ALPER TURGUT

 

Daha önce de yazmıştım, Şilili yönetmen Pablo Larraín’in 2012’de çektiği No’nun, en sevdiğim seçim ve kampanya filmi olduğunu… Yapıt, memleketimizin, başkanlık ve anayasa serüveninin başlamasıyla birlikte, Evet ve Hayır iklimine girdiği şu dönemde, haliyle güncel ve seyretmeyen kalmasın demek de bize düşer. Filmdeki şu repliğin, kulaklara küpe değil de, vicdanlarda karşılığını bulan bir ses olmasını isterim; “Daha sonra tarihin bizi suçlayacağı bir şeyin içinde bulunmak istemiyorum.” Evet, gündelik siyasetin kirinde debelenmek yerine, toplumsal ve siyasal çürümeye eşlik etmek yerine, yaşadığımızı anı kurtarmanın derdine ve peşine düşmek yerine, geleceğimize dair ne karar alacağız ve bunda ısrarcı olup, nasıl uygulayacağız sorusunu sormak ve uygun yanıtlarını bulmak, hepimizin sorumluluğundadır. Yarınlar adına ve aşkına, yılgınlığın ne yeridir, ne de zamanıdır.

Uçurtmayı Vurmasınlar, Duvar, Sen Türkülerini Söyle, Darbe, Çözülmeler, Eylül Fırtınası, Bekle Dedim Gölgeye, Suyun Öte Yanı, 80. Adım, Su da Yanar, Dikenli Yol, Prenses, Av Zamanı, Sis, Ses, Bütün Kapılar Kapalıydı, Babam ve Oğlum, Babam Askerde, Beynelmilel, O. Çocukları, Yağmurdan Sonra, Eve Dönüş, Zincirbozan, Bu Son Olsun, Ayhan Hanım… Şilililer, Arjantinliler ve Yunanlılar, hesaplaşmayı istedikleri ve denedikleri kendi cuntalarına dair film yapar da, biz geri mi kalırız? Kalırız gardaşım, kalırız ne yazık ki… Çoğu birbirine benzer, lanet darbeye dair 40 film çeksek de, bu yakıcı ve yıkıcı gerçeklik değişmez.

Çünkü bu yapımların çoğunun ekseni ve devamında hedefi, mücadeleye, direnmeye, hesap sormaya, kaybolan yılların akıbetini kurcalamaya, bir neslin silindir gibi ezilmesinin sorumlularını aramaya ve bulmaya dayanmaz. Ezcümle kaçışlara dairdir, psikolojik çöküşlerin yansımadır, cellatlarla uzlaşmanın, başka bir dünya mümkün düşünden uzaklaşmanın itirafıdır, firari bir ruh halinin, beden bulmasıdır.

 

Yaprak bile kımıldamazken meydana çıkacak, yürekli ve bilinçli bir cüreti kendilerinde bulan tutuklu yakınlarının, kalan ömürlerini ve nefeslerini, evlatlarının hesabını sormaya adamış, kayıp ana-babalarının azmi, gayreti ve gücü, sinemacılarımızda var mıdır, işte bu tartışılır. Elbette yakılan filmler, bitirilen festivaller, sansürler, yasaklar, baskılar, soruşturmalar, kovuşturmalar, beyazperdenin de payına düşmüştür, düşecektir. Ancak geçmişte, duvarlara savaşa hayır yazdıkları için, parasız eğitim istedikleri için damlara tıkıştırılan liseliler, bugün sadece, sosyal medyada, erkin hoşuna gitmeyen mesaj yazdıkları gerekçesiyle toplanıyorsa evlerinden, gencecik fidanları görüp te, elini taşın altına koymak yerine, cici bir hayat algısına hizmet etmenin, hiçbir koşulda mantıken ve vicdanen karşılığı yoktur.

