Alper TURGUT

 

“Yıldız Savaşları” (Star Wars) filmi seyretmiştik maaile, çekirdek çitleyerek, bir yazlık sinemada, yıldızların altında… Zaman, boyutlar, yerçekimi, uzay, pek de umurumuzda değildi hani, ışın kılıcına, lazere, garip yaratıklara, yaratılan müthiş atmosfere kilitlenmiştik. Sinema büyüsü işte buydu, Bilge Yoda, sanki hepimize dokunmuştu. Şimdilerde serinin, 7. filmi bekleniyor, çoğu insan burun kıvırıyor, uzadı bu mevzu diyerek, lakin ben, ergen düşlerime ihanet edemem, onca yıl sonra bile bekliyorum, hasretle… Bilimkurguyu çok severim, saygı duyarım, hem zorlu bir iştir, yani tam bir ekip ruhu ister, hem de bilginin sınırlarını zorlama çabası vardır, kafa açmaya gayret eder. İşte heyecanlı bir bekleyişin ardından, beklentimi de ister istemez yüksek tutarak, “Yıldızlararası”nı (Interstellar) izledim. Film, yakın geleceği anlatıyordu, ancak beni geçmişe, o güzelim günlere yollamayı bildi. Hani komşuluğun henüz bitmediği, kapı zilinin sürekli çaldığı, herkesin birbirinden eksiklerini tamamladığı, paylaşmayı bildiği, yetişkinlerin, salt kendi çocuklarını değil, tüm çocukları kolladığı, mahallelinin, meşgale edinip, sinemaya gittiği, o günlere… Yıldızlararası, “Bu dünyanın hali ne olacak lan” dediği için, 6 küsur milyar insan, “Resmen mahvettik doğayı be” söylemi için, “Kötülük varsa, iyilik de var, dünyayı, nefret değil, sevmek kurtaracak” diye bas bas bağırdığı için, değerli, önemli ve güzel, öyle işte.

 
“Yerçekimi”nin (Gravity) ardından, uzaya dair daha etkileyici bir şey uzun bir süre çekilmez diye düşünüyordum, yanılmışım. Son 15 yılın, en parlak, en yetenekli, en beklenen, en geleceği merak edilen yönetmeni Christopher Nolan, yine müthiş bir iş çıkarmış. Ve filmini iyi ki üç boyutlu çekmemiş, iki boyutlu, Imax perdedeki görsellik, muazzam ve tastamam idi, etkiledi, sersemletti. Kara Şövalye’den, Başlangıç’a, Akıl Defteri’nden Prestij’e güzelim filmler çekeceksin, sana ödül yok birader diyecekler. Açlık ve Utanç gibi iki alkışlık film yöneten Steve McQueen ne yaptı?, “Ben Oscar istiyorum kanka” dedi ve Hollywood kurgusuyla 12 Yıllık Esaret’i çekti, hop yılın en iyi filmi oldu. Nolancığım da, “Yeter artık, Martin Scorsese abimiz kadar bekleyemem ben” dedi, düşündü, etti ve Yıldızlararası’nı, Uzay: Bir Sevgi Filmi’ne çevirdi. Zaten ABD’nin kurucusu George Washington’un “Her ABD çiftçisi, dünyayı kurtarmak ve uzay macerası yaşamakla mükelleftir” sözünü unutmayalım.

 

ORTA BÖLÜM VAR YA ORTA BÖLÜM

 
Şakası bir yana, giriş çok bildik ve klişe ötesi, bizim kahraman köylü, uzaya karşı tadında olabilir, filmin finali ise Çağan Irmak kafası yaşayabilir. Karamsarlık, gerçekçilik, insanın vahşi tabiatı, bize dair eksiklikler, gedikler, zayıflıklar, sonra şiirsel atmosfer, çarpıcı görsellik, mükemmel müzikler, uzaya dair mitralyöz gibi yağdırılan bilgiler, bir anda bıçak gibi kesilir ve finalde Roland Emmerich tarzı lay lay lom olursa, tat kaçar, ıskalanmış işe hayret de edilir. Ancak orta bölüm var ya, orta bölüm, resmen başyapıt!

 
Solaryumlu, adaleli, karnı baklavalı, sörfçü delikanlıyken, son yıllarda bildiğin çılgın atan Matthew McConaughey, yine döktürüyor, filmi peşinden sürüklüyor. Ötesinde Anne Hathaway, Jessica Chastain, Matt Damon, Casey Affleck, Bill Irwin, Ellen Burstyn, John Lithgow, Michael Caine, Wes Bentley David Gyasi, Mackenzie Foy, Topher Grace… Kadroya bak, hizaya gel!

 
Üç boyutlu hayatımızda, dördüncü boyut için uzay zaman denir. Beşinci boyut ise STV dizisidir, hayır, Nolan Arkadaş, bu absürt diziyi seyrediyor olamaz, olmamalı… Belki sonsuz zekadır beşinci boyut, belki Araf’tır, öteki dünyadır, insanın hayal dünyasının zirvesidir, muğlaklığın gerçek olma dileğidir. Kim bilir? Kara delikler, solucan deliği, başka bir galaksi, ışık hızı, hayatın devam edeceği yeni gezegenler bulma umudu… Hah! Yerküreyi bitirdik, yeni bir gezegen keşfedip, onu da yok edelim. “Başka bir dünya mümkün!” derken, “Farklı bir gezegene gidelim” demedik, “Bu dünyanın, vahşi kapitalizmden, sömürüden, emperyalizmden kurtulması, kurtarılması gerek” dedik.
Evet, bir numaralı kural, ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kısıtlıdır. Savaşa, betona, uyuşturucuya ayırdığın bütçeyi, yaşama, açlığa, paylaşmaya ayırsan, doğaya ve dünyaya saygı duysan, yeryüzü, aşkın yüzü olur elbet! Yıldızlararası, bir alkışı da çevre duyarlılığı için hak ediyor, tıpkı Avatar gibi…

 

Uzaylı bulalım, direkt ateş edelim, yıldız gemileriyle hücuma geçelim, dünyayı, kötü yürekli, fesat, açgözlü, haris uzaylı milletinden kurtaralım mantığı gütmediği için de tebrik etmek gerekiyor. Dünyayı şamar oğlanına çeviren, hırs küpü insanlık, elin garip uzaylısına, bizim yuvamız çok cici, çok temiz, sen onu kirli emellerine alet edemezsin diyor ya, ya sabır, ya sabır…

 

Filmden çıkınca; Yıldızlararası’nı beğendim, beğenmeyenlerin neyi beğendiğini merak ettim, varsa Nolan, gerisi yalan, memleketin tüm yönetmenleri birleşse, bu filmi çekemez. Ha finale dair, hayal kırıklığım elbette var. Lakin arkadaş, filmi seyrederken, “İşte sinema duygusu budur” demek, çıkınca bir sigara yakıp, “Ne anlattı lan bu köftehor şimdi?” diye sersemlemek, sonrasında gün boyu üstüne düşünmek, güzel be! demiştim. Üstünden iki gün geçti, hala aynı şekilde düşünüyorsam, vardır bir hikmeti… Bazı filmler, ya çok sevilir, ya da yerin dibine batırılır, ortası yoktur, gri yoktur. Yıldızlararası böyle bir film işte, kıymeti yıllar sonra anlaşılacak olanlardan…

 

9 Kasım 2014 / Evrensel