ALPER TURGUT 

 

Böylesi akıllara zarar gündem bombardımanında, yazacak bir şey bulamamak, sanırım ağır bir dram olsa gerek, tek tek de gelmiyor meret, resmen hücum ediyor. İşte şu çok önemli diye, tam yazıya girişiyorsun, hayda bir anda değersizleşiyor, gündem değişiyor, sonra sıkıysa yakala, bu tarifsiz uğraşıda, harbiden bitap düşüyorsun. Reyiz ne derse, ne yapsa, anında uyum gösteren malum kitlesi, aslında yaşadığımız saçmalıkların çoğuna sebep. Derdin kaynağı belli de, çözüm üretmek, mümkün değil! O denli hızla Atatürkçü oldular ki, şaşırmaya fırsat bırakmadı elemanlar, hani koşulsuz benimsemeyi de geçtim, methiyeler düzmeye başladılar, öyle ki; kaç yıllık Kemalistler, valla geride kaldılar, her şeye merak kesilen ve bir noktaya kilitlenen afacan kediler gibi, kocaman oldu gözleri… Biri, Mustafa Kemal’i, babam gibi severim dedi, diğeri İzmir Marşı’nı, havuz televizyonunda söyledi, eee haliyle, suçlu CeHaPe zihniyeti oldu, Atatürk’ü sahte sevmek ihalesi, tereddütsüz onlara kaldı.

Şimdi gel de bu tiplerle, tartış, mücadele et, siyaset konuş, bir emirle, seninle aynı çizgiye gelebilirler, takiye yapıyorsunuz desen ne fayda, çünkü kendi yalanlarına inanıp, seni de inandırmaya çalışmaları, olasılık dâhilinde… Karşıt görüşlere sahip olmanın, eskiden bir ederi, bir değeri vardı, zıt fikirler, samimiyet ve dürüstlük ekseninde, gelişmeyi dahi tetiklerdi, yarın ne tarafa savrulacakları belli olmayan bir güruhla, her durum ve koşulda insanlık hasletlerinden asla vazgeçmeyenler, nasıl baş edebilirler? Varsa sihirli bir formülü olan söylesin lütfen, acıklı halimiz, garibim çilemiz bitiversin.

Benim biricik çekincem, anarşist, sosyalist, komünist olma ihtimallerinde yatıyor. Pek yakında vergiler bu denli azgınlaşmışken, dolar kendi tabirleriyle şişmişken, mangır tükenmiş, işsizlik çoğalmış, gençlerin geleceğe dair umutsuzluğu büyümüşken, emek ve emekçi akıllarına gelir, aman taşralı esnaf kafasından sıyrılalım, katma değer de neymiş, artı değere yoğunlaşalım (Hem Karl Marx da karşı çıkmıyor), üstelik uygarlık seviyesinin üstüne çıkmayı da hedeflerimiz arasında koyduk derler ve solculuk yapmaya karar verirlerse, yandık! Değil mi ya; devrimciliği sizden öğrenecek değiliz!

Tamam, üstüme çok geldiniz yeter, bari kafayı soğutayım diyorum ve aptal kutusu televizyonu açıyor, kanal kanal sekiyorum. Abooooo! Geçen sezon Yunanlılarla çalışan ve sivil katliamlarına yol açan İngiliz ajan, Kurtuluş Savaşı arifesinde, milli kuvvetlerin safına geçmiş, ne o manitasını, kendi ülkesinin casusları harcamış filan, Vatanım Sensin mi, Yalanım Benim mi belli değil! Bir başka kanalda, doktorun biri, hastanede hasta peşine düşeceğine, sokaklarda aksiyon takılıyor, gülüp geçiyorum lakin, sağlık gibi can mevzulu bir durumda, böylesi bir özensizlik ve düzensizlik, düşündürmüyor da değil hani… Oysa BBC’nin suç dizilerinde, hastane sahneleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli, itina ile kotarılıyor, insanlar, asla salak yerine konmuyor. Geçen sezon bakmıştım birkaç bölümüne, İsimsizler adlı, militarist furyadan nasibini almış dizide, devletin kaymakamı, elde silah, teröriklerle çatışıyordu, aman vermiyordu, sıkıyordu tak tak tak… Lan arkadaş, kaç tane kaymakamın çatışmaya girdiğini gördünüz, ne verirsek yerler zihniyetiyle, ancak kendinizi kandırırsınız.

Yine zapladım, hoppppp çıktı karşıma Meryem isimli dizi, dur, dur, savcıya gel! Nerede bir saçmalık, anında savcı orada, suç makinesi maşallah, kötü adamlarla dost filan da değil, kendisi kötülüğün ta kendisi ve koca İstanbul’da, iki tane polis var sanırım, sürekli onlarla mesaide, absürt bir iş daha yani… Gerçek hayatta, savcılar böyle mi yahu? Adlarını anmaya değmeyen bazılarının, en büyük aksiyonları, yurtdışına topuklamak oldu, ellerini, aynasızlar aracılığıyla kirletti, hergeleler. Kafayı dağıtalım derken, çorba oldu, tartışma programlarına dikkat kesilmeyi, zaten uzun zaman önce bıraktım, ne öyle, tonla herifi dizmişler, anlamsızca bik bik ediyorlar, kim bunlar, nereden türediler, memlekette kadın mı yok, anlaşılır gibi değil! En iyisi kapatayım zamazingoyu, derin bir nefes alayım, kalan aklım da zayi olmasın bari…

Hah! Kadavra üzerinde de olsa, dünyanın ilk kafa nakli gerçekleşmiş. İtalyan bir doktor, Çin’de bunu başarmış, yakında canlılar üzerinde de denenecekmiş. Hımmmm, bize çokça muhalif kafa gerekli, onları, düşünmeyen arkadaşların kelleleriyle değiştirdik mi, isabet olur, çok güzel olur, mükemmel olur. Zihninizden geçenleri tahmin ettim, sakın ha! Magazine dönmesin mesele, işte ben Kıvanç Tatlıtuğ kafası işitiyorum, Angelina Jolie ile kelleleri değiştireyim dersek şimdiden, biat meselesine, kesin bir çözüm bulmamız, haliyle mümkün olmaz. Yoğunlaşalım dostlar, güzel kafaların değil, beyni çılgınlar gibi çalışan başların peşine düşelim. Hem yakın gelecekte, robotlar yerimize geçecek, boş işlerle zaman kaybetmeyelim, mümkünse kırılan fişkeyiyi de artık unutalım, zaten direkt kaldırmışlar zavallıyı, koltuğuna kendini zamkla yapıştırmasına rağmen, emirle kovulan sosyal medya bağımlısı eleman gidince… Şakası bir yana, ne kadar abuk subuk şeylerle uğraşıyoruz, farkında mısınız?

Silkelenip kendimize gelme vakti değil mi artık, iktidar, güç zehirlenmesi, yol yordam bilmemek, haddi aşmak, bunlar aklın ve vicdanın yolu olmamalı. Hemen herkes harbi harbi bir âlem ve çoğu insan, evrensel değerlerin, bizi biz eden kıymetlerin önemini, değerini unutmuş gibi resmen, misal su kadar, hayat kadar gerekli olan adalet… Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun, savunma hakkı, adil yargılanma hakkı konusunda, milli duruştan bahsetmesine, biz, hukuki duruş istiyoruz diyerek yanıt veren deneyimli hukukçu Turgut Kazan’ın, kıkırdamama mani olamadığım sorusu gibi; “Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?” Aklımıza, kafalarımıza, yarınlarımıza sahip çıkalım canlar, haaaaa gerekirse sade yiyelim, peynir ekmek de neymiş?