ALPER TURGUT

 

Adalet Yürüyüşü, Demokrasi Nöbeti vesaire, harbiden yetmez bu memlekete, Özgürlük Vardiyası, Eşitlik Mesaisi falan filan da olsun, envaı çeşit eylemlikler gündelik hayata konsun. Yani yürümekle adaletin gelmeyeceği gibi, nöbet tutmakla da demokrasi gelmeyecek. Elbette boş durmaktan iyidir, hareket berekettir, eyvallah! Lakin yurdumuz insanının, bıkmadan, usanmadan, tıkanmadan ilerlemek, temel hak ve özgürlükleri, güzelce sindirmek gibi bir derdi yok, hiç de olmadı, ne yazık ki…

 

Elemanın biri sürekli muhalif olduğundan dem vurmakta, işte “Sosyal medyada, dedim birader, sana sorularım var, yanıtlar mısın?” dedi hay hay… Peki, bana söyler misin, senin muhalefet anlayışına göre, kim adalet adına yürüyebilir? Formülünü söyledi; vatanını seven, sol görüşlü, demokrat ve özgürlükçü Atatürkçüler… Hımmm HDP gelmesin, Saadet Partisi gelmesin, BBP gelmesin, MHP gelmesin, KHK ile atılanlar gelmesin, aşırı solcular gelmesin, iktidara yakın olanlar gelmesin, şu CHP’liler de gelmesin diye yazıyorsun kaç gündür, bu da gelmesin, şu da gelmesin, eee kim gelsin, neredeyse geriye insan bırakmadın? Sorması ayıp değilse, ötekileştirdiğini, kamplara böldüğünü, bunlar, şunlar diye ayırdığını söylediğin erk ile ne farkın kaldı? Haliyle son sualin ardından, cevabı bik bik, vik vik, cik cik oldu, şaşırtmadı.

 

Bunu tek örnek sanmayın ha, neredeyse her aidiyet böyle, HDP’nin söylemi de, solcunun söylemi de, iktidar partisinin söylemi de hemen hemen aynı… Herkes her şeyi biliyor, tek doğru benim sanıyor, kimse kimseyi sevmiyor, istemiyor, bilendikçe bileniyor. Belki de ortak bir tepki gösterilebilen tek mevzu; Suriyeliler… Defolsunlar, ülkelerine dönsünler, onlar yüzünden zam geldi, işsizlik geldi, taciz geldi, tecavüz geldi, denizde çimenler geldi, parkta mangal geldi, dilencilik geldi. Oysa uzaylılar, pardon Suriyeliler gelmeden önce, her yer dutluktu, hepimiz mutlu mesut, hepimiz neşe dolu, zengin, şımarık ve besiliydik. Memlekette işsiz yoktu, aç yoktu, taciz, dilencilik, kabalık, kavga ve gürültü yoktu. Ah neler oldu, sonradan gelenler, resmen ayarımızı bozdu.

Doğru ya; köpeğini arabanın arkasından sürükleyen herif, kızını hamile bırakan mahluk, Özgecan’ı vahşice katleden pislikler ve diğerleri, hep gizli Suriyeliydi, biz yapmayız öyle şeyler, hepimiz ciciyiz, hepimiz minnoşuz, hepimiz çiçeğiz. Ya bırakın artık bu işleri, başımıza tüm bu şeyleri açan iktidara değil, öfkenizi, tepkinizi, bize sığınanlara göstermeniz, korkmak, kolaya kaçmak, tali yola sapmak değilse nedir? Ülkemizin yanlış ve yanlı dış politikası yarattı bu süreci, sebebiyet veren belli, gerçek apaçık ortada, ama hâlâ Suriyeliler çok fena, çok pis, çok kötü, bla bla… Şiddetin, vahşetin, dehşetin, barbarlığın, vandallığın, gaddarlığın milliyeti yoktur, şu acımasız ve zor hayatta, iyi insanlar ve kötü insanlar vardır, işte o kadar. Yani olmuyor gözüm, olmuyor böyle…

 

