Bu Yazı Canınızı Sıkabilir

AHMET ŞIK / Silivri 2 No’lu Cezaevi

Okumaya başladığınız bu yazı canınızı sıkabilir. Eleştirilerin sivriliği belki sizi sinirlendirebilir. O yüzden sonda söyleyeceğimi baştan dile getireyim ki kimse alınmasın. Kızacak, alınganlık gösterecek olanlar da bu yazıyı okumaya devam etmesin.

Demem o ki sansürün kaldırılmasına özel bir anlam atfedip bunu balolarla “kutlamak”, tören düzenlemek kadar abes bir gün başka memleketlerde var mıdır merak içindeyim. Cehaletimi hoşgörün mutlaka bir yerlerde böyle “anlamlı” bir gün kutlanıyor olabilir. Ama o kutlamaların yapıldığı yerdeki gazetecilerden 70’ten fazlası cezaevinde midir? Dışarıda kendilerini özgür zannedenler sırasını beklemekte midir? Gazeteciler hakkında binlerce dava açılmış mıdır? En önemlisi sansürün ruhuna rahmet okutuyorken yine de böyle bir gün için kutlama yapılıyor mudur?

Sorular çok ve çeşitli. Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Farkındaysanız “kitaplar henüz basılmamışken yok edilmeye çalışılıyor mudur?” gibi kişisel kaçacak soruları da sormaktan imtina etmiş durumdayım. Ama var olan durumun ne olduğu zaten bu yazının da yer aldığı gazetenin ismi ele vermiyor mu? TUTUKLU. İçeriğini sağlayanlarsa malum, ottan boktan konularla uğraşmaktansa sorunlu alanlara el atmaya çalışanlar. “Bu memlekette gazetecilik, sizin okuduğunuz, izlediğiniz ve nedense adına ana akım denilen medyada takip etmek zorunda kaldıklarınızdan ibaret değil” demiş ya da demek istemiş olanlar. Medyada çokça yer tutmuş olan gazeteciler sürüsüne dahil olmak istemeyenler diye de adlandırabilirsiniz.

 24 Temmuz Türkiye’de basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü. Ne kadar heybetli, insana ne çok gurur veren bir gün değil mi? 70’ten fazla gazeteci cezaevindeyken, geri kalanları sırasını beklerken, herkesler hangi konuda ne kadar yazıp söyleyebileceğinin sınırını biliyorken. Biraz eskilere, çocukluğumuzun masallarına, efsanelerine bir bakalım. O masallarda, efsanelerde sıkça rastladığımız, kahramanların karşılaştığı ejderhalar, canavarlar vardı. Çakmak çakmak gözleri, çatal dilleri, alevler saçtıkları ağızları ve burunları olurdu. Krallığının sınırlarına yaklaşanları bir lokmada yutarlardı. İnlerinde bolca kemik ve kurukafalar, kendisini yok etmeye çalışanların iskeletleri vardı. Kendisine biat edenler, düzenli olarak içlerinden birini kurban olarak sunardı o canavara. Kurulu düzen bozulmasın, canavar saldırıp hepsini birden yok etmesin diye.

Şimdilerde bu memlekette ejderhaların, canavarların özü de o masallardakinden farksız aslında. Tek farkı var. Görüntüsü. Bu canavar insan kılığında. Normal bir vücudu, ikişer eli ve ayağı, herkesi görebilen gözleri, her şeyi duyabilen (tele) kulakları var. Ağzından çıkan alevlerin yerini ise bolca safsata ve yalan almış o kadar. Kimi zaman takım elbiseler giyer kimi zaman üniforma görürüz üzerinde. Yeri geldiğinde cüppesiyle çıkar karşımıza. Bürokrat, politikacı, asker, polis, hakim, savcı gibi sıfatları vardır. Elbet gazeteci diye anılanları da.

Sıfatları ve kıyafetleri ne olursa olsun, artık gizlenemez hale gelen sahtelikleriyle, demokrat maskeleri ve iddialarıyla her birinin temsil ettiği şey aynıdır: güç ve vesayet. Mutlak iktidara sahip olmak istedikleri güç budalasıdırlar. Bazen vatan millet; bazen dil, din, bayrak; bazen de demokrasi derler. Yasalar, hukuk, yargı, bağımsızlık, çağdaşlık, kalkınma, adalet, zenginlik, eşitlik sık kullandıkları sözcüklerdir. “Sivilleşme” çığlıklarıyla, en kutsal kıyafetler içinde çeşitli şekiller ve sıfatlar altında gizlenen bir gücün, vesayetin temsilcisidir her biri. Öyle bir güçtür ki bu emirler yağdırır, yönetir. Aldatır. Kandırır. Şantaj yapar. Suçlar. Hedefine koyduğunu “terörist” diyerek hapse tıkar. Yani o masallardaki efsanelerdeki canavarların yaptığı gibi bir lokmada yutar. Pençelerinin arasında parçalar. Yeri geldiğinde asker, polis; kimi zaman hakim savcı ama hiç şaşmaz bir şekilde her zaman medyadır o pençelerin adı.

Anlayacağınız gücün bilinen öyküsüdür bu yaşadıklarımız. Güç ebediyen var olur. Zayıflamış gibi göründüğü zaman bile güçlüdür. Değişiyor gibi göründüğü zaman bile değişmez. Değişen sadece sahipleridir. Temsilcileridir. Sözcüleri ve yorumcularıdır. Ve elbet zulmünün, baskısının niteliği ve niceliğidir değişen. Tarihin şaşmaz doğrusudur bu: Böyle gelmiştir, böyle gidiyor ve gidecektir. İnsanlık tarihi boyunca anlatılan hep, devrildiği halde hiç değişmeden kalan iktidarların öyküleridir. Çünkü eskisini, kendinden öncekini alaşağı eden her güç, içinde, devirdiği gücün tohumlarını barındırır. Baskıcıdır, şiddettir, zulümdür, sansürdür, hapisliktir bu tohumların adı. Zamanla devirdiğinin devamı haline gelen bu güç; demokrasi, eşitlik, kardeşlik, sivilleşme, hoşgörü gibi yalanlarıyla herkesi zehirler. Kabuslar ve zulümler denizi çıkar ortaya. Ayrıcalıklar eski ayrıcalıklardır. Kimlerin bundan faydalanabileceği değişmiştir o kadar.

Güç sahibi bu vesayet budalalarını korkutan kendileri gibi olan diğerleri değil, maskelerinin ardına gizlediklerini görüp müesses nizamlarına itaat etmeyenlerdir. İşte tam da bu yüzdendir bu zulüm. Bilirler ki; saltanatları korkuttukları müddetçe vardır. O yüzden safsatalarını türlü çeşitli şarlatanlıklarıyla anlatırlar. Anlattırırlar. Maskelerinin ardındaki görünmesin isterler. Bunun için vesayetlerine soytarılara benzeyen çakallar- sırtlanlar istihdam ederler. Önlerindeki çanağa yem konulduğu sürece bu kokuşmuş düzeni, zulmü, demokrasi diye allayıp pullarlar soytarılar. Hatta padişah tek olsa da ortalıkta kelle kesme meraklısı soytarıdan geçilmez. Amiyane, eski püskü küf kokulu olsa da her devirde geçerli bir sloganı düstur bilir bu soytarılar “Eğer sonunda çıkarın varsa her şey mübahtır.”

Biliriz açgözlüdürler her zaman. Ellerindekilerle yetinmez, asla doymazlar. Hep daha fazlasını isterler. Her teslimiyetten faydalanmaya çalışırlar. Demagoji sultanları, ideoloji despotları, vesayet demokratları, sahte sivillerdirler. Öyledirler, böyledirler…

Çok uzattım farkındayım. Konuyu da dağıtmış gibi görünüyor olsam da aslında tam da bugüne dair bir yazı bu. Neydi? Basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü değil mi?

O halde bir alıntıyla noktalayalım bu yazının meramını. Arjantin’de diktatörlük döneminde Buenos-Aires valisi olan General Iberico Manuel Saint-Jean bakın ne demiş: “Önce tüm bozguncuları öldüreceğiz. Sonra işbirlikçilerini, ardından da sempatizanlarını, daha sonra da tarafsızları. En sonunda da korkakları.”

“Ergenekon Ergenekon diyordunuz, bakın şimdi siz de Silivri’desiniz”

NEDİM ŞENER / Silivri 2 No’lu Kapalı L Tipi Cezaevi

Silivri 2 No’lu Kapalı L Tipi Ceza ve Tutukevi’nin girişinde beni Bakırköy Adliyesi’ne götürecek jandarma ve aracı beklerken odaya İnönü Üniversitesi eski rektörü ve Ergenekon davası sanığı Fatih Hilmioğlu girdi.

Bir iki dakika sonra da aynı davada yargılanan Prof. Dr. Yalçın Küçük getirildi. İnfaz Koruma memurlarının nezaretinde selamlaşıp tanıştıktan sonra küçük bir sohbet yapacak zamanımız oldu. İlk sözlerden sonra Hilmioğlu, sanırım bir süredir içinde tuttuğu ve zamanı geldiğinde, yani karşılaşmamızda söylemek istediği cümleyi yüzüme söyledi; “Eee… Dışarıdayken Ergenekon, Ergenekon diyordunuz, bakın şimdi siz de buradasınız” dedi.

Evet ben de Ahmet Şık da, Fatih Hilmioğlu ve Yalçın Küçük ve diğer dört kişiyle birlikte Silivri 2 Nolu Kapalı Cezaevinde “Ergenekon Terör Örgütü” üyeliği iddiasıyla neredeyse dört aydır tutukluyduk. Elbette nerede olduğumu biliyordum, ama Hilmioğlu başka bir şey söylemek istiyordu.

“Fatih bey, benim Ergenekon davasıyla ilgim, Hrant Dink cinayetiyle ilgilidir. Ergenekon’da yargılanan bazı sanıklarla Dink cinayeti sanıkları arasındaki bağlantıya dikkat çektim. Burada Danıştay saldırısı yargılanıyorsa Dink cinayeti dosyası da Silivri’de yargılanmalıydı. Ergenokon’u da yargı kesin kararını verene kadar iddia boyutuyla ele aldım” dedim.

Hilmioğlu bunca yılın profesörü, o kendine göre bana dersini vermişti. Açıklamamı dinleyip dinlemediğine emin olamadan, jandarma ve nakil aracı geldi. Hilmioğlu ile Küçük’ü Silivri kampüsündeki duruşma salonuna götürdü. Beni Bakırköy Adliyesi’ndeki duruşmama götürecek Jandarmalar ile nakil aracı da biraz sonra kapıya yanaştı.

Silivri – Bakırköy arasında 1-1,5 saat süren yol boyunca düşündüm durdum. Hilmioğlu her ne kadar sitem ediyor gibi konuştuysa da benim ve Ahmet’in durumunu da özlü bir şekilde özetlemişti. Bir yandan memleketin kanlı geçmişinde imzası bulunan “derin” yapılarla uğraş ve kaleminle buna karşı dur, değil asker, sivil otoritesi, mahalledeki abi otoritesine, hatta aile büyüklerinin otoritesine isyan et ve her vesayete karşı çık… Sonra da demokrasiyi zehirleyen bir başka vesayetçi zihniyetlerin bir arada olduğu Ergenekon adı verilen yapının üyesi olmakla suçlan.

Bizim de zaman zaman konuştuğumuz bu durumun Hilmioğlu’nun ağzından, ama bir başka amaçla tasvir edilmesi bana ilginç geldi. Evet, ben ve biz Ergenekoncu olmadığımızı biliyorduk, silahlı terör örgütüne üye değildik, ama işte Silivri’deydik. Hem de dört aydır. Zor bir durum bizimkisi…

Hilmioğlu, aslında birçok Ergenekon davası sanığının da düşüncesini dile getirmişti. O bir akademisyen nezaketiyle bu kadarını söyledi. Ya Veli Küçük , Kemal Kerinçsiz dahil diğerlerinin aklından neler geçmişti.

Oysa 2008 yılı Mayıs ayından beri gece gündüz üzerinde çalıştığım meslektaşım Hrant Dink cinayeti ile Ergenekon davasının birleşmesi için iki kitap 100’e yakın haber ve yazı yazmış, çıktığım her televizyon kanalında bunun delillerini ve şemalarını sallamıştım.

ÖLÜDEN KARDEŞ OLUR MU?

Tam zamanlı olarak Hrant Dink cinayetini araştıran bir gazeteci oldum. Bir de kardeşim oldu. İnsan bir ölüyle kardeş olur mu? Evet oluyormuş. Ben neredeyse 3,5 yıldır kardeşim olan Hrant Dink’in katline göz yuman devlet görevlilerinin peşinde yaşadım. Hrant Dink ile konuşmam gerektiğinde onun öz kardeşleri Hosrof ve Yervant’ın yanında aldım soluğu. Üç yıldır en çok telefonla konuştuğum ve görüştüğüm Hosrof ve Yervant idi.

Her bulduğum belgeyi, bir ipucunu onlarla tartıştım. Bunları yazınca çok şeyin değişeceğini düşündüm hep. Evet, çok şey değişti. Türkiye ve dünya kamuoyu Hrant Dink’in devletin polisi, jandarması ve MİT’inin gözü önünde öldürüldüğünü gördü, ihmali ya da kastı olan tüm devlet görevlilerini isim isim öğrendi. Ama yalnızca öğrendi. O kadar. Hepsi terfi ettiler, bazıları müsteşar, bazıları vali, bazıları müdür oldu. Jandarmalar 6 ay hapis cezası aldı. Tek ama tek bir polis yargı önüne çıkmadı, çıkarılmadı. Oysa cinayet polisin gözü önünde işlenmiş, Hrant Dink’in hayatını korumakla görevli polis, cinayetin üzerini örtmek için mahkemelere yanıltıcı belgeler göndererek adalet arayanları kör etmişti. Devletin tüm kurumlarıyla üzerini örtmeye çalıştığı cinayetin üzerindeki örtüyü ise gazetecilik, onurlu gazetecilik kaldırdı.

Eee devlet boş durur mu? Sen misin Dink cinayetini araştıran. Önce Beşiktaş’taki özel yetkili savcılara şikayet ettiler. Polislerin şikayetini yerinde gören Savcılar, 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 20 yıl hapis istemiyle dava açtı. Yetmedi, aynı şikayet dilekçesine bağlı olarak İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 8 yıl hapis istemiyle ikinci bir dava, kitapta yayınladığım şema nedeniyle Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde de 4,5 yıl hapis istemiyle üçüncü bir dava açıldı. Böylece Hrant Dink’i öldüren katil Ogün Samast 20 yıl hapis istemiyle yargılanırken, ben 32,5 yıl hapisle yargılanan bir gazeteci oldum.

Polisimiz bununla yetinir mi? Nisan ayında bu davalar açılır açılmaz Mayıs 2009’da polise asılsız bir e-mail gönderilmiş (!)
Kimliği (M. Yılmaz) gibi içeriği de sahte olan bu e-mail’de benim “Ergenekoncu” olduğum yazıyordu. Polis, sahte ve içeriği yalan olan bu e-mail ile beni bir söylentiye göre altı ay, bir söylentiye göre iki yıl dinledi.

Sen misin “Dink cinayetinde istihbaratçı polislerin ihmali var” diye yazan, onlar da seni dinlerler tabii. Bu dinleme ve takiplerden bir sonuç alamamış olacaklar ki, tetikçileri aracılığı ile haber üzerine haber gönderip sanal alemde Ergenekon operasyonunda tutuklanacak gazeteciler listesinin başına ismimi yazdırmaya başladılar.

Posta Gazetesi’ndeki köşemde başıma gelenleri / gelecekleri yazdım. Ölüme hazırdım, ama Ergenekon operasyonunda tutuklanacağım aklıma pek gelmiyordu. Tersini söyleyenlere veremeyeceğim hiçbir hesabım olmadığını, her telefon konuşmasının her yazdığımın hesabımı verebileceğimi söylüyordum. O yüzden tedirgin ama kendime inancım tamdı.
Ben yazdığım şeylerden sorumlu tutulacağım diye düşünürken hiç beklemediğim bir biçimde yazmadığım şeyler ve yapmadığım şeylerden sorumlu tutularak 3 Mart günü Ahmet ile birlikte gözaltına alındım ve daha sonra tutuklanarak Silivri’ye kapatıldım.

Ne Hanefi Avcı’nın kitabının bir bölümünü yazdım ne de Ahmet’in kitabının yazımında onu çalıştırdım. Zaten Avcı ve Şık da ifadelerinde bunu teyit ettiler.

Yakında iddianame çıkar (umarım), o zaman suçumuz neymiş görür, savunmamızı yaparız. Ama dünyada gazeteciler ve kamuoyu, tıpkı Türkiye’deki çoğunluk gibi benim başıma gelenin bir “intikam operasyonu” olduğunu düşünüyor. Ahmet’in de Ergenekon diye tarif edilen yapılara karşı olduğunu her halde yazmaya gerek yok.

TUTUKLULUKLA DEĞİL TUTKUYLA

Benim “gerçek” ile ilişkim tutkuludur. Öğrendiğim bir gerçeği herkesle paylaşmazsam yaşayamam. İnsanın sevdiğine “seni seviyorum” demesi gibidir, bir gerçeği gazetecinin okurlara halka aktarması. Duygularınız da haberin özü olan olgularda sahici olacak. O zaman değil tutuklanmaya, ölmeye bile değer. Eee ben de sevdiğim için ve mesleğim için nefes alır ve veririm. Sahici olarak gerekirse almamak üzerine veririm nefesimi.

Eğer ben Hrant Dink cinayetinde gerçeği söyleyemeyecek, yazamayacaksam yaşamanın ne anlamı var? Çünkü yaşamak için vücudumuzun oksijene ihtiyacı var. Ruhumuzun da yaşaması için, ruhumuzun oksijeni adalet duygusudur. Benim için, senin için, bizim için, hepimiz için, Hrant Dink için adalete ihtiyacımız var.

Bu cinayetin tam olarak aydınlatılmadığını biliyorsunuz ve ruhunuzda bir sıkıntı var, hissediyor musunuz? İşte o ruhunuzun oksijeni olan adalet eksikliğinden ve ben gazeteci olarak bu eksikliğin giderilmesi için 3,5 yıl çalıştım her bedeli ödedim ve ödüyorum.

Yazıyı bir başka anekdotla bitireyim: 3 Mart 2011’de gözaltına alındıktan sonra 5 Mart günü Sayın Savcı Zekeriya Öz’ün karşısına çıktım. Üç avukatım da yanımdaydı. Sorulardan birisi, 2009 Yılı Temmuz ayında yayınladığım bir kitap ile ilgiliydi.

Çalıştığım Milliyet gazetesindeki şefim ile kitap üzerine yaptığımız bir telefon konuşması okundu. Konuşmada şefim bana, kitabı henüz okuyup eleştirilerini vermeyen gazeteci büyüğümün “Neden benim eleştirilerimi almadan bastırdı, acele etti” şeklindeki sitemini aktarıyordu. Ben de 1,5 ay önce kitabı kendisine verdiğimi, görüş vermeyince yayınevinin isteği üzerine bastırdığımı söylüyordum. Konuşmada ben son olarak “Ne yapayım, istiyorlarsa beni işten atsınlar” diye tepki göstermiştim.

Savcı Öz, “Bir kitap yazmak için neden işten atılmayı göze alıyorsun” diye sordu. Ben de cevap olarak “Sayın Savcım, bir savaş çıkarsa devlet bana ölümcül bir görev olan askerliği kanun ile verir. Ama iş ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü olunca, ölmek gerekiyorsa önce ben giderim” dedim.
5 Mart 2011 günü tutuklandıktan sonra Türkiye’de ve dünyada ortaya çıkan ifade özgürlüğü ihlalleri konusundaki fotoğrafı çekmek üzere Viyana’dan bir heyet geldi. Uluslararası Basın Enstitüsü Direktörü Alison Bettel Mc Kenzie, yaptığı basın toplantısında kendisine yöneltilen, “Türkiye’de basın ABD’den daha özgürdür” şeklindeki ifadeye katılıp katılmadığı sorusuna, “Dalga mı geçiyorsunuz? Ben Amerika’da gazetecilik yaptım. Orada gazeteciler, hapse girme korkusu olmadan mesleğini yaparlar” yanıtını vermişti.
Türkiye’de ise gazeteciler hapse girme riskine rağmen ve bu riski bile bile mesleklerini yapıyorlar.
Umarım bu korkular kısa sürede geride kalır.

Türkiye: Açık Hava Cezaevi

SAİT ÇAKIR

Silivri 2 No’lu L Tipi Cezaevi

Henüz varlığı bile kanıtlanmamış bir “silahlı terör örgütü”nün medya yapılanmasına mensup olduğum şüphesiyle dört ayı aşkın bir süredir Silivri 2 No’lu L Tipi Cezaevinde tutukluyum. Hani şu, devletin en tepesindeki zevatın arada söz açılınca “Bunlar gazeteci değil, terörist!” dediği insanlardan biriyim. Yanılmıyorsam, en gençleriyim; çok kısa bir süre önce 23. yaş günümü cezaevinde kutladım.

Savcılık sorgusunun ardından tutuklama talebiyle sevk edildiğimiz mahkemenin yargıcı mahkeme sırasında, “Türkiye’de cezaevine girmeden aydın olunmaz” demişti; zaten benim gazeteciliğe girme, yazı yazmaya başlama nedenim aydın olmaktı ve bu hakikat yüklü söz yargıcın ağzından dökülür dökülmez, devletimizin benim yetişmemde kendisine düşen sorumluluğu yerine getireceğini anlamıştım. Öyle de oldu; tutuklanarak cezaevine gönderildim.

Aydın olma refleksidir; tecrübe ettiğim her olaya tarihsel bir perspektiften bakmak gibi bir alışkanlık ediniyorum. Çok uzatmadan görebildiklerimi aktaracağım.
Tarih bugünleri, insanların kendi ayaklarıyla ve bir gece önceden hazırladıkları valizleriyle ifade vermeye gittikleri adliyelerde “kaçma şüphesi” nedeniyle tutuklandıkları bir dönem olarak yazacaktır.
Tarih bugünleri, parasız eğitim pankartı açtıkları için “terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla yargılanan öğrenciler hakkında tahliye yönünde görüş bildiren savcının görev yerinin bir gecede değiştirildiği bir dönem olarak yazacaktır.

Tarih bugünleri, sanıklara ve avukatlarına bile verilmeyen delillerin, muhabirlerden ziyade muhbirlerden müteşekkil; gazetelerden ziyade, jurnallere benzeyen yayın organlarının çarşaf çarşaf yayımlandığı bir dönem olarak yazacaktır.

Siyasal İslam, hukukla sınırlandırılmamış, dahası son düzenlemelerle birlikte, yargı erkini aparatı haline getirmiş mutlak bir iktidar gücünü elinde bulundurmaktadır. Binlerce yargıç-savcının görev yerinin Adalet Bakanlığı’nın güdümünde olduğuna inanılan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından bir kalemde değiştirildiği, yüksek yargıya yeni alınan üyelerin blok oy kullanarak her seçimi domine ettiği bir ülkede, adil yargılanma talebinin, halkımızın deyişiyle, olmayacak duaya amin demek olduğunu söyleyebilirim. Devlet gücünün alabildiğine merkezileşerek bir Leviathan’a dönüştüğü bu tabloya ürküntüyle baktığımı gizlemiyorum.

Bugün varlığından dahi haberdar olmadığınız bir word belgesiyle veya nereden devşirildiği meçhul bir gizli tanığın hakkınızda vereceği bir ifadeyle, sabah vakti evinize polisler gelebilir ve “silahlı terör örgütüne üye olmak şüphesiyle” hapsedilebilirsiniz. Katıldığınız bir cenazede çekilen bir fotoğrafınız ve bayiden satın aldığınız bir dergi, örgüt üyeliğinizin delili olarak dava klasörlerine dahi edilebilir. Yazdığınız veya okuduğunuz bir kitap üzerine aldığınız notlara da dikkat etmenizi salık veririz; zira onlar da örgütsel doküman sayılabilmektedir.
Bugün polis, en ufak bir toplumsal olaya insan ölümüne yol açacak şiddetle müdahale ediyorsa; en sıradan gösteriye katılım “örgütsel faaliyet” kategorisine dahil ediliyorsa; telefonda arkadaşınızla kurduğunuz politik fantaziler “eylem planına” ilişkin delil olarak aleyhinize kullanılıyorsa; Türkiye zaten kocaman bir açık hava cezaevine dönmüş demektir. O halde, dışarısıyla içerisi arasında bir ayrım kalmamıştır. İsteyen buna, “mahpus tesellisi” de diyebilir.

Gazeteciler Hangi Faaliyetlerinden Dolayı Tutuklu

BARIŞ TERKOĞLU

Silivri L Tipi 1 No’lu Cezaevi

Tutuklu gazetecilerin durumu ne zaman gündeme gelse, Cumhurbaşkanı ve Başbakan aynı açıklamayı yapıyor: “Onlar gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklu değil.” Hapishane, siyasi iktidarı sorgulayan gazetecilerin kaderi de olsa, bu durum hükümetler tarafından genellikle başka sebeplere bağlanıyor. Hiçbir devlet, gazetecileri gerçekten yaptıkları haberler nedeniyle cezalandırdığını kabul etmiyor. Bugün birçok ülkede gazeteciler gerçekte neden tutuklanıyor? Hükümetler bu durumu neden gazetecilik faaliyeti ile açıklamaktan kaçınıyor? Bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışalım.

Fransız Devrimi’nin ünlü ressamı J. L. David, “Katledilmiş Marat” tablosunda devrimin önemli gazetecisi Jean Paul Marat’ın öldürülmesini anlatır. Tabloda, yaşadığı cilt hastalığı nedeniyle sık sık banyo yapmak zorunda olan Marat bir küvettedir. Buna rağmen makalesini kaleme almaktadır. Jirondenlerin iktidardan düşüşünün intikamını almaya karar veren Charlotte Corday isimli genç kadın, onu bu savunmasız anında yakalar. Tabloda yaşamını yitirmiş haliyle resmedilen Marat’ın sol elinde makalesi vardır. Kalem tutan sağ eli ise biraz önce yaşamına son veren bıçağın yanına düşmüştür. Kumaşla sarılı başı hayat belirtisinden uzak şekilde izleyiciye bakmaktadır.
Jean Noel Jeanney, Marat’yı “dünyadaki tüm haksızlıkları ortadan kaldırmaya kalkışan gazetecilerin ilk temsilcisi” diye anlatır. Ancak Marat, haksızlıklarla mücadele ederken başı derde giren gazeteci değildir. 18. yüzyılda İngiltere’de krallık, eleştirel gazetecileri bir meydanda direğe bağlıyor ve halkı onları aşağılamaya çağırıyordu. Fransa’da 18. yüzyılda Simon Linguet gibi kimi gazeteciler idam sehpasında, Armand Carrel gibi bazıları da düelloda hayatını kaybetti. Sadece Türkiye’de son 40 yılda Abdi İpekçi’den Uğur Mumcu’ya, Musa Anter’den Hrant Dink’e onlarca gazeteci suikastların kurbanı oldu. Tarih boyunca sansürlenen, para cezalarıyla servetini kaybedenler, tutuklananlar ise saymakla bitmez. Kısacası basının aykırı kalemleri için hayat hiç kolay olmadı.

Basın Yasaları

Balzac, Paris Basını Monografisi’nde, “Basın var olmasaydı, onu hiç icat etmemek gerekirdi” der. Ancak bir kere cin şişeden çıktıktan sonra, onu tekrar şişeye sokmak imkansızdı. Modern toplum ile sayısı ve etkisi büyüyen basın için hürriyet, yasal sözleşmelerle tanımlandı. İngiltere’de 1869’da, Almanya’da 1874’te, Fransa’da 1881’de çıkan liberal yasalarla basın özgürlüğü teminat altına alındı. Bu yıllardan sonra Avrupa’da faşizm ve savaş dönemleri hariç, basının sınırlarını daha çok piyasa ilişkileri belirledi.

Türkiye’de 1870 yılında İbret gazetesini çıkaran Namık Kemal, basın yasası çıkarılmasını, “Gazeteciler yasak olan şeyleri bilmeli, ona göre yazı yazmalıdır” sözleriyle savunuyordu. Kuşkusuz Namık Kemal’in amacı, hapse düşmeden yazmanın yolunu bulmaktı. Basınımızın cefakar isimlerinde Zekeriya Sertel ise 1924 yılında Resimli Ay’ın ikinci sayısında, hapse düşmeden yazmanın yolunu basın yasasının çıkmamasına bağlıyordu: “Ceza yasası dururken, bir basın yasası yaparak cürümler icat etmek, cezalar tertip ve tasnif etmek adalette ikilik yapmak demektir.” Bu satırlardan kısa süre sonra Sertel, askeri isyana teşvik etmekten yargılandı. Üç yıl sürgün cezası aldı. 1931’de Son Posta’da Alpullu Şirketi’nin 7,5 kuruşa mal olan şekeri 60 kuruşa sattığını “Fakire Hürmet Zamanı Geldi” yazısında anlattığı için 3 yıl hapse mahkum oldu. Tan Baskını ile gazetesi darmadağın edilen Sertel, Büyük Millet Meclisi’ni tahkir ve tezyiften 1946 yılında bir yıl hapse mahkum oldu.
Nihayetinde ortaya çıkan bir gerçeklik vardı ki, ister basın yasasıyla, isterse de ceza yasalarıyla olsun, eleştirel gazeteciler cezalandırılmalıydı. Yolsuzlukları araştıran, hükümet politikalarını eleştiren, devletin faaliyetlerini sorgulayan gazeteciler soruşturmak için hep bir yol bulundu. Demokrat Parti döneminde Tahkikat Komisyonu’nun, değişik tarihlerdeki Sıkıyönetim Kanunları’nın, ANAP dönemindeki Terörle Mücadele Yasası’nın, Olağanüstü Hal Uygulamaları’nın hedefinde çoğunlukla basın vardı. Gazetecilere, basın faaliyetleri dışında suçlar icat ediliyor, kimi zaman terörle, kimi zaman bölücülükle yargılanıyorlardı.

