ALPER TURGUT

 

Polisiye-gerilim “Gece Vurgunu” (Nightcrawler), 2014’ün en iyi filmlerinden biri, hiç şüphesiz. Yapıt, kandan, şiddetten, ölüden, korkudan, hırstan, suçtan beslenen vahşi kapitalizmi, medya üzerinden anlatmayı deniyor. İşte bir hırsız arkadaş, bakıyor sabıka çok, kendine iş yok, “Sistem beni dışlıyor, güvenip içine almıyor, ben şimdi ne yapacağım lan?” diye, kara kara düşünüyor. Tesadüf bu ya, bizim eleman, serbest çalışan haber kameramanlarına denk geliyor. Hımmm diyor, “Bu işte sağlam para var be, ben en iyisi bu kanaldan yürüyeyim” Evet, tez zamanda hırsızlığına, arsızlığı ekliyor ve gecelere dadanıyor, en kirli, en kanlı, en planlı görüntüleri, televizyona taşıyor, sistemle yeniden kucaklaşıyor.

 

Los Angeles’ın gecelerini mesken eğleyen ‘arızalı’ karakter Lou Bloom, hırsızlıktan haberciliğe terfi etmekte pek zorlanmıyor. Yıllar önce gece muhabirliği yapmıştım, yok canım, Los Angeles’ta değil, bizim güzel belalımız İstanbul’da… Serbest çalışmıyorduk haliyle, ancak gecenin şerrini, aksiyonun cazibesini, suçun rengini bellemiştik. Her türlü manyak, gecelere akar, karanlıkta parıl parıl parıldar. Alkol, öfkeyi, öfke şiddeti, şiddet suçu doğurur. Şafak atmadan, pişmanlık başlar. Elbette son pişmanlık fayda etmez. Ha! Suça tapınanlar vardır, onlar, asla pişman da olmaz, yatar çıkarım, yine olay çıkarırım peşindedirler. Ne anlatıyordum, yine hemen tahlile, bik bike giriştim. Gece, bambaşka bir dünya var işte, ondan söz ediyordum. Ahalinin çoğu, horul horul uyurken, gece yaşayanlar vardır, kimi suçludur, kimi kanundur, kimi sadece tanıktır. İşte gazetecinin görevi, bu tanıklığı yaymaktır. Bir şey katmadan, olaya karışmadan, saçmalamadan…

 

Hah! Biz, bu serbest görüntü taşıyıcıları gibi, rekabet içerisinde değildik. Rutin peşindeydik. Atlatma değil, hepsini toplama derdindeydik. Telsizler bangır bangır öter, aynı gece sekiz iş çıksa, sekize bölünür, en nihayetinde hiçbir olayı atlamazdık. Fotoğraflar geceden yıkatılır, herkese dağıtılırdı. Gündüz tayfası sorardı, bunca işi nasıl topladınız, ekip ruhuyla elbette… Bir arkadaşımıza saldırı olsa, birimize yapılmış olanı, hepimize yapılmış sayardık, tereddütsüz saldırganlara dalardık. Çünkü gece nöbeti, bir olmayı, iri ve diri olmayı gerektirirdi. Herkes melek değildi, öleni soyan muhabir gibi şeyler de duyardık, hiç denk gelmedik, gelseydik, en büyük tepkiyi göstereceğimizi bilirdik. O vakitler medya demezdik, basın derdik. Tepe lambasını takan, sireni çalan, ters yoldan sapan, biraz değil, bariz ayrıcalıklı günlerdeydik. Bunlar araçlardı, internet yoktu henüz, cep telefonu da yoktu, zamana karşı yarışmak zorundaydık. Yangınlar, kazalar, cinayetler, intiharlar, aklınıza artık ne gelirse, doktordan çok yaralı, imamdan çok ölü gördük.

 

Meramıma geleyim yavaştan, efendim, haber için her yol mubah değildi. Çünkü ortada maaş dışında para yoktu. Para bozardı belki bizi, yok ama sanmıyorum. Neyse… Filmimize dönelim, Jake Gyllenhaal, müthiş oynamış, hani filmin içine girsem, psikopat lan bu derdim. Kaostan beslenen, gerçeğe kurguyu yediren bir eleman, elbette kan damladıkça, paranın da birikeceğini görür. Haklı ve haksız, doğru ve yanlış, umurunda değildir. Onun planları büyüktür. Televizyonun gücü ve ışığı, onun gözünü kamaştırmıştır. Üstelik etik, yitik bir nanedir kafasındaki Nina (Rene Russo) adlı TV’ci ablayla, hırs mevzunda anlaştığını görmek, onu iyice zıvanadan çıkartmıştır. Gıcır kamera, yeni ekipman, bir asistan, hızlı araba, telsiz donanımı vesaire vesaire… Herkesten önce olay yerine ulaşmak, mevzuyu ilk önce kayda almak, yerel kanala acilen ulaştırmak, bir süre sonra yetmez olur. Olaya dâhil olmak değil, olay yaratmak, daha eğlenceli ve daha hesaplıdır. Tehlike, risk ve suç yoksa, para da yoktur, bol bol bela varsa, kısa sürede zengin olmak da vardır. Öncelikle kurnazlık, cesaret, hedefe kitlenme, sonrasında da her şeyi ve herkesi harcama yetisi, soğukkanlılık becerisi… Sonuçta ‘Amerikan Rüyası’, çoğunluğun kâbusu, azınlığın tatlı düşüdür. Evet, kan, gözyaşı, korku, panik, ceset, vahşet, dehşet, şiddet, az sonraaaaa…