Alper Turgut 

 

İllallah dedirtecek kadar çok tekrar ettik belki, hem yerli, hem de yabancı filmlerin, geçen sene biz sinemaseverlerin tadını kaçırdığı meselesini… Neredeyse genele yakını, affedersiniz tırışkaydı, dandikti yani. Başyapıt aramayı, bulmayı zaten unuttuk, valla iyi bir filme denk gelmeyi özledik. İşte “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri” (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri), en şanslı hissettiğim ve koskoca 2017’de harbiden en sevdiğim seyirlikti, kendimce. Adaletin, ekmek gibi, aşk gibi, hayat gibi zaruri olduğuna dair bir film bu, mevzuyu kara mizah ile izah ediyor, yoksunluğunda insanın ne hale dönüşebileceğini ve büyük hesap kapansın diye her zorlukta ve koşulda, onun peşine düşeceğini resmediyor.

Adalet demiştik değil mi? Durun size kendi başıma gelen olayı anlatayım, efendim, öykümüz 1998 yılında başlar, tam 20 sene evvel, devletin kolluk güçleri, gözaltına aldıkları insanlara, resmen hayatı zindan eder ve devletin bir başka kurumu, insanlık suçu işkenceyi belgeler, rapor eder. Aradan altı sene geçer, memleketin hali belli, yine şaşırtmaz ve aynasızlara hopppp diye beraat gelir. Cumhuriyet’te çalışıyorum o dönem, oturur; “Türkiye’de ilk kez üniversitenin verdiği rapor ile işkence bilimsel olarak kanıtlanmasına karşın İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli üç polis memuru yargılandıkları davada beraat etti” diye haberi yazarım. Ve haydaaa, kimseye işkence etmediğim halde, dava bana açılır. Avukatımla mahkemeye çıkarız, hakime hanım, suç işleme potansiyeli görür bende, kalem, not defteri, fotoğraf makinesi de suç aletim olabilir, orasını bilemem, lakin kimseyi falakaya yatırmadığımı, orasına burasına elektrik vermediğimi, Filistin askısını, canlı varlıklar üzerinde denemediğimi bilirim. Her neyse…

Güzelim yurdumun, belki de ilk oto-sansür cezasını yerim, sonunda 20 bin liraya bağlanır mesele, lakin pes etme niyetim yoktur, haaa benimle birlikte gazetenin imtiyaz sahibi İlhan Selçuk ile sorumlu yazıişleri müdürü Mehmet Sucu da yargılanır, şimdi ikisi de aramızda yoklar, onlar direkt beraat eder zaten, haberde nah kapı kadar imzam var, suçum ziyadesiyle sabit! Zamanaşımından malum polisler yararlanır, benim öyle bir şansım da yoktur. Adalet kağnı gibi ya, aradan iki sene daha geçer. Yine de Yargıtay, benim kararı bozar. Yerel mahkeme ise direnir, özetle Nuh der, peygamber demez, illa ceza verecek. İtirazlar sonucunda, hüküm açıklamasını geriye bırakır. Ona da şükür! Ve beş yıl içinde “yargıyı etkilemek suçunu” işlediğim takdirde 20 bin liralık cezayı ödememe karar verir. Yargıyı nasıl etkilediğimi çözemesem de, mahkemenin sen sus, gözlerin konuşsun kararına içim pek sinmez. Susma sustukça sıra sana gelecek sloganı var ya meşhur, eee susmadık, yine geldi sıra, Allah Allah! Türkiye’de hukuk yolları kapanmıştır, avukatım Tora Pekin ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya karar veririz.

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü hakkı, sözleşmenin 13. maddesinde yer bulan ‘mahkemeye etkili başvuru hakkı’ ve 6. maddesinde tanımlanan ‘adil yargılanma hakkı’nın gözetilmediğini belirtir” ve gereğini yaparız. Ahali, sen ülkemizi niye şikâyet ediyorsun der, peki, ne edek gülüm deriz, ortada suç var, tanık var, kanıt var, ceza alan yok, bir ben yemişim cezayı, çekmişim ezayı, hadi canım, hakkımızı da mı aramayalım?