Gazetecilik Faaliyetleri Değil

Gazetecilerin tutuklanmasının bir otoriterlik alameti olduğu bugün genel kabul görüyor. Bu sebeple otoriter eğilimlerini demokratik görüntüyle devam ettiren siyasi iktidarların, gazetecileri gazetecilik faaliyeti dışındaki sebeplerle tutuklaması alışkanlık haline gelmiş durumda. Zira bu ülkelerde basın yasaları da uzun tutukluluğa izin vermiyor. Yalnız Türkiye’de değil, dünyada da durum pek farklı değil.
Azerbaycan’da Realuy Azerbaijan ve Azerbaycan gazetelerinin editörü olan Eynulla Fatullayev’in hayatı, öldürülen gazeteci Elmar Huseynov üzerine yaptığı araştırmalarla değişti. Fatullayev, Monitör adlı haftalık yayının editörü olan Huseynov cinayetinde polisi kanıtları gözardı etmekle ve soruşturmayı karartmakla suçladı. 2007 Mart’ında yazdığı yazıda, cinayetin bir devlet organizasyonu olduğunu savundu. Sadece bir ay sonra, 20 Nisan 2007’de, Azerbaycan toplumun itibarını zedelemek suçlamasıyla 8 ay hapse mahkum oldu. 200 Ekim’inde, hapisteyken terörizm, etnik nefreti kışkırtmak ve vergi kaçakçılığı ile suçlanarak 8 yıl 6 ay hapis cezası aldı.
Yine Azerbaycan’da muhalif gazeteci Genimet Zakhidov, sokakta kendisine hakaret ettiğini iddia ettiği bir kadınla tartışmaya başladı. Kadının arkadaşı Zakhidov’a saldırdı. Sokaktakiler müdahale ederek Zakhidov’u kurtardı. Saldırgan çift gazeteci hakkında suç duyurusunda bulundu. Birçok tanığa rağmen Zakhidov, holiganizm ve fiziki darp suçlamasıyla 4 yıl hapse mahkum oldu. Mahkeme, takdir hakkını üst sınırdan kullanmıştı.
Kamboçyalı gazeteci Hong Chakra, ülkesinde Başbakan vekilinin yolsuzlukları yazmasıyla tanınıyordu. Yazdıkları yanlış dahi olsa, cezası 5 milyon riyaldi (yaklaşık 1250 dolar). Ancak Chakra, “yanlış haber yazmak” suçlamasına para cezası öngören yeni yasayla değil, Geçici Birleşmiş Millet Otoritesi (UNTAC) döneminde aynı suçu hapisle karşılayan yasayla yargılandı. 1 yıl hapse mahkum oldu.
Fas’ta hükümet karşıtı yazılarıyla tanınan Ali Massal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Raşit Nini’nin kaderi de pek farklı değildi. Nini, 2011 Nisan’ında “ulusal güvenliğe tehdit oluşturmak” suçlamasıyla tutuklandı.
Afganistan’da Radyon Kapişa Haber Editörü Hocatullah Mujadadi, Kapisa’daki Afgan direnişini ayrıntısıyla haberleştiren bir gazeteciydi. 18 Eylül 2010’da Taliban’la bağlantılı olmak suçlamasıyla tutuklandı.
Suudi Arabistan’da gazeteci Rabbah Al-Quwai dini gerekçelerle müzik enstrümanlarının yakılmasını haber yaptı. Ancak “İslam inancına şüpheyle yaklaşmak” ve “yıkıcı düşünceler beslemek” suçlamalarıyla tutuklandı.
Çin’de Sonmexia Barajı’nın yapımı sırasında yerinden edilenler hakkında Büyük Göç isimli kitabı yazan Xie Chaoping, 19 Ağustos 2010’da “yasadışı ticari faaliyet” suçlamasıyla tutuklandı.
İtalya’da 11 Centro gazetesinden Walter Nerone, Claudio Lottonzio ve L’Espresso gazetesinden Luigi Vicianza, Ekonomi ve Finans Bakanlığı’na bağlı İtalyan Polis Kuruluşu olan Finansal Suçlar Araştırma Biriminin Sulmona Valisi üzerine yürüttükleri soruşturmayı konu alan makaleler yazdılar. Üç gazeteci de hakaret suçlamasıyla hapisle cezalandırıldı. Ulusal İtalyan Basın Federasyonu, gazetecilere verilen hakaret cezalarının kamu yararına bilginin yaygınlaşmasını engellemek için kullanıldığına dikkat çekiyor.
İsrail’de içlerinde Agence France Presse (AFP) fotoğrafçısı Hussam Abu Alan’ın da olduğu beş Filistinli gazeteci, 2002’de teröristlere destek verdikleri suçlamasıyla tutuklandı. Yine İsrail’de orduya ait belgeleri Haaretz’e sızdıran gazeteci Anat Kam, “devletin güvenliğine zarar amacıyla gizli bilgileri başkalarına vermek” ve “devlet güvenliğine zarar amacıyla gizli bilgileri derlemek ve saklamak” suçlamalarıyla müebbet hapisle yargılanıyor. Kam’ın belgeleri sızdırdığı Haaretz Muhabiri Uri Blov ise kaçak yaşıyor.
En bilinen hikaye ise, Wikileaks’ın kurucusu Julian Assange’a ait. Gizli Amerikan Belgeleri yayınlayan Assange, ekonomik ve hukuki yaptırımların ardından tecavüz suçlamasıyla tutuklandı ve halen yargılanıyor. İki ayrı kadınla kendi rızalarıyla ilişkiye giren gazeteci, ilişki sırasında korunmadığı için İsveç yasalarına göre tecavüzle suçlandı.
Bir başka sızdırma hikayesi ise Pakistan’dan. 2008 yılında gerçekleşen Mumbai saldırısının sorumlularından Ajmal Kasab ile ilgili bilgileri sızdıran Rab Nawaz ve Javed Kowal Chandar’ın tutuklanma nedeni “hırsızlık ve dolandırıcılık”.
Sonuçta hemen herkes gazetecilik faaliyetleri nedeniyle olduğu bilinmesine rağmen, tüm dünyada gazetecilerin açıklanan tutuklanma nedenleri bambaşka. Hükümetler gazetecilerin gerçek tutuklanma gerekçelerini saklayarak hem kendi iktidarlarını korumaya, hem de gazetecileri bambaşka suç isnatlarıyla itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bunu yaparken kitapları bombaya, haberleri kurşuna benzetmek zorunda kalmaları ise kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Tanık mıyım, sanık mıyım?

SONER YALÇIN

Silivri 1’Nolu Cezaevi

Bu yazıyı kaleme aldığım günün benim için bir başka anlamı oldu:
Tarih: 16 Haziran 2011 Jandarmalar tarafından Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde bir özel yetkili savcının karşısına çıkarıldım.
4 ay önce yine buradaydım; Ergenekon terör örgütüne üye olma iddiasıyla tutuklanmıştım.
Şimdi; tanığım.
Ankara’da, 26 Şubat 1994’te faili meçhul cinayete kurban giden Avukat Yusuf Ekinci’yle ilgili açılan soruşturmada tanıklığıma başvuruldu.
1993-94 döneminde bir devlet politikası gereği öldürülen Kürtlerle ilgili cinayetleri “Behçet Cantürk’ün Anıları” adlı kitabımda yazmıştım.
Savcı sorularını yönelttikçe geçmiş günlere döndüm.
Kitabı korka korka yazmıştım. Henüz Susurluk’ta malum kaza olmamıştı. Susurluk çetesi, arkasına davet desteği alarak Kürt kıyımı gerçekleştiriyordu.
Medya herkes her şeyi biliyor ama yazmıyordu.
Ben yazdım; birkaç iyi gazeteci daha yazdı.
Şimdi ise ben bir terör örgütüne üye olmak iddiasıyla Silivri Cezaevi’ndeyim.
Savcıya anlatmadım, size yazayım:
Biz Türkiye’nin zorlu bir sürecinde gazetecilik yaptık ve bedel ödedik, ödüyoruz. Bunun bir tek nedeni var; habercilikte ısrar etmektir, hakikate aşkla bağlı kalmaktır.
Kişisel gazetecilik tarihime bakıyorum da; hep zorlu yükleri omuzlamışım.
1993’te Binbaşı Ahmet Cem Ersever faili meçhul cinayete kurban gitti. Onun da katili/katilleri hala bilinmiyor.
Niye öldürüldü?
Çünkü bana konuşuyordu, bana anlatıyordu ve ben de Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetleri kimlerin, nasıl işlediğini yazıyordum.
Yeşil kimdir, JİTEM nedir, ilke kez ben yazdım.
Ersever susturuldu.
Sıra bendeydi.
Benim de susmam için, Ersever’in nüfus cüzdanını bana gönderdiler, ölümle tehdit ettiler. Kaçtım. Saklandığım dört duvar arasında “Binbaşı Ersever’in İtirafları” kitabını yazdım.
Yıllar içinde neler yazmadım ki; “Reis, Gladio’nun Türk Tetikçisi”, “Bay Pipo, Bir MİT Görevlisinin Sıradışı Yaşamı: Hiram Abas” gibi…
Şimdi…
Silivri Cezaevi’nde terör örgütüne üye olma iddiasıyla tutukluyum.
Bu satırları yazdığım sırada iddianame hala yok. İmtiyaz sahibi olduğum Oda TV’nin bilgisayarında çok sayıda “belge” bulunmuş!
O sözde “belgelerin” virüs yoluyla uzaktan gönderildiğini ve aynı anda kendini imha ettiğini kanıtladık, dikkate alınmadı. Bilgisayarla birlikte, kanunen bizde olması gereken harddisk kopyalarına bile el koydular. “Belgelerin” nasıl geldiğini bilirkişi araştırırken, ondaki kopyayı da mahkeme kararıyla aldılar. Yani, uğradığımız komployu kanıtlamamız istenmedi.
Çok zorlu bir dönemden geçiyoruz.
25 yıldır gazetecilik yapıyorum.
Dünden bugüne değişen bir şey yok hayatımda.
Tarih: 24 Temmuz 2011
160 gündür tutukluyum.
Kuşkusuz, hükmü tarih verecektir.

“İddialar gerçeği değiştirmez”

SEYİTHAN AKYÜZ

Adana Kürkçüler Cezaevi

Merhaba Değerli Arkadaşlar, Öncelikle böylesi anlamlı bir çalışmamdan dolayı emek sahibi herkesi kutluyor, ayrıca tutsak meslektaşlarınız olarak gösterdiğiniz dayanışmadan ötürü sonsuz teşekkürlerimi sunuyor, selam, saygı ve sevgilerimi gönderiyorum.
Evet, her ne kadar Başbakan ve hükümet yetkilileri tarafından her fırsatta gazeteci olmadığımıza yönelik değerlendirmeler yapılsa da, bugün yetmişe yakın insan gazetecilik mesleğini icra ettikleri için cezaevinde tutulmaktadırlar. Tutuklu bulunan bu insanların kimi Ergenekon, kimi KCK ve kimileri farklı “illegal örgütlere” üye oldukları ya da propagandalarını yaptıkları gerekçe ve iddiaları öne sürülmüş olması bu gerçekliği değiştirmez. Kaldı ki, hiçbir düzen, kendine muhalif olan insanları muhalif oldukları gerekçesine dayanarak tutuklamaz. Bunun için mutlaka kendine göre yasal kılıflar bulur ve bunu toplum nezdinde meşrulaştırmaya çalışır. Bugün de yapılan bunun ötesinde bir şey değildir. Bunun en somut örneği, mevcut tutuklu bulunan tüm meslektaşlarımızın üzerinde yasadışı olarak değerlendirilebilecek bir şeyin ele geçirilmemiş olmasıdır. Ama “ileri demokrasisiyle” övünen iktidar, anlaşılan fotoğraf makinelerini molotofkokteyli, kameraları el bombası, kalemleri ise suikast silahı olarak görüyor. “El insaf” demekten başka ne denir, bilemiyorum. Yaşadığımız bu çağda özgürlükler önünde bu kadar engellerin olması, tek kelimeyle bu güzelim ülkeye haksızlıktır. Soruyorum “ileri demokrasi” diyenlere: Siz ülkemizin dünya sıralamasında yüz bilmem kaçıncı basamağında yer almasını içinize nasıl sindirebiliyorsunuz? Bu utanç verici tabloyu değiştirmek yerine, gazetecilere “terörist” yaftası yapıştırmayı ve onlara zindanlara atmayı kendinize nasıl yakıştırıyorsunuz? Bu insanlar kimi öldürmüş, kimin malına mülküne el koymuş ki “terörist” oluyorlar? Biraz insaf ve vicdan diyorum. Ama maalesef, gerek Başbakan, gerekse hükümet yetkilileri ve onlara yakın bazı medya kuruluşları, her fırsatta bizi birer “terörist” gibi topluma sunmaya devam etmekteler. Özellikle yakın bir zaman öncesine kadar aynı uygulamalara maruz kalan ve haklı olarak haykıran bu medya kuruluşlarının bugünkü tutumlarının bizleri derinden üzdüğünü belirtmek isterim. Zira “terörist” olmadığımızın ve sisteme muhalif kimliğimizden ötürü bugün zindanlarda olduğumuzun, en çok da bu meslektaşlarımız tarafından bilindiğini iyi biliyoruz. Buna rağmen bu tutumların, en az zindanda esaret altında olmak kadar bizleri acıttığını belirtmek istiyorum. Bundan dolayı tutuklu bir meslektaşları olarak bu medya kuruluşlarından, bırakın bizleri savunmayı, birer “terörist” gibi bizi topluma sunmaktan vazgeçmelerini istiyorum. Bu arkadaşlardan böylesi ahlaki bir tutumu beklediğimi sizler aracılığıyla iletmek istiyorum. Gerek çıkaracağınız gazetede gerekse diğer eylem ve çalışmalarınızda bu hususun daha fazla işlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bizimle ilgili yapılan değerlendirme ve yayınlarda, koşullarımızdan ötürü kendimizi yeterince savunma imkanına sahip değiliz. Bu nedenle siz duyarlı insanlara daha fazla sorumluluk düştüğü kanısındayım. Bu yöndeki çalışmaların sıklaştırılması ve bizim neden tutuklandığımızın topluma doğru bir şekilde anlatılması temel beklentimizdir. Yapılacak böylesi anlamlı çalışmalar, zindandaki esaretimizin yarattığı acıyı hafifletecektir. Zira bizim sesimiz olacak başka kimsemiz yoktur.
Bunların yanı sıra son dönemlerde belli bir ortaklaşma oluşmuşsa da hala muhalif kesimlerin yeterince güçlü bir dayanışmayı ve birlikte mücadele etme stratejisini yakaladığını belirtmek zordur. Örneğin sistematik bir şekilde baskıya maruz kalan Kürt basın-yayın kurumlarına sahip çıkma çok zayıf kalmaktadır. Elbette düzen sahipleri için Kürt-Türk fark etmiyor. Muhalif olan hepsine yöneliyor ve inanılmaz baskılar uyguluyor. Ama burada Kürt basın kurumlarına özel yönelimler bulunuyor. Bunu görmek gerektiğini ve bunun için daha fazla sahip çıkılmasını düşünüyorum. Bu söylediklerimin Kürt basın kurumları için de geçerli olduğunu belirtmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, birçok arkadaşın yorum beklenti ve görüşlerini sözlerle paylaşacağını bildirdiğim için fazla uzatmak istemedim. Ben de kısaca bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Kendimle ilgili olarak da kısaca şunları paylaşabilirim: Ben yaklaşık 20 aydır “KCK Adana basın sorumlusu olduğum” iddiasıyla tutuklu bulunuyorum. Bu 20 aylık süreç içerisinde her ne kadar iki duruşmaya çıkarılmışsam da halen ifadem dahi alınabilmiş değildir. Bir dahaki duruşma da 15 Eylül 2011’de yapılacak. Bu da demek oluyor ki, bu tarihe kadar tutuklu kalmaya devam edilecektir.
Tekrardan bu anlamlı çalışmanızdan dolayı sizleri kutluyor, selam, saygı ve sevgilerimi gönderiyorum. Özgürlüklerin sınırlandırılmadığı ve herkesin rengi ve fikriyle yaşadığı bir dünya dileğiyle…

Fikir İşçisi mi, Fikir Komandosu mu?

FAYSAL TUNÇ

Mardin E-Tipi Kapalı Cezaevi

Basın-yayın kurumlarının varoluş gerekçesi; herhangi bir kamu ya da özel kitle iletişim aracını kullanmak suretiyle toplum yararına faaliyet göstermektir. İlgili kurumun yayın kapasitesi oranında yerel, bölgesel, ulusal veya uluslararası düzeyde gelişen olayları aktarmak, toplumu aydınlatmak, mümkün oldukça hızlı, doğru, tarafsız ve özgürce oluşturmak, haberleştirmektir.
Genelde kabul gören anlayış, özgür bir basının olabilmesi için öncelikle basın ahlakının olması gerektiği yönündedir. Bu anlamda sert bir giriş yapalım: Türkiye’de basın özgürlüğü ahlakı da yoktur. Basına güven ve saygı da yoktur. Mevcut basın-yayına olmamalıdır da. Hatta evrensel tanımı ve misyonuyla irdelendiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan özgün-özgür kurumlar/yayınlar dışında, Türkiye’de gazetecilik bile yoktur diyebiliriz.
Dünyada XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren gazetecilik; yüce amaçları olan toplum yararına ve fikir işçiliği esasına dayanan en saygın meslek olarak tanımlana gelmiştir. Halkın sesini, toplumun iç ve dış sorunlarını olduğu gibi yansıtmak, saygın mesleğin gereklerini yerine getirmenin zorunluluklarındandır. Gazetecilerin yaptığı bu görev, onlara da mesleklerinin saygınlığından payını verir. Eğer gerçekten “gazeteci” ise! Dünyada XIX. Yüzyılda bu denli saygın, değerli olan -günümüzde de tanım olarak böyledir- gazetecilik, XXI. Yüzyılda Türkiye’de ne durumdaymış, ne derece saygınmış ona bakalım.

Basın-yayın kurumlarının saygın ve güvenilir olmadığını birçok araştırma sonucunda (anket vb.) anlayabiliyoruz. Yakın tarihte yapılan bir ankette bu gerçek, çarpıcı bir biçimde sözlerimizi doğrular nitelikteydi. Ankete katılan insanlara, “Basın-yayına güveniyor musunuz, inanıyor musunuz” şeklinde sorular sorulmuştu. Soruya verilen “evet” cevabının oranı, Türkiye’de basın-yayının bittiğinin ilanıydı resmen: Binde dört! Başka bir ifadeyle, bu ülkedeki her bin insandan sadece dördü basın-yayın kurumlarına inanıyordu. Sonuçlar ışığında farklı bir araştırma yapılsaydı, bu işle birinci ve ikinci dereceden ilgilenen insanların da basın-yayına, yani kendilerine inanmadıkları gibi bir başka sonuca ulaşmak mümkün olabilirdi ki, M. Ali Birand (kendisi medya tekellerinin kıdemli gazetecilerinden biridir), “Olur olmaz haberler yapıyoruz. İşin ilginci insanlar inanıyor, bir süre sonra biz de o haberlerimize inanıyoruz. Artık böyle olmuyor!” mealinden sözleriyle itirafta bulunmuştur.
Peki anketlerin sonucu sürpriz mi? Bizce hayır! Hatta bu oran Fırat’ın doğusunda sıfıra bile inebilir. Nedeni de basit: Bu ülkede en çok Kürtler ile ilgili yalan haber yapılır.
Özcesi, toplum, basın-yayına inanmıyor. Basın, kendine saygısı olmadığı için, “sürü” saydığı toplumdan saygı da görmüyor. Öyle ya, bir yayının saygınlığı, her şeyden önce doğru, ilkeli, tarafsız ve özgür haberlerinde, duruşunda gizlidir. Yayınlar için bu mesleki sorumluluktan çok, okuruna saygısının da bir gereğidir.

Yine gazeteciliğin temel ilkeleri vardır. Dünyada bu ilkelerin kökeni BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne kadar götürebilir (10 Aralık 1948). Türkiye’de ise Basın Ahlak Yasası 1960’ta, Basın Meslek İlkeleri ise (kağıt üstünde kalsa da) 1988’de kabul edilmiştir. Ancak ne dünya ölçülerine ne de kendi ölçülerine dikkat etmişlerdir Türkiye’deki gazeteciler. Bu yönüyle bakıldığında, yapılan gazetecilik değildir. Kar amacıyla kurulmuş şirketlerin-kurumların “haber” diye pazarladığını, rant koparmak için silah gibi kullandığı ticari bir faaliyettir. İktidar tokmakçılığı veya yağdanlığıdır. Özellikle Kürtler, Ermeniler vb. halklar (tarihsel ve güncel düşmanlar) söz konusu olduğunda, milliyetçilik sosuyla iktidara (ordu olarak da anlayabilirsiniz) yaranmak için, siyasi nitelikte daha çok küfürnameler yazılır. Özel savaş dairesinin kalemşörlüğünü yapan “köşe kadınları”ndan tutun da, üzerine silah ve panzerle giden, ülkesini büyük bir gaz odasına çeviren polise taş atan, zafer işareti yapan bölgenin “küçük generalleri”ni teşhir etmek için hayatını ortaya koyan “milli kahraman” sokak muh(a)birine kadar, bütüne yakın provokatör “gazeteci”, televizyoncu vs direkt özel–psikolojik–kirli savaş koordinatörlüğünce hareketlendirilerek bir orkestra uyumuyla sistemin “emir kulu” olmaya Kürt ve diğer halklara/azınlık gruplarına, herkese küfür etmek, hedef göstermek için çabalarlar. Özellikle Kürtler ile ilgili haberleri inceleyen dikkatli bir gözlemci, bu anlayışın ve “haber dili”nin bir merkezden yöneltildiğini çok rahat anlar.
Mesela BDP yöneticilerinin, eylem etkinlikleriyle ilgili haberlerin gündeme gelmesi için ya bir çatışmanın olması gerekir ya da bir çatışmaya-lince zemin hazırlamak için çarpıtılmış beyanatlar verilir. Yine BDP’li siyasetçilerin sözleri daima, “iddia etti”, “ileri sürdü” vb. eklerle bitirilir. Bunun da basın alanında anlamı ”söylüyor(lar) ama inanmayın”dır. Çok somut olaylardan herhangi bir görüş bildirimine kadar bu “dil” egemendir söz konusu yayınlara. Özellikle Kürtler ile ilgili haberlere bir “milliyetçi kulp” takar bu kurumlar ki, bunun Fırat’ın batısına negatif mesaj verme amacı vardır. Deyim yerindeyse Türkiye’de basın-yayın savaş alanlarının öncü birliği gibidir. Normalde fikir işçisi iken burada “fikir komandosu”dur gazeteci. Zap merkezli/hedefli “güneş operasyonu” sürecinde yapılan haberler hatırlanırsa ne demek istediğimiz anlaşılır.
Hadi Kürtler olarak anladık, bize düşman bir basın gerçeği var… Peki ya dillerinde besmele olan “vatan-millet”i için neden bile bile düşmanca haber-yayın yapıyor “vatansever basın”? Sorumuzun cevabı, basının karakteri ve iktidar ile olan ilişkisinde gizlidir. “Ana akım medya”, “merkez medya”, “kartel medya”, “tetikçi medya/basın”, “burjuva basın”, “boyalı basın”, “Mehmetçi basın” vs… Çoğaltmak mümkün. Çeşitli basın tanımlaması yakıştırması vardır ve hepsi de kendi çapında doğrudur.
Basın-yayın için bu kadar çeşitli tanımlamanın yapılmış olması, kapsamı ve önemi ile ilgili olsa gerek. Nitekim basın-yayının toplumu yönlendirme, etkileme, aydınlatma gibi önemli siyasal, sosyal, kültürel işlevleri de vardır. Bundan dolayıdır ki “dördüncü kuvvet” tanımı da yapılır medya için. Yasama, yürütme, yargıdan sonra geldiği söylense de aslında yürütme ile el ele gider ve yasamayı da, yargıyı da denetler, etkiler, yürütür. (Çoğunluk içi iktidar yollarının şantaj ve baskı aracı olarak kullanılır.)
Öyle ki, 1992’de dönemin Başbakanı Demirel, yargıyı da geride bırakarak, Kürt sorununu kast ederek, “Basın istediğimiz gibi çalışsın, bu sorunu çözeriz” demiştir. Tabii Demirel’in çözüm mantığını biliyoruz. O ayrı konu…
Muazzam etki gücüne sahip olan basın-yayını nasıl kullandığı ortada. Daha da anlaşılır kılmak için güncel gerçekliğe ilişkin de birkaç sözlükle basın-yayın faaliyetlerine değinelim.
Sistemin göbek bağı ile bağlı basında yayımlanan diziler, spor, kültür, film, magazin vb. programların hepsini inceleyim. Göreceğiz ki, yapılmak istenenin apolitik bir gençlik, yoz-güdülerine bağlanmış bir toplum yaratma hedefi-amacı öne çıkar. Daha bilinen bir ifadeyle toplum, basın-yayın öncülüğünde “3.5” ile şekillendirilir. Cinsellik, spor, sanat-kültür, edebiyat, hukuk, bilim, felsefe vb. belli başlı alanlar, objeleştirilerek toplum faşizmin “gösteri toplumu”na dönüştürülür. Bu konuda sistemin saç ayakları ya da mimarları ulus-devletler, küresel şirketler ve medya tekelleridir.
Toplumu özünden boşaltma, ahlaki açıdan bitirme, politik yönden çökertme, varsa toplumu etkileyecek bir güç/örgüt/ideoloji, topyekun karalama kampanyalarıyla çarpıtma, mevcut iktidar dışında alternatifsizmiş gibi gösterme (örneğin; “ya AKP ya da CHP’ye oy verin, olmazsa MHP de olur” türünden seçim dönemi yayınlarını hatırlayalım)… Bütün bunlar, daha fazla toplumda biraz robot, biraz hayvan, az bir şey de uysal bir insan olarak” “ye-iç-yat felsefesi”yle yürüyen siyaset-memlekete düşünmeyen bir “model insan” yaratmaktır.
Bu çerçevede üç temel güdü hareketlendirilir. İlk ikisi biraz daha gizliden yapılırken, üçüncüsü çok açık ve en yoğun kullanılanıdır. Bunun içindir ki, bisküviden arabaya, sakızdan emlak reklamlarına kadar kullanılan “obje” kadındır. Basın yayının içine düştüğü bu durumu görünce rahatlıkla birçok dev basın-yayın kurumunun gazetecilik yapmadığını savunabiliyoruz.

Önyargılı değerlendirmelerde bulunmadığımızı gazeteciliğin temel ilkelerden sadece bir tanesini paylaşarak gösterelim.
“Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın temel evrensel değerlerini, çok sesliği, farklılıklara saygıyı savunur. Irk, etnikte, cinsiyet, milliyet, din, dil, sınıf ve felsefi inanç ayrımı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını veya inançsızlığını doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtıcı yayın yapmamaya özen gösterir.” Tek bir gazetecilik ilkesi böyle!
Tabii ki gazetecilerin de ideolojik-politik görüşleri vardır ve bunları açıklama haklarına sahiptirler. Ancak bunu haberlerinde yapamazlar. Yorum yazabilirler bunun için ve haber ile yorumu net bir şekilde ayırırlar. Hakaret, iftira bir haberin içinde hiç ama hiç yer almamalıdır. Ama gelin görün ki Türkiye’de yaşıyoruz. Belki ciddi anlamda, Cumhuriyet tarihi, hatta Osmanlı yıllarında bile gazetecilik kurallarına uyulmamıştır. Lakin son otuz ile otuz beş yıldır bu topraklarda gazeteciliğin esamesi bile okunmamaktadır.
Sonuç olarak basın-yayın ciddi bir güçtür ve şu an Türkiye’nin en etkili, en büyük kurumları varoluş gerekçeleriyle çelişmektedir. İlkelerinin ve ülkelerinin canına okumaktadırlar… Bu ülkenin bütün sorunlarını basın çözer demiyoruz; ama Demirel’in sözü tersinden ve olumlu anlamda doğrudur: “Basın isterse, görevini doğru yaparsa bu sorun üç ayda çözülür.” Mısır, Tunus, Libya, Suriye vb. Ortadoğu ülkelerinde yaşayan aslı HALKLARIN ÖZGÜRLÜK BAHARI olan devrimsel gelişmeyi, Kürt coğrafyasını etkilemesin diye mi “Arap baharı” olarak adlandırıyoruz. On yılların özgürlük ve demokrasi mücadelesini görmezden geldi basınımız. Gazete büroları bombalandığında, muhabirler öldürüldüğünde, dağıtımcılar satırlarla doğrandıklarında “dilsiz şeytan”ları oynayanlar, acaba bir çocuk heyecanı ve saflığıyla “Kral Çıplak” diyebilecekler mi?

5 aydır fazladan yatıyorum

FAZIL DUYGUN

Kızılcahamam Cezaevi

Şu an itibarıyla 12 ayı aşkın bir süredir cezaevindeyim ve 18 ayı, son 10 yılda olmak üzere gazetecilik faaliyetlerimden dolayı son 20 yılda toplam 22 ay cezaevlerinde yattım.
Hakkımda son 10 yılda açılan dava sayısı ise 40’a yaklaştı, almış olduğum veya hakkımda istenen cezaların toplamı yüzlerce seneyi buluyor.
Yaklaşık olarak aralıksız 22 yıldır basın camiasındayım. Muhabirlikten, temsilciliğe, köşe yazarlığından, haber müdürlüğü ve sorumlu yazı işleri müdürlüğüne kadar bu mesleğin her safhasında toz yuttum diyebilirim. Cezaevine girmeden önce, en son çalıştığım medya kuruluş ise Türkiye’nin birkaç yabancı dilde yayın yapan haber sitesi Timetürk’tü ve orada tercüman ve yazar olarak bulunmaktaydım. Bugüne kadar, aylık dergiler, haftalık dergiler, akademik dergiler ve internet haber siteleri olmak üzere, tam 14 ayrı basın ve medya kuruluşunda çalıştım. Bu süre içerisinde de kimisi tutuklu, kimisi hükümlü olmak üzere 6 defa cezaevine girdim, onlarca defa ise gözaltına alındım.
Gözaltına alınmam veya hapis cezası almamın tek sebebi “basın-yayın yoluyla örgüt propagandası yapmak” iddiasıdır. Bu iddiaya rağmen, emniyet kuvvetleri tarafından evimde, ofisimde ve el konulan bilgisayarlarımda yapılan inceleme ve araştırmalarda, yasadışı malzeme olarak Allah’ın bir tek çöpü bile bulunmamıştır. Bütün suçlamalar, düşünce suçlusu olarak bu işten çok çekmiş, Türk edebiyatının usta romancılarından merhum Kemal Tahir’in “Kanun, kanun değil ki mübarek. Don lastiği gibi, uzat, uzatabildiğin kadar” tespitiyle hep “zan” üzerine bina edilmiştir. Tıpkı, bugün cezaevlerinde bulunan veya haklarında dava ve soruşturma açılmış, her fikirden yüzlerce gazeteci-yazar meslektaşıma da yapıldığı gibi.
Gazetecilik mesleğimi icra ederken, sadece yurt içi değil, yurt dışından gelen baskılarla da karşılaştım.
Mesela, bunlardan en ilginç 3 tanesini kısaca anlatmak istiyorum:
Bildiğiniz gibi, ben tam 10 yıldır Çakal Carlos’un Türkiye’deki tek temsilci gazetecisiyim, kendisiyle gerçekleştirdiğim ve Baran dergisinde yayımlanan haftalık röportajlar, Tahkim Yayınları tarafından “Söz Çakal Carlos’ta” adıyla yayımlandı.
2009 yılı 16 Mayısında, Filistin’le ilgili uluslararası bir panele konuşmacı olarak katılan meşhur kadın direnişçi Leyla Halid hanımla, onun 40 yıllık arkadaşı olan ve o tarih itibariyle 18 yıldır görüşmemiş olan gönüldaş Çakal Carlos’u, telefonla görüştürdüm. Bu görüşme başta HaberTürk TV, ATV ve STV ve Yeni Şafak gazetesi olmak üzere medyada epey ilgi çekti. Ancak 10 gün sonra, Fransa Devlet Başkanı (daha doğrusu Cumhurbaşkanı) Nicolas Sarkozy, bizzat kendisi Poissy Cezaevi direktörünü aramış ve gönüldaş Carlos’un yasal hakkı olan benimle telefonla görüşme hakkını, “Bir daha Fazıl Duygun’la görüşmeyecek!” diye adımı vererek engellemiştir.
Carlos, iki yıldır benimle görüşememekte, sadece avukatlarıyla görüşebilmektedir.
Diğer bir baskı ise, El-Cezire haber kanalının 2005 yılında bizimle gerçekleştirdiği uzun bir röportaj, Türkiye’nin devreye girmesiyle engellenmiştir.
2006 yılında, El-Cezire Genel Müdür Yardımcısı ile gerçekleştirdiğim bir röportajımın yayımlanması üzerine kanalın Türkiye’deki temsilcilerine zılgıt çekildiği, bizzat tarafıma anlatılmıştır.
Benim bunca yıllık mahkeme sürecinde edindiğim intiba şudur: Sadece gazeteciler değil, birçok yargılama, hukukun temel dayanağı olan deliller ve iddia makamının suçu ispat etme yükümlülüğüyle değil de, zan üzerine ve yargılanan kişinin, kendisinin suçsuz olduğunu ispatlaması esas alınarak gerçekleştirilmektedir. İşte bu sebeple, insanlarımız adalet dağıtıldığına inanmamakta ve en basit davalarda verilen hükümler bile, yüksek yargıya havale edilmektedir. Hangi hükümet ve anlayış gelirse gelsin, mevcut mekanizmayı benimsediği için, 80-90 yıldır adalet bir türlü sağlanamamaktadır. Yani değişen şey adaletin sağlanması değil, zulüm mekanizmasının kumanda merkezidir.
Bakınız, ben düşünce ve hayat tarzını benimsediğim bir insana karşı gerçekleştirilen hukuksuzlukları sadece sorguladığım için bu kadar zorluklara göğüs germek zorunda kaldım.
Bu insan, Türkiye’nin en üretken aydınlarından biri olan Sayın Salih Mirzabeyoğlu’dur.
2000 yılı 25 Ocak tarihinde tutuklu olarak bulunduğu Metris Kapalı Cezaevine (hem de hiçbir isyan girişimi olmamasına rağmen, 2000 yılı Aralık ayındaki vahşi “Hayata Dönüş” operasyonlarının öncüsü olarak gösterilen) düzenlenen bir operasyonla, ölümüne işkence edilen ve öldü diye bırakılan bir insanın, ertesi gün üstü başı yaralı ve çamura batmış elbiseleriyle (halkın gözünde küçük düşürmek için özelikle yapılmış) karga tulumba hakim önüne çıkarılmasını (eski İstanbul 6 Nolu DGM. Hakim Sedat Karagül, sonradan “Bu davada bana çok baskı yapıldı” diye itirafta bulunacak ve bu itiraflarından dolayı tenzil-i rütbeyle cezalandırılacaktır) tam bir yıl sonra, sorumlu yazı işleri olarak yazdığım Haberci dergisinde sorguladım. Bu nasıl bir mahkemedir ki, sanık sandalyesine oturttuğu bir insan yara bere içindedir ve elbisesi çamura batmaktır. Bu insan cezaevinden getirildi, nasıl bu hale geldi?!
“Bir mahkeme reisinin, duruşma başlamadan önce yapacağı ilk şey, ‘bu durumun tespit edilip kayıtlara geçirilmesi ve sanığın derhal bir sağlık kurumuna gönderilmesi kararını vermek’ olması gerekmez mi” dedim ve açılan bir dava ile aynı mahkeme tarafından (6 nolu DGM) o günkü ceza kanunları gereği 13 bin TL hapis cezasıyla cezalandırıldım. 13 bin TL’yi ödemezsem, yaklaşık 5 yıl hapis yatacaktım.
Şu an yattığım cezalardan bir tanesi de şudur: Yine İçişleri Bakanlığı’nın tespiti ve bu tespite dayanarak, Adana eski DGM’si tarafından hakkında açılan davada, takipsizlik kararı verilerek, davanın düşmesi sağlanan Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun, o sıralar 8 yaşında olan kızını okuldan alıp evine götürmek üzere okul önünde beklerken, herhangi bir savcılık kararı olmadan, karga tulumba polis arabasına (hem de sivil) bindirilmesi, evinin baskın yapılırcasına aranması ve mahkemece tutuklanıp bir yıl sonra yargılanmaya başlanması, iddianamede, kendisi hakkında bizzat savcılık tarafından itiraf edilen, her ne kadar hakkında (aleyhinde) bir ifade olmamasına, her ne kadar herhangi bir eyleme katıldığına dair bir delil olmamasına ve her ne kadar herhangi bir eylem emri verdiğine dair bir delil olmamasına rağmen, lidersiz bir örgüt düşünülemeyeceği ve yazmış olduğu 40 kadar kitapta, rejimi değiştirip yerine bir “İslam Devleti” kurma iddiasında bulunduğu ifadesine rağmen, sadece ve sadece “zan”na dayanarak “idam” cezasıyla cezalandırılmasını, avukatlarıyla röportajlar yaparak değerlendirdiğim için cezalandırıldım.
Komiklik sadece burada da değil. Şu anda 2002 yılında eski TCK’ya göre 159. maddeden; 2005 yılında yeni TCK’nın 301. maddesine uyarlanarak, eski Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’a “hırsız” dediğim için 18 ay ceza aldım. Ama mahkeme, 2008 yılında değişikliğe uğrayan bu maddeden dolayı, bu davamı yeniden görüp yargılama için Adalet Bakanlığı’ndan izin alması gerekirken; “Davanız biraz karışık” deyip kendi hatasının ceremesini bana yükledi. Şu an itibarıyla tam 5 aydır fazladan yatıyorum.
Sistemin gazeteci-yazarlara yaklaşımını şu şekilde ifade edebilirim: Yukarıda Sayın Mirzabeyoğlu örneğini vermiştim. Tabiri caizse, Sayın Mirzabeyoğlu’nun durumu, Komünizm ideolojisinin sahibi Karl Marx’ın Lenin’in gerçekleştirdiği durumdan suçlu bulunup idama mahkum edilmesine benziyor.
Sistem bize, “Eyleme karışmayın, düşüncelerinizi ifade edin” diyor, ama yargılarken, sanki devrim yapmış gibi yargılıyor.
Aynı basın kuruluşlarında beraber çalıştığım ve hepsi de, sorumlu yazı işler müdürü olan Yavuz Arslan, İbrahim Keskin, Aydın Alkan, Bünyamin Eser ve Selim Zengin de benimle aynı kaderi Paylaşmak üzereler. Hemen hepsinin hakkında birçok dava açılmış olup, ağır hapis ve para cezalarıyla karşı karşıyalar.
Sizler daha iyi takip edebiliyorsunuz. Bugüne kadar yargılanmış veya yargılanmakta olan yüzlerce gazeteciden yüzde kaçı hakkında, bir tanecik bile olsa, yargılandıkları suçlama olan “terör kapsamına girecek nesnel bir delil” gösterilebilmiştir acaba? Yüzde biri bulur mu dersiniz?
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum, saygılarımla.

