ALPER TURGUT

“Zoraki Kral” (The King’s Speech), şu ana dek 21 ödül kazanan, 12 dalda Oscar adayı olan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den de onayı alan yılın en azimli filmi. İngiliz orijinli bu dönem filminin, gerçek bir metne dayanması ve Hollywood’un başarı öykülerine kayıtsız kalmaması nedeniyle hayli şansı var, bunu da söylemek gerek. Müthiş oyuncu performansları, sağlam bir senaryo ve sanat yönetiminin aksamaması, ortaya iyi ve güzel bir film çıkmasına neden olmuş.

Ancak kusursuz, çarpıcı ve akılda kalıcı değil. İngiliz Kraliyet ailesini yani güneş bile batmayan sömürgeci imparatorluğun kibirli bireylerini, insanileştirmek, sevimli göstermek, bakın onlar da “ezik” imiş gibi trajikomik bir alt metin dışında, tarihsel bir filmin, tüm görkeminden yoksun üstelik. Oysa hemen herkes (eleştirmenler de dâhil), şimdiden Zoraki Kral’ı başyapıt ilan etti. Abartmayı ne çok seviyoruz. Hele bir durun arkadaşlar, biraz soluklanın. Sinema tarihini sonra yeniden yazarsınız.

Yönetmen Tom Hooper’ın kendisini üne kavuşturan Zoraki Kral filminden daha çok, Leeds United’ın efsanevi teknik direktörü Brian Clough’un yaşam öyküsünü kurgulayan ve ‘Futbol asla sadece futbol değildir’ sözünü gerçek kılan “’The Damned United”ı sevmiştim.

Geçen yıl Tom Ford imzalı “Tek Başına Bir Adam” filminde döktüren ve Oscar’ı kıl payı kaçıran Colin Firth, bu kez heykelciğin tartışmasız en büyük favorisi. Avustralyalı büyük aktör Geoffrey Rush, kanımca kategoriler üstünde artık, mükemmel bir performans sergileyen Colin’i dahi siluet haline dönüştürüyor, karşılıklı sahnelerinde. Helena Bonham Carter, rolünün hakkını ziyadesiyle vermiş ancak ödülsüz dönecek gibi, ödül mödül hikâye, oyunculuk aşkından ödün vermesin yeter. Michael Gambon, zaten o anlatılmaz, sadece seyredilir. Guy Pearce, o da tamam. Bir tek Winston Churchill’i canlandıran Timothy Spall olmamış, filmin oyunculuk adına yumuşak karnı o, bu tarihsel figür, komik kaçmış, alabildiğince. Özetle; bir kralın kekemeliğini yenmesi üzerinden, gerçek dostluğun kast sistemini dahi aşabileceği anlatılıyor. Kaçmaz.

CAN PAHASINA HEYECAN

“127 Saat” (127 Hours), tipik bir yönetmen sineması örneği. Bu gerçek, yakıcı ve küçük öyküyü, Danny Boyle dışında bir yönetmen çekseydi, büyük bir ihtimalle seyretmek, zulüm olurdu. Düşünün, bir kanyondasınız, tek başınasınız, kolunuzu bir kayaya kaptırmışsınız, iletişim yok, yemek ve su sınırlı, kolunuz zaten kangren olmuş, bir tek Çin işi kör bir bıçağınız var. Ne yapardınız? Evet, zor bir soru. Yanıtını ise genç dağcı Aron Ralston vermiş, ölmeyi değil yaşamayı seçmiş. Bu irade alkışlanır. İşte onun 127 saatini anlatıyor bu film. Elbette seyri kolay değil, ancak resmen yaşamak adlı harikulade güdüye, bu büyük arzuya adanmış 127 Saat’i izlemek lazım, sinema çıkışında, hissettiğiniz duygunun adı; hayata bağlanmak ve ağzınızdan dökülecek yegâne cümle; “Yaşamak güzel şey!” olacak.

Altı dalda Oscar adayı olan 127 Saat’in, müzikleri tek kelimeyle nefis, başroldeki James Franco, oynamıyor, sanki rolünü yaşıyor. Onun inandırıcılığı katlayan bu performansı, filmin belkemiğini oluşturuyor. Heyecan tutkunu bir adam, iki güzel kadının dostluğunu reddedecek kadar, seviyor tırmanmayı, hoplamayı zıplamayı, tek başına doğada olmayı… Özetle; fazla heyecan, demek ki; Can sıkıyor, can yakabiliyor. Mutlaka izlenmeli.

SÜPER KAHRAMAN, TAYT GİYMEZ

“Yeşil Yaban Arısı” (The Green Hornet), dünya sinemasına “Sil Baştan” gibi bir kült film, “Rüya Bilmecesi” adlı yarı deli bir yapım kazandırmış (Lütfen Başa Sarın da değişik bir seyirlik idi, unutmadık) Michel Gondry adlı dehanın yönettiği bir süper kahraman parodisi, kısaca.

Üç boyutlu, çocuksu ve oldukça komik bu filmin dayandığı öykünün, aslında 75 yıllık bir mazisi var. Yeşil Yaban Arısı, Süpermen’den iki, Conan’dan üç yaş küçük ama Batman adlı yarasa adamdan dört yaş büyük, o ayrı.

Taytlı, pelerinli süper kahramanlara karşı olan maskeli, zengin, şımarık ve dürüst Yeşil Yaban Arısı ile gönülsüz yardımcısı, şoför, kahveci, mucit ve karateci Kato, Melekler Şehri Los Angeles’i, içlerine şeytan kaçmış kötü adamlardan korumaya yeminlidirler.

Seth Rogen, Jay Chou, Cameron Diaz, Christoph Waltz, Edward James Olmos, David Harbour ve Tom Wilkinson Kadro oldukça güçlü. Estetik, zekâ, espri, bunlar da mevcut. Arada gazetecilik konusunda da ders veriyor bu yapım, bakın güzel bir ayrıntı. Kendi adıma bu filmde, güldüm, eğlendim, hoşça vakit geçirdim. Mesaj alınmıştır, umarım.