 

Şimdi bunları niye yazdın diyeceksiniz, çünkü birkaç gün önce SMS geldi, AİHM Savunma Bürosu’nun bilmem kaç sayılı dosyasına başvuran Alper Turgut (o ben oluyorum), taraf olarak eklenmiştir diye. Hayda çoktan unutmuştum, hatta ses seda çıkmayınca, mahkemenin merkezine, yani Fransa’nın Strazburg şehrine varmadan kaybolmuştur dosya diye mavra yapıyorduk o vakitler avukatımla, valla kaybolmamış, inatla ve ısrarla, yıllarca sırasını beklemiş. Şimdi hükümetin savunmasını isteyecekler, kısaca 20 yıllık hikâyeye nokta konulmadı henüz. Ömrümüz yeterse, mahkemenin sonucunu da görürüz elbette, şimdi benim haklı çıkmam, orada kazanmam filan, zerre umurumda değil! İşkenceye maruz kalan insanlar unutulmasın, onların hakkını arayanlar susturulmasın, değerli ve önemli olan yegâne şey bu.

Hadi dönelim yine filmimize, adalet yoksa, barış da yok diyen bir annenin çığlığıdır, yapıtın ana omurgası… Haliyle olay yeri, yapımın adında var, film ismi değil, adres gibi maşallah. Kahramanımız Mildred Hayes, adalet ateşiyle yanıp tutuşmaktadır, aylar önce kızı Angela, tecavüze uğramış ve vahşice yakılmıştır. Katil ve katiller yakalanamayınca, meseleye dikkat çekmek için, artık pek kullanılmayan, tali bir yoldaki üç eski billboardı kiralar ve polisi suçlar. Aman kadın delirmiş, ıssız yerdeki tabelaları kim ciddiye alır kafası, duvara toslamaya mecburdur, çünkü çağımızda uzak diye, tenha diye bir yer yoktur. Teknoloji, yabana asla atılmaz, atılamaz. Mevzuyu, bırakın kasabayı, anında tüm dünyanın gözüne sokar. Suçlular cezalandırılmadıkça, intikam hissi de doğal olarak kabaracaktır. Peki, şüpheli yoksa şayet, hedef kim olacaktır? Kanun adamları, elbette… Şerif Willoughby ne güne duruyor, büyük bir ihmal ve oyalama var diyen bizim Mildred, yakasına yapışmaktan çekinmeyecektir.

In Bruges ve Yedi Psikopat filmleriyle, senaryo yazma maharetine şapka çıkarttığımız yönetmen Martin McDonagh, çıtayı daha da yükseltiyor ve son eseri, daha şimdiden Altın Küre dâhil 80 ödül kapıyor, daha sırada yedisi Oscar adaylığı olmak üzere, 188 ödüllük bir maraton var. Kolay gelsin! Frances McDormand, Woody Harelson ve Sam Rockwell… Yahu ne diyelim şimdi size? Üç sevdiğimiz oyuncu ve üçü birden resmen döktürüyor, onların hunharca performansları, filmi, harbiden uçuruyor.

Sözünü ve eylemini sakınmayan intikam meleği acılı bir anneye, faşist ve ırkçı bir kanun adamıyken, hızlıca dönüşen Dixon karakteri de katılınca, düşmana korku, dosta güven meselesine dalmanın kapısı da ardına kadar açılıyor, hiç kuşkusuz. Babagillerden ünlü Seren Serengil’in, gösteriye dönüşen üç günlük hapisliğine verdiğimiz dikkati, önemi ve değeri, keşke aylardır cezaevinde olan Ahmet Şık’a ve onun durumundaki nicelerine verseydik. Hadi buna cesaretimiz yok, bari bu filme gidelim, magazin şeysinde boğulmak yerine…