Alper Turgut 

 

Her şeyi ziyadesiyle bilenler, sabah ve akşam büyük resmi görenler, birbirlerine durmadan gaz verenler, zamanı nihayet geldi, Ayla, müthiş bir yapıt ve kesinlikle Oscar’ı alacak diyorlardı. Yabancı dilde en iyi film kategorisinde, akademinin meşhur heykelciğini kucaklamanın yolu, ABD’nin bol yıldızlı bayrağını dalgalandırmakla da olmuyor demek ki… Lobi mevzusuna hâkim olmak, imtihandan başarıyla çıkmak, kendini onlara kanıtlamak filan gerekiyor, çetrefilli işler, özetle. Kuşkunuz olmasın, tam bağlılık ve aidiyet, böylesi büyük beklenti durumlarında, maymuncuk gibi bir şeydir, kurcaladığı hemen her kilidi açar, hay maşallah! Haaa, filminiz dört dörtlükse, ödül alsa ne olur, almasa ne olur, o, sinemaseverlerin, zor bela kabul ettiği gönlündeki köşke, çoktan kurulmuştur, bugünü geçin, resmen gelecek kuşaklara, kültür mirası olarak kalmıştır. Ayla, duygular harbiden şelale, hunharca ağladık, gişede de beş milyon seyirciye yaklaştı diyenler, elbette haksız değiller, onlar, en nihayetinde müşteri ve müşteri, her zaman haklıdır. Oscar bizim diyen yapımcıysa, haliyle haksızdır, insanları, mutlu mesaja hazırlamak, beklentiye sokmak, umutlandırmak, hiç şüphesiz sorumluluk ister.

Bakınız, Almanya adına Paramparça (Aus dem Nichts) adlı son filmiyle katılan Fatih Akın, hem Altın Küre, hem de Oscar’ın favorileri arasında… Yönetmenliğine olan sevgimizi, saygımızı, ona bakışımızı paramparça etti, Kesik (The Cut – 2014) filmiyle.

Unutmadık! Oh! Avrupa cepte, Altın Ayı’m da var, diaspora aracılığıyla, lobilerle kaynaşayım, ABD’ye çıkartma yapayım kafası, aslında kendi sinema yolculuğuna ihanet idi, raydan bile isteye çıktı, vagonları devirdi. Elbette eski sevdiğimiz filmlerine, yeni çekeceği işlere, tarafsız bir gözle bakmaya devam edeceğiz, onun düştüğü hataya asla düşmeyeceğiz. Ben, Kesik filmini eleştirdiğim sırada, birçok kişi, vik vik etti, yahu dedim, kafayı mı yediniz, kameranın, coğrafyamızı kanatan büyük acılarımıza odaklanmasıyla sorunum yok, kötü çekilmiş, tarafgir ve karikatürize projelerleyse sonuna kadar var. Sinema sanatı, elbette propagandayı da barındırır, benim meselem, dandik ve ucuz propagandayla, derdini resmedene de, hakkını verene de sözüm yok.

Elbette yaşanmışlıkları, beyazperdeye aktaralım, Ayla, gibi filmlerimiz olmalı, mutlaka! Daha iyilerini, daha etkileyicilerini, daha ses getiricilerini çekelim. Senaryo, diyaloglar, çekim tekniği, oyunculuklar, işte bir film adına her ne varsa, onları ustalıkla harmanlayalım, tüm pelikülleri bir dantel inceliğiyle işleyelim. Buna hiçbir sinema tutkunu karşı çıkmaz, çıkamaz. Ancak ABD’nin savaş ve işgal girişimine koşturmak da, eski bir yaramızdır, hala ve ısrarla sızlar. Kore Savaşı sırasında, ABD’nin dışişleri bakanı olan, ünlü anti-komünist John Foster Dulles, “Türk askeri çok ucuz, günlük masrafı 23 sent demiştir”, o gelir apansız aklımıza… Türkiye’yi, oltaya takılmış balık gibi gören ve bunu dalga geçer gibi söyleyen herife, Büyük Usta Nazım Hikmet, 23 Sentlik Askere Dair şiiriyle yanıt vermişti; “…Sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz, zulüm gibi, hürriyet gibi, kardeşlik gibi sözlerin, dövüştü zulme karşı o, ve istiklal ve hürriyet uğruna…” Aradan onca sene geçti, ne değişti? Yine ABD ve Kuzey Kore arasında ipler gergin, savaş, bir kıvılcımı bekliyor. Hala çok çıkıp, az inen doları konuşuyoruz, yine ve yeniden, hep aynı nakarat!

