ALPER TURGUT

 

“Ben O Değilim”, kentlerin varoşlarını ve sıradan insanlarını odağına yerleştirmiş, masal havasına da meyletmiş, hayli güzel bir iletişimsizlik ve delilik öyküsü… Başkalaşmaya, ötekileşmeye ve dönüşüme dair… Zaten ötesi zıtlık, anlamsızlık ve çıkışsızlık, gerisi de bildiğiniz mavra…

 

Yönetmen, senarist ve roman yazarı Pirselimoğlu, ilk uzun metrajlı filmi “Hiçbiryerde”nin ardından “Rıza” ile başlayan üçlemeye girişti. “Pus”, üçlemenin ikinci durağıydı ve sacayağı, “Saç” ile tamamlandı. İstanbul Film Festivali’nde en iyi film, senaryo ve müzik dallarında Altın Lale’yi kucaklayan bu beşinci film, yani Ben O Değilim (Roma’da da senaryo ödülünü kaptı), kanımca yönetmenin, mizahında yükselişinin ve ustalık dönemine girişinin müjdesi olmuş ve tüm bunların ötesinde; en izlenebilir ve hatta en güzel eseri de diyebiliriz, rahatlıkla… Elbette en izlenebilir dememin nedeni, Pirselimoğlu’nun filmlerinin, genel seyircinin arzu ettiği, hazmı kolay, hafif ve basit birer seyirlik olmamasından kaynaklanıyor. Sinema tutkunlarına ve festival kafasına göre filmler çeken yönetmen, misal Pus filminde, bana saatimi yedirecekti, o denli ağır bir temponun yanında, ben eksiğim ve yanlışım diye bas bas bağıran bir senaryo keşmekeşi vardı, ketumluğu da cabasıydı, yani kafada tasarlanan, ardından da yazıya dökülen öykü, peliküle sirayet edememişti.

 

Pus ile ilgili eleştirimde; “Elbette, sinemada gülmek, ağlamak, korkmak kadar sıkılmak da var. Kimsenin buna herhangi bir itirazı da yok. Gişeyi es geçin, sinema büyük bir sanattır, tüm renklere ve bağımsız ruha ihtiyaç duyar. Benim biricik vetom, filmin kağnı muadili olmasına değil, anlamsızlığa doğru yuvarlanmasına yönelik. Pus’un senaryosundan sızan bariz tuhaflık (hadi olmamışlık demeyelim), ister istemez hem metni gömüyor, hem de karakterlerin altını boşaltıyor. Bu, öncelikle inandırıcılık eksenini sarsıyor. Özetle; Pus, anlatmak istediği her neyse bunu beceremiyor. Keşke film, gerçekliğin altında ezileceğine, gerçeküstüne savrulup seyirciyi yakalamayı deneseydi” demiştim. Neyse… Sonra Saç geldi, en az Rıza kadar, iyi ve güzeldi, ancak bu son film, bence hepsinin üstünde… Lakin öncesinde hakkını verelim, en sevmediğimiz filmlerinde dahi, oyuncular resmen döktürüyordu, atmosfer yakalama ve yaratma hüneri ise onun en büyük meziyetiydi, bunu da belirtmeli…

 

Filmin başrollerinde, karakterlerine resmen can veren Ercan Kesal ve Maryam Zaree var, konusunu hiç anlatmayayım, her yerde var. Evet, bulun ve okuyun, size zahmet… Bir işçinin, gayet bunalımlı, hayli tekdüze ve resmen sıkıcı gündelik yaşamının, bir kadının hayatına girmesiyle tepetaklak olması, kendi ezberini bozması ve hatta fren yapamayarak, kendine ikizi kadar benzeyen bir adama dönüşmesi, son sürat… Mevlana, “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” demiş, Yunus Emre de; “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diye yanıt vermiş. Bunlar içrek, bunlar naif, bunlar tam tekmil felsefe, bunlar harbiden bambaşka mevzular, insanın, arayışı bitmez, bitemez. Konuyu dağıtmadan, filme dönelim, her şeyden öte, memleket sineması için farklı ve özgün bir proje bu, mizahıyla, izahıyla, zekâsıyla, kurgusuyla, bizim pek kullanmadığımız, çıkışı olmayan bir labirente dalması, bir daireye (çember asla yuvarlak değildir) dadanmasıyla… Şüphe ve merak uyandıran bir ilerleyiş ve farklı bir deneyim bu, durağan ama kendince bir temposu ve ritmi de var. Döngü mü, kısırdöngü mü, hayal mi, gerçek mi, düş mü, kâbus mu belli değil, lakin olağanı zorladığı hayli açık. Kendinde olmayan bir insanın, öteki olma hayali bu… Ve film, aklıma oynak bir şarkıyı getirdi; “Başkası olma, kendin ol, böyle çok daha güzelsin, ya gel bana sahici sahici, ya da anca gidersin…”

 

http://www.cinedergi.com/