“Dövüşçü” (The Fighter), evet, bir boks filmi, kaybedenler de bir gün kazanır ise biricik söylemi. Hayır, hayır, bu kadar basit değil, çünkü karşımızda salt haftanın değil yılın en önemli ve iyi filmlerinden biri var. Çünkü Dövüşçü, kardeş sevgisinden, aileye, uyuşturucudan, yoksulluğa, umuttan yeni bir sevdaya dek pek çok şeyi kurguluyor, üstelik gerçek bir öyküye dayanarak. Kaçırmamalı.

Dövüşçü’yü, “Üç Kral” ve “Tesadüfler” ile hatırladığımız David O. Russell yönetti. Filmin senaryosu ise Paul Attanasio & Lewis Colick’e ait. Dövüşçü, şu ana dek tam 23 ödül kazandı, film, yedi dalda da Oscar adayı. Özellikle en iyi yardımcı erkek ve kadın kategorilerinde tartışmasız favori, belirtelim. “Amerikan Sapığı”, “Makinist” ve “Şafak Harekâtında” müthiş performanslar sergileyen Christian Bale, Dövüşçü’yü de neredeyse tek başına sırtlıyor. O, heykelciği çok istiyor ve bu kez alacak gibi görünüyor. Dövüşçü ile Altın Küre’yi kazanan deneyimli ve yetenekli aktris Melissa Leo, Akademi’nin ödülü için de gün sayıyor. Bunun dışında filmin başrol oyuncusu Mark Wahlberg (üçüncü kez yönetmen Russell ile çalışıyor) ile son yılların yükselen yıldızı Amy Adams’ın rollerinin hakkını verdiklerini söylemek gerekiyor.

Evet, “Rocky”, “Şampiyon”, “Kızgın Boğa”, “Ali”, “Boksör”, “Milyonluk Bebek”, “Cinderella Man”… Dövüşçü, dram ayağını sağlam, ringleri de yaşam mücadelesiyle özdeş tutan, bu boks içerikli filmlerin en yenisi. Peki, en iyisi mi? Kuşkusuz, hayır… Hayata havlu atan tüm bu adamlar (Kadınlar da var misal Hilary Swank), kan, yara ve bere içerisinde ve elbette azim ve cesaretle yeniden doğacaklar, ya zafere ulaşacak ya da eninde sonunda nakavt olacaklar. Bu bildik spor ve onur öyküleri, her zaman iş yaptı, yapacak. Çünkü bu muhteşem geri dönüşler ve bu hikâyelerin çoğunun gerçek olduğunu bilmek, seyircisine umut ve coşku veriyor. Örneğin Dövüşçü, bugün 46 yaşında olan eski profesyonel boksör Micky Ward’ı anlatıyor.

Yarı deli bir tip olan Dicky Ecklund, eski bir boksördür. Dünyanın en iyisi olabilecekken, zevki sefa peşine düşmüş, uyuşturucu ile kendini adeta zehirlemiştir. Bu üstün yetenek, bir ibret vesikası gibidir. Taşkın Dicky’in üvey kardeşi ağırbaşlı, uslu çocuk Micky Ward ise kalabalık ailesi, dominant annesi ve Dicky’nin himayesinde kalmayı seçmiş, kaybeden olmayı yeğlemiştir. Sonra bir gün Micky, barda çalışan genç bir kadına âşık olur ve Dicky’nin kontrolünden çıkar, artık onun kurtuluşu yakındır. Ancak Dicky ve Micky bir bütündür, ya birlikte batacak ya birlikte ringlerin tozunu atacaklardır.