Sene daha bitmedi, ancak memleket sinemasının gişe rekoru kıracağı şimdiden kesinleşti. Toplam seyirci 70 milyona, gişe hasılatı da bir milyar liraya yürüyor. 2014’te 61 milyon 245 bin kişiyle, zirveye ulaşmış, sonra düşüşe geçmişti. Bu yıl, büyük bir sıçrama gerçekleşti, sinema salonu sahipleri ve bazı yapımcılar, mutluluktan uçuyor. Lakin bu bereket, kalitesizliğe ve ucuzluğa dair, bilesiniz! Vizyon gören beş yüzü aşkın filmden, sizce kaçı nitelikli seyirlik? Geçen gün, arkadaşlar, yılın en iyi filmleri listesini yapmamı istediler benden, inanın bana, 15 film seçene dek, resmen canım çıktı. Listeyse içime pek sinmedi, sadece yerli işi yapımlar da değil ha, yabancı projelerin de hali perişan, 2017, sinema adına, bana hiç umut vermedi, özgün, çarpan, tokatlayan yapıt sayısı, iki elin parmaklarını aşamadı.

Hatta sansürün azdığı, baskının çoğaldığı, projelerin bizden değilsin diye reddedildiği günümüzde, memleket dahilindeki film festivallerinin de hali ortada, sanat sineması, darbe üstüne darbe yiyor, güldürmeyen komediler, yaka silktiren romantikler, gülünç korku denemeleri, illallah dedirtiyor. Hollywood da geri kalmıyor, çıfıt çarşısına bozuk ürün yetiştirme gayretinden…

Abanmışlar çizgi roman kahramanlarına, ya tek tek, ya da üçer, beşer, onar, sürüyorlar sahaya, ya ya ya, şa şa şa, süper kahramanımız çok yaşa!

Sinema eskiden, fakir fukaranın biricik eğlencesiydi, şimdi zenginin keyfine dönüşüyor giderek, yok VIP salon, IMAX, üç boyut gözlüğü, sweet box derken, üstüne çay, kahve, gazlı içecek, patlamış mısır eklersen, hani çok dayatılan üç çocuklu bir aile, resmen iflas etti demektir. Kaçma! AVM tipi, klişenin dibi, birbirinin benzeri dükkanlarda, tatsız tuzsuz mama yiyeceksin daha.

Lan arkadaş, 36 liraya, sinema bileti mi olur, alım gücünün bunca düşük, asgari ücretin de 1400 lira olduğu memlekette?

İnsafınız kurusun! Hayır, bari değse, insan şöyle güzel bir film seyredip, verdiği parayı helal etse, ama nerdeeeee? Hah! Durun, zulüm henüz tükenmedi, yaklaşık yarım saat de reklam işkencesi çekeceksin, film başlayana kadar, zaten kafa gidik, işin bitik!

Demedi demeyin, sabır ufak ufak taşıyor ahalide, isyan mümkün, işte önceki gün Star Wars: Son Jedi filminden çıkanlara, şöyle bir kulak verdim, yarısı filmi tartışıyor, kalanı da sinemanın gelmişine geçmişine küfrediyordu. Haksız filan da değiller hani.