Alper Turgut 

 

Marmaris Hisarönü’nün hayli dışında kalan, bir güzel orman kulübesinde, gerinerek uyanınca, biz zavallı kentlilerin, neden kafayı sıyırdığını da çözmüş oldum. Sessizliğin tam ortasında, şehrin kendine has kuru gürültüsünün, ömür adına, büyük bir harcanmışlık ve ne denli boşa giden bir zahmet olduğu apaçık! Evet, buradan köye dönelim, sağlıklı bir hayat yaşayalım, hatta komün kuralım, ortamlara akalım diyerek, klişenin dibine vurmayacağım, korkmayın. Kentlerimizi değiştirmek, dönüştürmek, iyiye çevirmek varken, tersine göç hali, her şeyi yine bozacak, belli değil mi? Çünkü birçok arkadaşım, ya yurtdışına, ya da kent dışına doğru kaçıyor, pardon hızla uzaklaşıyor. Herkesin dayanma gücü farklıdır, haksız da değiller hani…

Haydi, birlikte sesli düşünelim, koca Adana Film Festivali geldi geçti, seçki de gayet iyiydi, güzel filmler izledik, yalan yok! Peki, konuşulan ne oldu, Altın Koza ödülleri mi? Hayır! Semih Kaplanoğlu ve Meltem Cumbul’un, el sıkışmama hadisesi, her şeyin üstüne çıktı, ortam, sabırlı ve tutkun sinemaseverlere değil, linç kültürünü harlayan, başımızın belası trollere kaldı. Kabalıktan girildi, nefret suçundan çıkıldı, sana bir daha iş verilmeyecek tehdidi başlangıç noktasıydı, sonrasında edilmedik küfür ve hakaret kalmadı. Hatta ve hatta Adana Uluslararası Film Festivali’ne örgütlü bir şekilde yüklendiler, biricik amaçları, sinema adına bir etkinlik kalmamasıydı, tüm memlekette. Ödül törenleri, en büyük çekincesiydi egemen gücün, cılız dahi olsa, muhalif bir sese, tahammülleri yoktu çünkü. Eee Kültür Bakanlığı bizim, belediyeler bizim, her şey bizim, bizim cici paramızla, bizi mi kınayacaksınız? Hem bol bol AVM yaptık, içerisine de son teknoloji ve konforlu sinema salonları doldurduk, neyiniz eksik, bre nankörler? Yurdumuzda, içerik, derinlik hep savsaklanmıştı, lakin artık ambalaj dışında bir şey kalmadı, yapay çiçek gibi, sadece şekil, ne koku, ne büyüme, ne de yaşam belirtisi…

İktidara ve onun yandaşlarına, elini veren, resmen kolunu kaptırır. Şüpheniz mi var? Sorarım, sinemasını, erk hizmetine veren, büyük yönetmen olabilir mi? Tarih, nice yetenekli yönetmenin, iktidar hırsıyla, silindiğine, yitip gittiğine şahittir. Yahu muhalif olmayan, özgün, farklı ve zorlu olanın peşine nasıl düşebilir? El sıkma, sıkmama meselesinde, asla değilim ha, çoğunuza ergence gelebilir, yersiz gelebilir, anlamsız gelebilir, tuhaf gelebilir. Ancak sonrasında gelen saçma sapan karalama kampanyasına, hayata sokulmaya çabalanan bir insanı, diri diri gömme uygulamasına karşı çıkmayacaksak, hepimizde sorun var demektir. Bize yaşam alanı bırakmayan, en ufak bir tepkimizde, üstümüze çullanan bu zalim arsızlık, bardağımızı çoktan taşırdı, bırakın dolmasını…

Hah! Ödül törenlerindeki, minik protestolar, kısa sürede unutulur gider, kalıcı olan sinemadır, gelecek kuşaklara da taşınacak olan odur, sistemi sorgulayan, ölümsüz filmler çekmek gerekiyor, bize kesinlikle yine ve yeniden Yılmaz Güneyler şart! Bağımsız sinema deyip, devletten alacağın kredinin, belediyelerden alacağın ödül paralarının peşine düşmek, ezik bir komiklik değilse, harbiden nedir? Al sana İran sineması, onlar, baskının, zorun, sansürün çemberini kıra kıra, bin bir zahmet ve emekle evrensel sinemaya ulaştılar, yerele takılı filan kalmadılar. Biz, birbirinin benzeri, kusura bakmayın ama uyduruk projelerle, yok kasabalının sıkılmışlığı, yok kentlinin yalnızlığı, yok taşranın depresif hali, yok şehrin karmaşıklığı, çarpıklığı diye diye, yüz yaşını aşan sinemamızı, krize soktuk bile… Hani emek, hani sınıflar, hani isyan, hani kolektif bilinç, varsa yoksa yenilgiler, yılgınlıklar, dibe vurmuşluklar. Emeklemeye korkan, sürünmeyi matah bir şey sanır, bu zihniyet mi, ayağa kalkacak, ardından zıplaya hoplaya koşacak, yahu insanı güldürmeyin!

Öyle filmler çekeceksiniz ki, ödül töreninde konuşma yapmaya bile ihtiyacınız olmayacak, sizin adınıza, eseriniz konuşacak, yapıtınız bas bas bağıracak, sisteme dair güçlü ve çarpıcı eleştiri budur diyerek… İktidarın gölgesinde serinleyen, semiren, kendini onun hizmetine veren sinemacı, sadece ve sadece bir propaganda aracıdır, işe yaradığı süre boyunca, madde ve manevi, tüm desteği alacaktır, sonra da son kullanma tarihi geçecek ve hop unutulmuşlara dair çöp sepetine… Yallah!

Son olarak, muhalif olanlara seslenmek istiyorum, arkadaşlar, biz, zulme uğrayanların, hakkı yenenlerin, kıymeti bilinmeyenlerin yanında dururuz, destek ve dayanma gücü oluruz. Vicdanımız, bilincimiz, ezenden yana değil, ezilenden taraftır. Emrah Serbes örneğinde, çoğunuz sınıfta kaldı, bilesiniz! Geçmişte şunu yaptı, yok şuradaydı, yok buradaydı, eeee, ne yapalım? Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Kendine ilerici diyen, geçmişini asla unutmaz, onu reddetmez, ancak hep ileriye doğru adımını atar, gericiden en önemli farkı da budur. Kendi adıma, savunacaklarım, söyledikleri ve yaşadıkları aynı olan, sözüyle, özüyle, düşüncesiyle savrulmayan insanlardır. Senaryosu yazılmış pişmanlıklara karnım tok, bu da böyle bilinsin. Bizler, bu uzun yürüyüşte, nice insan kaybettik, nicesini kazandık, herkes, muhalifliğin, görev değil, yaşama gerekçemiz olduğunu anlamalı, bunda ısrarlı ve ısrarcı olmalı. Meseleye dair, düşüncem ve görüşüm budur.

Evet, ormandaki kulübeyi terk edip, İstanbul’a dönme vakti de geldi, zaten bedenim burada, kafam hep orada, çünkü ikisini aynı anda taşıyabileceğimiz o güzelim günler gelmedi henüz. Öyle ya da böyle, bozuk düzen varken, dostlarımız acı çekerken, işlerinden olurken, çok sevdikleri memleketlerini terk etmeye başlamışken, cezaevlerinde hapsedilmişken, iyi olmak için nedenimiz de yok, hani Şah İsmail’in dediği gibi; “Bir derdim var, bin dermana değişmem!”