Alper TURGUT**

 

İnsan, kendine acımakta o kadar becerikli ki, inanılmaz. Dertlerinden şikâyet etmek de neyin nesi, eskiden kan kusup, kızılcık şerbeti içtim denirdi. Sosyal medyadan sonra işler resmen değişti, şimdi çoğu insan, yaralarını uluorta sergilemekle meşgul! Vay, vay! Tam tekmil hicran… Arabeskin dibine nasıl da vurulmuş, hani ağlak bir insan olsam, gözpınarlarım kururdu, tereddütsüz. Soruyorsun derdin ne, hani yapabileceğimiz bir şey varsa, derman olalım. Saklamıyor, şakıyor, abooo ortada ciddiye alınacak bir mevzu yok, yani pireyi deve yapmak dışında… Sen, bunca minicik sorunu büyütürsen, acilen dayanışacağımız, neyimiz varsa paylaşacağımız, yarasına merhem olacağımız, gerçek dert sahiplerini nasıl göreceğiz? Beni duyan varsa, vazgeçin bu dertlerimi zincir yaptım, birbirine ekliyorum tiradından, dünyanın tüm yükünü, siz taşımıyorsunuz. Neyse… Mevzuyu bağlayalım, ‘kestim kara saçlarımı’ diyen ve ömrü, soyadına inat, bir yaşam öyküsüyle yürüyen Aslı Gülümser’i anlatalım.

 
O, doğuştan engelli, tekerlekli sandalyesi ile Üsküdar’da mendil satıyor, dükkândan bozma tek göz oda bir yerde, ‘Pamuk’ ve ‘Leydi’ adlı iki köpeğiyle yaşıyordu, üç hafta öncesine kadar… Mülk sahibi, Aslı’nın hayattaki tek gerçek dostları olan, yalnızlığını paylaşan, canı kadar sevdiği köpeklerini gerekçe göstererek, onları sokağa attı. Komşun açken, sen tok yatamazsın sözüne uymak için, zengin mahallelerine taşınanlarınız, elbette görmedi onu, ötekiler de harıl harıl çatı adayı arıyordu, o ve dostları, çatısız kalırken… Aslı’nın derdi, bir tek bu değil, hep hor görülen, aşağılanan bir Roman o, içinizdeki faşist, bunu bilince ortaya çıkıveriyor işte, ne kadar demokrat, ne kadar özgürlükçü, ne kadar vicdan sahibi rolü oynasanız da, bu saçmalık değişmiyor. Şimdi ötekilerini suçlayarak, vicdanımızı temize çekmeye çalışmayalım, üstelik genelleme de yapmıyorum, gizlenen, saklanan bir şey bu, sen böylesin desem canım kardeşim, elbet reddedeceksin, neyse nefret suçu da, başka bir öyküye kalsın. Ancak bilinsin, bir stant açmak istiyorsa Aslı, izin verilmeme sebebi engelli ve köpekli olması değil, Roman olması… Şimdi, onlara da açılım başlatıldı diyecek birileri, yurtlarından sürmek ve onları dağıtmak isteğine açılım denmez, ucuza kapatmak denir. Tam da yeri gelmişken söyleyelim ve bırakalım artık martavalı, kentsel dönüşüm adına, mahalleleri, semtleri, zenginlere peşkeş çekiliyor, beton imparatorluğu TOKİ, arsalarını parselliyor.

 
Aslı, Doğancılar Parkı’nda sabahlıyor, eşim Fatma ve kız kardeşi Emine, kaç gündür ona ve yoldaşlarına, bir yuva arıyor, paylaşımlar, yüzleri, hatta binleri buluyor, ancak elini gerçekten, taşın altına sokmak isteyenlerin sayısı, vücudumuzdaki parmak sayısını geçmiyor, ne yazık ki… Diyeceksiniz ki, Aslı’nın kimsesi yok mu? Var, ancak o, görüşmek istemiyor. Biricik anacığını, 12 yıl önce yitirmiş, sonra köpekleri onu korumuş, kollamış, güvende tutmuş. Detaya pek girmeyeceğim, sonuçta onun özeli bu, lakin zor ve belalı bir yaşam öyküsü var, içerisinde yakınlarına dair cezaevi var, ölümler var, onlardan kaçmak isteği var, kirli işlere bulaşmama azmi var. Belediyeden, seni sığınma evine, köpeklerini de barınağa bırakalım teklifi geldi, o tereddütsüz reddetti, onlar olmadan asla dedi. Haklarını verelim, güzel insanlar da var, misal biri geçici olarak evinde tutuyor, diğeri arabasına alıp, ev ev gezdiriyor, kiralık uygun yer bakıyorlar. Hadi yaz ayında, yıldızların altında, uyumak fikri, çekici gelebilir, bunun karakışı da var, havalar soğumadan ona bir yuva bulmak, hepimizin boyun borcudur.

 
Aslı, 30 yaşında, onun öyküsünü duyunca, kendi anılarım üşüştü aklıma, o henüz dünyaya gelmeden, Üsküdar’da yaşıyorduk, Selamsız’a sırtını veren bir binada, Gacoların deyimiyle ‘Çingene Mahallesi’nde… Sokak düğünleri, çalgılar, şarkılar, türküler… Ve güzelim atlar… İnadına eğlenmeyi, eğlendirmeyi severler, girersen içlerine geri çevirmezler, buyur ederler. Kentin en sarp yokuşlarından biri çıkardı oraya, işte herkes çıkardı, sadece faşizm çıkamazdı. Üsküdar faşistlerin kontrolündeydi, cunta daha kapımızı çalmamıştı. Selamsız’a selamsız girilmezdi, tuhaf, şamatalı, sımsıcak bir yerdi. Ortanca biraderim bir gün kayboldu, ailecek aradık, taradık bulamadık, yer yarılmış ve sanki içine dalmıştı afacan, endişemiz büyüyor, telaşımız artıyordu. Bizlerin deliler gibi koşuşturduğunu gören Romanlar, hayırdır, ne arıyorsunuz diye sordular, dedik ki, kayıp Devrim’i arıyoruz. Gülümsediler, “Adı Devrim mi?” dediler, evet, dedik, sonra birden çoğaldılar, gruplar halinde aradılar ve sonunda kaybolmuş haylazı buldular, güzel insanlardı, güzel!

 
Kadıköy’den Üsküdar’a giderken meşhur Paris Mahallesi vardı bilir misiniz, bu kentin rengiydi, gecekondular vardı dizili ve ara sokaklarında koşuşturan çocuklar, resmen dümdüz ettiler, yol geçirdiler. Sulukule zaten malumunuz, sırada Tarlabaşı ve diğer yaşam alanları var. Memleketin renklerini, tek renge çevirmekteki ısrarları malumunuz, bu yol, beton ve AVM sevdası, fakirleri sürmekle, zenginleri beslemekle, bir kültürün içine etmekle meşgul, yeni Türkiye’niz, hayırlı olsun!

* Ahmed Arif
** Gazeteci – Yazar

6 Temmuz 2014 / Evrensel