Sendikasızlaştırılmış basın tutukludur

MÜYESSER YILDIZ

Silivri 8 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi

Türk basını aslında sendikasızlaştırma hasretine maruz kaldığından beri tutuklu değerli dostlar. Bugün bizlerin hapislere tutulması, o sürecin somut, kanlı-canlı acı sonucu, o kadar!..
Yıllar önceydi, AB’nin resmi gazetesi denilen gazetesinde yayınlanan, ama kısa süre içinde apar-topar iptal edilen bir kararı okumuştum. Karar, Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan üyeliğe ehil olup olmadığına ilişkindi. Doğu Avrupa ülkeleri ile üyelik müzakereleri çoktan başlamıştı ve söz konusu kararda, Türkiye’nin, birçok açıdan bu ülkelere göre üyeliğe daha ehil olduğu vurgulanıyordu.
Benim asıl dikkatimi çeken ise AB’ye çok şaşırtıcı ve ilginç gelen bir Türkiye gerçeği veya normalinin altının çizilmesiydi. Mealen aktarıyorum; Yaşayan tüm ekonomik sıkıntılara rağmen, Türklerin bunları nasıl aşıp ayakta kalabildiği sorgulanıyor, ardından şu tespit yapılıyordu: “Türklerde aile bağları o kadar güçlü ki, sıkıntı olduğunda bulguru, tarhanası, mercimeği köyünden gönderiliyor, ana-baba evini-aşını evli çocuklarıyla paylaşıyor. İşte Türkleri bu dayanışma ayakta tutuyor”…
Batılılara “Mucize” gibi gelen bu dayanışmanın adı, bence basında da “sendika” idi, sendika olmalıydı. Ne zaman ki gönüllü veya zorunlu olarak bundan vazgeçtik, vazgeçirildik, işte o zaman “tutukluluk” dönemimiz başladı. Bizim oralarda bir söz vardır, “Dışı Kalaylı, içi vayvaylı” diye… Medyamız da görünüşte çağ atladı, en son teknoloji ve haberleşme imkanlarına kavuştu, ama asli unsurunu, “insanı-çalışanı” unutuldu. Unutulanı unutturmayacak ya da milletvekillerinin, milletin değil, liderin vekili olması misali, gazetecilerin patron veya siyasinin iki dudağı arasına mahkum etmeyecek, gazetecilerin patron veya iktidarın değil, milletin hak ve çıkarlarının sözcüsü olmasını sağlayacak tek bir güç vardır biz gibi ülkelerde; o da sendikadır.
Yine yıllar önceydi, gazetecilerin sendikası, toplu sözleşmesi, mesaisi vs. vardı. Merhum Turgut Özal, bir haberimden dolayı çalıştığım gazeteden atılmam için patrona baskı yapıyordu. Bense o günlerde senelik izindeydim. Şimdilerde “Ergenekon” tutuklusu gazetecilerden Nedim Şener ve Ahmet Şık dışında kimseyi tanımadığını söyleyen Nazlı Ilıcak, beni telefonla buldurdu, akıbetimi bildirdi!.. Ama aramasının asıl sebebi bu değildi, iznimi uzatmak için gerekirse rapor alıp göndermemi istiyordu. Neden mi? Toplu sözleşmeden yararlanmamı, böylece mağduriyetimin bir nebze de olsa telafisini arzuluyordu tüm samimiyetiyle… Nazlı Hanım’ın bu gayreti, muhtemeldir ki, eşi rahmetli Kemal Ilıcak’ın bilgisi dahilindeydi. Demem o ki, bir zamanlar siyasilerin bakıları karşısında patronların dahi, mağdur gazeteciler için en büyük güvence gördüğü/saydığı sendikaydı…
Hasılı kanaatimce, Türk medyasının tüm kesimlere örnek olacak gerçek ve büyük bir dayanışma sergileyip “tutuklu” halden kurtulmasının ilk adımı, yeniden, güçlü bir sendikalaşma hareketinin başlatılmasıdır.
Bizlerin “esaretten” kurtulmasına gelince; eminim ki tüm hukukçular, hukuk fakültelerinde öğrendiklerinin A’dan Z’ye nasıl ters yüz edildiğini görüyor, bunun şoku içinde de bizlere yardım elini uzatamıyor!.. Hepimizin gözleri önünde Türkiye için ayrı bir hukuk yazılıyor, yetmiyor, yandaşlar-karşıtlar şeklinde ikili bir hukuk sistemine geçiliyor… Bir ülkede;
– Bakanını, sırf kanunların üzerinden atlayıp pratik çözümler bulduğu için öven,
– Çıkarılan kanun veya yapılan atamaları, hukuka aykırı bulan yargı organlarına savaş açan,
– “Yargı bana karışmasın” diyebilen,
– Evrensel hukukun özü olan “beratı zimmet esastır” ilkesini ayaklar altına alıp, daha iddianamesi hazırlanmamış bizleri “terörist” ilan edip yargısız infaza tabi tutan,
– Ve tam 17 yıl düşüncesinden, “Bu hukuku hazırlayanlar, bu düzenin kaldırılmasının maşası olacaklar” gibi hedef koyan yöneticilerin olması normal midir?
Bunların yanına, Türkiye söz konusu olduğunda, Kopenhag kriterlerinin birincisi, hukukun üstünlüğünden sadece ve sadece “askerlerin yargılanabilmesini” anlayan, yasak savma kabilinden de sadece iki gazeteci için sesini azıcık yükseltirken, diğerlerini “Ergenekoncu” sayan bir Batı anlayışını koyun… İşte huzurlarımızda “En ileri demokrasi… En ileri hukuk!..”
Bu şartlar altında cezaevindeki bizlerin tek tek mücadelesi, hatta medyanın topyekun mücadelesinin dikkate alınması, sonuç vermesi ve kader zor, değil mi?..
Başta tüm hukuk adamları, barolar, üniversiteler ve de maddi veya manevi bağlantılarını bir tarafa bırakabilecek sivil toplum örgütlerinin bu mücadelemize omuz vermesinin sağlanması, inanıyorum ki, sadece bizlerin değil, medyanın ve beraberinde herkes için gerekli hukuk ve özgürlüğü getirecektir.

MÜYESSER VE MİLADİÇ

Biliyorsunuz, Bosna savaşında 8 bin sivilin öldürüldüğü Srebrenitza katliamının sorumlularından Sırp Komutan Ratko Mladiç 16 yıldın sonra geçen 27 Mayıs’ta yakalandı. Ve o Mladiç sadece bir hafta sonra 3 Haziran günü hakim karşısına çıkartıldı. Hakkında 11 suçlama vardı, iddianamesi ise toplam 38 sayfaydı.
Bir de biz tutuklu gazetecilerin haline bakın; 3-4 yıldır cezaevinde oldukları halde hala neyle suçlandığını bilmeyen, ama iddianameleri binlerce sayfayı bulan arkadaşlarımız var. Son dalgada tutuklanan bana gelince, 4 aydır cezaevindeyim ve halen ben de suçumu bilmiyorum. Dahası hakkımdaki iddianamenin ne zaman hazırlanacağı da bilinmiyor!..
Demek ki bizler, Sırp kasap Mladiç’ten daha ağır ve korkunç suçlar işledik!..
Ve Mladiç’in cezaevi şartları: Hollanda’nın en lüks mahallelerinden birinde bulunan bir cezaevinde kalıyor… Hücresi çok konforlu, uydu bağlantılı TV’si bile varmış. Hücresinin kapısı gece ve yemek saatleri dışında açık tutulduğu için diğer mahkumlarla rahatça iletişme geçme, ailesiyle rahat görüşme imkanı varmış. Bunları bırakın, 1994’te intihar eden kızının mezarını ziyaret etmesine bile izin verilmiş…
Silivri’nin şartlarını anlatmama gerek yok, az-çok biliyorsunuz… Sadece şu kadarını belirteyim; su verilme programına göre yaşıyoruz!..
Demek ki bizler Mladiç’ten daha tehlikeliyiz!..
Bir örnek de ülkemizden… Yıllar önce adamlarıyla birlikte polis karakolunu basıp gözaltındaki oğlunu kaçıran eski milletvekili hatırlarsınız… Bu zat, 5 yıl önce 18 kişiyle birlikte gözaltına alındı. Örgüt kurma, örgüt üyesi olma ve ihalelere fesat karıştırma suçlarından… Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmada kendisi ve 16 arkadaşı, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı, sadece oğlu tutuklu kaldı. Ama 1 ay sürdü tutukluluğu ve avukatların itirazı üzerine o da serbest bırakıldı. İşte bu davanın geçen 11 Haziran’da karar duruşması vardı… 4 kişi, 28’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezayı alanlar arasında o eski milletvekili de vardı ve hakkında “yakalama” kararı çıkartıldı.
Ne karakol bastık, ne örgüt kurduk, ne de ihalelere fesat karıştırdık… Ama bizler tutukluyuz… Kimimiz yıllardır bu halde yargılanıyor, ben ise ne zaman hazırlanacağını bilmediğim iddianameyi bekliyorum Silivri hapishanesinde!
Demek ki bizler sadece Mladiç’ten değil, 28 yıl hapis cezasına çarptırılmalarını gerektiren suçları işlemelerine rağmen 5 yıl tutuksuz yargılanabilenlerden de daha daha tehlikeliyiz!..
Ama hayır! Bizler ne Mladiç’iz, ne örgüt, ne de çeteyiz! Sadece ve sadece gazeteciyiz!..
Maruz kaldığımız haksız, hukuksuz saldırı, iftira ve zulümlerin bu soğuk duvarları aşmasında gözümüz, kulağımız, dilimiz, elimiz, kalemimiz oldunuz. İyi ki varsınız!..
“TUTUKSUZ GAZETE”lerde buluşmak dileğiyle,
Silivri’den kucak dolusu sevgi, saygı ve selamlar.

Düşüncenin ruhu vardır

KENAN KARAVİL

Adana Kürkçüler F Tipi Kapalı Cezaevi

Düşüncenin ruhu vardır tıpkı canlılar gibi. Zamansız değildir ortaya çıkışı. Yaşam bulmak, inanç olmak, tüm sınırları aşmak arzusudur. Ateşten gömlek gibidir sevdalılarına.
Gazeteci olmak, hakikatlere bağlanmak, onunla yürüme becerisini de göstermektedir ki öyle olsa gerek. Düşüncenin zamanını yakalayıp ruhu almaktır. Dilini ve ruhunu bulmak gerçeklerin eylemini yaşamaktır. Her düşünce ateşle sınanıyorsa dili demokrasidir, demokrasinin dili ise eylemdir, bedeni hakikatlerdir.
Coğrafyamız kültürlere doğuş merkezidir, kültür anadır, inançtır, kimlik ve doğayla bütünlüklü dilin sihirli sözcükleridir. Bir basın mensubu, sözcükleri kullanan kadar ona anlam biçen olmalıdır. Her cümle düşüncelerinin doğası olmalıdır. Yalın sade ve duygu yüklü…
Düşüncelerimizin olduğu her tarafta bir misafir, dost arkadaş ve kardeşiz; mekanımızın önemi ortadan kalkar. Biliriz ki, temsil ettiğimiz düşüncelerin hepsini yaşıyoruz. Senin zindandaki fiziğimin özgürlüğü, düşüncelerin ulaştığı sınırlarla ölçülür.
Değerli Arkadaşlar…
İfadenin özgürlüğü, dillerin özgür kullanımına bağlıdır. Basın kuruluşlarının dili halktır, halklardır. Yerküremizde kaybolmuş ya da bu riski taşıyan, kullanılırken büyük baskılar, hukuksuzluklara uğrayan her dil ifade özgürlüğünün inkarıdır. Canlıların doğuşundaki anlam, kendisini yaratan ana dilidir. Hepimizin ortak duygularının, farklı düşüncelerinin anlaşılmasını simgeleyen ruhtur dil, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğünün sağlanması amacıyla yürüttüğünüz çerçeveye ben de böyle bir ek yapmak istedim. Dillerin özgürlüğü!..
Basın çalışanı olmak ülkemizde tek başına yetmiyor, farklı şeyleri de kişilik edinmek, karakter haline getirmek gerekiyor. Unutturulmak istenilenlerin kendisi olmak farkındalığı yaratmakla eşdeğerdir, Kürtçe dilinin üzerindeki baskıları görmek kadar, ona karşı durmak da ifade özgürlüğü içinde basın özgürlüğünün ön koşuludur. Azadiya Welat gazetesinin üzerindeki baskının nedeni, özgürlük geleneğinin dayandığı çizgi ve tüm direnenlere ses olmak, dost ve yoldaş olmaktı; sadece bu.
Bu amaçla; Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) ifade ve basın özgürlüğünün yaygınlaşması duruşunu önemsiyorum. Benim gibi onlarca gazeteci arkadaşım, cezaevinde yüzyılı aşan cezaların verildiği akıl dışılıklarla karşı karşıyayız. Böylesi zorluklarla mücadeleyi ilkesel temellere oturtmak, hukuksuzluklara karşı düşüncelerle durmak için, insan olmak yeterli.
Bizleri burada ayakta tutan, dirençli, inançlı yaşamda ısrar etmemizi sağlayan insanların “kendini bilme” gereğidir. Amaç çok yazmak, söylemek değildir. Hakikatin bir ucunu yakalayıp onunla yaşamı yaratmaktır. Tüm doğrular, ancak hakikat varsa geçerlidir. Gazete, basın, doğruları savunacaksa, yazacaksa öncelikle yaşamını yürüttüğü coğrafyanın acılarla yüklü, direnişle örülü gerçeğini içselleştirmeli, unutmamalıdır. Hatırlayabilendir yaşayanlar; yoktur unutulan ne varsa. Bilineni aramak değildir öykümüz; insanlığa ait, doğanın ruhunu hisseden tarih arayışıdır. İfade etmeye çalıştığımız özlemlerimiz hemen yanı başımızdadır. Çünkü hepimiz kendimizi arıyoruz, kaybetmek istediğimiz gerçeğimizi.
Değerli Arkadaşlar;
Balık hikayesi gibi unutmak, zindanda, ovada ve koca kentte, hepimiz hislerimizle, duygu ve düşüncelerimizle var oluruz. Tarihi ve günümüzü yaşarız. Unutmak iz’sizliktir. İz’sizlik hiçlik. Yaşamın en sıcak anında balık gibi bir akvaryuma konulduğunuzu düşünün. Bir anda hayatın içinden alınırsınız ve kapatılırsınız. Hayat artık dışarıda kalmıştır. Koparıldığınız tüm her şey dışarıda ve artık göremeyeceğiniz bir uzaktadır. Gürül gürül akan bir nehirde boğazınızda bir kancayla çekilip alınmış ve küçücük bir akvaryuma konulmuşsunuzdur. Akvaryumun cam duvarlarına çarpa çarpa artık oranın sizin nehriniz olduğunu algılamaya başlamışsınız. Sınırlarını öğrenene kadar çarpar durursunuz duvarlara. Sahi, bir balığın bunca zamanlar nasıl akvaryumda ne kadar, nasıl yaşadığını hiç düşündünüz mü? 3 saniyelik hafızası ile balık akvaryumun her tarafını döner durur. Her üç saniyede bir balık, yeni şeyler gördüğünü zanneder ve ömrünün sonuna kadar öyle devam eder.
İnsan toplulukları düşüncelerinin toplamıdır. Tarihten süzülür, bugüne hatırlanmak isteyen açılardan kaçarak gelmiştir. Bu nedenle unutmamak ifade etmektir. Sözsüz kalmak balıklaşmaktır. Üç saniyelik gelip-geçici tarihsellik… Tarih bellekse, belleğimizi ifade etmek özgürlük aşkıdır. Özgür basın arayışçılığı hakikate aşkla bağlılıktır. Tüm dostlarımızla özgür günlerde görüşmek umuduyla…

Biz Cezaevindeyken basın sansürü özgürlüğü 103. yılında

Hamdiye ÇİFTÇİ

Bitlis Cezaevi

Di serîde miyane kê destnişankirinde sûd dibinim. Di demekê paye giçti ye Turkiye’yê de azadiya derbirin û çapermeniyƐ tê nigaşkirin de sendiya rajnamevanên Turkiye’yê bû sedem salvegera 103’min 24’ê tirmehƐ rakirim sansura li ser caper meniyê de niha li girti gehên Turkîyê’de nêziki 70 rojnamevanên girti here.
Jiba vê rewşê weke bertek bi nave “rojnameye girti “weşandin û her wekidin çalakiyên ditis dikerîm bêjim hêz û arişan didin me. Hemü pişesazêmayi divê hewldanê de ked dane zor spas dikim. Bivê wateyü salvegara rakirina sansura liser çapermeniye bi dileki temgin beji piroz dikim.

(Başta belirtmemde yarar var: Kamuoyunda Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü tartışılırken, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın basında sansürün kaldırılışının 103. yıl dönümü olan 24 Temmuz nedeniyle Türkiye’de 70’e yakın gazetecinin tutuklu olmasına tepki amaçlı, “Tutuklu Gazete” adıyla çıkardığı gazetenin ve yapılan tüm etkinliklerin bizlere güç ve moral verdiğini belirterek, emeği geçen bütün meslektaşlarımıza teşekkür ediyoruz.
Bu vesileyle basında sansürün kaldırılışının yıldönümünü hüzünle kutluyorum.)
Gönül bu yazıyı Kürtçe devam ettirmek isterdi. Ama ne yazık ki yazıya Türkçe devam etmek zorundayım. Bir daha sansür mağduru olmamak için…
Bu sene basında sansürün kaldırılışının 103. yıldönümünü kutluyoruz. 103 yılda geçen zaman dilimi içinde Türkiye’de basın alanındaki gelişmelere, özgürlüklere baktığımızda, hiç de olumlu bir tablo çizilmediğini göreceğiz. Sözde sansür kaldırılmış, hem de 103 yıl önce… Ancak şu da bir gerçek ki, şu an bu satırları yazarken bile düşüncelerimi sansürlemek zorunda kalıyorum. Yaşadığımız ülke öyle bir hal almış durumda ki, artık sansür doğallığında bunu yaşamımızın bir parçası olarak görebiliyoruz.
Şimdi bu satırları yazarken, cezaevinde gözümüz-kulağımız olan günlük gazetede bir haber dikkatimi çekti. Haberde, Mustafa Kemal Atatürk’ün 80 yıl önce Türk Tarih Kurumu’na yazdığı, birkaç satırı hariç tüm metni bugüne kadar yayınlanmamış 21 sayfalık mektubunun ortaya çıktığı ve Atilla Oral’ın “Atatürk’ün sansürlenen mektubu” adlı bir kitabını çıkardığı yazılıyordu. Bu durum beni iyice kaygılandırdı. Bir ülkenin önderinin mektupları sansürlenebiliyorsa bu durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.
Bilmiyorum, şimdi neresinden başlamalıyım sansürlenmeyecek bir yazıya? Her şeyi düşünerek kelime kelime seçerek yazmalı, yasak olmayacak, sansürlenmeyecek bir şekilde mürekkebi akıtmak gerek… Malum burası cezaevi… Okuma komisyonundan geçer mi geçmez mi, sonra gazete yayın kurulu yayınlar mı yayınlamaz mı, yayınlanırsa gazete kapatılıp ceza alır mı/gelir mi? Diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne de olsa yazdıklarım ve yaptığımız haberlerden dolayı esaret altındayız. Topluma zarar vermemek için uzaklaştırıldık. Bomba olarak görülüyoruz ya, ya aniden patlarsa diye buradayız…
Dünya kamuoyunda Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü tartışılıyor. Aslında Türkiye’de tutuklu gazetecilerin ve sansürlenen gazetelerin sorunu yeni bir sorun değil. Kapatılan gazeteler, dergiler, tutuklu gazeteciler hep vardı. Belki görülmeyen, görmezden gelinen baskı gören, tehdit edilen, öldürülen veya yüzlerce yıllık hapis cezasına çarptırılanlar vardı. Ama Kürt veya muhalif basın olduğu için, hep birçok faili meçhul gibi üzerine örtüler çekilip kapatıldı.
Dünya basın özgürlüğü ihlali sıralamasında birinciliğe sahip olan ülkemizde 40’tan fazla Kürt gazeteci ve 23’e yakın sosyalist gazeteci halen tutuklu bulunuyor. Bunlar hiç görülmedi, bilinmedi. En son Ergenekon kapsamında aralarında Ahmet Şık ve Nedim Şener’in bulunduğu çok sayıda gazetecinin tutuklanmasıyla birlikte, Türkiye’de bütün basın örgütlerinin, farklı fikirleri savunmalarına rağmen tarihte bir ilki yaparak “Gazetecilere Özgürlük Platformu” kapsamında zindandaki bütün gazetecilerin sorunlarına dikkat çekmesiyle, bunca yıllık hak ihlali su yüzüne çıkarıldı.
Ben de Başbakan Erdoğan’ın gazeteci olarak görmediği ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün resmi Polonya gezisi sırasında “terör örgütü silahlı eylemlerine” katıldığı için cezaevinde olduğumuzu söyleyip geçiştirdiği Kürt bir gazeteciyim. Basın özgürlüğü ve uzun süren tutukluluktan nasibimizi alarak 1 yıl 1 aydan fazla bir süredir cezaevinde olmama rağmen, henüz doğru düzgün iddianamemi bile göremedim. Gazeteciler üzerinde daha önce propaganda yapmak, devlet memurunu teşhir etmek gibi suçlama yapılırken, son dönemde örgüt üyeliği ve örgüte yardım yataklık iddialarıyla 70’e yakın gazeteci, yazdıklarından dolayı cezaevlerinde ve çok sayıda gazeteci ise yazdıklarından dolayı yargılanıyor.

ESARETİN İZİ(LENİMLERİ)…

Zindanın dili yoktur yaşanan acıları anlatmaya… Bu mekanı tanımlayabilmek için bu mekanda yaşamak gerek. Bu anlamda biz de Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğünden nasibimizi alarak zindan derinliklerini görme, bilme şansını yakaladık. Yani ülkemizde basına sınırsızca tüm kapılar açılıyor; bu demir parmaklıklar ve taş duvarlar olsa bile…
Kameramız, fotoğraf makinelerimiz elimizden alınıp elimize kalem yerine kelepçe takılmış olabilir, ama biz yine gazeteciyiz. Bir halkın omuzlarımıza yüklediği sorumluluğu yerine getirerek, olduğumuz yer ve mekan neresi olursa olsun, mesleğimizin gerekliliğini yerine getiriyoruz.
Basında sansürünün kaldırılışının 103. yılı nedeniyle Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın bizleri yalnız bırakmayıp bugüne özel tepki amaçlı çıkardığı “Tutuklu Gazete” adlı çalışma için, zindanda bulunan tutsak gazeteciler kolları sıvadık. Bu nedenle zindanın içinde zindanın dili olabilmek için kısa bile olsa zindan derinliklerinde yaşananları siz duyarlı okuyucularımızla paylaşmaya çalışacağız. Her adımda, her gün yeniden karanlıklara gömülen cezaevlerinde yaşananları su yüzüne çıkarmaya çalışıyoruz. Cezaevlerinde bulunun tutuklu gazeteciler, bulundukları yerlerde sizler için büro açtı adeta… Şaka bir yana ama, aslında öyle bir imkan olsaydı fena olmazdı. Eee, bunca gazeteci içerideyken büro da olması imkansız değil herhalde.
Bu mekanda yazılacak, çizilecek o kadar çok öykü, haber, görüntü var ki, anlatmaya cümleler yetmez. Hoş, biz yazsak da okuma komisyonundan geçmez ya, o da ayrı bir mesele.
Genel olarak cezaevlerinden bilgi verecek olursak, şu anda cezaevlerinde var olan görüntüler, yer yer bizleri 12 Eylül darbe dönemine götürmüyor değil. Zindanlar o kadar tıka basa doldurulmuş. Mevcut haliyle büyük bir işkence halinde. Her gün artan tutuklu sayısının dışında, hasta tutukluların içler acısı durumu, ölüm döşeğinde olmalarına rağmen hasta tutsakların tahliye edilmemesi, çocuk tutukluların durumu, uzun süren tutukluluk haliyle birlikte Kürtçe ifade krizi ağırlığını koruyan sorunlar, Anayasa’yla çözülmeyi bekliyor.
Biz Bitlis Cezaevi’nde her renkten, her meslekten, Belediye Başkanı, kadın aktivistler, kuaför, belediye meclis üyeleri, anneler, öğrenci, gerilla, gazeteci vb. 42 kadın, aynı mekanı paylaşıyoruz. Her renkten bir kadın ülkemiz var.
Bizi bu mekanda en çok yaralayıp canımızı acıtan sorunlardan biri de kuşkusuz ülkemizin en büyük sorunlarından olan cezaevlerindeki çocuklardır. Her ne kadar uzun bir süredir TMK’nın çıkmış olmasına rağmen, halen cezaevlerinde sayısız çocuk var. Şu an da gündemde olmayan TMK mağdurlarının yanı sıra cezaevlerinde annelerinin kaderini yaşamak zorunda kalan Kürt çocukları yüreklerimizi sızlatıyor. Bu çocuklardan sadece 2’si olan küçük Şimal (3) ve KCK kapsamında annesiyle gözaltına alınıp tutuklanan Türk bir baba ve Kürt bir annenin çocuğu Argeş’i (4) sizlerle paylaşmak istiyorum. Argeş, 2 yılı aşkın bir süredir burada, bu mekanın etkisinden dolayı çok nadir olan erken yaşlanma hastalığına yakalanmış. Günbegün saçları, kirpikleri beyazlaşıyor. Annesiyle birlikte günlerce gözaltında kaldıktan sonra annesinin tutuklanmasıyla birlikte aynı kaderi paylaşıyor. Küçük Şimal de zindanın yeni misafiri, 5-6 aydır aramızda, burada 3 yaşına girdi. O kadar saf ve temizler ki, henüz yaşamlarında unutulmayacak bir sahne olan zindan gerçeğinin farkında bile değiller. Çoğu zaman elimizden tutup, “Evra çiye” (Bu nedir) diyerek taş duvarların ne anlama geldiğini öğrenmeye çalışıyorlar. Bir araya gelip oyun da oynuyorlar, ama her zaman beton yığınlarının içinde yarım kalıyor bütün oyunları; uçurtmaları bile uçmuyor, asılı kalıyor duvar kenarına…
Zindanlar yakışmıyor kimseye, hele körpecik çocuklara hiç yakışmıyor… Minik Şimal ve Argeş, bu çocuklardan sadece ikisi. Onlar gibi onlarca çocuk, gözlerini cezaevlerinde açmak zorunda kalıyor. Zindanlarda şekillenen bir kişilikten gelecek beklemek??? Geleceğimizin teminatı çocuklarımız zindanlarda büyüyor.
Ne yazık ki sokak ortasında işkenceye maruz bırakılan, öldürülen tutukluların yanı sıra çocuklara cezaevleri reva görülüyor. Bir yandan cennet bahçelerinde pamuklar için büyütülen siyasetçilerin çocukları varken, çocuklarını gözlerinden sakınırken, Kürt çocuklarına hep zindanlar ve kara toprak düşüyor. Bu çocukların günahı nedir? Kim Şimal’e, Argeş’e çocukluğunu geri verecek? Kim ölen küçük Ceylan’ın, Uğur’un hesabını verecek?
12 Eylül darbe döneminde bile basın alanında bu kadar fazla hak ihlali yaşanmamasına rağmen, 21. Yüzyılda yaşadığımız bu dönemde Türkiye’nin dünyada bir ilke imza atarak henüz basılmamış bir kitabı bile toplatması, bu kadar çok gazetecinin tutuklanması, basın özgürlüğünde 103 yıla rağmen ne kadar ilerlemiş olduğumuz gösteriyor.
İnsan hak ve özgürlükleri dışında basın ve ifade özgürlüğü ihlalleri konularında en doruk noktasına ulaşılan bu dönemde kurulan 24. dönem TBMM’den geçecek Anayasa değişikliğinde, dünyada büyük tepkilere sebebiyet veren Basın Yasası’nın, artık biraz daha baş ağrısı olmaması için köklü olmasa bile değişim olacağı kuşkusuzdur. Ancak bu değişikliklerin kimleri kapsayacağı, nasıl yaşamsallaştırılacağı konusu henüz bir muamma. Bu konuda Kürtçe, Türkçe, Ermenice vb. dil fark etmeksizin basın özgürlüklerinin kısıtlanmayacağı özgür bir basın geleneği yaratılmalıdır. Basın ve İfade özgürlüğünün kısıtlandığı bir yerde bireyin özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir.
Mevcut yasa değişikliğinden Başbakan Erdoğan’ın gazeteci olarak gördükleri yararlanırsa, bunca Kürt ve muhalif gazeteci görmezden gelinirse, basın yasasının değişimi bir anlam ifade etmeyecektir. Bunun için başta halkın oylarıyla Meclise gönderilen 12 gazeteci kökenli milletvekili arkadaşımızın, cezaevlerindeki gazetecileri, basın ve ifade özgürlükleri noktasında temsili güç olabilmelidir. Fikirlerimiz, düşüncelerimiz, yorumlarımız ayrı olmasa da topluma doğruları yansıtmak suç olmamalıdır.
Bu vesileyle gazeteci arkadaşlarımızı, aydınları, yazarları, hukukçuları, siyasetçileri, sanatçıları, bütün duyarlı kamuoyunu, kendi özgürlüklerinin tehlikeye girmemesi için desteğe davet ediyoruz.
Burası Türkiye, dengeler aniden değişebiliyor. Bugün biz buradayız, yarın iğnenin ucu size de dokunabilir. Ne demiş Nazım Hikmet; “Ben yanmasam, Sen yanmasan, Biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”
Gelin hep beraber bu karanlıkları aydınlatalım.
Bu ateş bizi yaktığı gibi sizleri de yakmadan.