Sadece Anthony Hopkins

“Ayin” (The Rite), yaklaşık 400 yıllık bir gelenek olan şeytan çıkartmaya dair, vasat bir seyirlik. 1973 tarihli kült film “Şeytan” (The Exorcist) dururken, kim ne yapsın ürkütmek yerine resmen güldüren Ayin’i. Neyse, çok fazla uzatmadan hemen konuya girelim; Vatikan, şeytanı o kadar ciddiye alıyor ki; bu konuda bir kurs açıyor ve mezun olan uzman rahipleri dünyanın dört bir yanına yolluyor. ABD’den kalkıp, ta Roma’ya giden ve şeytan çıkartma kursuna yazılan inançsız ilahiyat fakültesi öğrencisi Michael Kovak, ruhani durumlara müdahale konusunda en ünlü isim olan Peder Lucas ile çalışmaya başlar. Her şeyden kuşku duyan eski cenaze levazımatçısı Kovak, kendine has yöntemleriyle tanınan delibozuk Lucas’a ve gözlerinin önünde gerçekleşen doğaüstü olaylara inanmaz ve topu, psikiyatriye atmaya çabalar. Hayır, seyirci inanır, Kovak, bana mısın demez, bu da filmin tüm ritmini bozar. Ancak şeytan boş durmaz, hedefleri arasına hem Lucas’ı, hem de Kovak’ı alır. İblis ile baş etmenin tek yolu ise tanrıya inanmaktır. Ne kadar da yaratıcı! Evet, görüldüğü üzere şeytan çıkartma üzerinden Hıristiyanlık propagandasının yapıldığı yeni bir film daha. Yönetmenliğini Mikael Håfström’ün üstlendiği Ayin filmi, bir tek Oscar’lı kurt aktör Anthony Hopkins’in müthiş performansı için izlenir, başkaca bir albenisi, inanın yok.

Heykeli Dikilecek At

Boks ve şeytan çıkartma filmlerinin en yenileri gösterime giriyor ya, atların ne eksiği var ki; İşte “Şampiyon” (Secretariat), üst üste yarış kazanan, rekorlar kıran ve en sonunda da heykeli dikilen efsanevi bir safkanı anlatıyor. Şampiyon tam bir aile filmi, hani Pazar günü olsa, kahvaltıdan sonra ekran karşısına geçsek ve izlesek diyebileceğimiz türden keyifli bir seyirlik. Film, 1970’lerde adını tarihe kazıyan ünlü Secretariat ve onun sahibesi Penny Chenery’nin gerçek öyküsünden uyarlandı. At deyip geçmeyelim, o ve ona inananlar, özveri ve sabır ile çıktıkları yolda, tüm güçlükleri aşarak zafere selam çakıyorlar ama ben bu filmi, sinemada izlemezdim. Hafta sonu için tek hakkım olsa, bunu Dövüşçü’den yana kullanırdım.

Bu ‘İncir Reçeli’ Olmamış…

Haftanın tek yerli filmi “İncir Reçeli” hakkında çok fazla sözüm yok. Çünkü yapımcılarının duyulmasını istemediği bir “sır” var filmde, onu yazarsanız şifre çözülmüş olacak ve seyirci sinema salonundan uzak duracak. Sezai Paracıkoğlu ve Melike Güner’in canlandırdığı sevdalı ikilinin, tutmayan kimyasını bir kenara bırakıp, imkânsız aşkın nedenleri konusunda izleyiciyi bilgilendirirsek, yani bir sinema filminin neden sosyal bir projeye dönüştüğüne dair “ayrıntıyı” açıklarsak, yapımın tüm “Sevgililer Günü” beklentisi boşa gidecek. Bunun dışında Aytaç Ağırlar’ın yazıp, yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği filmde, karikatürize yan karakterler, olmamış bir senaryo, yemek ve içmekle geçen ve esneten sahneler var. İnandırıcılıktan hayli uzak, klişe deposu ve esinlenme delisi İncir Reçeli, aynı zamanda “tiki” diyaloglu, damardan da arabesk zerk eden bir tuhaf film, özetle. Bu yüzden noktayı koyuyor ve seçimi size bırakıyorum. Not: Müzikler hiç fena değil, vurgulayalım.