Bu memleketin hunhar gündemi, arada tatil yapmaz mı yahu? Temmuzdayız, hava mı sıcak, yoksa gündem mi, yeminle belli değil! Bu ayın 24’ünde, tutuklu Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının davası başlıyor. İlk duruşmayı 24 Temmuz’da, yani basında sansürün kaldırılışın yıldönümüne getirmek de beceri ve maharet ister ha, gerçekten tebrikler! Bilen biliyor, tam 17 yılımı, iyi veya kötü, Cumhuriyet’te geçirdim, sevmeyenim çoktu, hislerimiz de karşılıklıydı, yıllardır kapısından da adımımı atmadım, lakin küsecek, sırt çevirecek, reddedecek zaman değil! Hepsini tanırım, hepsi de beni tanır, siyaseten anlaşamadığımız da olmuştur kimiyle, ama içeride olmalarını, ailelerinden kopartılmalarını anlayabilmek mümkün görünmüyor, hiçbir koşulda ve şartta. Elbette Ahmet Şık’ın durumu apayrı, ilk tutuklandığında ANGA’yı kurmuş ve onu ve yargılandığı arkadaşlarını dışarı çıkartmak için kolları sıvamıştık. 1990’ların başından beri tanıyorum Ahmet’i, gazetecilik yaparken birlikte coplandık, yağmurda, çamurda, karda, soğukta, güneşin altında kaldık, yine ve yeniden görev bizi bekler, sizleri habersiz ve habercisiz bırakacak değiliz, davasının takipçisiyiz! Sizleri de bekleriz, el ele, hep birlikte, desteğe…

 

Ha! Bu arada basından sansürün kaldırılışın üzerinden 109 sene geçmiş. Canım ya, kıyamam, bir asırdır sansürsüz bir coğrafyamız mı varmış? Bunca çile, bunca baskı, bunca cinayet, bunca hapislik, sansürsüz bir basın için miydi yani? Sansür olsaydı, sonumuz ne olurdu, düşünmek bile korkunç! Memleketin kendisi tam tekmil ironi, gülsek mi, ağlasak mı, bilemedim.

 

Sezen Aksu’nun, Manifesto adlı şarkısında darbe izi bulan tiplerin yaşadığı bir ülkede, biz hâlâ neyin peşindeyiz diye soruyor musunuz hiç kendinize? İktidar güzellemesi yapayım, onu korumaya çabalayayım derken, resmen raydan çıkan, akıllara ziyan görüşler, fikirler, eylemler, bilincinizi kaybetmenize, şuurunuzu yitirmenize yol açmıyor mu? Düşünce özgürlüğü budur diye tepinenler var hele, onlar bambaşka mecra, elemanlar, troll merkezlerinden sıcak sıcak çıkan saçmalıkları, anında benimsiyor, yalan olmasına rağmen ısrar ediyor, kendini ona göre şekillendiriyor ve acayiplikleri kuşanarak tartışmaya girmeye çalışıyorlar. Fotomontaja koşulsuz inanıyor, gerçeği ise fotomontaj sanıyor, aklını kullanmayanlar, hararetle üst akıldan bahsediyor, şimdi söyleyiverin hele, bunun nesini, ne şekilde düzelteceğiz, harbi harbi bu çürümeden, bu yozlaşmadan nasıl kurtulacağız? Yazık yahu bizlere, güzelim ömrümüzü yedi bitirdi bu ibişlikler…

 

Delilik de değil bunun adı, farklı, çok farklı bir şey bu? Çünkü delilik, velilik gibi bir şeydir aynı zamanda, kalıplarından kurtulmaktır, kabından çıkmaktır, yine ve yeniden nefes almaktır. Özgürlük, gönüllülük değil, zorunluluktur artık! Bizim karşımızda giderek çoğalan şey, mantıksızlık, tutarsızlık, tuhaflık toplamının saçmalık ile çarpılması, bundan vicdanın çıkartılması, sonra hepsinin yanlışlığa bölünmesi gibi resmen. Bu gerçek olamaz, olmamalı, bu kâbus dolu uykudan uyanamıyoruz, zihin erozyonundan kurtulamıyoruz, uzun, upuzun zamandır. İlk uyanan, hepimizi uyandırsın, başkaca yolu yok. Durun, durun, hemen mutlu olmayın, pes etmiş değiliz, basiretsiz hiç değiliz, ya bu süreç hepimizi deli edecek, ya da sizin aklınız başınıza gelecek, elbet bir gün!