Neden Hapisteyiz?!

FÜSUN ERDOĞAN

Kandıra 2 No’lu T Tipi Hapishanesi

Türkiye’de yaşayıp da, birazcık toplumsal sorunlarla ilgili olan herkes bilir ki; her dönem memleketin hapishaneleri şairleri, yazarları, aydın ve gazetecileri ağırlamıştır!..
Bilinir bu coğrafyada düşünmenin, yazmanın, üretmenin, gerçekleri yüksek sesle dile getirmenin, itiraz etmenin bedelinin büyük olduğu!..
Sayısı hiç de az değildir bu topraklarda gazeteci, aydın cinayetlerinin!..
Payınıza yaşamak düşerse eğer; “Seç, beğen al!” misalidir hapis cezaları…Üstelik aylarca hiç sorgusuz sualsiz; ne için tutuklandığınızı, neyle yargılandığınızı bilmeden hapis yatmak da; 2006 yılında yürürlüğe konulan Terörle Mücadele Yasası’nın (TMY) bir ekstrasıdır!..
Bilirsiniz bu coğrafyada “minareyi çalan kılıfını da uydurur” kuralının geçerli olduğunu… Uymadığında da, hiç zorlanmadan “ben yaptım, uysa da olur uymasa da” derler. Mağdur olana ise, bedel ödeye ödeye haklılığını kanıtlamak, olmayan adaleti aramak düşer.
Anti-demokratik yasa ve baskıcı-faşizan uygulamaların hüküm sürdüğü ülkemizde, haksız yere yıllarca hapiste kalmanın, hakkınızda onlarca hatta yüzlerce yıla varan hapis cezaları istenmesinin ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmanın da bir önemi yoktur!..
Kamuoyu baskısının oluştuğu bu tip durumlarda ise, devlet, hükümet adına açıklama yapmak zorunda kaldıklarında da; iknacı geleneğe uygun olarak önceden hazırlanmış, formüle edilmiş “yanıtlar” gözlerimizin içine baka baka tekrar ediliyor!..
Ahmet ŞIK ve Nedim ŞENER’in tutuklanmalarının ardından bildiğim kadarıyla ilk kez, tutuklu gazetecilerle ilgili bu kadar kitlesel protesto gösterileri oldu. Çok sayıda meslek örgütü ve meslektaşımızın bu ortak hareketi hükümetin başı, Başbakan Erdoğan’ı bu konuda açıklama yapmak zorunda bıraktı…
“Gazetecilik faaliyetinden dolayı hapiste yatan yoktur” dedi.
Ayrıca Erdoğan, bu açıklamasında cezaevinde 27 gazeteci olduğunu, onların da anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak, terör örgütüne üye olmak, cinsel istismar, nitelikli yağma, ateşli silah bulundurma, resmi belgede tahrifat suçlarından tutuklu olduğunu iddia etti…
Erdoğan’ın açıklamasında siyasi nedenlerle adli suçları birlikte anmasının kötü bir demagoji, çirkin bir kurnazlık olduğunu belirtip geçeyim…
Burada esas olarak biz tutuklu gazeteciler bakımından önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Tutuklu bulunan ve sayısı 60’ı geçen gazeteciler sorununda Başbakan Erdoğan’ın belirttiği anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak, terör örgütüne üye olmak, propagandasını yapmak iddialarının şu an da tutuklu bulunan ve yargılanan gazeteciler için hazırlanan iddianamelerde mevcuttur.
Yurtsever, sosyalist basından gazete ve dergilerin sahip ve yazı işleri müdürleri bile toplatma ve kapatma cezalarına gerekçe olan yazılar nedeniyle yargılanırken, illa ki yasadışı bir örgütle bağlantısı kurularak hazırlanmış iddianamelerle yargılanıyorlar.
Dolayısıyla Başbakan Erdoğan’a ve yine aynı doğrultuda açıklama yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bu açıklamayı yapma olanağını veren Terörle Mücadele Yasası gerçeğini görmeden, bu ucube, baskıcı, insan hak ve özgürlüklerini ayaklar altına alan yasanın kaldırılması için mücadele etmeden, Türkiye’de gazetecilerin, yazarların, aydınların tutuklanmasının önüne geçilemeyeceği görülmek zorundadır.
2006 yılında yürürlüğe koydukları TMY, bugün bütün ilerici, demokrat, aydın, sosyalist her meslekten bireyin ve kurumların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmaktadır. Ve ne yazık ki, Ahmet ŞIK ve Nedim ŞENER’in tutuklanmalarına kadar bu gerçek maalesef görülmedi. Tutsak gazeteciler olarak bizler, çok az sayıda meslektaşımız ve kurumun dayanışma çabalarıyla tutsaklığımızı yaşayageldik.
Daha düne kadar (ki, bugün de önemli oranda bu durum geçerlidir) devletin, hükümetin bu tipten iddiaları yaygın medyada çalışan gazeteciler ve meslek örgütlerimizce de itibar görmüş, görmektedir!..
Evet! Geniş bir kesime göre, Basın ve RTÜK Yasası’na göre kurulmuş ve yayın faaliyeti yürüten kurumlar ve çalışanları; radyo, televizyon ve gazete olarak değerlendirilmiyor. Buralarda çalışanlar da gazeteci görülmüyor. Yıllardan beni ortada kocaman bir çifte standart ve keyfiyet var. Devlet ve hükümetler de, bu yaklaşımları arkasına alarak, anti-demokratik, faşizan yasalarını yürürlüğe koyup uyguladı, uyguluyor!..
En genel hatlarıyla çizmeye çalıştığım bu tabloya ilerici, yurtsever ve sosyalist basının payına düşen eksik ve zaafları da ekleyerek bitireyim yazımı…
Esas olarak muhalif basının kendi çalışanları, baskı ve sindirme fiilen kendine yöneldiğinde sesini yükseltmesi…
Türkiye’de anti-demokratik, baskıcı, faşizan yasaların yürürlükte olmasını “kanıksamak” ve bu tip saldırılar söz konusu olduğunda, ilk anda bir tepki gösterip devamını getirmemek, mücadeleyi genelleştirme üzerine planlar yapmamak…
Saldırı kime yönelirse yönelsin, bunu kendisine yönelmiş bir saldırıymış gibi algılayıp buna uygun bir refleksi, hareketi örgütleyip karşı duramamak!..
Ve bir de tutuklu gazeteci herhangi bir nedenle çalıştığı kurumla arasına bir mesafe koymayı tercih etmişse şayet; ilgili kurumun cehaletle-sakilliği birleştirerek tarihi yeniden yazmaya kalkışmaktan tutun da, o gazeteciyle ilgili haberleri görmezden gelmeye, sansürlemeye, ellerinden gelse tutuklu gazeteciler listesinde adını çizmeye kadar düzeysiz davranışları da eklediğimde; biz tutuklu gazetecilerin durumuna dair tablo en genel hatlarıyla ortaya çıkar…
Sonuç olarak; TMY kaldırılmadıkça, basın üzerindeki anti-demokratik baskılara son verilmedikçe, bugün bizi tutsak eden yasaların bir gün size de, herkese dokunabileceğini…
Basın meslek örgütleri başta gelmek üzere, tüm meslektaşlarımızın, basının duyarlı olması gerektiği beklentimi(zi) tekrar etmek istiyorum.

Sansürün “kaldırılışı”nın 103. yıldönümünde hoş geldin TUTUKLU GAZETE!..
Emek veren tüm meslektaşlarımın, kişi ve kurumların eline, emeğine sağlık!..

Kürt gazeteci olmak

VEDAT KURŞUN

Diyarbakır D Tipi Cezaevi

Bu ülkede gazeteciler, öyle bir duruma getirilmişken neredeyse mesleğini yapamaz haldedirler. Her zaman iktidarın soğuk nefesini enselerinde hissediyorlar. Az da olsa buna karşı çıkmak isteyen, hemen cezaevine atılıyor. Başbakan’ı eleştirmek bile tutuklanma nedeni olabiliyor. Ağzını açınca dava üstüne dava açıyorlar. Bu baskılar sadece tutuklama ve dava açmalarla kalsa yine de iyidir. Onun mesleki hayatı sona eriyor.
Bu yaşanacakların yanında bir de siz Kürt gazeteciyseniz size beterin beterini yaşatmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Siz bir yandan iktidarın zulmüyle karşı karşıyasınız, diğer yandan da hiç kimse size sahip çıkmaz. İşte bunun için Kürt gazeteciye yapılan zulmü gizleme gereği bile duymazlar. Neredeyse Batı’da yapılanlar size yapılanların yanında ödül gibi kalıyor.
Bize yönelik geliştirilen baskıların daha iyi anlaşılması için kısa da olsa sizinle paylaşmak istiyorum. Kürtçe olarak çıkardığımız Azadiya Welat (Ülkenin Özgürlüğü) gazetesi, 1996 yılında haftalık olarak yayın hayatına başladı. Uzun bir aradan sonra, 15 Ağustos 2006 tarihinde Türkiye’de ilk kez günlük olarak çıkmaya başladı. Gazeteyi çıkardığımız ilk günden başlayarak bugüne kadar her türlü baskıya maruz kaldık. Ben ve benden sonra gazetenin yazı işleri müdürü olan arkadaşlarıma asırları aşan cezalar verildi. Gazetemiz, bu süre zarfında tam 9 kez hukuksuz bir şekilde birer ay süreyle kapatıldı. En son 12 Haziran 2011 tarihinde yani genel seçimlerin yapıldığı gün Azadiya Welat gazetesine 15 gün kapatma cezası verildi. Bu kapatmaların dışında yüzlerce çalışanımız fiziki saldırıya uğradı. Ayrıca yüzlerce çalışanımız sudan ucuz bahanelerle tutuklandı. Adana çalışanımız Metin ALATAŞ, ölü olarak bulundu. İşte bize bunlar reva görülürken, hiç kimseden ses çıkmadı. Bırakalım bize sahip çıkmalarını, bir kez bile bunun haberini yapmadılar. Sadece ve sadece öldürüldüğümüzde ve rekor cezalarla cezalandırıldığımızda haber yapıldı. Bunun dışında hiçbir haber yapılmadı.
Bize yönelik yapılan basıkların başka bir boyutu da yargı eliyle yapılandır. Yıllarca Kürtçe dili inkar edildi ve yok sayıldı. Ama söz konusu yargılama oldu mu, hiç zaman kaybetmeden dava üstüne dava açıyorlar. Biz Kürtçe savunma yapmak için dilekçe vereceğimiz bir mahkeme bulamazken, sıra bize karşı dava açmaya gelince, onlarca mahkeme davayı almak için sıraya giriyorlar. Bu şekilde davranılarak adalet sağlanmaz. Eğer mahkemeler adaleti dağıtan kurum olarak görülmek isteniyorsa, her şeyden önce resmi ideolojiden aldığı duygularını bir kenara bırakarak vicdanın sesini dinlemeleri gerekir. Bunu yapmadıkları sürece adaleti bir tarafa bırakın, birer robot haline gelirler. Bu da bu ülke için sağlıklı bir gidişat olmaz diye düşünüyorum.
Bir ülke düşünün ve o ülkenin başbakanı, daha basılmamış kitabı başka bir şeye benzetiyor ve üstüne üstlük cezaevinde bulunan gazetecilere yönelik de şunları söylüyor: “Onlar düşüncelerinden dolayı cezaevinde değildirler. Başka suçtan dolayı cezaevindedirler.” Bu şekilde konuşan bir başbakan olduğu sürece, mahkemelere gerek kalmamıştır. Zaten o cezayı vermiştir. Adaletten uzak olan mahkemeler ise bunun dışına çıkamaz. Ve onlar da gereğini yapıyorlar. Biz Kürt gazetecilerine asırları aşan cezalar vererek bunu yapıyorlar.
Ben de tutuklu bir gazeteci olarak şunları söylüyorum: Benim dosyamda gazeteler dışında hiçbir delil bulunmuyor. Bana verilen 166 yıl 6 aylık ceza, sadece gazetede yer alan yazılardan dolayıdır. Bir de dosyada kendisini bilirkişi diye tanıtan ve Kürtçe bilmeyen bir kişinin çeviri raporu mevcuttur. Raporu yazan kişi aynen şunu söylüyor: “Anladığım kadarıyla çevirdim.” İşte böyle biri bilirkişi olabiliyor. Ben çarpıtılan yazılardan söz etmiyorum bile. O konuya girsem onlarca sayfayı bulabilir.
Ben son olarak şunları belirtmek istiyorum: Bunca cezaya rağmen ve 2,5 senedir cezaevinde bulunmama rağmen vicdanen rahatım. Çünkü ben bir kişiye bile haksızlık etmedim ve onun hakkını gasp etmedim. İnanıyorum ki bize bunları reva görenler vicdan azabı çekecekler.
Biz ise akşamları rahat ve huzurlu bir şekilde başımızı yastığa koyabiliyoruz.
Bundan sonrasını artık onlar düşünsün.
“Uçurtmayı vurmasınlar”

BEDRİ ADANIR

Diyarbakır D Tipi Cezaevi

Minik Barış ve İnci ablasının iç burkan arkadaşlığının ve bir zamanlar -aslında her zamanlar- Türkiye’sinin görünmeyen yüzlerini anlatan romanın ve filmin adı “Uçurtmayı Vurmasınlar”…
En tabii insani taleplerin nasıl vahşetle, zalimce bastırıldığının, iki yüzlüğün, işgüzarcı memur mantığının ve çocukluğun o el değmemiş, kirlenmemiş insan özünü, kafaya dank ettirerek anlatıyor Uçurtmayı Vurmasınlar…
Defalarca izledim filmini, hiç sıkılmadım… Her defasında Barış’ın hüznüyle hüzünleniyor, ağlamasıyla ağlıyor, gülüşüyle gülüyor, heyecanıyla heyecanlanıyor ve “Uçurtmayı Vurmasınlar” deyişiyle sitem ediyor insan; küfrediyor, insanlığından utanıyor… O minik yüreğin burkuluşunu izlemek, uzanıp bir şeyler yapamamak, çileden çıkarıyor insanı.
Film baştan sona tanıdık bize; ezilen, hakları gasp edilen, sömürülen, dili, kimliği, kültürü inkar edilen, asimile edilmeye çalışılan insanlardan, halklardan, sınıflardan izler taşıyor. Daha dün belki, belki saatler önce, belki de şu anda o filmin sahneleri yaşanıyor, aynı anada, birçok yerde, parçalanmış, her parçasına zulüm dağıtılmış ülkemizde.
Hani büyük tehlikelerin anlatıldığı zamanlarda söylenen bir söz vardır: ”Hayatım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.” İşte bu da bizim hayatlarımızın film şeridi: Uçurtmayı Vurmasınlar…
-Adın ne?
-Barış!
-Suçun ne?
-Düşünmek, kitap okumak…
Barış’ın hayatı keşfi anlamlandıramadığı tutsaklıkla başlamış. Ve çok çabuk düşmüş dağarcığına kocaman sözcükler. Sorularına ya masum yalanlar cevap olmuş hep ya da sabırla beklemesi, umut etmesi öğretilmiş, öğütlenmiş…
-Niye uçmuyor İnci?
-Uçar bir gün…
10 yaşındaki İrlandalı bir çocuğun okuduğu bir şiiri dinlemiştim, ”Neden” diye soruyordu; ”Anlatın bana, neden?“ Barış da gözleriyle soruyordu: ”Neden?”
“Anlatın bana, neden?”
“Her şey neden böyle olmalı?”
“Başka bir şekilde de olabilirdi!”
“Anlatın bana neden?”
“Anlamıyorum, insanlar neden birbirlerini incitiyor, neden?”
“Neden”e gelmeden önce…
Duydunuz mu, 2011 Türkiye’sinin de bir Barış’ı var, adı Agir (*). Annesiyle Urfa hapishanesinde. Babası da hapiste. Ve biliyor musunuz? Agir’in saçları ağarmış, daha 3 yaşında; 1,2,”3”…

Neden?

Zulüm, korku onursuzlaştırabiliyor insanları ve onursuzlaşan insanlar cellatlara dönüşebiliyorlar ne yazık ki! Belki de “neden” bu onursuzlaşan insanlardır.
Ama “insanlık onurunun hakkını verenler de var.” Var ki insanlık demokrasi gibi bir değer yarattı kendine. Var ki umutluyuz, var ki hala uçurtmalarımız geziniyor semalarda.
Ama zulüm de var! ”Uçurtmayı Vurmasınlar!” diyen çocuklarımız var hala…
O halde haydi, hep beraber haykıralım: ”Uçurtmayı Vurmasınlar!” Haykıralım: ”Agir’in saçları ağarmasın!” Haykıralım: ”Düşünenler, kitap okuyanlar” hapsedilmesin!” Haykıralım: ”İnce Memed’in mağarasına vahşiler basmış.” diyelim
Haykıralım!
(*) Ateş

Kendi kendimle röportaj yaptım

BARIŞ PEHLİVAN

Silivri 1 No’lu Cezaevi

-Neden tutuklandınız, suçunuz ne?

“Ergenekon Örgütü’ne üye olmak” ve “Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip etme, amacı dışında kullanma, hile ile alma, çalma” suçlamalarını yaptılar ve koydular Silivri’ye. Hoş, ben asıl suçumu biliyorum. Sadece gerçeğin peşinde koşan bir gazeteciyim ben.

-Öyle diyorsunuz da, suçlamalara baksanıza, kim bilir ne deliller vardır!

Doğru dediniz; kim bilir ne “deliller” vardır, ama ben bilmiyorum. Yüce yargı yaratır elbet kılıfını, pardon delili! Ama savcılık sorguma bakarsanız görürsünüz ki, “Şu haberi neden yaptın”, “Bu haberin başlığı neden böyle” gibi sorular sordular. Tamamıyla gazetecilik amaçlı yaptığım telefon görüşmeleriyle beni sorguladılar. Bir de bilgisayarımızda “belgeler” bulmuşlar.

-Bakın, işte itiraf ettiniz! Belge bulunmuş, delili var!

İyi de, bunu ben değil savcılık söylüyor. Hem o “belge” dedikleri dijital word sayfalarının, virüs yoluyla uzaktan bilgisayarımıza yerleştirildiğini kanıtladık. Bize inanmıyorsanız siz bilirkişi görevlendirin ve teknik açıdan inceletin, diye defalarca başvuru yaptık. Ne oldu? Reddedildi. Bir de; baktılar ki komplo ortaya çıkıyor, bilgisayarımıza da avukatlarımızdaki hard disk dosyalarına da el koydular. Neymiş, “örgütsel doküman” varmış. Şimdi korkuyorum, o hard disk kopyalarının başına “sehven” bir şey gelir diye. Silivri’de televizyonda seyrettik; bizden çıktığı söylenen, ama bizden saklanan “belgeler” herkesin elinde dolaşıyor. Biri de kitabına koymuş. Yani beni Silivri’ye atan o paçavralar “örgütsel doküman” diye benden saklanıyor, ama adamın teki bunu kitap yapıyor. Bu ne yaman çelişki anne!

– Ateş olmayan yerden duman çıkmazmış. Bakınız Sayın Başbakan bile dedi; “Onlar gazetecilik faaliyetinden değil, darbeye destek vermekten tutuklu” diye…

Başbakan’ın bizim soruşturma dosyamızdan nasıl haberdar olduğunu sorgulamayacağım, safdillik olur. Ama yine de dokundurmanıza kendi gazetecilik tarihimden örnekler vereyim.

CNN TÜRK’te 7 sezon boyunca devam eden “Oradaydım” adlı bir belgesel program vardı. Geçen yıl sona erdi. O programın yapımcısı Soner Yalçın, hazırlayanı bendim. Yüzlerce kişiyle röportaj yapıp, Türkiye’nin yakın tarihini her hafta belgesel halinde yayınladık. Bunlar içinde yaklaşık 20 bölüm; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerine aitti. Yassıada’daki dramı, 12 Mart’ta yaşanan vahşeti bire bir tanıklarıyla haftalarca ekrana getirdim. Hepsi ama hepsi darbe karşıtı belgesellerdi. Ödüller aldım. Ama bir yandan da, 12 Eylül döneminde Diyarbakır cezaevinde yaşanan vahşeti gösterdiğim için yargılandım. Sonunda beraat ettim. Şimdi, Diyarbakır cezaevinde yapılan işkenceler soruşturuluyor. Ne güzel. Bakın, bahsettiğim bölümlerin hepsinin kaseti şu an poliste. İzlesinler de görsünler, kimmiş “darbelere destek veren…”

-Canım, siz de abartıyorsunuz, yargı süreci devam ediyor. Suçsuzsanız mahkemede belli olur, çıkarsınız hapisten!

Bunu söyleyen siz, bırakın aylarcayı bir saat dahi hiç hapiste yattınız mı? Ben beraat edeceğimi zaten biliyorum. Peki ama benim hapislik günlerimi, kim, nasıl geri verecek?
Bakın, cezaevinde bitki yasak. Kantinden salata için aldığımız maydanoza “çiçek” diye bakıyorum. Gri duvarlardan ve soğuk lacivertten ibaret bir koğuşta günlerim geçiyor. Avlumuzda sadece bir avuç gökyüzümüz var. Ruhumun parçası eşimi haftada bir, camın ardından 45 dakika görüyorum. O 45 dakikada birbirimize telefonda söylediğimiz sevgi sözcükleri dahi dinleniyor, kayıt altına alınıyor. Ayda bir açık görüşümüz oluyor, sevdiklerinizin elinize verdiği sıcaklık bir ay geçmesin istiyorsunuz.
Anlatacak daha çok özlem var, ama ne gerek var. Bu anlattıklarımı anlamak için illa ki cezaevinde kalması gerekmiyor insanın. Vicdanı olsun yeter.

145 gazeteci cezaevinde

BARIŞ AÇIKEL

Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi

New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPS) 2010 yılı sonunda açıkladığı rapora göre dünya genelinde 145 gazeteci cezaevinde. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) açıkladığı rapora göreyse Türkiye’de 57 gazeteci cezaevinde bulunuyor. Türkiye cezaevlerinde yatan gazetecilerden 12’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü görevi yapanlardan. İşte bu yazı işleri müdürlerinden biri de benim. 2009 senesinin 29 Mart’ından beri cezaevindeyim.
2001 senesinin 1 Mayıs’ında yayın hayatına başlayan İşçi-Köylü Gazetesi’nin yazı işleri müdürü oldum. Sosyalist bir gazetenin sorumlu olmanın, mahkeme koridorlarını yol eylemek olduğunu-böylece-öğrenmiş oldum. Gazetenin yayınlanan her sayısı “Örgüt propagandası…”, “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik…”, “Bölücülük yapmak…” vs. vs. hukukî sebeplerden dolayı toplatılıp, hakkımda davalar açılıyordu. Tabii ki davalarımın birisine girip savunma verirken, doğal olarak diğer mahkemelere yetişmem imkansızdı. Dava saatlerine yetişemediğim mahkemeler hakkımda “Polis zoruyla mahkemeye getirilmesi” kararı çıkarıyordu. Davaların sayısı kabardıkça gazetedeki Yazı İşleri Müdürü görevimi yapamaz duruma geldim. Çünkü her gün -en az- 3 ya da 5 basın davam oluyordu.
Sonuçta hepimizin bildiği gibi ne kadar savunmalarımda bu haberlerin, “Kamuoyunu bilgilendirme” amacıyla yapıldığını söyleseniz de, önceden belirlenmiş hapis ve para cezalarından kurtulamıyorsunuz. Biz de her gazeteci gibi bu cezalardan nasibimizi aldık; 6 yıl 72 ay hapis, 78 bin lira para cezası…
Mahkeme kararlarına bakılırsa “Terör örgütü propagandası”, yaptığımdan dolayı hapishanede tutuluyorum. Oysa bu gerekçe son derece zayıf ve yasal mevzuatta karşılığı olsa bile hukuken sorunlu bir gerekçedir. Türkiye’de hemen herkes bu gerekçeyle gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, uzun süre hapis yatabilir. Çünkü Türkiye’de, hukuk mekanizması şöyle çalışmaktadır: Önce devleti korumayı amaçlayan, güvenlik eksenli yasalar çıkarılır. İşin ironik tarafı bazı meslektaşlarımız bu yasaları hararetle savunur. Sonra devreye bizim hukuk fakültelerinden yetişen hâkimler ve savcılar girer. Sonuçta ortaya birey özgürlüğünü hiçe sayan, adalet duygularını zedeleyen, anti demokratik bir yapı çıkar. Böylece medeni dünyada ayıp karşılanan gerekçelerle insanların uzun yıllar boyunca içerde tutulması, telafisi mümkün olmayan kayıplara yol açmaktadır.
Türkiye’de hukuk mekanizması düzeltilmediği sürece, buradan adalet çıkmaz. Varolan sorunlara yenileri eklenir. Bu yüzden yapılması gereken en önemli şey, çağdaş dünya standartlarında yasaların yapılması gerekir. Ayrıca üniversitelerimizin hukuk fakültelerinde dünya standartlarında hukukçuların yetişmesi için, eğitim müfredatının değiştirilmesi başta olmak üzere, köklü bir zihniyet değişimine ihtiyaç vardır. Daha adil, daha özgürlükçü, daha demokrat bir Türkiye’nin kurulacağı inancıyla hepinizi saygıyla selamlar, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

“2004 Şubat’ında tutuklandım”

MUSTAFA GÖK

Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishane

Yaşadığımız Vatan dergisi ile Ekmek ve Adalet dergilerinin Ankara temsilciliğini yürüttüm. Ekmek ve Adalet dergisinin temsilciliğini yürütürken 2004 Şubat’ında gözaltına alınıp, tutuklandım. O günden bu yana tutsağım.
Sansürün kaldırılmasının üzerinden 103 yıl geçti. Ama sansür, basın üzerindeki siyasi, ekonomik baskılarla, kapatma tehditleriyle, işten atmalarla sürüyor. Gözaltı ve tutuklamalarla, daha basılmamış kitapların bile toplatılması ve bunu yazmanın tutuklanma gerekçesi yapılmasıyla aralıksız sürüyor.
Türkiye, dünyada en çok gazeteci tutuklayıp hapseden ülke durumunda. “Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü” 2010 yılında, Türkiye’nin basın özgürlüğü sıralamasında dünya ülkeleri arasında 138. olduğunu açıklamıştı.
Sizin de belirttiğiniz gibi, bugün 70 gazeteci hapishanelerde tutsaktır, 450’ye yakın gazeteci de hapse atılma tehlikesiyle karşı karşıya. Gazeteciler hakkında 2 binden fazla açılmış dava var. Türkiye’deki tek Kürtçe gazete olan Azadiya Welat 9. kez 15 gün süre ile kapatıldı.
Benim de mensubu olduğum devrimci-sosyalist basın üzerindeki sansür ve baskı her dönem daha yoğun olmuştur. Halka ulaşması, gerçekleri anlatması Nazi dönemlerini aratmayan baskılarla engellenmeye çalışılmıştır. Toplatmalar, yayın durdurma kararları, para cezaları, açılan yüzlerce dava, dergi bürolarının ülke işgal eder gibi basılıp-talan edilmesi, çalışanlarının işkencelerden geçirilip tutuklanması, dağıtımcılarının sokak ortasında vurulup katledilmesi… olduğu iddia edilen “basın özgürlüğü”nün bir parçası olmuştur.
Bugüne kadar ki tüm iktidarlar gibi AKP iktidarı da demagojiyle bu gerçeği gizlemeye çalışıyor. Türkiye’deki basın özgürlüğünün “en ileri demokratik ülkelerinkinden daha ileri bir seviyede” olduğunu iddia ediyor.
Gerçekte ise devrimciler başta olmak üzere, kendi politikalarına hizmet etmeyen tüm kesimleri susturmak için azgınca saldırıyor. Baskıyla, ihale şantajları, vergi cezaları tehditleriyle sindirip susturmaya çalışıyor. En küçük bir eleştiri yapan gazeteci, televizyoncu, köşe yazarı bile işten atılıyor. Bunun son örneklerini siz daha yakından biliyorsunuz. Gazeteci Nuray Mert küfürle, tehditle hizaya getirilmeye çalışılırken, NTV’de program yapan Çiğdem Anad, Mirgün Cabas, Banu Güven ve ana haberi sunan Can Dündar ekrandan uzaklaştırıldı.
“İleri demokrasi” böyle icra ediliyor. Demokrasi standardı yükseldikçe sansür de artıyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünün önüne yeni engeller çıkartılıyor.
Ülkemizde istisnalar dışında hep muhalif gazeteciler tutuklanmış, yıllarca hapis yatırılmışlardır. İktidar gibi düşünüp, yazmayan gazetecilere “terörist” yaftaları yapıştırılmıştır. Bugün ben dahil tutuklu bulunan pek çok gazeteci için söylenen “terörist örgütlerle bağlantısı var” söylemi de bu mantığın bir göstergesidir. İşte basın özgürlüğünün gasp edildiği nokta tam da burasıdır. Ve Nazi dönemindeki Papaz’ın akıbetine uğramamak için, “Tutuklu Gazete”ler çıkartmak zorunda kalmamak için, öncelikle bu demagojinin karşısına dikilinmelidir. Tekellerin değil, halkın çıkarlarını savunan, yalanı, demagojiyi değil, ağır bedeller ödeme pahasına gerçekleri haykıran devrimci gazetelere ve çalışanlarına sahip çıkılmalıdır. Bunun basın özgürlüğünü savunmanın, istemenin en temel şartlarından biri olduğunu düşünüyorum.
Nasıl ki gazetecilerin hapsedildiği, işkencelerden geçirilip katledildiği, gazetelerin kapatıldığı yerde basın özgürlüğünden söz edilemezse, devrimci-sosyalist gazete ve çalışanlarına sahip çıkılmadan da basın özgürlüğünün savunulamayacağına inanıyorum.
Basın üzerindeki tüm baskılara ve sansüre boyun eğmemek; birliği, dayanışmayı, örgütlülüğü her koşul altında daha da güçlendirip hayata geçirmek gerektiği ülkemizin değişmeyen bir gerçeğidir.
Bitirirken, sizleri bu duygu ve inançla tekrar coşkuyla selamlıyor. Tüm basın emekçilerine sevgi ve selamlarımızı iletiyorum.
Selamlarımızla…

Basın kime “özgür?”

