Alper TURGUT

 

İş kazası değil, iş cinayeti diyorduk, artık mevzu cinayeti de geçti, resmen işçi katliamına dönüştü. Emekçileri katletme konusunda, Avrupa birincisi, dünya üçüncüsüyüz (El Salvador ve Mısır’ın ardından) ve Yeni Türkiye’nin gidişatı, ‘dünya şampiyonluğuna’ doğru, bu besbelli… Uyduruyorsun diyen olur, örnek verelim, geçen sene 1235 işçi hayatından oldu, bu yılın ilk sekiz ayında, kıyım eşiği geçildi ve 1270 cana ulaştı. Evet, milenyumdan bu yana, 15 binden fazla işçi can verdi, elbette resmi makamlara göre, gerçek bilanço, çok daha vahim, çok daha acı olabilir, mümkündür. Soma’da gördük, çiftçiler, köylüler, maden işçisi olmak mecburiyetinde kaldık diye veryansın ediyordu. Beton manyaklığımız, AVM çılgınlığımız ve gökdelen takıntımız yüzünden, esnaf ve tüccar toplumundan, zorla vasıfsız işçiler yarattık, sonra fıtrat dedik, şehit dedik, işin doğası dedik, suçlu işçidir dedik. İşçi sınıfının güçlü olduğu ülkelerde, neden bu kazalar olmuyor diye sormadık, maden, inşaat, tarım ve taşımacılık, can kırımlarında birbirleriyle yarışırken müdahale edemedik, ölümlerin, çoğunlukla taşeronlara ve sigortasız çalışanlara denk gelmesini sorgulamadık.

 

Son yıllarda artan rezidans sevdası, yüksekten düşerek can veren işçilerin sayısının artmasına sebep oldu, asansör faciası, tek örneğimiz değil, her gün dört işçi, yaşamını yitiriyor bu memlekette, altı işçi de çalışamaz hale geliyor, sakat kalıyor. Kadere yıkılan suçlar, kara yazının, alınyazısının biriken borçları ve hep aynı nakarat; kahpe felek… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Türkiye’de bir milyon 630 bin işyeri var, her gün denetleyebilmek için iki milyon müfettişimin olması gerek diyor. Özetle 23 milyon çalışanın olduğu bu ülkede, patronları küstürmemek için sürekli manevra yapılıyor, cama verilen önem, cana asla verilmiyor. Çok fazla tepki oluşursa, göstermelik cezalar gelir, belki para cezası olur bu, belki de kısa bir hapislik, sonra bir başka katliama dek, sorunlar, sorumlular hep unutulur, tanrım, bu ne acımasız bir klişedir. Hem nasılsa yoksullar iş için sırada bekleşiyor, bir fakir ölür, diğer bir fakir onun yerini alır, mantık bu, ötesi, berisi yok. Kapitalizm, az olan değerlidir, çok ise değersizdir gözüyle bakar her şeye… Daha da açarsak; elmas değerlidir, altın değerlidir, patron değerlidir, işçi değersizdir…   İş güvenliğine ne gerek var, sendika da neymiş, hem toplu sözleşme, patronun cebine göz dikmek demek zaten, örgütlenme mi, aman diyelim, anarşik faaliyetler onlar…

 

Grevi de sorun etmeyin, nasıl olsa bakanlar kurulu erteler, gerekçe de malumdur; “milli güvenliği ve genel sağlığı bozmak”, önerge filan veriliyor, yaşam odası isteniyor, oysa ne lüzum var, tabutlar çok daha ucuz, ha yemekten böcek mi çıktı, hadi canım, yoksa suşi mi bekliyordunuz, sus ve zıkkımlan, sana verilenle yetin, ses çıkartma, ortamı germe, boyun eğ, unutma, patron ne derse o olur. Evet, tüm bunlar, asri zamanların köle-sahip ilişkisidir, sistem, ücretli köleler istiyor, azınlık sefa sürerken, çoğunluk sürünsün istiyor. Harbiden 12 yıl önce, yaşam mimarı, görgüsüzlük anıtı Ali Ağaoğlu’nu veya diğerlerini tanıyanınız var mıydı? Tüm ihaleyi mevcut iktidara kakalamak da olmaz, çünkü her iktidar, kendi zenginlerini yaratıyor, yurdumuzda… Yakınlarını ihya edenler ülkesi burası, emeğe değil, yemeğe değer verenlerin ülkesi… Yani Tezer’in Özlü sözüyle; “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi…”

 

Tersanelerden, madenlere, fabrikalardan yollara, her alan, can pazarıdır. Göçükler, enkazlar, yangınlar, korkunç ölümler, kan gölleri, delik deşik bedenler, kavrulmuş vücutlar, ezilmiş uzuvlar, kaç tane böylesi iç acıtan, yürek sızlatan vakayı takip ettim geçmişte, inanın sayamadım. Vicdan, bazılarında bırak cüzdanı, fincandan bile daha değersiz imiş, onu gördüm, acılarla dalga geçenleri gördüm, umursamayanları gördüm, yaka silkenlerini gördüm, ölenlere kızanları gördüm. İnsanın düşkünlüğünü, içinden taşan pisliğini, irinini, tüm acımasızlığını, kar hırsını ve salt paraya tapışını da gördüm. Kıssadan hisse; lüks konutlara, akıllı binalara talep arttıkça, patronlar daha çok kazanacak, işçiler daha çok can verecek. Birileri artık, lan kardeşim, hiç 40. katta oturulur mu, beton yığınına kendini hapsetmek demek bu demedikçe, hani bu ‘kazalar’, patronların da başına gelmedikçe, sorumlulara ağır cezalar verilmedikçe, böyle gelmiş, böyle de gidecek, ne yazık ki…

 

Olay yerinde, yakınlarını yitirenlerin feryadı kadar üzen, ezen ve sersemleten şey, geride kalan işçilerin, arkadaşlarının ölümüne dahi isyan edemeyen halleri ve hüzünlü gözleridir, bilseniz ne yakıcı ve yıkıcıdır. Eşini ve çocuklarını mı düşünür, hiçbir şey olmamış gibi, tekrar vardiyaya koşturmak zorunda kalmasına mı üzülür, normalleştirmenin, klasikleştirmenin bir parçası olmasına mı kahreder, gerçekten bilemedim. Belki de genç bir işçi, yorgun, umutsuz ve bezgin inşaat dönüşlerinde, evinin kapısını çalıyordur ve açıldığında; “Bugün de ölmedim anne!” diyordur, kim bilir?

 

14 Eylül 2014 / Evrensel