ALPER TURGUT

 

Gizli Dünya (Room) filmini seyrederken, insan, insan denen acımasız yaratığa isyan ediyor, 17 yaşındaki bir genç kızı, bir kulübeye kapatıp, yedi sene boyunca onu hürriyetinden alıkoyan, tecavüz eden, seks kölesine çeviren, robotlaştırıp, hissizleştirmeyi deneyen bir adamın varlığına… Tek ve küçücük penceresi göğe bakan daracık odada, kadının, beş yaşındaki evladı olmasa, çıldırması, delirmesi işten değil belki, bir minik can, cehennemi koşulda dahi, dayanışmayı, insan kalmayı ve her şeyden önemlisi, umudunun tükenmemesini sağlıyor. Arkadaş, böyle şey olur mu, abartı bu demeyin, çok da eski tarih değil, hatırlayın, Avusturya’da, 24 yıl boyunca evinin bodrumuna hapsettiği öz be öz kızına,  sayısız kez tecavüz eden ve ondan yedi çocuk sahibi olan Josef Fritzl adlı insafsız ve vicdansız canavarı… İnsanın olduğu yerde, her türlü pislik, kirlilik, iğrençlik var, doğadaki bu en belalı acımasız canlı, savunmasız bulduğuna anında saldırıyor, ne yazık ki.

 

İrlandalı yönetmen Lenny Abrahamson, “What Richard Did” (2012) ve “Frank” (2014) ile bir ivme yakalamıştı, Gizli Dünya’yla da yükselişini sürdürüyor. Room’un yazarı Emma Donoghue, kendi romanını, senaryolaştırdı, yani filme uyarlamış oldu. Ve bu çarpıcı ve akılda kalıcı film, kuşkusuz bir başyapıt olabilecekken, tam ortadan ikiye ayrılıyor, ne yazık ki. İlk yarısı, resmen mükemmel giderken, ikinci yarı, yapıtın yolunu kaybetmesi, yönetmenin mi, yoksa senaristin mi becerisi (suçu demek daha doğru belki), romanı okumadığım için bilemeyeceğim. Ancak müthiş bir iş, spoiler vermemek için bahsetmeyeceğim sahnenin ardından, seyirciden (yani benden), bu böyle olur mu şimdi diye bir iç ses yükseliyor, haliyle inandırıcılık ekseni kayıyor. Çeşitli mantık hataları, uyuşmayan parçalar, oturmayan bir bütün. Evet, biraz daha özenseydiniz keşke diye hayıflanıyorum. Ancak yine de ve her şeye rağmen, bu film, seyre değer. Hah! Bu arada, filmin, replikleri ve diyalogları, şiir gibi, harbiden nakış nakış işlenmiş. Öncelikle ve ivedilikle bizim senarist tayfa seyretsin, belki feyiz alırlar, saçma sapan cümleler kurmaktan kurtulurlar. İşte bir ihtimal!

 

Oscar ne kadar önemli bilmiyorum, lakin talihsiz genç anne rolündeki Brie Larson’a, tereddütsüz heykelciği veririm, zorlu ve bıçak sırtı bir rol, karikatürize olmaya, büyük oynamaya açık, kanımca yılın en iyi performanslarından. Çocuk oyuncu Jacob Tremblay’a ise, kategoriler üstü diyebilirim, tanımsız bir velet bu, tek kelimeyle harika. Hani Leonardo DiCaprio’ya Oscar verirlerse, bu minik arkadaş, tüm Akademi’yi üstüne geçirse yeridir.

 

Ananın (Ma), hayata tutunma çabasıyla, oğluna (Jack) kurduğu dünyayı, “Hayat Güzeldir” (La vita è bella – 1997) filmine benzettim. Küçük Jack için, gerçek dünyanın travmatik hali, fantastik bir evren ve hayali arkadaşlarla (odadaki eşyalar bile dostudur aslında) daha katlanabilir olacaktı, elbette. “Cennetimden Bakarken” (The Lovely Bones – 2009) de düştü aklıma filmi seyrederken, netice tam benzemese de, her neyse, açık etmemek için, daha fazla detaya girmeyim.

 

İki masumu hapseden, zalim gardiyan Yaşlı Nick, gerçek dünya ile tek bağdır, onun dışarıdan geldiği her an, gizli dünya-küçük oda, daha da küçülür Jack için. Ma, yeterince iyi bir anne olmadığını söyler, Jack ise “Ama sen bir annesin!” diye tepki gösterir. Ma, her sendelediğinde, kahramanımız Jack, onu tekrar ayağa kaldırmak ve hayata bağlamak için harekete geçer. Yani bizim Jack’in omuzlarındaki yük, gayet ağırdır, hem dünyayı tanımak, hem de kendisinden daha güçsüz durumdaki annesini kurtarmak gibi. Çocuk yüreğinin saflığı, kedilerle yarışır bir büyük merak hali ve güneşi, tanrının yüzü sanan güzelim naiflik, filmin duygu yükünü katlıyor, hicran ve hüsran tipi ağlak bir duygusallık değil bu, haşa! Ve son olarak; “Annemle karar verdik, neyi sevdiğimizi bilmediğimiz için, her şeyi deniyoruz.”

 

Bu yazı, http://www.cinedergi.com/ için yazıldı.

 

12670297_10153844193998080_2117626854042042829_n