DENİZ YILDIRIM

Silivri 1 No’lu Cezaevi

Gazeteciye öğretilen birinci ders; gerçeklerin peşinde koşma dersidir. Bu açıdan bilinen temel çıkarım: Bir haberi belirleyen, o haberin gerçek olup olmamasıdır. Ancak meslekte yeni bir ayrım ortaya çıktı: Bu haber örgütlü mü, değil mi? Gazetecilik literatürüne yeni bir kavram sokmayı başardılar. “Örgütlü haber…”
Bu saatten sonra iktidarın işine gelmeyen haber, ‘Örgüt’ün haberidir. Yazan içeriye tıkılır!
Haberin gerçekliği ise kimsenin umurunda değil. Tartışma konusu bile değil.
İktidarın hizmetindeyse gazetecilik faaliyetidir. Değilse ‘yasadışı örgüt’ün talimatıyla yapılmıştır.
Bu basın özgürlüğü hokkabazlığıdır. Çünkü tutuklama yasaları da kılıfına bu şekilde uyduruldu, “Kimse gazetecilik yaptığı için içeride değil. İçeride olanlar örgüt üyesi” deniyor. Tutuklama, gerçekleri gizlemenin yöntemi haline gelmiş durumda. Tutukluluğun kendisi ise bizatihi bir delilmiş gibi Başbakan’ın diline dolanmış ve bu şekilde gazetecileri itibarsızlaştırma tam gaz devam etmektedir.

Hep bir “suç” bulunuyor

Sistemin ideolojik hegemonyası, ancak devletin ‘zor’uyla anlam kazanıyor. Hakim sınıfların gayrimeşru işlerini ortaya çıkaranı sindirme yöntemi her yerde aynı. Wikileaks sorumlusu Jullien Asange’ın tutuklanması ile Aydınlık, Ulusal Kanal ve Oda TV yöneticilerinin, diğer gazeteci-yazarların tutuklanması aynı olay.
Diktatörler asla bir muhalifi, muhalif olduğu için hapse atmıyorlar. Hep bir ‘suç’ bulunuyor…

Mızrak çuvala sığmadı!

Başbakan’ın yolsuzluk ve ucube planlarının olduğu telefon konuşmalarını haber yaptık.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, bahse konu olay haber olur ve başbakandan hesabı istenir.
Türkiye’de ise haberi yapan tutuklanır. Gerekçesi bayattır: “Belgesini örgütten aldı.”
Kişilere değil gerçeğe saygı
Oysa bir gazeteci haberin kaynağından çok haberin kendisiyle ilgilenir. Gazeteci “gerçeğe” kendisi için doğuracağı sonuç ne olursa olsun, halkın gerçeği bilme hakkının gereği olarak saygı duyar. Ve ona bağlı kalır. Her türlü baskıyı reddeder ve yayın kurulu dışında hiç kimseden talimat almaz.
Bu ilkelerle bir habere bakış açımız, belgenin kimin arşivinde bulunup bulunmadığı değildir.
Söz konusu olan kamu yararı ise kişilere değil, gerçeklere saygı duyulmalıdır.
Hiçbir haberimiz yalanlanamadı. Bir belge, dosya varsa elinizde, gerçeklere güveniyorsanız haber yaparsınız. Ergenekon hakimleri 2-3 yıl tutuklar diye düşünmezsiniz.
Haberlerin içeriği ile ilgili hiçbir açıklama yapamayanlar örgüt bağlantısı saçmalığına devam ediyorlar.
Yavuz hırsızlar
Halkın cebine ellerini atmışlar. Biri “hırsız var” dedi mi, Ergenekon diye içeri tıkılıyor. Bir gazeteci, eve giren hırsızı belgesiyle kamuoyunun önüne koyuyor. Yargının yapması gereken işi, yani suçu ortaya çıkarıyor. Ancak o “yargı”, “niye ortaya çıkardın bunları, bu belgeyi nereden buldun” diye gazeteciyi içeri atıyor. Yani, “yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor.”
Şimdi basın kuruluşlarına, “Benim kulluğumu yapacaksınız” talimatı veriliyor. Reddettiğimiz için tutukluyuz? Bir habere 57 yıl hapis istemek, zorbalıktan ve faşizmin hukukundan başka bir şey değildir. Medyasıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla, partileriyle iktidarı sorgulama hakkından vazgeçilemez.
Halkı esir etmek sorgulanır. Sorgulayanlara yapılan baskıları, tarih sayfaları faşist hükümetin gestapoları diye yazar. Bugün Hitler, Batista, Suharto ve Pinochet’nin “görevlileri” nasıl yazıyorsa…
Gerçek hep yürüyecek
Şu an iktidarda olan “kontrgerillanın” ve “psikolojik harekât merkezinin” temel stratejisi, yalnız AKP’nin işine gelen uydurma belgeleri gazetelere sızdırmak değil, AKP’nin işine gelmeyenleri de gazeteciyi tutuklatmak marifetiyle hasır altı etmektir. Yargılanışımızın başka açıklaması yoktur.
AKP’nin yolsuzlukları ve ucube planları, savcılar ve bazı hâkimler kullanılarak bugün gizlenebilir. Ancak bunun hesabı istenecektir.
Emile Zolla şöyle seslenmiştir: “Gerçek yürüyor ve hiçbir şey onu durduramaz!”
Biz Silivri’de, boyun eğmiyoruz. Kalemlerimizi kırmıyoruz. Daha da sivriltiyoruz.

‘Cezaevinde olma gerekçem trajikomik’

ROHAT EMEKÇİ

Mardin Cezaevi

Mayıs ayından beri cezaevindeyim. Cezaevinde olma gerekçem ise trajikomik. 2008 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde kullandığımız barış cümleleri, maalesef hüküm giyme gerekçesi oldu. Barışa dair cümle kurmak yasak artık. Barış sözcüğüne bu kadar tepki niye?
Türkiye’de her geçen gün artan cezaevleri ve yapımına başlanan cezaevlerini de katarsak yazar, çizer, gazeteci, ülkenin düşünen, sorgulayan insanlarının daha çok cezaevine geleceği görülüyor.
Seçimlerde özellikle Erdoğan’ın gazetecilere yönelik açıklamaları ise dehşet verici niteliktedir. Milliyet gazetesinden Nuray Mert’in yazısından kaynaklı olandan tehditleri vahameti bir kat daha gösteriyor. Vedat Kurşun’un aldığı ceza keza tehlikeyi gözler önüne seriyor.
Bizim ülkemizde korku imparatorluğu yaratılmış durumda. Bu imparatorluk gazeteleri kapatarak, gazetecileri tutuklayarak hükümlerini vererek cezaevlerine gönderiyor. Korku imparatorluğu büyüdükçe medya terörüne dönüyor.
Korku imparatorluğu-medya terörü bugün baktığımızda dil, din, etnik kimlik dinlemiyor. Kalemini özgür bırakanların kalemini kırabiliyor. Kalemi kırılan gazetecileri ise katledebiliyor.
Hrant Dink’te gördük bunu. Hrant Dink haykırıyordu “katledilebilirim” diye, fakat medya olayları kışkırtarak, özgür gazetecilik adı altında hedef haline getirebildi. Sonrası, ah-vah ettik.
Bugün Hrant Dink’in başına gelen, yarın Baskın Oran’ın da başına gelebilir. Baskın Oran’a gelen tehdit mektubunu okuduk. Baskın Oran’ın kalemi kırıldığında nasıl hesap verilecek, suçlu arayacağız. Peki korku imparatorluğu üstüne düşen payı, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mı olacak?
Peki Yeni Şafak gazetesi yazarı kalemini kime doğrulttu da gazeteden şu satırlar döküldü: “Bizim AB özgürlüğüne ihtiyacımız yok, Ortadoğulu güçler yanımızdadır.” Bu sözleri yazan kalem hangi güce dayanıyor? (Kırılmayan kalemlere)
İktidarın TRT 6’yı açmasıyla Kürt dilini özgürleştirdiğini iddia ettiği, öte yandan Diyarbakır’da GÜN-TV’nin her gün RTÜK cezalarıyla karşı karşıya kaldığı ve koordinatörü Ahmet Birsin’in cezaevinde kalması özgürleşme tanımını ortaya koyuyor.
Özgür Radyo Genel Yayın Yönetmeni cezaevinde. Alternatif yayın yapan radyo ve TV’ler cezaevinde. Azadiya Welat, Vedat Kurşun 160 yılla cezaevinde, Emine Demir 100 küsür yılla, Gurbet Çakar aynı şekilde.
Hapishane, bedeni bir mekana kapatmak, ikisinin uzanımı ve zamanı üzerindeki tahakküm ve tasarruf hakkını başkasına devrettirmektir. Ki en dehşetli şiddet bu olmaktadır.
Hapishane iktidara verilmiş olup, amaç kötülüğü toplumdan uzaklaştırmak, artık ceza sürecinin en gizli parçası olan ceza çektirme başlamış olur. Düşünce cezası sistem olarak bedene verilir. Beden mahkum edilir.
Bu tasarrufu daha fazla eline almak isteyen korku imparatorluğu, daha fazla kalemi cezaevine atmak ya da katletmek istiyor.
Bu gidişata dur demek için bütün kalemleri özgür, tarafsız yayıncılığa davet ediyoruz. Yarının garantisi yok, bugün hedef Nuray Mert, Baskın Oran ve alternatif yayıncılardır. Ve diğer gazeteciler olacaktır.
Yarının hesabı yok…
Dilimizden dökülen mısralarla merhaba demek istedim.
Emeği geçen bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum. İlginizin büyük heyecan yarattığını, coşku uyandırdığını belirtebilirim.
Özgür kalem tutan ellerin, kalemlerin özgür kalması dileğiyle.

Cezanın karanlık yüzü: Delile dayanmayan kanaatkar iddianameler

O. BAHA OKAR

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi

Bu yazıyı yazdığım anda, 9 milletvekili cezaevinde bulunuyordu. Kriz aşılmazsa siz okurken hala öyle olacaklar. 13 belediye başkanı ve yardımcısı, 20’den fazla belediye ve il genel meclis üyeleri de uzunca bir süredir tutuklu. Yani mevcut düzenin hem merkezi hem yerel, resmi siyasi organlarında seçilmiş olarak bulunan azımsanmayacak sayıda insan hapiste.
Hal böyleyken tutuklu gazetecilerin sayısının 70’i bulmuş olması şaşırtıcı gelmiyor. Ben de bu 70 kişinin içindeyim. Bilim ve Gelecek dergisi editörlerindenim ve Devrimci Karargah davasından 10 aydır tutukluyum.
Hepimizin bir ortak özelliği var, cezaevi kimliğimizde “suçu: terör” yazıyor. 1991 yılında TCK’nın 141-142 ve 163. maddeleri kaldırılıp yerine Terörle Mücadele Kanunu getirildiğinden beri, hukuken “komünist”, “şeriatçı”, “siyasi suçlu”, “düşünce suçlusu” yok zaten. Bunların hepsi, tanımı ve sınırları belirsiz, dolayısıyla alabildiğince geniş bir “terör” kapsamında ele alınıyor. Bir kere karşıtını terörist olarak tanımlayınca, terörün en şiddetlisini bizzat uygulamanın kılıfını bulmuş oluyor devlet. Üstelik resmen siyasi suçlardan, düşünce suçlarından yargılanan, hüküm giyen kimse de kalmamış, ülke bu ayıptan kurtulmuş oluyor. Ne âlâ.
Terör suçlarına özel yetkili mahkemeler bakıyor. Cezaların katlanması sanık ve şüpheli hakkında kısıtlamalar, uzun tutukluluk süreleri peşi sıra geliyor. Sonuç, zincirinden boşanmış bir hukuk terörü ve zincirlenmiş bir toplum, hapishanelere o ya da bu nedenle tıkılmış muhalefet.
Montesquieu siyaset biliminin kurucusu olarak bilinir. “Yasaların gölgesi ve adaletin renkleri altında uygulanan tiranlıktan daha acımasızı yoktur” diyor. Tarif ettiğini Ortaçağın despotik rejimlerinde aramayalım, işte buradadır.
Siyasi davaların dayandığı iddianamelerin çoğu birer keyfilik, ölçüsüzlük belgesi… Düzgün bir gazetede yayımlanacak haberin uyması gereken ölçüler, etik ilkeler vardır. Bir bilimsel makale belirli kriterleri karşılamalıdır. Örneğin Bilim ve Gelecek dergisinde, tezini dayanaklarıyla, kanıtlarıyla ortaya koymayan, kendi içinde mantıksal tutarlılıklardan yoksun bir yazıyı yayımlamayı tercih etmeyiz. Bizim davanın, bir polis müdürünü sosyalist siyasetçiler, sendikacılar ve yazarlarla aynı davada birbirine bağlamak için mantığın sınırlarını zorlayan, tutarsız, kanıtsız iddianamesi hazırlanış tarzıyla, kurgusal yapısıyla bizim dergide yer alamaz, bir fantastik edebiyat dergisinde belki…
Elbette ki bir iddianame, gazete haberi, makale değildir ve o ölçülerle değerlendirilemez. Hukukun çizdiği çerçeveyle belirlenen daha net, katı, öznelliğe yer bırakmayan ölçüleri olmalıdır. Vardır da. Haluk İnanıcı’nın “Parçalanmış Adalet” adlı kitabından çıkardığım kadarıyla şöyle:
Bir iddianame; incelenebilir, değerlendirilebilir boyutlarda olmalıdır. KCK davasının iddianamesi 7500 sayfaydı, sadece özeti 300 sayfa tutuyordu. Ben bunu güzelce inceledim diyen hukukçu, büyük ihtimalle yalan söylüyordur.
Bir iddianame; kanaatlere değil, delillere dayanmalıdır. Deliller eksiksiz ya da yeterli derecede toplanmış olmalı ve kesinlik taşımalıdır. Böylece delillerin toplanması için peş peşe duruşmaların geçmesi gerekmeyecektir. Bizde olan ise başkadır, hele bir tutuklayalım, tutukluyken delilleri de karartamaz, rahat rahat toplarız anlayışı hâkimdir. Delillerin kesinliği konusu da bir o kadar vahimdir. Islak imza tartışmalarını, şaibeli kopya CD’leri hatırlarsınız…
Bir iddianame; ayrıca savcı tarafından toplanmış şüpheli lehine delilleri de içermelidir. Araştırmış değilim, ama bunun milyonda bir rastlanan bir durum olduğunu sanıyorum. En azından bizim davanın iddianamesinde onca şüpheliden bir tanesinde için bile lehte bir delile rastlamadım. Aradılar da bulamadılar mı? Sanmıyorum. En iyi bildiğimden, kendimden örnek vereyim. İddianamede bir itirafçının ifadesine dayanılarak, 2005-2007 yılları arasında PKK kampında olduğum ileri sürülüyor. Bunun aksini ispat edecek delilleri, bu süre içerisinde çalıştığım işyerlerinden, yaptığım kayıtlı resmi işlerden ve onlarca tanıktan, zahmetsizce toparlamak işten bile değil. Ama iddianamede bunların esamesi bile okunmuyor.
Savcılar, hatta aslına bakarsanız Terörle Mücadele Şubesi tarafından “ben söyledim oldu” şeklinde hazırlanmış, delillerden ziyade kanaatlere dayanan, hukuki ölçülerin uzağında iddianamelerle açılmış davalar sonucunda tutuklu bulunan binlerce siyasi tutsak var. Bunun, dışarıdaki muhalif en ufak sesi yıldırmaya, sindirmeye dönük yönü de görmezden gelinemez ve bir ülkede hak ve özgürlüklerin düzeyi muhalefetin sahip olduğu kadardır.
Bir de içeriden bakalım,
Yine Montesquieu’ye başvuracak olursak, bir ülkede özgürlüklerin sınırını anlamakta dolambaçsız başka bir ölçüt öneriyor. Cezaların şiddeti ile özgürlüklerin düzeyi arasında bir denklem kuruyor. Öyleyse, bizde özgürlükler F tipi düzeyindedir.
F tipi cezaevleri 19 Aralık 2000 yılında kanlı operasyonların ardından uygulamaya konmuştu, biliyorsunuz. Bir cezalandırma/ıslah etme yöntemi olarak mahkûmu tecrit etmeye, yalnızlaştırmaya, sosyal bakımdan kötürümleştirmeye, yaşamının en basit sorunları karşısında çaresizleştirmeye dayanıyor. Ben de bu “hayata dönüş evlerinden” birinde kalıyorum, Tekirdağ F Tipi Cezaevinde…
F tipi cezaevlerinde uygulamanın en sert hali ağırlaştırılmış müebbetlere karşı kendini gösteriyor. “Ağırlaştırılmış” kelimesinin altının nasıl doldurulduğu, devlet ve hukuk düzeninin gerçek yüzünü gösteriyor. Tek kişilik hücre, günde bir saatlik havalandırma, açık ve kapalı görüşlerde sınırlama, ortak etkinliklerden men etme gibi. Yani her alanda katı bir kısıtlamayla, “ağırlaştırılmış” ceza, cezanın katmerlenmesine dönüştürülüyor. Üstelik bu, pek çok cezaevinde çoğu zaman keyfi olarak daha ağırlaştırılarak uygulanıyor. Bazı cezaevlerinde havalandırmaya 4 saat çıkılabilirken, bu uygulama bazılarında 1 saatle sınırlandırılıyor. Hücrelerdeki yere sabitlenmiş dolabın, pencerenin tümüyle açılmasına elverecek şekilde biraz kenara alınması gibi basit bir düzenleme bile, tutsakların aylarca süren mücadelenin ardından gerçekleştiriliyor.
Siyasi tutsaklar bir süredir havalandırma saatlerinin uzatılması, aynı havalandırmayı 2 ya da 3 kişinin birlikte çıkabilmesi ve çamaşır yıkama gibi ihtiyaçlar için havalandırmanın haftada bir kez tam gün açılması gibi somut, basit ve insani talepler için mücadele ediyor.
Bütün bu ağır uygulamalara rağmen, F tipleriyle tasarlanan, siyasi tutsakları yalnızlaştırma, sosyal ve kişisel olarak çökertme hedefi tutmuyor. Dünyası kendi kişisel dünyasından ibaret olmayan, idealleri kendisini aşıp bütün insanları kucaklayan çoğu tutsak insanlık dışı bu türden baskıları boşa çıkartmak için F tipinin dört duvarı arasında uğraş veriyor, diri tutuyor kendisini.
Özellikle F tipi cezaevleriyle, Terörle Mücadele Kanunuyla, Özel Yetkili Mahkemeleriyle, bütün toplum ilmekleri korkuyla örülmüş bir deli gömleğine hapsedilirken, içeride ve dışarıda yapılan haksızlıklara boyun eğmeyip diri kalanların varlığı, bu hesapların tutmayacağını, yaşanan haksızlıkların gün be gün toplumdan gizlenemeyecek şekilde ortaya serileceğinin delilidir.
11-12 Ağustos 2011 tarihinde, yani tutuklanmamızdan tam 1 yıl sonra fiilen ilk duruşmamız gerçekleşecek. Haksızlıkla yaşamımızdan alıkonulan günler yazık ki telafi edilemeyecek, giden günler bizlerin ömründen olacak. Ve sadece insanın yaşamına haksızlıkla el konulması değildir mesele; hapishanede kapatılmayla, tecritle geçen her gün insani tüm değerlere, buradaki bedenler üzerinden her anlamda açılmaya çalışılan bir oyuktur aynı zamanda.
Tüm bu sesleniş, hayata insanca yaşam fikriyle yaklaşan insanların tanıklığı içindir.

Tezgâhtaki balık

BAYRAM NAMAZ

Edirne F Tipi Hapishane

Yıllar önce, bir gece yarısı Taksim, Çukurcuma’da kaldığımız mütevazı evimizi, çelik yelekli, özel kıyafetli polisler basmış, sokak iki uçtan tutulmuş, binamız kuşatılmıştı. Mizanseni görenler, her an büyük bir çatışma çıkabileceği sanısına kapılabilirdi. Oysa “basılan”, herkesçe bilinen ve 24 saat polis gözetiminde olan, sosyalist gazetecilerin kaldığı bir evdi. Karşımızdaki, zerrece ustalık içermeyen bir “baskın-arama” oyunu idi. Ve bizi iki gazeteci arkadaşımla birlikte, bu kara mizah sahnesinin sonunda gözaltına alınmıştık.
Aylardan Kasım, yıl 1995’ti.
Sansüre, baskınlara, gözaltı ve tutuklamalara karşı kararlılıkla mücadele eden ve sosyalist basın alanında saygın bir yeri olan gazetemiz Atılım’ın çalışanları, “bunlar gazeteci değil, militan” denilerek, dönemin başbakanı ve bakanlarınca hedef gösterilen yayınlardan biriydi. Bu nedenle “gazeteci”den sayılmıyorduk. Tıpkı bugün olduğu gibi. (Daha birkaç ay önce “onlar örgüt yayınları” deyip Atılım ve A. Welat’ı hedef gösteren Bülent Arınç yeni bir şey söylemiyor yani. Çiller ve Ağar gibi düşünüyor o da.)
“Militan” denilerek hedef gösterilen insanlara yargısız infazların, katliamların, her türlü baskı ve işkencenin reva görüldüğü zamanlardaydık. Ayhan Çarkın’ların bugün itiraf ettikleri gibi, basılan evlerde, sokaklarda insanlar katlediliyor, “çatışma süsü” veriliyordu.
Serin bir sonbahar gecesinde, İstanbul’un kadim bir mahallesindeki evimizi uzun namlulu silahlarla basan polisler, işi “çatışma süsü” vermeye vardırmadılar belki, ama ortamı terörize ederek, bize, komşularımıza ve genel olarak ilerici güçlere gözdağı vermek istediler.
Hani eğer gündüz vakti evde olsak daha geniş-kalabalık bir izleyici kitlesi bulabilecek olan bu oyun, geç saatlerde geldiğimiz için ancak gece yarısı icra edilebilmişti. Haliyle bu kötü sahneleri kapı aralıklarından kaygılı gözlerle bakan sınırlı sayıda insan izleyebilmişti.
Gözaltı, ev ve büro baskınları sıkça maruz kaldığımız uygulamalardandı ve adeta, bizim için bile, sıradanlaşmış bir durumdu. Çünkü devrimci-sosyalist basına dönük baskıların çıtası ölümler düzeyine yükseltilmiş, Musa Anter’ler, Cengiz Altun’lar, Ferhat Tepe’ler gibi onlarca gazeteci katledilmişti. Ölümden aşağısına adeta şükredilmesi bekleniyordu.
“Birkaç güne serbest kalırız” düşüncesiyle “gittiğimiz” İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden tam 13 gün sonra çıkarıldık Adli Tıp’tan, “15 gün iş göremez” raporu olmamıza sebep olacak Filistin askısı, elektrik, soğuk su, haya burma, kaba dayak, ayakta bekletme gibi fiziki ve her türlü psikolojik işkenceden geçirildikten sonra tabii.
Kollarımız tutmaz, vücudumuz mosmor bir şekilde çıkarıldığımız savcılıkta, bu duruma ve anlattıklarımıza değil de, “poliste ifade vermeyip, örgütsel tavır takındığı”mıza bakıldı ve hiç hesapta yokken tutuklandık.
Neyse ki o zamanlar davalar şimdiki kadar geç açılmıyor ve duruşma aralıkları bu kadar uzun tutulmuyordu. 8 ay sonra, ikinci duruşmada, polisin ve onları esas alan savcılığın boş ve temelsiz iddialarına cevap niyetine bir dizi siyasal gerçekliği vurgulamış, ardından mahkeme katılımcıları ve heyetçe gülümsemelerle karşılanan bir benzetme yapmıştım.
Evi, işi, kimliği bilinen, düşüncelerini her platformda açıkça söyleyen bizim gibi sosyalist gazetecilerin bir nevi “tezgahtaki balık” gibi görüldüğünü belirtmiştim. Bilinir, büyük iddialarla balığa çıkan kimi “avcılar”, bir şey tutamayınca, eve eli boş dönmemek için tezgahtan balık satın alarak “yakaladım” diye yutturmaya çalışırlar.
“Bizim” polisler de şaşaalı bir “örgüt operasyonu” adı altında benzer bir şey yapmıştı. Biri yazı işleri müdürümüz Aslıhan Yücesan olmak üzere, toplam 7 gazete çalışanımızı “yakaladım” diyerek operasyona dahil etmişti.
Avrupa Konseyi toplantısında, duyarlı parlamenterlerin “İşte Vahşetin Belgesi” manşetiyle çıkan Atılım’ı kürsüden salladıkları günlerdeydik. Kafasını kestikleri gerillaların bedenlerine basarak poz veren askerlerin fotoğraflarını yayımlamış, “Sözün Bittiği Yer”e işaret etmiştik o dönemlerde. “Gazetecilik faaliyeti”mizden rahatsız oldukları sır değildi… Zaten ortada olan, bilinen gazetecilerin “yakalanması” böyle bir döneme “tesadüf” etmişti!
Andığım bu davada 8 ay tutuklu kalmış, ardından BERAAT etmiştim. İşimizi yapmaya, yalanın perdesini yırtmaya devam ediyorduk. Ama onlar da boş durmuyordu. Hükümetler, bakan ve müdürler değişse bile sosyalist basına reva görülenler değişmiyordu. Bürolarımız basılıyor, gözaltına alınıyorduk. Nitekim gazeteci arkadaşlarım Mukaddes Çelik ve Sedat Şenoğlu’yla birlikte 1997 Şubat’ında benzer bir komployla yine tutuklandık. Bir yıl kadar hapiste kaldıktan sonra tahliye edildik, o dava da BERAAT’le sonuçlandı. Ama gördüğümüz işkencelerin, hapislik günlerinin izleri bedenlerimizde ve yüreğimizde durmaya devam etti.
Sayısını unuttuğum gözaltılardan en acı vereni 1999 5 Mart’ında yaşadım. Ziyarete gittiğim Dayanışma gazetesinde gözaltına alınmış, Limter-İş Sendikası Eğitim Uzmanı Süleyman Yeter ve diğer gazetecilerle birlikte götürüldüğümüz İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde toplam 41 kişi olmuştuk. Sendika, kültür merkezi, gazete ve dernekleri basan polis bulduğu herkesi almıştı. İşkence yoğun, zulüm doruktaydı.
Ve işte o gözaltı sırasında yine ve yeni bir insanlık suçu daha işlediler.
Süleyman Yeter’i işkenceyle katlettiler. Haklarında daha önce işkence yaptıkları için dava açtığımız işkenceciler, Süleyman’ı, o güzel insanı döverek, ağır işkencelerden geçirerek katledip aramızdan aldılar.
Zaman durdu… Direnç yüklü şarkılar boğazımıza düğümlendi. Apar-topar savcıya çıkarıp serbest bıraktılar bizi. Bu sefer tutuklanmamıştık, ama ne yazar?!
O karanlık zamanlara, linç iklimine inat, sıkılı yumruklarla, ateşten sözlerle binler olup uğurladık Süleyman’ı. Katiller hala elini kolunu sallayarak dolaşıyor olsa da, adalet talebimizden hiç vazgeçmedik. Sosyalist basın geleneğine makalelerle, araştırma yazılarıyla katkı sunarken, umut şarkılarını söylemeye de devam ettik.
Şimdi 2011 yılındayız. Yeni bir tutsaklığın 5. yılını geride bıraktık. F tipi tecrit koşullarında, yılda 2-3 kez çıktığımız duruşmalarda, sosyalist görüşlerimizden dolayı maruz kaldığımız polis komplolarını anlatmaya, gerçekleri gözler önüne sermeye çalışıyoruz.
5 yıldır gözler kör, kulaklar sağır. Ama biz anlatmaktan da, umut etmekten de vazgeçmiyoruz. 13 Ekim’de, tutsaklığımızın 6. yılında yine duruşmalarda olacağız.
Yeni heyete de “tezgahtaki balık” öyküsünü anlatsak bir işe yarar mı acaba?
Yaşayıp göreceğiz.

Gazeteci değilmişiz!

SEDAT ŞENOĞLU

Edirne 1 No’lu F Tipi Cezaevi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen günlerde verdiği bir beyanat, ifade ve basın özgürlüğü konusunda devlet zihniyetini yansıtan ibretlik örneklerden biriydi.
Biriydi diyorum, çünkü daha öncesinde Başbakan Recep T. Erdoğan da dahil olmak üzere devlet/hükümet adına konuşan başkaca yetkili şahsiyetlerin Cumhurbaşkanı’yla aynı mahiyetteki beyanları peş peşe yansımıştı basına. Konuyla ilgili yoğun tartışmaların önü de açılmıştı böylece.
Özellikle Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi muhalif kimlikleri bilinen tanınmış meslektaşlarımızın da “terör örgütü” operasyonları kapsamında “yakalanıp” tutuklanarak cezaevine konmaları sonrasında yoğunlaşan ve ciddileşen kamuoyu sorgulamaları ve tepkileri siyasal iktidarı ifade ve basın özgürlüğü sorunda köşeye sıkıştırmaya başlamıştı.
Çünkü alenen ortada olan şey şuydu: Bir yanda sayısı yetmişi bulan tutuklu gazeteci/yazar, açılmış yüzlerce dava, bunu katlayan sayıda yürütülen soruşturma dosyası ve toplamda binlerce yılı bulan ceza istemi… Diğer yanda ise devlet/hükümet yetkililerinin “Basına ABD’den bile daha ileri özgürlükler tanıyan yasalarımız var” diye böbürlenerek yineleyip durdurdukları söylem… Yani, somut gerçekleri boş palavralarla gizlemeye çalışmanın yaman çelişkisi…
İşte bu yaman çelişki, A. Gül’e Polonya’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında İspanyol bir gazeteci tarafından soru olarak yansıtıldığında yaşandı ibretlik manzaranın son örneği. A. Gül “sadece” cumhurbaşkanı olduğunu unutup (ya da cumhurbaşkanı olunca otomatikman “savcı” ve “yargıç” da olabilme hakkını kendine bahşederek!..) tutuklu bulunan gazeteciler hakkında tabiri caizse açtı ağzını yumdu gözünü.
Özetle şunları söyledi aralarında benim de bulunduğum tutuklu gazetecilerle ilgili olarak; “gazeteci” değilmişiz biz… Tutuklunmamız/yargılanmamız “gazetecilik faaliyetleri”mizden dolayı değilmiş… “İllegal”mişiz bizler… “Terörist”mişiz… Hem de öyle böyle cinsten değil, “silahlı örgütlerin içinde yer alan” cinstenmişiz. “Silahlı çatışmalara” bile giriyormuşuz… Bizim gibilere “gazeteci” dememek lazımmış… “Türkiye’yi yanlış tanıtmak” olurmuş bu…
Cumhurbaşkanı’nın ağzından yinelenen bu ibretlik beyanların ve tutumun, hükümetten polis teşkilatına, yargı mekanizmasından akademik dünyaya ve medya alanına kadar uzanıp karşılığını bulan devlet zihniyetini temsil ettiği açık olsa gerek. Örneğin; sosyalist, yurtsever, ilerici muhalif basın emekçileri ve kurumları üzerindeki her türlü baskı, yasak ve sansürün meşrulaştırılması çabaları…
Yargı işleyişinin sürekli politik baskı ve yönlendirme girişimleri altında tutulması…
Hukukun evrensel ilkelerinden olan “masumiyet karinesi”nin yok sayılmak istenmesi…
Yıllara varan uzun tutukluluk sürelerinin fiilen infaz uygulaması yerine geçirilmiş olması vb. gerçeklikler, bu faşist devlet zihniyetinin kolektif marifetlerinden sadece bir kaçıdır.
Haliyle, bu gerici/faşist devlet aklı için “Türkiye’yi yanlış tanıtmamak” olunca maksat, her yol mübah kabul ediliyor, gerisi teferruat!… “Bu böyle biline!”

