın en gerilimli döneminde geçen, siyasi bir sos katılmış ergen ve ebeveyn hikâyesi, özetle… Lakin mevzu siyasi değil, tamamen psikolojik. Affedersiniz kızınızın en yakın arkadaşıyla birlikte olursanız, füze krizi bahane, travma şahane olur.

 

Sally Potter’ın yazıp yönettiği Bir Hayalimiz Vardı, yaklaşık beş ay önce İstanbul Film Festivali’nin Kadın Hikâyeleri kuşağında gösterilmişti. Aradan geçen sürede filmi neredeyse unutmuşum, mekân kullanımındaki ustalık, politikayı iğdiş eden apolitik haller ve sahneler, isyanını anne, baba ve kankaya değil, dünyanın gidişatına haykıran genç bir kız, aklımda kalanlar. Elle Fanning, Alice Englert, bu iki genç kadın, rollerinin hakkını ziyadesiyle veriyorlar, filmin oyuncu kadrosunda Christina Hendricks, Timothy Spall, Alessandro Nivola ve Annette Bening de var. Bir Hayalimiz Vardı, Sally Potter’dan (becerisine ve ustalığına elbette laf yok) umduğumuz derinlikli ve katmanlı bir proje değil, vurucu ve akılda kalıcı hiç değil, kuşkusuz. Beklentiyi karşılamayan ama yine izlenmeyi hak eden tipik bir festival işi seyirlik, en nihayetinde…

 

Mevzuya dönelim, Ginger ve Rosa, çok yakın iki arkadaş, aralarından su sızmıyor. Çevreleri entellerle çevrili, Küba’daki füze krizi, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki didişmeyi daha da büyütmüş ve gerginlik, iki tarafın yandaşlarına da sirayet etmiş, ister istemez. Kaotik bir dönem olsa dahi, bu serpilmeye engel değil. Şimdi Ginger, hemen her kız gibi babasına âşık, o esnada aile çatırdıyor ve baba, pılını pırtısını toplayıp evden gidiyor. Kadınlığını daha erken keşfeden güzel Rosa da, Ginger’in babasına âşık, lakin bu bir sevi öyküsü, yani bildiğin kadın-erkek ilişkisi… Ginger, bu Lolita hikâyesine tanık oluyor, haliyle kıskanıyor ve kabullenemiyor bu durumu, sevgi, tez zamanda nefrete dönüşüyor. Çünkü ortak çocuk düşleri hükmünü yitiriyor, hayata bakış açılarının değiştiği, farklılıkların ve farkındalıkların daha bariz göründüğü bir devre geliyor. Çocuklar, gençliğe ilk adımı atıyor. Ve Ginger, çözümü, politikada bulmaya çabalıyor, eylemci olmakla, protestolara katılmakla, travmayı atlatırım sanıyor, kuşkusuz aldanıyor. Doluyor, şişiyor, birikiyor, annesinden sakladığı sır giderek büyüyor, kocaman oluyor. Ta ki patlayıncaya dek…

 

Ve hesaplaşma vakti yaklaşıyor, kırılgan, üzgün ve süzgün anne, sorumsuz, adeta her şeye koy vermiş baba, bizim kızlar Rosa, Ginger, ‘marjinal’ aile dostları ve son olarak Rosa’nın emekçi annesi… Eteklerdeki taş dökülür, Küba krizinden önce evdeki kriz çözülür, tarafları acıtsa dahi… Son olarak; biz dram damarını, arabeskte bulurken, ecnebi, kahrını ve kederini de siyasette yaşıyor. Vay be!