“Bizim politik sinemamız, Yılmaz Güney’i ve yeni nesil bir avuç genç sinemacıyı ayrı tutarsak, yenilginin tarihidir, ezikliğin tarifidir. Umutsuzluk hâkimdir, teslimiyet barizdir, yılgınlık her karesine işlemiştir. Metris’te zalim cuntaya, aç açına, atletle ve donla, kararlıkla ve inatla direnen devrimcilere ayıptır bu her şeyden önce” demiştim eskiden, bu düşüncem milim değişmedi. Müziği arabeske teslim edip, sinemayı kişisel buhranlara yamayıp, okuma tutkusuyla dalga geçip, onu en dibe itip, köşe dönmeciliği ve lümpenliği özendirip, sonra yahu niye biz bu haldeyiz demek, harbiden komiklik değilse nedir?

Darbelerle hesaplaşamayan toplumlar, sorunların kaynağını bulamayanlar, bu belanın, bizden kopartıp aldığı hasletlerin farkına varamayanlar, haliyle yeni darbeler beklerler. Sonra gelsin, kıyıya amansızca vuran dalgalar gibi peşi sıra bozulmalar, bölünmeler, kırılmalar, gerilemeler… Hem ne diyordu, toplumsal muhalefetin, sokakları arşınladığında haykırılan o güzelim sloganlar; “Susma sustukça sıra sana gelecek!”, “Yılgınlık yok, direniş var, ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”

Geçen gün son çektiği yapıt olan Jackie’yi seyrettiğim Pablo Larraín’in, yeni filmlerinden Neruda’yı da beklemekteyim. Biz yine No’ya dönelim. Cunta’dan üç sene sonra doğan Pablo, tarifsiz askeri zulümden, hasretle beklenen sivil hayata geçişin önemine ve değerine çevirmiş kamerasını… İmkânsız olanı başaran bir kampanyadır bu, bir referandum, bir ülkenin, bir halkın kaderini belirler. Şilili darbecilerle, Türkiye’de seçilmiş bir partinin ne ilgisi var derseniz, konumuz bu değil derim, çünkü mesele, iyi, becerikli ve başarılı kampanyayla alakadar. Hem orada cuntacılar resmen, kampanya reklamlarında oynayacak ‘sanatçı’ bulamıyordu, bizde maşallah çoğu kadrolu oldular.

Gelelim benzerliklere; “İnsanları korkutmak istiyorsanız onları geçmişleriyle korkutun, yoksulluk içindeki geçmişleriyle, sonu görünmeyen ekmek kuyruklarıyla… Muhalefet sosyalist feryatlarına devam edecektir ama insanların ilgilendiği tek şey onlara dağıtılacak yardımlardır.” Yani neymiş, seçmeni geçmişle döndürmek çözüm değilmiş, derdinizi gelecekle anlatmanın önemiyse çok büyükmüş. Bağları koparmayarak, kendini onlardan ayırmayarak, çoğalmaya çabalayarak, anlamaya çalışarak, hep anlatmaya uğraşarak, üstten bakmayarak, aşağılamayarak, kandırmayarak, inandırarak, elbette.

Hayır’ın hayırlı bir şey olduğunu aktarmak, olumlu ve anlamlı bulunmasını sağlamak… Meselenin özü bu denli basit… Algı oyunu bu, en nihayetinde… Değişeme ve dönüşüme hayır diyor bunlar, işte hepsi statükocu, alayı malum zihniyetin temsilcileri, falan filan. Evetçi cenahın, reklamına asılacağı, aksettirmeye çabalayacağı biricik şey, karşı tarafın, salt reddedici olmasıdır. Hayır’ı salt bir kelime olarak almak yerine, onun içini doldurmak, iyiye ve güzele karşı çıkılmadığını, çirkine ve kötüye dur denildiğini, yükselişe değil, çöküşe geçit verilmeyeceğini yayması gereklidir, her şeyden öte ve önce… Öyle ya da böyle; her işte, bir ‘hayır’ vardır, hiç kuşkusuz.

Sadede gelirsek; 11 Eylül 1973 günü, kanlı ve acımasız cuntanın lideri ve ABD destekli Augusto Pinochet’in emriyle etrafı sarılan ve son nefesine dek direnen seçilmiş başkan Salvador Allende, bir büyük yangının ortasında kalan halkına şöyle sesleniyordu; “Umudunuzu asla yitirmeyin!”