Hegomonik olmayacağının turnusolu demokratik anayasıdır

AHMET BİRSİN

Diyarbakır D Tipi Cezaevi

Türkiye demokrasi ve özgürlükler konusunda önemli bir eşiğe gelip dayandı. Mevcut durumda ya dibe vurup AKP hegemonyasına teslim olunacak ya da farklılıklarımızı demokratik birliğe dönüştürerek ciddi bir çıkış yapabilmek 12 Eylül anayasasını her yönüyle aşmak, toplumsal meşrutiyet kazanmış yeni demokratik bir anayasa ile ifade ve özgürlük alanlarını genişletmektir.
Mevcut sistemle devam edildiği takdirde medya alanlarında çalışan bizlerin temel beklentisi olan haber yapma ve ifade özgürlüğü beklentisi bir yana, halk tarafından seçilen milletvekillikleri bile ellerinden alınabileceğine yakın süreçte tanık olduk. Hukuku, yasaları kendine göre yorumlayan, usul ve kaideleri kendine göre uygulayan, kendine Müslüman, kendine demokrat bir anlayışla meclis çoğunluğuna dayanarak neler yapmaz ki? AKP’nin söylem ve yaklaşımları şimdiden ciddi kuşkuları da beraberinde getirmiştir.
Her ne kadar AKP hegemonya kurmayacağım iddia etse de gerek seçim öncesi söylemleri ve gerekse de seçim sonrası anti-demokratik yasaları değiştirmekte ayak sürmesi ve meclisi muhalefetsiz tek başımıza çalıştırırız söylemleri hiç de hayra alamet değildir. Bal gibi güç gösterisidir.
Bu güç gösterisi; maalesef medya alanlarında çok daha açık bir biçimde kendisini görünür kıldı. Daha şimdiden AKP politikalarını eleştiren programcıların ya işine son verildi ya da programları çeşitli bahanelerle yayından kaldırıldı. Türkiye’nin tek günlük Kürtçe gazetesi olan Azadiya Welat Gazetesi 15 günlüğüne kapatıldı. Öyle anlaşılıyor ki, AKP politikalarını eleştiren, muhalif edenlerin başına ne geldiyse geçmişte, önümüzdeki AKP hükümeti döneminde aynı uygulamalarla karşılaşması yüksek olasılıktır.
AKP’nin önceki hükümet döneminde basın ve ifade özgürlüğüne dönük yapılanları bir kez daha hatırlarsak; gerek uluslararası alanda ve gerekse iş kamuoyunda yapılan tüm eleştiri ve meslek örgütlerinin objektif raporları manipüle edildi. Hükümet gazeteci tutuklamaları ve binleri aşan davaları yok saymakla kalmadı, çarpıtarak “gazetecilik mesleklerini yürütürken değil, örgüt üyeliği vb.” nedenlerden dolayı cezaevlerine atıldıklarını büyük bir pişkinlikle dillendirildi. Oysa hakikat bunun tam tersiydi.
Peki, söz konusu uygulamalar durdu mu? Aksine, salt gazetecilik mesleklerini ifa ettiğinden dolayı tutuklamalar da hız kesmiş değilmiş. AKP’nin penceresi dışında bakan herkes polis ve yargının büyük merceği altındadır. O da yetmezse “yandaş” medyanın itibarsızlaştırma operasyonuna tabi tutulmaktadır. Özellikle de sosyalist basın ve Kürt basınına dönük tutuklama ve davalar fütursuzlaştırma operasyonuna tabi tutulmaktadır. Özellikle de sosyalist basın ve Kürt basınına dönük tutuklama ve davalar fütursuzca yürütülerek, bir bütün olarak demokratik muhalefet susturulmak istenmektedir. Toplumda açığa çıkan demokratik anayasa istemi, basın-yayın ve ifade özgürlüklerin önündeki anti-demokratik yasaların kaldırılmasına dönük ulusal ve uluslararası baskıyı kırmak amaçlı olarak demokratik muhalefete dönük uygulamalar geçmişe nazaran daha da artacağını göstermektedir.
Elbette Cumhurbaşkanlığı’ndan, Meclis Başkanlığına ve en nihayetinde Başbakanlığa kadar önemli bir güç birikimi AKP’de yoğunlaşmıştır. Temsili demokrasilerde böylesi bir gücü frenleyecek veya orantılayacak yargı sistemi de AKP hanesine geçince geriye, demokratik muhalefet kalır. Bugün demokratik muhalefet dağınık gibi görünse de önümüzdeki süreçte çok güçlü bir biçimde demokratik anayasa bloğunun çatısında birleşerek her alanda demokrasi mücadelesinin yükseleceğinin potansiyeli oldukça güçlüdür.
Unutmayalım ki, AKP’ye verilen oyların önemli bir yekünü demokratik anayasa beklentisine verilmiştir. Bu haklı beklentinin yerine gelmemesi durumunda neler olabileceğini kimse kestiremez. Bir diğer önemli bir hassas konuda Kürtlerin artık anti–demokratik uygulama ve yasalarla yürümeme yönündeki kararlaşmalarıdır. Dolayısıyla Meclis çoğunluğuna güvenerek kendime göre bir anayasa yaparım demekle de olmaz. Aksine bu kaosu derinleştirip AKP’nin öncelikli yapması gereken şey Meclisin demokratik çoğunluğa kavuşması yönündeki anti-demokratik yasaları kaldırmaktır. Böylece tatile girmeden yıllardır kaos ve çatışmanın müsebbibi olan anti-demokratik anayasa ve yasalardan tüm Türkiye’yi kurtarmaktır. Aksi takdirde AKP’nin “ben yeni bir sivil vesayet olmayacağım”, “hegemonya kurmayacağım’’ dese de hegemonik olmayacağının turnusolu demokratik anayasadır.

AKP’den neden demokratikleşme beklenmemelidir?

MEHMET YEŞİLTEPE

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi

“Düşünmeyi öğrendim, sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim, sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.” (MEVLANA)

Bir seçim döneminden çıktık ve daha oy pusulalarının mürekkebi kurumadan, tekrar seçim çağrışımı yapan üsluplar, hatta gürültüler arasında kaldık. Bu kimilerine göre, “AKP’nin bir ara seçimle muhalefetin “oylarını kapması” ve anayasayı tek başına değiştirebilme imkanı sağlayan 367’ye ulaşması için başvurulan bir atraksiyonmuş. AKP’nin yapısal karakterinin bundan öte oyunlara uygun olduğuna ve gündemin içinde gündem yaratarak, toplumun gerçeği değil gösterileni tartışmasını sağlama konusunda yeterince başarılı olduğuna kuşku yok.
Bilinmek durumundadır ki, ortalığı kaplayan sis, anlık değildir. Dünya ölçeğinde uzun süredir uygulanan, Türkiye’de de artık tüm yöntem ve araçlarıyla yerleşen, işlerlik kazanan bir algı yönetimidir söz konusu olan.
AKP, seçim çalışmaları sürecinde, toplumun önemli bir kesiminin “demokratik anayasa” beklentisini dikkate alarak, böyle bir değişim amaçladığının propagandasını yaptı. Başbakan, balkon konuşmasında, uzlaşmacı bir üslupla bu vaadi bir kez daha telaffuz etti. Bunun üzerine; söylediklerini çok kolay ve sıklıkla reddeden, tersini yapan bir iktidar olduğunu unutup, bir kez daha hep beraber, AKP’nin ciddi ciddi oturup (onun deyimiyle) “herkesin işte bu benim anayasam” diyeceği türden bir anayasa amaçladığına ve kolları bunun için sıvadığına inandık. Kimimiz ise bu manevranın farkında olduğunu söz konusu söylemin, T. Erdoğan’ın başkanlık, hesabını gizlemek üzere yapıldığını, asıl amacın başkanlık olduğunu düşündü. Ve tabii, aldanmamış olmanın, dolayısıyla gerçek gündemi görebilmenin huzurunu (!) yaşadı.
Kapsamlı ve yöntemli düşünüldüğünde görülecektir ki AKP’nin gerçek gündemi ne anayasa, ne de başkanlıktır. 12 Eylül 2010 tarihindeki referandumda AKP, emperyalizmin / sermayenin ihtiyaç duyduğu anayasa değişikliğini yapmış ve büyük oranda inşası tamamlanan yeni sistemin eşliğinde ülkede veya bölgede ona biçilen daha kapsamlı roller için kolları sıvamıştır.
İktidara taammüden taşınan AKP, 2002’den bugüne sistemi, yargıdan yasamaya, emniyetten orduya bir bütün halinde değiştirmiş; üst bürokrasi dahil, devletin hemen tüm kademelerini ele geçirmiştir. Bu değişimin, kimlerin eliyle ve ne için yapıldığı sürece, “değişim” kavramının da yanıltıcı çağrışımı eşliğinde, demokratikleştiğimizi sanmak, “yetmez ama evet” deyip bu yolda nitelikli adımlar temenni etmek, kimilerinin gündeminde (ve hatta gönlünde) olacaktır.
Tekrar söylemek gerekirse, AKP’nin (bırakalım demokratik olanını) yeni anayasa diye bir gündemi yoktur. Bu çerçevede, şu veya bu nedenle kimi adımlar atılsa dahi, nitelikli itibarıyla bir şey değişmeyeceği için, bu yazdıklarımın arkasında duruyor olacağım. Benzer bir durum, Başkanlık tartışmaları için de geçerlidir. Tayyip Erdoğan, bugün hemen hiçbir “başkan”a nasip olmayan yetkilere sahiptir. Bu yetkilerin, belirli oranlarda da olsa sınırlanması anlamına gelecek bir başkanlık için, en azından acelesi yoktur. Yani bu da gerçek gündemi örtmeye yarayan bir kamuflaj malzemesidir.
Dikkat edilirse hala gerçek gündeme, diğer bir ifadeyle emperyalizmin AKP eliyle ne yapmaya çalıştığına gelmedik. Buna, toplumun hemen her kesiminin ilgisini çekmeye müsait futbol/şike gündemini de eklediğimizde, işimizin ne kadar zor olduğu görülür. Bu zorluk, aynı zamanda izlenmekte olan yöntemin yanlışlığına da işarettir. Demek ki söylenene, gösterilene veya temenni ettiğimize göre değil, olduğunun büyük resim içindeki yerine, işlevine bakılarak gelişmelerin izleyeceği seyri okumak gerekiyor. Bu bakanların kimliği veya başbakanın niteliği ile değişmeyen, çok daha köklü/ kapsamlı nedenlere dayanan bir olaydır.
Büyük resmin en etkili yerinde, sistemin küresel boyuttaki krizi duruyor. 3 yıl içinde pek çok ülkenin ekonomisini sallayan bu krizin ana da, 10 yıl sonrasına da izdüşümleri dikkate alınmadan değerlendirme yapıldığında, yukarıda özetlemeye çalıştığım gibi algıda yanılgılar, yön alışta sürüklenmeler gündeme gelir.
Yerel boyuttaki olgular dahil, hemen her gelişmede etkisini görebileceğimiz ve bir süre belirsizlikler /denemeler eşliğinde yürüyecek olan küresel sürecin kalbi Ortadoğu’dur. İşte bu coğrafya, haber vererek gelen riskli/ çatışmalı sürecin yükünü paylaşmamak için ve büyük olasılıkla uzlaşarak, ağırlıklı olarak ABD’nin iradesine bırakıldı. Yeni NATO konsepti de, bölgede Türkiye’nin (sanıldığının aksine) azalan değil artan rolü de bu süreçte gündeme geldi. Yaklaşık 10 yıldır değişen (değiştirilen) Türkiye’nin hangi yönde, nasıl ve ne için değiştiği de AKP’nin “ustalık”tan ne anladığı da artık kamufle edilemeyecek biçimde ortaya çıkıyor.
Kimilerinin “Arap baharı” olarak okumayı tercih ettiği, gerçekte ise, halkların ezilme gerçekliğine ve demokrasi talebine rağmen, “sonbahar” yönünde ilerlediği pek çok veriyle gözlenebilen süreç; Birinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında çizilmiş olan sınırların değişimini de, mevcut coğrafyada ekonomilerin sınıfsal çelişmeyi absorbe eden biçimde entegrasyonunu da amaçlayarak gelişiyor. Bunun için, ülkeleri de halkları da birbirine kırdırmak dahil her yolu mubah gören, ama şimdilik “havuç”la “sopa”yı bir arada kullanan ABD, büyük katliamlar dahil, her şeyi göze almış durumdadır. Çin, Rusya gibi ülkelerin dahi sonuçlarını paylaşmamak için uzak durduğu bu süreçte Türkiye, egemenin elindeki mızrağın ucu ve ateşe uzanan maşa olmaya soyunmuştur.
ABD şimdilik, çok daha riskli gördüğü etnik farkları değil, mezhepsel farkları eksenine alan bir ayrışma üzeriden yol almaktadır. Ancak, bilinir ki ne Ortadoğu satranç tahtasıdır, ne de ülkeler / halklar taştır. Kolay lokma olarak görülen Libya’da bile aylardır sonuç alınamıyor. Suriye, çok daha zorlu ve direnme imkanları kendi sınırlarından ibaret olmayan bir ülkedir.
Tüm bu gelişmeler, sürecin masa başında tasarlanırken veya yazı yazarken kullanılan ifadelerin yaptığı çağrışımlardan öte zorluklar içerdiğinin, uzun ve çalkantılı olduğunun göstergesidir. O sınırlı nüfusuyla Bosna’da bile sınırların değişimi yüz binlerce insanın ölümü sonrasında mümkün olmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın ölüm bilançosu ise 30 milyondur. Bu türden süreçlerde, ABD’nin en çok ustalaştığı konulardan biri de, faturayı bir başkasına ödetmektir. Türkiye’nin bölgedeki giderek çapı ve niteliği büyüyen rolü, bu çerçevede değerlendirilmeli ve gelişmelere bağlı olarak; savaşa fiilen girmesi de, ülke içine mezhep çatışmalarının taşınması da uzak bir olasılık olarak görülmemelidir.
Bu olasılıklar, Türkiye’de AKP eliyle faşizmin, yeni dönem ihtiyaçları bağlamında nasıl güncellendiğine kafa yorularak değerlendirildiğinde, mücadele araç ve yöntemlerinin seçiminde de isabet oranı artacak; öznellik, yerini gerçekliğe bırakacaktır.
İşte tüm önemine rağmen, BDP destekli bağımsız milletvekili sayısının 36’yı bulmasının veya bu çerçevede yapılan seçim ittifakının, süreci karşılamak üzere gerekli olan donanım ve güç birliği için neden yeterli olmadığı; demokratik güçlerin birliğinden de kısa uzun vadeli taleplerden de ne anlaşılması gerektiği, bu toplu durum ışığında değerlendirilmelidir.
Yaptığım bu değerlendirmenin bir çeşit küçükbaşlıklar toplamı olduğunun farkındayım. Şimdilik, en azından kavrayıştaki olası sorunlara / eksiklere işaret etmiş olmayı önemsedim. Gazetenin bu ilk sayısında, neyin ne denli açılabileceği (yazar sayısı, sayfa sayısı, yer darlığı, vb. nedenlerle) konusunda da emin olmadığım için, paragrafların ucunu, fırsat olursa ilerde tartışmak üzere açık bıraktım.
Buradan, bizi okuyan veya yüreği aynı kulvarda atan herkese sevgilerimi iletiyor, “Türkiye Gazeteciler Sendikası” başta olmak üzere, emeği geçen herkesi, tutsak sıcaklığıyla kucaklıyorum.

Basın özgürlüğünü savunmak

ALİ BULUŞ

Ermenek Cezaevi

Ben Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri olarak yürütmüş olduğum faaliyetler sonucu 4 yılı aşkın bir süredir cezaevindeyim. Gazetecilik faaliyetlerim örgütsel faaliyet olarak gösterilerek, yasadışı örgüte üye olma cezasına çarptırıldım. Yapılan haberler, çekilen fotoğraf ve video görüntüleri suç sayıldı. Bizden önce de onlarca arkadaşımız benzer iddialarla benzer cezalara (hatta daha da fazlasına) çarptırıldılar. Yapılan bu zulüm, merkez medya tarafından desteklendi, gayri hukuki uygulamalar meşru gösterildi. Onlara göre bizler ‘muhaliftik’. Hele hele bizler gibi Kürt Basın geleneğinden biriyse tutuklanıp yargılanan muhakkak hak etmiştir, denildi. Ne yazık ki bu süre zarfında basın meslek örgütlerinden de çok fazla ses çıkmadı. Kürt’ün gazetecisi, yazarı, siyasetçisi, sanatçısı, avukatı, genci, çocuğu, kadını fark etmezdi, Kürt Kürt’tü ve bu muameleleri hak ediyordu. Sol-sosyalistler ise zaten üvey evlattı. Onlara da aynı muamele yapılabilirdi. Eğer ki bu yazı gazetede yer alırsa muhakkak yine bölücülükle, etnik milliyetçilikle suçlayanlar olacaktır. Ancak az biraz soğukkanlılıkla düşünebilenler anlamaya çalışacaklardır. Bizlere karşı yaşanan bu duyarsızlık, ne zaman ki merkez medyadan ‘makbul’ gazetecilere de uzandı, bu zulüm dalgası o zaman ‘mesleki dayanışmaya’ bıraktı yerini. Basın özgürlüğü hatırlanır, cezaevlerindeki tutuklu gazeteciler de kıymete kavuşur oldu. Yanlış anlaşılmasın, mevcut durumdan bir rahatsızlığımız, sıkıntımız yok. Her halükarda hatırlanmak güzeldir. Güzeldir de, küçük de olsa bir özeleştiriyi beklemek de bizim hakkımızdır diye düşünüyorum. Bu birincisi! İkincisiyse; tutuklandığımızdan bugüne kadar yapılan saldırının sadece basına yönelik ve onunla sınırlı bir saldırı olduğunu düşünmedik. Bu topyekun bir saldırıdır. Uzun yıllardır verilen mücadeleler sonucu sistemin kabul etmek zorunda olduğu demokratik değerlere, haklara bir saldırıdır. Çünkü demokrasinin olmazsa olmaz ölçülerinden biri de halkın özgürce doğru haber alma kanallarına ulaşabilmesidir. Yani özgür ve bağımsız basındır. Türkiye’deki basının ne kadar özgür, ne kadar bağımsız olduğu tartışmasına girmeden, AKP iktidarının bu haliyle bile basını kendisi için ‘rahatsız edici’ bulduğu ve dizayn etmek istediği herkesin malumudur. Bu çerçevede eğer bir karşı çıkış yapılacaksa; AKP iktidarında artan bu saldırıların, basın üzerindeki baskıların genel demokrasi mücadelesi çerçevesinde ele alınması ve karşı çıkışın bu noktada yapılması gerekiyor. Yani basın çalışanlarının ve kurumlarının özgürce çalışabilmesi demokrasi mücadelesinin güçlü verilmesiyle bağlantılıdır. Bu noktada retoriğe başvurmak gerekirse, Marx’ın işçiler için söylediğini basın içinde söyleyebiliriz: Basın özgür olmak istiyorsa tüm toplumun özgür olmasını istemeli ve bunun için mücadele vermelidir. Madem demokrasilerde medya/basına 4. güç olarak bakılıyor ve kabul ediliyorsa, basın bu gücü kullanmalıdır! Özgürlük ve demokrasi doğrultusunda elbette.

Tabii bu mücadeleyi son dönemlerde subaşlarını tutan haramiler misali tüm basın kurumlarında arz-ı endam eyleyen iktidar kuyrukçularından beklemiyorum elbette. Onlar ellerinden geldiğince sahibinin sesinden konuşabilir, suları bulandırabilir, gerçekleri tersyüz edebilir ve gazetecilik oynayabilirler. Hatta amiral gemilerinde uydurma haberlerle toplum mühendisliğine. Siyaset mühendisliğine de devam edebilirler. Zalim zulmünü sürdürebilir, minnet edecek, diz çöküp yalvaracak değiliz. Ancak kendilerine bağımsız, özgür basın diyen meslek ahlak ve ilkelerini dert edinenlerin de söyleyecekleri bir şeyler olmalı. Konuşmaya başlamalılar. Öyle Ezop diliyle de değil. Halkı bilgilendirme görevlerini doğru bir şekilde yapabilmeli, gerçeklere sarılabilmeliler. Bunu bizim için ya da başkaları için de değil, öncelikle kendileri için yapabilmeliler. Aksi takdirde AKP iktidarının kendi hegemonyasını–cuntasını güçlendirmesine zemin olunmuş olur. Basın demokrasiyi her şart ve koşulda savunmalıdır. Basın ve ifade özgürlüğü ancak bu şekilde sağlanır. Yeni Anayasa’nın konuşulduğu bu süreçte basın çalışanları, meslek örgütleri ve kurumları demokratik bir anayasa hazırlanabilmesi için ısrarcı olmalı ve taleplerini dillendirmelidir. Sadece Basın Yasası’nın demokratik olması bir şey ifade etmez. Ya topyekun bir demokratikleşme ya da hiç! Bu nedenle meslektaşlarımız tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasını istiyorsa, ayrımsız siyasi genel bir affı da desteklemeli ve düşüncelerinden, muhalif kimliklerinden dolayı cezaevlerine atılanların da serbest bırakılması için kamuoyu oluşturabilmelidir. En önemlisi, basın ve ifade özgürlüğü savunulurken, Türkiye’de kalıcı bir barışın sağlanması için de pozitif katkılarını sunmalıdır.
Selam ve saygılarımla.

Neden hapishanedeyiz?

HATİCE DUMAN

Gebze M Tipi Cezaevi

Sosyalist, Kürt ve diğer muhalif gazeteciler ve aydınlar, halkın özgürlüğe açılan penceresi olmuşlardır. Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptığım Atılım Gazetesi’nin de devletin her türlü sistematik terörüne maruz kalmasının nedeni budur. Elbette bu durum gazeteyi yayınlamamızın önüne büyük engeller doğurdu. Ama yayın hayatımız boyunca asla bu teröre boyun eğip hakikatlerden uzaklaşmadık. Dahası siyasal iktidarların yanına yöresine düşmedik. Objektiflerimizi gerçeğe açımladık. Bu yüzden tiranların hedef tahtasında olduk her zaman. Benimle birlikte birçok çalışanın tutuklu olması, ağır hapis cezalarıyla yıldırılmaya çalışılması aklımızın ve yüreğimizin rotasını hiçbir zaman değiştirmedi. Gazetemizin her sayısı toplatıldı, yargılandı ve ceza aldı. Sadece biz değil, bugün yüzü aşkın basın şehidiyle, birçok tutsak arkadaşımızla bir basın onuru abidesi gibi duran Kürt basınından söz etmemek, basın özgürlüğüne en büyük darbeyi vurmak demektir. Bir de otosansüre, devlet sansürüne karşı güçlü bir duruş sergileyen arkadaşlarımız var Ahmet Şık, Nedim Şener gibi onurlu duruşlarıyla muhalif kimlikleriyle özgür basın geleneğine güç katan bu arkadaşlarımız aylardır hapishanede ve ne yazık ki, sansürün kaldırılışının 103. yılına günler kala böyle bir karanlık tabloyla karşı karşıyayız.
Sansürün kaldırılışının 103. yılında da 70 arkadaşımızla birlikte havalandırmadan gökyüzüne özgürlük şarkıları ulaştıracağız. En başta hapishanede oluşumuz sansürün hala yerli yerinde durduğunu gösteriyor. Dahası bu durum “basın özgürlüğü”nün, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve bilumum devlet erkânının sözlerini süsleyen bir teraneden başka bir şey olmadığını kanıtlıyor ziyadesiyle. Gazetecileri kırk metrekareye tıkayan bu sansür sistemi hala tıkır tıkır işlemektedir. Faşizm her zaman hakikatleri tersyüz eder ve medyasıyla, basınıyla halkı yalanlarla alıklaştırır. Gazetecilerin hapishanelere tıkılması ise bu manipülasyonu kolaylaştırır. Gerçekler duvarların ardında kaldıkça, yalanların saltanatı sürüp gider. Baskı, terör burada bitmez. F Tipi tecrit zindanlarında bütün varlığından, değerlerinden vazgeçmen istenir. Hücren basılır ve kitabını arar bir dolu iktidar uşağı… Roland Barthes, “Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir” sözünü yaşamın içinden çekip çıkarmıştır ne de olsa. Hapishane de, dışarı da fark etmez, bütün toplum AKP iktidarına biat etsin istenir. Fakat her zamanki gibi şimdi de buna güçlü bir itirazımız var. Hapishanedeyiz, çok bir yaşamla karşı karşıyayız. Ama yine de “Bize gücünüz yetmez” diyorum bir kez daha. İktidarın olanakları bize açılmadığı gibi çok kısıtlı olanaklarımıza da el konuluyor. Ancak buna rağmen aklımızla ve yüreğimizle hakikatlere doğru yolculuğumuzu sürdüreceğiz. Kırk metrekareye sığmayan objektiflerimizi, yani gözlerimizi sınırsız mavilikten ayırmayacağız hiçbir zaman, çünkü “Neden buradayım” sorusunun yanıtını fazlasıyla buluyoruz bu sonsuz mavilikte.
Hapishanede en çok gözlere odaklanıyorum nedense.
O gözlerde insan öyküleri öyle acıtıcı, öyle isyan ettirici ki. Bunu fark ettiğim on bir gazetecinin nerede olursa olsun, dünyayı aydınlatacağına olan inancım güçleniyor. Bir keresinde aynı hücreyi paylaştığım arkadaşlarla röportaj yapmıştım. 19 Aralık 2000’de hapishanelere yönelik katliamda tesadüfen “hayata dönen”lerle…
“Kanlı iftar” manşetiyle basın etiğini yerle bir edenlerin borazanlığı eşliğinde her türlü vahşete maruz kalanlarla. Objektiflerini ekonomik çıkarları gereği karartarak dünyayı fildişi kulelerinden izleyenlere çok uzak gelir bu tablo. En zor koşullarda gerçeğe bu kadar dokunabildiğim bu röportaj gazetede yayınlanınca ne çok sevinmiştim. Sahi hala hapishanedeyiz değil mi? Neden? İşte hala bu koşullarda bile doğruları görüp yazdığımız için…
Ahmet Şık, Cumartesi Anneleri’nin yanı başındaydı. Kürt halkı bir de onun gibi gazetecilerin haberleriyle tanıdı basın onurunu. Evet, biz bu yüzden hapishanedeyiz hala.
Kimse bize artık şu garabete dönen demokrasinin nimetlerini övmesin! Zira 9 yıldır hapishanedeyim ve İstanbul 12 Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği fetvayla 21 yıl daha burada kalmama karar verildi. Dosyam Yargıtay’da ama artık bunun da bir önemi kalmadı. Çünkü bu ülkede basın özgürlüğü, Adana’da portakal bahçesine asılan Metin Alataş’la birlikte katledildi. O gün karartılan gazete sayfalarının ruhu bütün ülkeyi örtmüştü sanki. Serbest bıraktığım gözyaşlarım faşizmin boynumuza geçirdiği bu ilmeğe isyanın nişaneleriydi.
Kürtlere beyaz asimilasyonu, kadınlara soykırım suçunu işleyen bir iktidarla karşı karşıyayız maalesef. Eşcinsellere uygulanan vahşetin erkekleşmiş kadın politikacılar eliyle nasıl da haklı görüldüğüne değinmiyorum bile. Keza sosyalist ve Kürt siyasetçileri susturmak, tasifiye etmek için hapishanelerin toplama kampına çevrildiğinden de söz etmeyeceğim. Duvarların soğukluğuna, engelleyici hükmüne rağmen tüm gerçekleri yazabilen Ahmet Şık’ları, Sedat Şenoğulları’nı, Vedat Kurşun’ları, Nedim Şener’leri, Gurbet Çakar’ları ve diğer arkadaşlarımı yazacağım. Elbette onları yazmak gökyüzünde özgürlüğe kanatlanmış o eşsiz anını yaşatır insana.
Ne faşizmin kendisi dışında kalanlara her türlü devlet terörüne reva görmesi ne de TMY garabeti, sansür yasaları özgürlüğe kanat çırpışımızı engelleyebilir. AKP’nin kurmayları boşuna nefes tüketmesin. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, hapishanedeki gazetecileri hedef alarak “Gazetecilik faaliyetlerinden dolayı hapishanede değiller”i buyurmuş! Bülent Arınç yıllar önce Tansu Çiller’den ödünç aldığı sözlerle, Atılım’ı, Azadiya Welat’ı hedef göstermiş! Artık bunlara kimsenin inanmadığını onlara daha fazla hatırlatmamız gerekir. Komplolarla, TMY kıskacıyla hapishanede olduğumuz yetmiyormuş gibi, bir de kendi yarattıkları durumdan ikinci kez karlı çıkmaya çalışıyorlar. Ama dediğim gibi bu yalanlara çok az insan inanıyor şimdi. Sansürün kaldırılışının 103. yıldönümünde Abdülhamit’in burnu hala bir gölge gibi haberlerimizin, fikirlerimizin üzerinde duruyor.
Sansür kalkmadı ve hala kalemimiz, ellerimiz kelepçeli…
Başta tutsak gazeteci arkadaşlarımı olmak üzere tüm basın emekçilerini bu kelepçenin kırılması ve sansürün kalkması dileğiyle selamlıyorum.

“Türkiye kuşatılmıştır”

MİKTAT ALGÜL

Osmaniye T Tipi Kapalı Cezaevi

Türkiye her anlamda kuşatılmıştır. Artık Cumhuriyetin kurumları değil, Atlantik ötesi güçlerin koyduğu/verdiği görevler yerine getirilmekte. Medya bu suçun en büyük ortağı oluyor (yandaş medya). Artık Türk medyası içindeki Ali Kemalleri temizlemelidir. Vatansever, Cumhuriyetçi Türk ulusunun menfaatlerini gözeten, Vatan, Emek, Namus diyen bir örgütlenme yaratılmalıdır. Yoksa bunun vebali çok ağır olacaktır. Bunun altından kimse kalkamaz.
Toplum, Özel Yetkili Mahkemelerle, korkuyla emperyalizmin çıkarları uğruna şekillendirilmeye çalışılıyor. Düşüncenle muhalifsen önce TCK 220. maddesi konup silahlı suç örgütünden ve klişe CMK’nın 100/1-3 maddeleri gereğince cezaevinde tutuyorlar. Artık 3 kişi bir arada gezemiyor bile.
Bu gemi batarsa herkes boğulur. Gemi su alıyor. Suları boşaltmak, gemiyi farelerden kurtarmak lazım. Mücadeleyle.
Hukukun yolunu bulmasını sağlayalım. Hasan Tahsin, Karayılan, Sütçü İmam olmanın vakti bu zamandır.
Artık sadece yuvarlak laflarla değil, pratikle devam.
En derin saygılarımla.

Medya ülkenin, toplumun gözü kulağı işlevindedir

KADRİ KAYA

Batman M Tipi Kapalı Cezaevi

Bildiğimiz gibi yazılı ve görsel basın ya da bütünsel ‘Medya’ ülkenin, toplumun gözü ve kulağı işlevindedir. “Üstü örtülmek istenenin açığa çıkarılması, kulak ardı edilmek istenenin duyurulması” kısacası olanın, olması gerekenin topluma taşınılması görevini yürütmektir. Her alanda olduğu gibi bu alanda da görev yürütenler iktidarın gazabından, şer oklarından payına düşeni almaktadır. En ufak bir hak talebini, örgütlenme arayışını gayri meşru ilan eden iktidar cephesi, sırf köşesinde bir makale kaleme aldı diye, fikir beyan etti diye, gazete dağıtımı, yayın yönetmenliği, yazı işleri sorumluluğu üstlendi diye yüzlerce basın emekçisini “örgüt üyeliği propagandası, suç ve suçluyu övme” gibi yasa maddelerini gerekçe göstererek soruşturmaya tabi tutuyor, yargılıyor ve ağır cezalara çarptırıyor. CİK, CMUK, TMK gibi gayri hukuki maddeler ve eski dönem DGM’leri aratmayan Özel Yetkili Mahkemeler vasıtasıyla toplum üzerinde devlet terörü estiriliyor. AKP güdümündeki emniyet mensupları, savcılar, hakimler, Anayasa Mahkemesi üyeleri, devletin tüm imkanlarını seferber ederek, kendi amaçları doğrultusunda sistemleşmeye, kurumsallaşmaya devam etmektedir. Bunu yaparken de “Demokles’in kılıcı”nı an be an toplum üzerinden eksik etmemektedir. Kimi zaman gazete kapattırarak -Özgür Gündem, Azadiya Welat gibi-, kimi zaman traji komik cezalar vererek -Vedat Kurşun arkadaşımıza verilen 166 yıl gibi-, kimi zaman da henüz basılmamış, daha yazım aşamasında iken kitap toplatma kararı vererek -İmamın Ordusu gibi- adalet, hak-hukuk mekanizmasını nasıl ayaklar altına alabileceğini, kendi orman kanunlarını topluma nasıl dayatacağını alenen gözler önüne serebilmektedir.
Başta Başbakan, Cumhurbaşkanı olmak üzere devletin üst mercilerinin dillerinden düşürmediği “ileri demokrasi, insan hak ve hürriyetleri, fikir özgürlüğü” gibi kavramlar, ne yazıktır ki söylem düzeyinde kalmaktan öteye gitmiyor.
Bir ülke düşünelim ki, her farklı görüş, her aykırı düşünce anında bastırılmaya-sindirilmeye çalışılsın.
Bir ülke düşünelim ki, “çağdaş demokrasi, muasır medeniyetler seviyesi, modernleşme vizyonu”nu kendine misyon biçsin, ardından en çağdışı-ilkel, zorba yol ve yöntemleri devreye koymaktan sakınmasın.
Yine bir ülke düşünelim ki, “basın özgürlüğü-düşünce hürriyeti” deyip onlarca dergi ve gazeteyi sansürlesin, kapatsın, çalışanlarını tutuklayıp cezaevlerine tıksın… Tamamen dış kamuoyuna yaranma ve iç kamuoyunu aldatmaya-oyalamaya dönük demagojik beyanatları!
AKP iktidarı, günümüzde devletin tüm kurumlarına sızmış, yargı, yasama ve yürütme organları üzerinde denetim kurmuş bulunmaktadır. İstediği anda ve şekilde hedef bellediği kişi ve kurumlara dönük gizli-açık operasyon yapabiliyor. Tamamen asılsız iddia ve düzmece belgelerle yargılanmaya tabi tutup-mahkum ettirebiliyor. Bunu yaparken de karşısındaki toplumsal muhalefeti, hukuki statüyü tanımıyor, işlevsiz kılmak için elinden geleni yapıyor.
Hegemonya alanını genişlettikçe pervasızlaşıyor, pervasızlaştıkça kin ve öfkesini akıtmaktan geri durmuyor. Son 8-9 yıllık süreç itibarıyla değerlendirdiğimizde Abdülhamid dönemindeki istibdatlı yılları, sansürlü rejimi bile geride bıraktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Osmanlı Mehter Marşı’nda bile “iki adım ileri, bir adım geri” atılıyorken, AKP iktidarında ileriye doğru bir adım atılmazken, geriye doğru atılan adımların haddi hesabı bilinemiyor.

Kendi durumuma gelince:

Örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklanmamın üzerinden neredeyse 3 aya yakın süre geçmesine rağmen halen iddianamem hazırlanmamıştır. İkamet adresim Diyarbakır olmasına rağmen Batman iline bağlı jandarmalar tarafından evim basıldı. Batman Emniyeti’ne getirilip, Sulh Hakimliği’nce tutuklandım. Henüz sorgulama aşamasında iken Batman Valiliği’nin web sitesinde hakkımızda haber çıkmış ve “terörist” olarak yaftalanmışız. Halbuki yürütülmekte olan bir dava hakkında hiçbir kişi ya da kurumun görüş bildirme hakkı olmadığını hepimiz biliyoruz. Tutuklanma gerekçem ise yasal olmayan telefon dinlemeleridir. Sabah gündemini Mezopotamya Radyosu ile paylaştığımız için suç işlemişiz. Oysa paylaştığımız haberler, bizim ajansımız olan Dicle Haber Ajansı’nda (DİHA) ve diğer ajanslarda yayımlanan haberlerdir. Yine bu haberlerin hiçbiri tekzip edilmemiştir. Yaptığım tüm görüşmeler, haberler gündem içeriklidir, gizli saklı da değildir. Kendi adıma kayıtlı telefon üzerinden görüşmüşüm zaten. Hal böyleyken kalkıp durumu illegalleştirmek, beni ve diğer arkadaşları “terörist” ilan etmek tamamen hukuksuz ve gayrı meşrudur. Özgür basını, sosyalist-demokrat basını karalamaya, gerçekleri manipüle etmeye dönük bilinçli politikalardır…
Sonuç olarak, bugün Türkiye’de hukuk, demokrasi, özgürlük gibi konularda tam bir keşmekeşlik yaşanıyor. Fırat’ın doğusunda atılan her adım, alınan her nefes KCK bağlantılı denilerek bastırılıyor. Fırat’ın batısında da özgür, sosyalist kesimlere yönelik “kapan” gittikçe genişletiliyor. Eğer buna dur denilmezse yakın gelecekte demokrasi ve insan haklarını mumla arar hale geleceğiz.
Selam ve saygılarımla.

“Düşünce Özgürlüğü Yasası TMK ile değişti”

MEHMET KARABAŞ

Batman M Tipi Cezaevi

Atalarımız “dost acı söyler” diyorlardı.
Televizyonu açtığınızda bir haberi izlerken veya sabahları gazeteyi elinize alırken doğru dürüst bir haberi izlemek veya okumak istemez misiniz?
Ben isterim mesela… Öyle düşünüyorum ki, sizler de istiyorsunuz.
Bazı haberler içinizi karartıyor olabilir. Veya bazı yorumlar istediğiniz şekilde olmayabilir. Ancak istediğiniz şekilde değildir diye, doğru değildir anlamına gelmiyor.
Biz gazetecilerin halka doğru bir haber vermek için ne zorluklarla karşılaştığımızı biliyor musunuz? Size kısaca yaptığım bir haberi örnek vereceğim:
2009’da kimlere ait olduğunu bilmediğim 6 adet toplu mezar haberini yaptım. Bu haberden dolayı 1 ödül, 1 plaket, 1 takdirname ve çok sayıda sivil toplum örgütlerinden teşekkür mektupları aldım. Bir taraftan da ölümle tehdit edildim.
Toplu mezarlar, 2 bin 300 metre yüksekliği olan bir dağın zirvesindeydi. O dağa tırmanmak için sabahın karanlık saatinde kalkıp yola koyuldum. Akşama kadar o keskin taşları aşarken, yağmura yakalandım. Kamera ve fotoğraf makinemin ıslanmaması için üzerimdeki gömleği çıkartıp, onları sardım. Yağmur malzemelerimi değil, beni ıslatmıştı. Ertesi gün sabaha kadar o haberi yapmakla uğraştığım için yatamadım… Sabah uyumak için eve gitmiştim. Elimi, yüzümü yıkadıktan sonra kahvaltı yapıp yatacaktım. O esnada haber merkezinden aradılar. Savcılık çağırıyormuş. Haber merkezine gittik, oradan da Baro. Baro’da herkes toplanmış beni bekliyordu. İHD, MAZLUM-DER, gazeteciler herkes oradaydı. Savcılık, olay yerine gitmek için benim onlara rehberlik etmemi istedi. STK’ların da onayı olduktan sonra kabul ettim. Kabul etmeseydim, beni “zorla götüreceklerini” söylüyorlardı Savcılar.
O gece geç saatlerde ilçeye gittik ve gece saat 3’de yola koyulduk. Ben sivil olarak tek başımayım. 2 savcı, 1 doktor ve bir de katip var. Diğerleri hepsi de asker ve korucuydu. Saat 8’de dağa vardık. O gece yağmur yağdığı için otlar ıslaktı. Dizimize kadar sırılsıklam olmuştuk. Dağa yetiştiğimizde tehdit edildim. “Bir kurşun sıkılırsa ikinci kurşunu kendi elimle sana sıkarım” dediler bana.
Sizler için ve gerçekler için her şeyi göze almıştım. O geceyi dağda geçirmek zorunda kaldık. Çünkü bütün deliller toplanmamıştı. Hava çok soğuktu. Bana, doktora ve katibe bir uyku tulumu vermişlerdi. Her üçümüzde ayağımızı tuluma koymuştuk. Titriyorduk soğuktan. Gece saat 11’de 100 metre aşağımızda sanki ateşe tuz atmışsın gibi silah sesleri yükseliyordu. Çok korkuyordum. Çünkü tehdit edilmiştim. 2. kurşun bana gelecek diye saniyeleri sayıyordum. Doktora ve katibe bana sarılın belki benim yerime sizi öldürürler bile demişim korkudan.
Sabah öğrendik ki korucular keyfi ateş etmişler. Ölmemiştim. Delilleri topladıktan sonra ilçeye gelmek üzere yola koyulduk. Saatlerce yaya yürüdükten sonra arabalara vardık. İlçeye vardığımızda bir de sorguya alındım. İfadem alındı. Ondan sonra haber merkezine gitmek için yola koyuldum. Uykusuzluktan ayakta duramıyorum. O gecede saat 1’e kadar uyuyamadım. Gece saat 00:20’de bir TV canlı programına katıldığımda artık ne konuştuğumu bilemiyordum. O konuşmadan sonra kendimden sızıp geçtim. 5 gece olmuştu, uykusuzdum çünkü.
Sizlere doğru dürüst bir haber vermek için ölümü de, her şeyi de göze alıyoruz. Fakat karşılığında devletin yargısı bizleri 167 yıl ceza ile cezalandırıyor. Çünkü gerçekler bir kesimin yararına değildir. Halktan takdirler ve ödüller alıyoruz, fakat devletten yüzlerce yıl ceza.
70 gazeteci TMK’dan tutuklu. Oysa hepsi de düşünceden ve yaptığı haberlerden dolayı tutuklu. Hiçbirinin üzerinde bir çivi bile yakalanmamıştır.
Bir yıl boyunca telefonumu dinleyerek katıldığım televizyon programları ve yaptığım haberler suç gösterilmiştir. Eğer bunlar suçsa, devlet bir yıl boyunca bu suçu işlediğimi bilerek beni uyarmamışsa veya müdahale etmemişse, demek oluyor ki devlet suç işlememe göz yummuştur.
Halkın haber alma özgürlüğünü elinden alarak, haberleri yapan gazetecileri kelepçeleyerek demirlerin arkasına attılar.
3 aya yakındır tutuklu bulunuyorum ve hala da iddianamem hazır değil.
Düşüncesini paylaşan, terör örgütü üyeliğiyle suçlanıp tutuklanıyor.

AKP sonrası Türkiye’de muhalif gazeteci olmak

TUNCAY ÖZKAN

Silivri 1 No’lu Cezaevi

AKP, iktidarının herkesten gizlediği bir “Türkiye Projesi” var. Bu proje uygulamalarıyla ortaya koydu ki; uygulayıcı lideri olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter tutumu ile yerleştirilecekti.
Ben buna karşı çıktım. Recep Tayyip Erdoğan beni önce çalıştığım medya kuruluşlarından uzaklaştırdı. Bu konuda yaptığı baskılara karşı kendi yayın şirketimi, Kanaltürk Televizyonu’nu kurdum.
Kanaltürk muhalif olması yüzünden Maliye Bakanlığı tarafından iki yıl boyunca bütün evraklarına el konularak incelemeye alınmış, film satan firmalar mali denetime sokulmuş, Kanaltürk’e film satışı engellenmiştir. Ayrıca Devlet Bakanı Egemen Bağış ve iktidarın görevlendirdiği danışmanlar ile AKP yetkilileri Kanaltürk’e reklam ambargosu uygulamıştır. Ve reklam verenleri tehdit etmişlerdir. Ayrıca Kanaltürk’te yayınlanan haberler nedeniyle AKP Diyarbakır Milletvekili tarafından kiralık katillere öldürtülmek istendim. Kanaltürk’ten çıkarken kurşunlandım. Suikastçıların telefon konuşmaları yasal dinlemelere takılmış. Suikastçı olayları itiraf etmiştir. Kanaltürk üzerindeki baskılar artarak devam etmiştir. Kanal yandaşlarınca ele geçirilene kadar bu baskılar devam etmiştir. Kanal çalışamaz hale getirilmiştir. El değiştirince bütün sorunlar hemen çözülmüştür.
Türk siyasal hayatının son 20 yılına damga vuran Cumhuriyet Mitingleri 2006-2007 yılları arasında organize ettiğim 6 mitingden oluşmaktadır. Ben bu mitingleri demokrasinin gelişimi için organize ettim. Hepsi sivil toplum örgütlerinin katılımıyla gerçekleşmiştir. 14 Nisan 2007 Ankara Tandoğan mitingine 1,5 milyon kişi katılmıştır. 28 Nisan Burhaniye mitingine 30 bin kişi katılmıştır. 29 Nisan İstanbul Çağlayan mitingine 3,5 milyon kişi katılmıştır. Ardından İzmir Gündoğdu meydanında yapılan mitinge 2 milyon kişi katılmış ve bu mitinglerin hiçbirinde olay çıkmamıştır. Mitinglerde ortak slogan, “Ne şeriat ne darbe tam bağımsız demokratik Türkiye” olmuştur.
Ben mesleğimi ödünsüz yaptığım, özgür düşünme ve karşı çıkma hakkımı kullandığım için tutuklandım. 23 Eylül 2008’den bu yana suçumu söyleyin dedikçe, “Sen suçunu biliyorsun” diyen savcılar ve tutukluluğu cezaya dönüştüren yargıçlarca cezaevinde tutuluyorum. Yıldırılmak, engellenmek ve yok edilmek isteniyorum. 110 gündür de hiçbir gerekçe olmaksızın tek başıma tecrit hücresinde tutuluyorum.
Başbakan 2000 yılında İstanbul Belediyesi’ndeki yolsuzluk haberlerim ve kendisinin 1 milyar doları olduğuna dair müfettişlerce hazırlanmış raporları haber yaptığım için Silivri’de tutulduğumu söyledi. Ben gerçeği yok etmek isteyenlere karşıyım. Cehalete karşıyım. İfade özgürlüğünü zindanlara doldurup, susturanlara karşıyım. Davanın adının Ergenekon veya KCK olması fark etmiyor; bağnazlığa karşıyım. Adalet arıyorum.
Şiddetin sokaklarımızı ve yatak odalarımızı esir almasına, şiddetin devlet eliyle otoriterlikten faşizme dönüştürülmesine karşıyım. Bu anlayışın siyaseti esir almasına karşıyım. Tek politik ve dini güç olmak isteyenlere karşıyım. İktidar-muhalefet fark etmez, tek sesli düzene karşıyım. Ben siyaset kartellerine karşıyım.
Türkiye’de mafya ve devlet destekli çetelere, yolsuzluklara karşı mücadele ettim. İlk faili meçhul cinayetleri ve bunların devlet destekli oluşunu belgeledim. Susurluk çetesinin ceza almasını sağlayan belgeler, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın kimliğini ben açığa çıkardım. 14 kitap yazdım, hemen tamamında bunları anlattım.
“Bana Susurluk raporu neden sende çıktı? Yeşil’in kimlikleri neden sende” diyorlar. “Arşivinde neden gizli raporlar var” diyorlar. Gazetecide ne çıkacak?
Şimdi bana savcıların söyleyemediği bir suçtan; TCK 311, TBMM’yi ortadan kaldırmak, 312 Hükümeti ortadan kaldırmak, 314/2 Silahlı Terör Örgütü üyesi olmaktan 2 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 300 yıla kadar da hapis cezası istemiyle yargılanıyorum.
Suçumun delilleri ve hukuki fiil gerekçeleri söylenmiyor. Tutuklandıktan 14 ay sonra 21.12.2009 günü çıkarıldığım duruşmada “Suçumu söyleyin, savunma yapacağım” dedim, ama savcılık mehil istedi.
Mahkemeye soruyorum, ama söylemiyor. Oysa tutukluluğa devam kararını mahkeme başkanının karşı oyuna rağmen iki yargıç sürekli aynı nedenle ve AİHM kararlarına aykırı olarak, gerekçesiz olarak reddediyor. İkiye bir oyla 33 aydır tutukluyum. Mahkemeye şöyle sesleniyorum; ama onlar beni duymak yerine Ankara’daki otokrat siyasi patronlarını dinliyorlar:
Birey olarak devlete karşı hangi suçu, ne zaman işledim? Yoksa burada bulunmam bana karşı devletin suç işleme durumumudur. Ben hak ve ödevlerimi yerine getirip kurallarına göre yaşarken, devlet iradesi bana karşı suç işlemekte nasıl kullanır? Ceza suça bağlıdır. Bana, devlete karşı suçumu söyleyin. Ben TBMM’yi ne zaman cebir şiddet, ben hükümeti ne zaman cebir şiddet kullanarak yıkmaya çalışmışım? Ben Ergenekon denen örgüte ne zaman katıldım? Benim yöneticim kim? Bana kim talimat veriyor? Ne zaman, nerede? Hangi iradem suça dönük? Ne zaman terörü övdüm? Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet’in bombalanmasına ben karışabilir miyim? Soruyorum, vicdanınıza soruyorum: Ben PKK’lı olabilir miyim? Hangi mütemadilik bağı, hangi düşünce birliği, hangi irtibat? Deliller nerede? Eylem ne? Zarar gören kim? Nerede, hangi zararı gördü? Ne zaman gördü? Kim buna şahit oldu? Ceza, suça bağlı bizim hukukumuzda, evrensel hukukta da öyle. Suçum ne? Deliller nerede? Ödevini oligarşinin isteklerine bağlayan devlet, devlet olabilir mi? 27 aydır ne yaptığınıza bakınız. Yasaların özü, ruhu vardır. Siz Türk Ceza Yasasının ve Ceza Muhakemesi Yasasının özünü, ruhunu yok ediyorsunuz. Hukuku rakip, muhalif yok etmekte kullanmaya kalkan cehalete karşı çıkmak sizin ödeviniz. Meşru ilişkilerim, sosyal hayatım, siyasal tutumum, yasalara uygun ve şeffaf bir yaşam sürmem suç sayılıyor. Unutmayın, buna dur demezseniz, bu canavarı burada boğmazsanız, adaleti ve hukuku egemen kılmazsanız, bu canavar sizi de yutar. Benim Ergenekon hikâyem budur.

“Sevgileri gönderiyorum”

KAAN ÜNSAL

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi

24 Aralık 2010’da Yürüyüş dergisinin teknik işlerinin yapıldığı Ozan Yayıncılık’a yapılan polis baskınında gözaltına alınan, tutuklanan devrimci gazetecilerden biriyim.

Hapishanelerde tutuklu bulunan gazetecilerin sayısının 70’e ulaşmasıyla ifade ve basın özgürlüğü, iktidarın baskılarına karşı çıkmanın gerekliliği tartışılmaya başlandı. Tutuklu gazetecilerle dayanışma amaçlı eylemler, kampanyalar örgütlendi. Bu tartışmalar, basın emekçileri içinde duyarlılığın artması, mesleki dayanışmanın sergilenmesi olması gereken olumlu gelişmeler. Evet, bugün basında sansürün kaldırılışın üzerinden 103 yıl geçti. Ama dönüp basın tarihine baktığımızda ülkemizde basının hiçbir dönem özgür olmadığını görüyoruz. Siyasi iktidarlar, sansür kurumları, yasaları, mahkemeleri ile basını denetim altında tutmaya çalışıyor, yetmediği yerde ekonomik baskı-oyunlarla kendine bağlatıyorlar. Özellikle devrimci-sosyalist basına yönelik baskılar yoğundur. Mahkeme kararları ile toplatma, kapatma, para-hapis cezaları bir yana, bu ülkede gazete dergi büroları bombalanmış, yakılmıştır. Muhabirler, yazarlar, gazete dağıtıcıları katledilmiştir.
Bu saldırılar devrimci-sosyalist basına olduğu sürece maalesef burjuva medyada çalışan basın emekçileri gerekli-yeterli dayanışmayı göstermediler. Hatta yazdıklarıyla iktidarın devrimci-sosyalistlere saldırılarına zemin hazırladılar. İfade ve basın özgürlüğüne yönelik bu saldırılarda sıranın kendilerine gelebileceğini düşünmediler. Yok saydılar, görmezden, duymazdan geldiler. Bugün Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da tutuklanmasıyla birlikte Alman Papaz Martin Niomeller’i anarak “basın özgürlüğü”ne sahip çıkanların birçoğu halen devrimci-sosyalist basın üzerindeki terörü, baskıyı görmezden gelmeye devam ediyorlar. Bu kesimlerin asıl istedikleri kendilerine dokunulma ihtimalinin ortadan kalkmasıdır. Gerçek anlamda basın özgürlüğü talepleri yoktur. İktidarla, emperyalist-işbirlikçi tekellerle bir sorunu olmayan burjuva gazetelerin-gazetecilerin “basın özgürlüğü” mücadelesinde yer almadıklarını görüyoruz. Basını özgürleştirme mücadelesi verenler yüzü halka dönük aydınlarımız, devrimci-sosyalist yazarlar-çizerlerdir. Bu mücadelede devrimci-sosyalist basın, basının yüz akı, onurudur. Bugün basın özgürlüğü adına kullana geldiğimiz ne varsa, Sabahattin Ali’lerden, Rıfat Ilgazlar’dan, Bülent Ülküler’e, Engin Çeberler’e canımızla, kanımızla, on yıllarca süren tutsaklıklarla ödediğimiz bedellerin sonucudur.
Bu ödenen bedellerin sağladığı sınırlı özgürlüğün korunmanın, genişletilmesinin yolu, sansüre-baskılara karşı ilkeli, kararlı bir mücadele vermekten geçiyor. Saldırı kime yönelirse yönelsin, karşı çıkılmadıkça, baskıyı görenler sahiplenilmedikçe, sıranın eninde sonunda bize geleceğinin bilinciyle davranmalıyız. Baskı-terör başta sınırlı bir kesime, çevreye yönelse de karşı çıkılmadığı, engellenmediği sürece tüm muhaliflere yönelecektir. Sıra bize geldiğinde değil, “ilk saldırıda” tavrımızı koymalıyız. Dayanışmayı, mesleki örgütlülüklerimizi büyüterek, haklarımızın bilinçli takipçileri olarak “ifade ve basın özgürlüğü” mücadelesinde iktidarlara karşı daha güçlü olabilir.
Çalışmalarınızda başarılar diliyor, Sincan hücrelerinden selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Hala mahkemeye çıkarılmadım

MUSA KURT

Ankara Sincan F Tipi Cezaevi

“Kamu Emekçileri Cephesi” dergisinin sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü’yüm. 24 Aralık 2010 tarihinde Yürüyüş dergisinin teknik hazırlıklarının yapıldığı Ozan Yayıncılık’a yapılan polis baskınında gözaltına alındım ve tutuklandım. Hala mahkemeye çıkarılmadık. 6 aydır savcının iddianameyi hazırlamasını bekliyoruz.
Sosyalist basına yönelik saldırıların bir sonucu olarak gözaltına alındım ve tutuklandım. Düşüncelerimizi ifade etmemizi tutuklayarak engellemeye çalıştılar. Ancak bu onlara yetmedi. Tutsaklığımız sırasında da tecrit uygulamaları ile bizi sindirmeye, düşüncelerimizi engellemeye çalışıyorlar.
Siyasi iktidar, zulüm-sömürü düzenine karşı mücadele etmeyen, hakkını aramayan, düzene teslim olmuş “halk” istiyor. Sosyalistler-devrimciler başta olmak üzere muhaliflerini katlederek, tutsak ederek etkisizleştirmeye çalışıyor. Ama katlederek, tutsak ederek sonuç alamayacağının farkında. Bunun için tutsak ederek “özgürlüğünü” elinden aldığı muhaliflerine nedamet getirtmeye, onları düşüncelerinden vazgeçirmeye çalışıyor. Nedamet getirtmek, düşüncelerinden, inançlarından vazgeçirtmek için tecrit politikalarına sarılıyor. Devrimcileri, muhaliflerini düşünemez, üretemez hale getirmenin aracı olarak tecrit uygulanıyor. Tek ya da üç kişilik hücrelerde bencilce, düşünceleri, umutları, özlemleri halkından, yoldaşlarından ayrı düşmüş, dünyası kendisinden başlayıp kendisinde biten yoz bireyler yaratmanın adıdır tecrit. Önce fiziksel mekan daraltılır, hücrelere atılır. Sonra ziyaretçileri ile görüşmesi, mektup alması, dergi-kitap okuması koşullara bağlanır. “Uyumlu”, “pişman” olursa, örgütlü-muhalif kimliğinden uzaklaşırsa bunları kullanabilir. Sağlık, beslenme, giyinme, haberleşme gibi tutsakların en temel hakları idarenin keyfine kalmıştır. Her hak yaptırım aracıdır. Halkımız “Yalnızlık Allah’a mahsustur” der. Acımızı, sevincimizi, üzüntümüzü, mutluluğumuzu, coşkumuzu, derdimizi yoldaşlarımızla, dostlarımızla paylaşmak, konuşmak isteriz. Tecrit, en temelinde bu insani paylaşımı engellemektedir. Tecritle derdini, kaderini, acını kendi kendine yaşarsın. Yoldaşlarınla, dostlarınla iki bardak çayın eşliğinde sohbet edemez, ağız dolusu gülemezsin. Hasta olduğunda yardım edemez, acılı-kederli anlarında destek olamazsın. Bunların yarattığı birikim zamanla işkenceye dönüşür. Fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bu rahatsızlıklar tedavi edilmez. Yavaş ve sistemli bir şekilde çürümeyi, sessiz bir ölümü getirir.
Türkiye’de basında sansürün ilk kaldırılışının üzerinden yüzyıl geçmiştir. Ama F Tipi Hapishanelerde, tecritle sansür uygulamaları yüzyıllar öncesini aratmaktadır. Haklarında hiçbir toplatma, yasaklama kararı olmayan gazete, kitap ve dergiler tutsaklara verilmez. İdare sudan bahanelerle kitapları, dergileri, gazeteleri sakıncalı ilan eder, yasaklar. Gazeteci olarak düşüncelerinizi ifade etmenizden rahatsız olunmuş ve tutuklanmışsınızdır. Yine de görüşlerinizi, değerlendirmelerinizi ifade etmek, yazılarınızı dışarı göndermek istersiniz. Yine karşınızda “Disiplin Kurulu” kararlarıyla uygulanan koyu bir sansür çıkar. Mektuplarınız, yazılarınız gönderilmez. Size gelenler verilmez, imha edilir. Yaptığınız itirazlardan lehinize hiçbir sonuç alamazsınız. İnfaz Hâkimlikleri, Ağır Ceza Mahkemeleri uygulanan “sansürü” onaylayan kararlar alır. “Özgürlüğümüzü” elimizden alanların, ifade-basın özgürlüğüne saldıran sistemin sansür politikalarına karşı hücrelerde de mücadele etmek zorunda kalıyoruz.
İfade-basın özgürlüğüne, tecrit-sansüre karşı mücadele ederken, bu baskıların sadece devrimci-sosyalistlere yönelik olmadığını, eğer bu saldırılar geriletilip, çözüm bulunmazsa tüm muhaliflere, halka yöneleceğini sürekli ifade ettik. Bunu kabul ettirmekte zorlandık. Sesimiz, mücadelemiz yok sayıldı, görmezden gelinildi. Ne yazık ki tecride övgüler dizildi. Hücreleri lüks villalara benzetenler de bugün tecrit zulmüyle yüz yüze geldiler. Şimdi adaletin, basın özgürlüğünün herkese gerekli olduğunu hatırlıyorlar. Bu tüm basın emekçilerine-aydınlarımıza ders olmalı. Tekrarlanmaması, basın-ifade özgürlüğünde yol alabilmemiz için, saldırı kime olursa olsun kulaklarımızı tıkamamalı, ilkeli davranarak baskıların karşısına dikilebilmeliyiz. Yoksa siyasi iktidarların zulmüne uğradığımızda yalnızlaştırılıp, sesimizin boğulmasını engelleyemeyiz.

Hücrelerden bir yazı

CİHAN GÜN

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi

Merhaba…

Size Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nin tecrit hücrelerinden yazıyorum. Selamlarımı gönderiyorum.
Ülkemizin aydınlarını, gazetecilerine, yazarlarını tecrit hücrelerine kapatan, kendine muhalif herkesi baskı, terörle sindirmeye çalışan AKP iktidarı, “işkenceye sıfır tolerans”, “ileri demokrasi”, “özgür basın” söylemlerinden de vazgeçmiyor. “Sıfır tolerans” gösterilen sömürge tipi “ileri demokrasi”mizde iş yerimize olan baskını, gözaltına alınışımızı, tutuklanışımızı anlatmak istiyorum.
1,5 yıldır Yürüyüş dergisinin de teknik işlerinin yapıldığı Ozan Yayıncılık’ta çalışmaktaydım. 24 Aralık 2010 gününde Yürüyüş’ün matbaa öncesi hazırlıklarını yaparken sabaha karşı 03.00’de elektriğimiz kesildi. Sonrasında fark ettik ki, tüm mahallenin elektrikleri kesilmiş. Caddeler trafiğe kapatılmış, binanın önüne yüzlerce polis yığılmış. Polis olduklarını belirten, kapıyı çalma bile gereği bile duymayan polisler koçbaşlarıyla büromuzun kapılarını kırarak içeri girdiler. Kamuflaj giymiş, kar maskeli, uzun namlulu silahlar taşıyan polisler, küfürler, tehditler eşliğinde yumruklayarak, tekmeleyerek hepimizi yüzüstü yere yatırdılar. Bu sırada binanın üstünde uçuşan helikopterin sesini duyuyorduk. Ellerimiz arkadan kelepçelendi. 5. kattaki büromuzdan, aşağıda bekleyen polis otolarına kadar sürüklenerek, dövülerek indirildik.
Ozan Yayıncılık’ta 8 kişi gözaltına alınıp, Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. Orada da yerlerde sürüklenerek hücrelere atıldık. Üst araması bahane edilerek işkence gördük, ilk gün neden gözaltına alındığımızı öğrenmek mümkün olmadı, avukatlarımızla da görüştürülmedik. Bir gün İstanbul’da kaldıktan sonra Ankara’ya Terörle Mücadele Şubesi’ne getirildik. Kötü muamele ve işkence burada da devam etti. Hücrelere alınırken, parmak izlerimiz alınırken zor kullanıldı. Toplam 4 günlük gözaltından sonra 7 kişi “terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla tutuklandık. O gün “Ozan Yayıncılık’ta bulunmak” dışında hiçbir delil, tanık vb. gösterilmeden 6 aydır tutukluluğumuz devam ediyor. Hakkımızdaki suçlamalar, iddialar neler, öğrenemedik henüz. Çünkü gizlilik kararı alınan dosya hakkında bize ve avukatlarımıza hiçbir bilgi verilmiyor. Bu keyfiyet, hukuksuzluk ne kadar sürecek belli değil.
“Terörist” olarak suçlanan bizler olduk. Ama asıl “devlet terörünün” mağduru olan bizleriz. Yasaların tüm şartları olan gerekliliği taşıyan bir yayıncılıkta çalışmak, dergi çıkarmak, devrimci-sosyalist düşüncelerimizi ifade etmek, iktidarın saldırısına uğramak için yeterli oldu. Büroda bulunan tüm kitap taslaklarına, dergilerin arşivine, binlerce kitabımıza, bilgisayarımıza el konuldu. Büroda bulunan tüm eşyalar kullanılamaz hale getirilip talan edildi. Bu baskın ve tutuklanmamız dergimizin faaliyetlerini durdurmak, bizim devrimci-sosyalist kişiliklerimize yönelik bir komplodan ibarettir. İktidara muhalefet etmenin, hak-adalet özlemiyle arayış içinde olan milyonlarca emekçinin, halkın sesi olmanın bedeli olarak bu komployla karşı karşıya kaldık. Tutuklanmamız, 6 aydır mahkemeye çıkarılmadan tutuklu kalmamız, dosyadaki gizlilik kararırın ısrarla devam ettirilmesi, bu komplonun bir sonucudur. Siyasi iktidar, “ileri demokrasi”yi de, “işkenceye sıfır tolerans”ı da, “basın özgürlüğü”nü de sadece kendi yandaşları için telaffuz ediyor. Kendine muhalefete tahammülsüz. Tüm muhalifleri sindirmek için komplolarla, baskıyla yol almaya çalışıyor. Ama bizleri sindirmeleri, susturmaları mümkün değil. Gerçeklerin, halkın sesi olmaya devam edeceğiz.
Adaletin herkese gerekli olduğunun bilinciyle bu saldırıları, komploları hep birlikte boşa çıkaracağımızı-çıkarabileceğimizi düşünüyorum.

“Neyle suçlandığımızı bilmiyoruz”

HALİT GÜDENOĞLU

Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi

Size Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nden selamlar getiriyorum. 28 Aralık 2010 tarihinden beri bu hapishanenin hücrelerinden birinde, iki arkadaşımla beraber kalıyorum.
Neden mi? Daha bana da bir açıklama yapma lütfunda bulunmadılar. Dosyamızda “gizlilik kararı” varmış. 6 ayı doldurduk burada, ama neyle suçlandığımızı bilmiyoruz. Bu da “ileri demokrasi”nin nimetlerinden biri işte!
F Tiplerinde bu “ileri demokrasi” mağdurlarından çokça bulabilirsiniz. Biz buraya getirildikten kısa bir süre sonra, Samsun’dan gözaltına alınıp buraya getirilen arkadaşlarımız 8-11 yıl arası cezalar aldılar. Onların “suç”larıysa, “Grup Yorum konseri düzenlemek”. Evet, yanlışlık yok. Bu arkadaşlarımız konser düzenledikleri, daha doğrusu düzenlemek istedikleri için gözaltına alınıp tutuklandılar.
Şaşırtıcı değil mi? Ama bu ülkede haklar ve özgürlükler mücadelesi verenler için bunlar şaşırtıcı değil. Hatta biraz daha ileri giderek, “kaçınılmaz” olduğunu söyleyebiliriz.
Keza artık bırakalım haklar ve özgürlükler mücadelesi verenleri, iktidara biraz muhalefet eden herkes kendini bu tehlikenin içinde görüyor.
Nazi Almanyası’nda bir papazın kendi durumunu anlatmak için söylediği ve günümüze kadar gelmiş sözleri vardır: “Önce komünistleri götürdüler. Sesimizi çıkarmadık…” diye başlar. Son zamanlarda gazetecilere yönelik tutuklamaların artmasıyla beraber bu söz fazlaca söylenir oldu. Yıllardır devrimcilerin haykırdığı “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganı da gazeteciler tarafından meydanlarda haykırıldı.
Bunlar olması gereken, güzel tepkilerdir. Uğradıkları haksızlıklara karşı insanların meslektaşlarını sahiplenmesi, haksızlığı teşhir etmesi çok önemli.
Ama ister istemez şunu soruyor insan: Şimdiye kadar neden sustunuz? Neden Alman papazını oynadınız? Sıranın size mi gelmesi gerekiyordu? Bu ülkede baskılar, keyfi tutuklamalar ilk defa yaşanmıyor. Basında da, farklı alanlarda da haklar ve özgürlükler mücadelesi verenler, sürekli baskı altında oldular. Ve maalesef bu baskılar karşısında çoğu zaman burjuva basın da yaptıkları ısmarlama saldırı haberleriyle, psikolojik savaşın bir parçası oldu, oluyor. Ya da bu baskıları gündemine almıyor, yok sayıyor.
Ben devrimci basının yaşadığı sorunları sahibi ve yazı işleri müdürü olduğum Yürüyüş Dergisi üzerinden anlatacağım. Dergimin tam adı Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm İçin Yürüyüş. Anlaşılacağı gibi, muhalif bir dergi. Tarafsız basın değiliz. Tarafsızlığı reddediyoruz. Bizim tarafımız bellidir. Biz yoksul, ezilen, sömürülen halkın tarafındayız, halkın çıkarlarını savunuyoruz. Bunun bedellerini ödemeyi göze aldık ve ödüyoruz.
Tutuklu gazetecilerle ilgili iktidarın sözcüleri, “Öyle gazete-dergi isimleri var ki; adı sanı duyulmamış” diyerek, akıllarınca tutsaklığımızı meşru göstermeye çalışıyorlar.
Evet, televizyon kanallarında reklamlarla dergimizi tanıtmıyoruz, holding sahibi olmuş patronlarımız yok. Halkız, halkın içindeyiz ve gücümüzü halktan alıyoruz.
Bu yüzden dergimiz çıktığı ilk günden beri baskıların, saldırıların hedefi oldu. Dergimizi gönüllü olarak dağıtıp tanıtan yüzlerce kişi polisin saldırısına uğradı, gözaltına alındı. Bunlar haber değeri taşımadı, yasal bir derginin satışına yapılan saldırı, o zaman basın özgürlüğüne vurulan darbe olarak görülmedi. Susuldu. Sesleri çıkmadı. Alman papazın dediği gibi “Çünkü sosyalist değillerdi.” Sosyalizmi savunanların gözaltına alınması, işkence görmesi doğaldı çünkü.
Yetmedi; Yürüyüş dağıtılırken 16 yaşındaki Ferhat Gerçek polis tarafından sırtından vurularak felç bırakıldı. Ferhat şimdi 19 yaşında tekerlekli sandalyesinde haklar ve özgürlükler mücadelesi vermeye devam ediyor. O, tekerlekli sandalyesinde yine bu bedelleri ödüyor. İstanbul Okmeydanı’nda bulunan Okmeydanı Haklar ve Özgürlükler Derneği’ne yapılan baskında felç olmasına rağmen yere yatırılıp kelepçelenerek gözaltına alındığını yine Yürüyüş Dergisi’nden öğrendim.
Engin Çeber’i artık neredeyse tüm Türkiye tanıdı. O gerçekleri halka anlatmanın bedelini hayatıyla ödedi. Yürüyüş Dergisi dağıtırken gözaltına alınıp tutuklandı. Gördüğü işkenceler sonucu hayatını kaybetti. Fakat yoldaşlarının ısrarla üzerine gitmesi ve yaratılan kamuoyu sayesinde işkencecilerin ceza alması sağlandı.
Son olarak Yürüyüş’ün basım ve dağıtımını yapan Ozan Yayıncılık basıldı ve bizler tutuklandık. Tutuklu gazeteciler istatistiğine 4 kişi daha eklenmiş oldu.
Tabii bir de toplatma, yayın durdurma ve hapis cezaları var. Yazılar nedeniyle soruşturma açılan, toplatılan ve 1 ay yayın durdurma cezası alan sayıları takip edemiyorum. Yüzlerce sayı hakkında soruşturma ve davalar devam ediyor. Para ve hapis cezası verilmiş olup da Yargıtayda bekleyenler de cabası. Bu davaların sonucunda ise 3-5 ya da 10-15 değil, yüzlerce yıla varan hapis cezasını dergimde çıkan yazılardan kaynaklı almış olacağım. Bunun örnekleri yaşandı.
Evet, sisteme muhalif, devrimci basın, bu saldırıları on yıllardır yaşıyor. Özellikle gazeteci meslektaşlarımız da bunları bilmiyor olamaz. Şu anki tavırlarını, tutuklu gazetecilerle dayanışmalarını olumlu buluyorum.
Belirtmek istediğim, yıllardır biz bu saldırılara maruz kalırken bunların sadece bizimle sınırlı kalmayacağını söylüyorduk. Bu yüzden, bu dayanışma gerekli, ama biraz da gecikmiş bir dayanışmadır. Geleceğe yönelik adımlar atmak istiyorsak, geçmişin muhasebesini yapıp hatalarımızı görmeli, ders çıkarmalıyız. Yoksa aynı hataları tekrarlar dururuz.

Mazlum daha 16’sında işkenceyle tanıştı…

OZAN KILINÇ

Diyarbakır D Tipi Cezaevi

Mazlum ERENCİ’nin anısına…

Türkiye’de son 30 yıldır on binleri bulan bu kayıplar, hemen her eve acı ve öfkeyi birlikte soktu. Bunca acıya neden olan bozuk hukuk düzeni ise geride kalan onlarca soruyu yanıtsız bırakıyor. Gözyaşı, feryat ve isyanı yaktıkları ağıtlarla dile getiren annelerin acı dolu evlat kaybının haykırışı “insanım” diyen her bireyi derinden yaralarken, bu isyanların sonuncusu ise Dersim’in Çemişgezek ilçesi kırsalında yaşamını yitiren 19 yaşındaki Mazlum ERENCİ oldu.
Amed’de (Diyarbakır) 14 Temmuz tarihinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ın saçlarının zorla kazıtılmasını protesto eden kitlenin arasında bulunduğu iddiası ile Koşuyolu Parkı’nda Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı TEM Şube polisleri tarafından gözaltına alınan 16 yaşındaki Mazlum ERENCİ, 3 gün gözaltında kaldıktan sonra çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı. Yargılanmasına 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edilen Erenci, daha sonra “örgüt üyesi olmak”tan 4 yıl 2 ay, “örgüt propagandası yapmak” suçundan 6 ay 20 gün ve 2911 sayılı “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” suçundan ise 2 yıl 9 ay, toplam 7 yıl 5 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.
Tutuklanarak Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulan Erenci 9 buçuk ay tutuklu kaldı. Yargıtay’a gönderilen Erenci’nin dosyası TMK’de yapılan değişiklikle Diyarbakır Çocuk Mahkemesi’ne gönderildi. Erenci’nin çocuk mahkemesindeki yargılanması ise halen devam ediyor.
22 Nisan 2010 tarihinde TMK’de yapılan değişiklikler ile tahliye edilen Erenci, gözaltına alınırken ve gözaltında iken uğradığı işkenceye ilişkin İHD Amed Şubesi’ne yaptığı başvuruda başından geçenleri ayrıntılı bir şekilde açıklamıştı.
Erenci, yaşadığı vahşetle ilgili İHD’ye yaptığı başvuruda, o günlerin korku dolu anlarını bir kez daha tüm canlılığını adeta yeniden yaşarken, kendisi ile birlikte TMK mağduru olan ve haklarında 18 ile 38 yıl arası hapis istenen diğer 12 arkadaşı adına yazılan ve günlerce Türkiye gündemine oturan mektupta şunları belirtiyordu: “Biz kendimizi çocuk olarak görmedik. Bizler çıksak da sorun çözülecek mi, ana dilimizde eğitim alabilecek miyiz? Biz suç işlemedik, bir gün tekrar beraber olmayı umuyoruz.”
Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra ROJ TV’de yayınlanan “Dengvedana Peyvê” (Sözün Yankısı) adlı programa katılan Mazlum Erenci, Türkiye’de medyanın her bir Kürt’ü ve her bir Kürt çocuğunu “terörist” olarak gördüğüne dikkat çekmiş ve şunları belirtmişti: “Örneğin ulusal bir ajansta, çocukların polislere taş attığı ile ilgili bir haber yapılmış. Ancak doğru olmayan bir haberdi. Kürt çocuklarını “terörist” göstermeleri, savaş isteyenleri sevindiriyor. Devlet, Türkçe konuşan gençlere herhangi bir engel çıkarmaz, ama söz konusu Kürtçe olunca elinden geldiğince engel çıkarıyor. Bu da Kürtçenin gelişmesini engelliyor. Eğer bu sorun çözülüp Kürtçe okullarda öğretilmeye başlanırsa sorun ortadan kalkacak. O zaman Kürt çocukları artık Kürtçe düşünebilecek, tartışabilecek ve kendilerini daha rahat ifade edecek. Dilimizin yakın bir zamanda eğitim dili olacağına ve o temelin oturacağına inanıyorum. Bütün Kürtler de artık dillerinin özgürce kullanılmasını istiyor.”

“Sizden korkan sizin gibi olsun”

SİNAN AYGÜL

Muş E Tipi Kapalı Cezaevi

Tarih iyinin, doğrunun, güzelin, kötüyle, yanlışla, çirkinle mücadelesiyle doludur. Biz gazeteciler de, kimi zaman destansı, kimi zaman acı verici sürecin en yakın tanıklarıyız. Tanıklığımız çoğu zaman zorlu, sıkıntılı sancılı geçse de bir o kadar da kutsal bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun bilincinde olan, tarihe tanıklık ederken, iyiden, doğrudan güzelden yana tavır alan her “gazete” de tarihin her döneminde ateşten gömlek giymiştir-giyecektir. Hele bir de tarihin ateşten olduğu bir zamanda ve coğrafyada ise çekilen acı ve ödenen bedel de katmanlaşacaktır.
Günümüzde zulmün kalesine dönüşen zindanlarda, gelecek güzel günlerin bedelini ödeyen 70’e yakın gazeteci katmerleşen bedelin resmidir. Sorun aslında öyle bir boyuta ulaşmış ki, son 3-5 yılda bir korku imparatorluğu oluşturulmaya çalışıldı adeta. Başlı başına bir hukuk garabeti olan TMK’nın tevil edilebilir oluşu, daha da kötüsü her şekilde yorumlanabilmesi ve mahkemelere tanınan inisiyatifler sonucunda herkes potansiyel “örgüt üyesi” durumuna gelmiş.
Başta TMK olmak üzere “basın özgürlüğü” önünde engel ve tehdit teşkil eden birçok yasa ve yasa maddesi var. Özellikle TMK’de yargılananlar arasında en dikkat çekici gruplar ise çocuklar ve gazeteciler. Bazen TMK’dan yargılanan çocukların yaşı 10’un altına düşebilecek şekilde akla ziyan kararlar veren mahkemeler, aynı ilginçlikte, 70 civarında gazeteciyi de aynı gerekçelerle TMK’dan yargılayarak tutukladı. İlginç olmasının sebebi ise TMK’dan yargılananlar arasında gazetecilik dışında hiçbir meslek grubunun bu kadar ön plana çıkmamış olması ve Türkiye bu konuda değme diktatörlere taş çıkartacak bir alana sahip olması. Zira IPI’nin, AGİT verilerine dayanarak yayımlanan raporuna göre; Türkiye, 34’er tutuklu ile başı çeken İran ve Çin’e kısa sürede fark atarak tutuklu gazeteci sayısını, dikta rejimlerini geride bırakarak ikiye katladı. Yine IPI’nin raporuna göre bu sayı her an 700-1000’e çıkabilir. Çünkü 40 civarında kişi tutuklu yargılanırken 10 kat fazlası da tutuksuz yargılanıyor.
Bu kadar çok gazetecinin, üstelik çoğunun herhangi bir örgütün üyesi olarak yargılanması “aydınlatma hakkı” bağlamında değerlendirildiğinde korkunç bir gerçekle yüz yüze kalıyoruz. “Aydınlanma hakkı” kısaca halkın bilgi edinme hakkı, hükümetlerin icraatı hakkında bilgi sahibi olma hakkı olarak tanımlanabilir. Bu hak, yaygın olarak basın-yayın organları aracılığıyla yani gazetecilik haliyle hasıl olur. Bu hakka yönelik bunca baskı, yıldırma, sindirme girişimleri hayra alamet değil.
Demokrasi yokuşunda iki ileri bir geri tekleye tekleye ilerlemeye çalışan ülkenin bağrında diktanın ayak sesleri yankılanıyor. Bu defa da akla ister istemez şu soru geliyor: “Acaba birileri yaptıkları şeylerin kamuoyuna yansımasını istemiyor mu?”
Yeryüzünde diktatörleşmeye eğilimli tüm sistemlerde susturulmaya çalışılan ilk kişiler, toplumun aydınları ve yazar-çizerleridir. Eleştirel bir temelden yükselen gazetecilik ise her dönemde hedef tahtasında olmuştur. Sonuç; yandaş, yalaka olmak ya da baskı, zulüm, sürgün, mahpusluk. “Tarih tekerrürden ibarettir” derler. Galiba bir tekrara daha tanıklık ediyoruz.
İktidarın basın-yayın faaliyetlerini sindirmekte kullandıkları ilk önemli metot ve yargılama-tutuklama sürecinin –sonuçları itibariyle– bir anlamda başlatıcısı sayılabilecek olgu “sansür”dür. Basın literatüründe; özgün bir mesajın tamamı ya da bir bölümünü bloke etmeyi, düzenlemeyi ve manipülasyonunu içeren uygulama olarak tanımlanan sansür, kimi zaman açık bir şekilde uygulanırken, kimi zaman da günümüzde olduğu gibi örtülü sansür şeklinde uygulanmakta, baskı aracı olarak kullanılmaktadır.
Açık ve demokratik rejimlerin ruhuna aykırı olan sansür, diktacı iktidarın varlıklarının meşrutiyetini korumak için sık sık başvurdukları bir kontrol metodudur.
Sansürün savunulması ve teorize edilmesi ta Sokrat’a, Platon’a Konfüçyüs’e kadar gider. Osmanlı’da sansür, ilk matbaanın kullanılmasıyla başladı. Diyebileceğimiz gibi, aslında Sultan Abdülhamit döneminde en katı şekline ulaşıp sistemli bir şekilde uygulandı. Tarihte meşhur “istibdat dönemi” olarak geçen dönemde belki dünya basın tarihinin en ilginç olayları yaşanıyordu.
Bu baskı süreci 24 Temmuz 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanıyla son buldu. Ardından Cumhuriyet ve inişli çıkışlı demokrasi serüveninin ardından 2011 yılı Türkiye’si ya da sözüm ona ‘ileri demokrasi (!)’ ülkesi Türkiye… Durum o kadar vahim ki, örtülü sansür ve baskı-yaptırımlar ciddi ortamda daha keskin ve daha can yakıcı olmuş, zira ne Sultan Abdülhamit’in istibdat ne de diğerleri, ne onlarca gazeteciyi zindanlara attırmış ne de basılmamış kitapları toplatmıştı. Herhalde yaşadığımız dönem, “ileri demokrasinin” çılgın uygulamalarından “ileri sansür” olsa gerek.
103. yılı kutlanacak olan “Basın Bayramı” ilk defa bu kadar buruk ve anlamsız kutlanıyor herhalde. Neden mi? Çünkü hiçbir “gazeteci” onlarca arkadaşı haksız yere zindanlardayken bayram edemez de ondan.
Şu an yaşadığımız fiili durum kanaatimce böyle. Velev ki her ne kadar sözde de olsa sonucu itibariyle bir “hukuk” devletindeyiz. Tüm bu hengamenin bir de hukuka uygunluğu sorunu var. Daha doğrusu çalınan minareye kılıf uydurma sorunu var ki, onu da hepimizi birer örgüte üye yapmakla aşmaya çalışıyorlar.
Demokrasilerde basın özgürlüğü, sansür, ifade hakkı vb. alanlarda abartı ya da ihlal durumlarının uzun uzadıya hukuki izahlarını yapmaya gerek duymuyorum. Sadece tutuklu gazetecilerin durumlarına ilişkin birkaç noktaya dikkat çekmek yeterli olacaktır.
Söyleyenini hatırlayamadığım güzel bir söze rastladım son zamanlarda, “Hukuk iktidarların fahişesidir” diye. Bilhassa tekçi, diktatoryal devletlerde hukuk ve kanunlar iktidara göre renk değiştirirler, mahkemeler ise iktidarların icraatlarına kılıf bulmakla meşgul ve görevlidirler.
Yaşadığımız ülke gerçekliğine dönecek olursak, tutuklu bulunan gazetecilerin çok büyük bölümünün hiçbir suçu yok. Tutuklu bulunanların neredeyse tümü “örgüt üyesi” iddiasıyla tutuklu ve dikkat çekici bir diğer nokta da tutuklamaların tamamının son TMK değişikliğinin (2005) ardından yapılmış olması. Sudan ve isnatlarla, alakasız sebeplerle tutuklanan gazetecilerin aylarca tutuklu kalması ve halen suçlarının ne olduğunun bilinmemesi apayrı bir hukuk skandalı.
Vaziyet böyleyken ülkenin Başbakanının ve yakın kurmaylarının “Onlar gazeteci değil örgüt üyesi” söylemleri ise evlere şenlik. Evrensel bir hak olan adil yargılanma hakkının olmazsa olmaz şartlarından biri “yargının bağımsızlığı” ilkesidir. Yargının; kamuoyuna, yasamaya, yürütmeye ve yargıya karşı bağımsızlığı kanunlarla garanti altına alınmaya çalışılmıştır. Bu sebeple yargılama süreci devam eden kişi hakkında yargılamaya etki edebilecek düzeyde sürece müdahil olmak, açık bir şekilde adil yargılama hakkı ve yargının bağımsızlığı ilkesine aykırıdır.
Bu aykırılığı bugüne kadar en açık bir biçimde Cumhurbaşkanı ve Başbakan ortaya koydu. Bizler için “Onlar gazeteci değil, terör örgütü üyesi” diye açıklama yaparak yargıyı etkiliyorlar. Bu durum açık bir şekilde TCK M. 228’e aykırıdır ve suçtur.
Suçumuz bir yana ne ile suçlandığımızı daha bizler bile bilmeden Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın biliyor gibi görünmesi, irdelenmesi gereken bir konudur.
Başta belirttiğim gibi, bizler insanlığın vicdanını temsilen, tarihe tanıklık eden, iyiden, doğrudan, güzelden yana tavrımızda taviz vermeyen “özgür basının” özgün ruhlu neferleriyiz.
Buradan demir parmaklıkların, tel örgülerin ardından bir kez daha tüm diktatörlere, zalimlere, faşistlere, insanlık düşmanlarına sesleniyoruz: “Sizden korkan sizin gibi olsun…”

Negari

MURAT İLHAN

Rojekê li welatekî ku her tişt xwediyê wateyeke taybet e mêvahek peyda bû Şêniyên wî welatî wateyek taybet dan mêvanê xwe ji. Bi tevlî cihekî…
Dem derbas bü, her ku çû mêvan bü xwedî hêz. Hêza zêde bü desthilatdarî û hikum. Şênî jî li ber xwe dan. Hin jî wan digotin:
“Kê hêsîriyê ji halê rakir? Nekes. Lewre ew hêj berdewam dike.”
Berxwedan geh germ dibûn geh diçilmisîn, lê ya teqez ew bû ku her pêkutî hinek din yî girêjî û nexweşiyên desthilatdariyê dixist nava “mêvan”
Hin ji şêniyan jî derketin ü wiha gotin:
“Rûmetê bidin her gudretê, ji ber ku her gudret ji Xweda tê Va ye! Ev e ku ol kiriye şirîkê her nexweşiyê. Bi vî awayî li welatê “bindestan” ol büye hevkarê ‘’xwediyan.”
“Rehma Reb zêde ye, sebra wî naqede. “Hinan jî li ser navê Red axivîn û ji serî de kujerê xwe bexşandin.
Lê berxwedana şêniyan nirx û xeyalên nû afirandin. Ev wiha bün ku dikarîbûn gelek tiştan di binê xwve de bifetisînin. Lewre kes nikare azadiyê ji bo şerafa azadiyê ji holê rake. Helbet dê tiştên nûbaş derkevin.
Di Şerê wan de rista heri zêde xeybker, fesad û şewrex leyistin. Şêniyan li hev, Şêniyan li mêvan û mêvan ji li şêniyan sor kirin. Hasil nakakî heta ku tu bibêje kûr bün.
Çirê re nirxên nû û başiyên kevn bi ser ketin. Mêvan li ser çongê danîn erdê Bi derba dawî xwîna sor rijiya tewlisê
Zanayekî Şêniyan bi dengekî hezinî gêriya:
“Çima diyalektîka di nava me de ne li ser ’çê û çêtir’ bü? Ma em mecbûrî ‘baş ü xirab’ bün?

Özgür günlerde gazetecilik yapmak dileğiyle.

TMY ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması talebini daha yüksek sesle dillendirelim!

SUZAN ZENGİN

Tüm kamuoyunun da artık-kaçınılmaz olarak bildiği-gördüğü üzere, muhalif kesimleri sindirme-susturma-etkisizleştirme vb. tanımlamalarla adlandırabileceğimiz süreç, uzunca zamandır gazetecilere dönük yoğun tutuklamalar şeklinde ilerliyor. Bugün 70 kadar gazetecinin ülkenin çeşitli hapishanelerinde yatıyor olması, durumun vahametini yeterince açıklıyor.
Ancak bu kadar çok sayıda gazetecinin içeride olmasına karşın, resmi ağızlar “gazetecilik yaptığı için tutuklu olan gazeteci yoktur. Bunlar TMY kapsamında suçlardan yatanlar” vb. açıklamalarını sürdürüyorlar.
Evet, bu ülkede gazeteciler uzunca zamandır TMY kapsamında yargılanıyorlar, hapis yatıyorlar, çeşitli cezalara çarptırılıyorlar. Gerçekte yaptıkları sadece gazetecilik olsa da, eldeki bulgular bunun ötesine geçmese de, bu durum gazetecilerin, özellikle de muhalif gazetecilerin ‘terör örgütü üyesi’ vb. suçlamalarla hapsedilmelerini, uzunca yıllara varan hapis cezaları almalarını engellemiyor. Aksine, muhalif gazeteci olmak, bu uygulamaların hedefinde olmayı da beraberinde getiriyor. Bunun en acı tecrübelerini yaşayanlar ise Kürt basınında ve sosyalist basında çalışan gazeteciler-basın emekçileri olmuştur ve bunlar “tecrübe” edinmeyi sürdürmekteler. Çünkü tutuklu olan 70 kadar gazetecinin ezici çoğunluğunu bu kesimin gazetecileri oluşturmaktadır.
Bundan kısa süre öncesine kadar, ben de sosyalist basın çalışanı bir gazeteci- çevirmen olarak Bakırköy Kadın Hapishanesi’nde tutuklu bulunmaktaydım. Hapishanede iki yılımı doldurmaya çok az bir zaman kala, 14 Haziran 2011’de tahliye edildim. Şu an tutuksuz yargılanıyorum.
Tutuklanma sürecim, bugün tutuklu bulunan çok sayıda gazetecinin süreçlerinde de ortaya çıktığı gibi, açık bir komploydu. Durumumu kısaca özetlersem, bu noktada daha net bir fikir oluşacağını düşünüyorum. Aynı zamanda gazetecilerin tutuklanma süreçlerinin nasıl da birbiriyle büyük bir benzerlik gösterdiği de bir kez daha görülsün istiyorum.
Tutuklandığım dönemde, yirmi yılı aşkın süredir yayın yapan Umut Yayımcılık bünyesinde çıkan, İşçi-Köylü, Partizan vd. yayınların Kartal bürosunda gazetecilik ve çevirmenlik yapıyordum. Yani yasal bir yayın evinde, uzunca yıllardır göz önünde yürütülen, doğal olarak da yasal olan bir çalışmam söz konusuydu. Her gün gazete bürosundaydım ve 14 yıla yakın bir süredir de aynı evde ikamet ediyordum. Bilenler bilir, muhalif-sosyalist basın ve çalışanları hemen her daim devletin, başta polis olmak üzere, çeşitli organlarının denetimi-gözetimi altında faaliyetlerini sürdürürler. Bunun içindir ki benim gazetecilik-çevirmenlik dışında, başka herhangi bir çalışmamın olmadığının bilinmemesi de mümkün değildi.
Nitekim, 28 Ağustos 2009 tarihinde sabaha karşı evime yapılan baskınla gözaltına alındığım sırada evde yapılan aramada da, gazetecilik çalışmamın dışında herhangi bir bulguya rastlanmadı. Benimle ilgili başkaları tarafından verilen herhangi bir ifade, teşhis vb. durum da yoktu ortada.
Ancak benim gazetecilik çalışması dışında bir çalışmamın olmadığı, eldeki bulgulardan da açıkça görülmesine rağmen, eylem vb. iddialarla yargılanan başka sanıkların da olduğu, TMY kapsamındaki bir dosyaya dahil edilmiştim. Buna dahil edilme de denemezdi. Ben bu dosyaya resmen “monte” edilmiştim! Çünkü gerek diğer sanıklarla gerekse onlara atfedilen suçlamalarla aramda hiçbir bağ kurulmamıştı. Ne dosyada ne de iddianamede bana dönük bu bağlamda bir iddia vardı. Bana dönük tek iddia, en küçük bir somut delile dayanmayan, soyut bir ‘yasa dışı örgüt üyesi olmak’ iddiasıydı.
Gerek tutuklanmamdan tam bir yıl sonra çıkarıldığım ilk duruşmada olsun, gerekse bundan altı ay sonra görülen ikinci duruşmada olsun, ( bu her iki duruşmada kendi durumumu açıklayıp, gazeteci ve çevirmen olmamın dışında herhangi bir çalışmamın söz konusu olmadığına dair, somut deliller sunmuş ve tanıklar dinletmiştim) bana dosyanın o kısmına ilişkin herhangi bir soru da sorulmadı. Ben, deyim yerindeyse, adeta davanın izleyicisi pozisyonundaydım. Sanık sandalyesinde oturuyor olmasam, kendimi rahatlıkla arkadaki izleyicilerin yerine koyabilirdim! 14 Haziran’da çıkarıldığım üçüncü duruşmada, iddia makamına neden böyle bir dosyada yargılandığımı sordum. Eylem vb. iddialarla ve de bu iddialarla yargılanan kişilerle benim aramda, dosyada ve iddianamede yer almayan, dolayısıyla da bilmediğim nasıl bir bağ kurulduğuna, eğer örgüt üyesiysem bu örgüt adına ne yaptığıma, neresinde yer aldığıma, bu iddianın hangi somut delillere dayandığına vb. durumlara açıklama getirilmesini talep ettim. Bu talebim üzerine bana sadece gazete bağlantılı üç soru yöneltildi ki bunların gazete çalışması kapsamında olduğu da zaten açıkça görülüyordu. Ve ben böylelikle 14 Haziran 2011’de yapılan bu duruşmada tahliye edildim. Tabii bu tahliye, aradan iki yıla yakın bir zaman geçtikten sonra gerçekleşiyordu. Şu an tutuksuz olarak yargılanıyorum.
Yaklaşık iki yıl süren tutukluluğumun, 52 yaşında ve çok sayıda kronik sağlık sorunu olan biri olarak sağlığım üzerinde büyük ve yeni hasarlar yarattığını da buradan eklemiş olayım. Zaten sağlık sorunu bugün hapishanelerdeki başlıca sorunlardan biri haline gelmiş bulunuyor. Hapishanelerde sayıları yüzlerle ifade edilen çok sayıda ağır hastanın bulunduğu, bunların içinde onlarcasının ölümcül hastalıklara yakalandığı ve yasalarda yer almasına rağmen dışarıda tedavi haklarının görmezden gelinerek, çeşitli gerekçelerle engellendiği de biliniyor.
Tekrar sayıları 70 civarında olan tutuklu gazetecinin durumlarına dönecek olursam. Bunların hemen tamamına yakını, benim sürecimle büyük benzerlik taşıyan bir süreç yaşamaktalar. Ama yine neredeyse tümü, benim gibi TMY kapsamında dosyalarda yargılanmaktalar. Bu da Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanmak anlamına gelmektedir. TMY ve eski DGM’lerin yerine getirilen Özel Yetkili Mahkemelerin esas olarak sistem muhaliflerine dönük bir düzenleme olduğu bilinmektedir. Muhalif gazetecilerin bu mahkemelerin yargılama alanına giren dosyalarda yargılanıyor olması bile tek başına, onların sadece muhalif gazetecilik yaptıkları için bu uygulamalarla yüz yüze kaldıklarına bir göstergedir. TMY kapsamında yargılanmaları ise, gerçekte muhalif gazeteci olduklar için yargılanıyor olmalarını perdelemek gibi bir amaca hizmet etmektedir. Bu amaç hükümet yetkilileri tarafından yapılan “Gazetecilik yaptığı için tutuklu bulunan gazeteci yoktur” vb. açıklamalardan da çok net anlaşılmaktadır. Bu durum aynı zamanda dış kamuoyuna karşı
(baskıları-eleştirileri engellemek, demokrasi görünümü vermek vb. amaçlı), tutuklu gazeteci sayısını az ya da hiç yok göstermek için düşünülmüş bir taktikten başka bir şey değildir.
Sonuç olarak; insan temel hak ve özgürlükleri ve demokrasi için verilen mücadelenin önünü açabilmenin ve özgür eşit ve kardeşçe bir arada yaşanabilen bir toplum yaratabilmenin önkoşullarından, hem de en önemlilerinden biri de bugün, sadece gazetecilerin değil, tüm toplumun üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallanan TMY’nin ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıdır. Bunun içindir ki, tutuklu gazetecilerin durumu kamuoyunun gündemine taşınırken, TMY ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması talebi de yüksek sesle dillendirilmeye devam edilmelidir.

Merhaba dostlar

EROL ZAVAR

Sincan Cezaevi

8 Haziran 2011 tarihli mektubunuz 17 Haziran’da ulaştı. 20 Haziran’da mesane ameliyatı için hastaneye yattım. 24 Haziran’da taburcu edildim. Henüz yazacak kadar iyileşemedim. O yüzden yazı gönderemiyorum. Hem bir ‘merhaba’ demek, hem de durumu açıklamak için bu faksı gönderiyorum. “Tutuklu Gazete” ve diğer yayınlarınız çıktığı zaman bana da ulaştırırsanız sevinirim. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum ve sevgilerimi gönderiyorum.

“TUTUKLU GAZETE”, TÜRKİYE GAZETECİLER SENDİKASI tarafından hazırlanmıştır.