Alper TURGUT

 

Tecrit belası, sadece içeridekileri değil, dışarıdakileri de esir alacak, bizim mücadelemiz tam da bu yüzden demişti bana, bir ölüm orucu eylemcisi, milenyumda… Sonra bir diğeri benim gibi gazetecilik okumuştu, mesleğini yapmak istemedin mi diye sormuştum, yanıtı, denedim ancak bu vahşi cangılda olmayı hem beceremedim, hem de istemedim olmuştu. Evet, dünyanın en uzun süreli eyleminde, hem haberler yaptım, hem de kenara köşeye tanık olduğum şeyleri karaladım. Sonra bu karalamalardan “Sessizliğe Karşı” adlı kitabım doğdu. Kitapta şöyle demiştim, “Yarına inanmayanların dünyasında yaşıyoruz oysa… Solaryum çıkışlı robot renkli insan evlatları sararken bugünümüzü… ‘Anını yaşa’ saçmalığını rehber edinen neslimiz de iyiden iyiye sıyırdı. Varsa yoksa yüz gerdirme, yağ aldırma, kaş kaldırma ve silikon. Tam tekmil inorganik… Aslında bu bir enfeksiyon. Üstüne üstlük böyle giderse hormon mağduru koca kıçlı bir gelecek de bizleri bekliyor…”
Evet, 14 yıl önce bu cümleleri yazarken, bugün vardığımız yerin, bu denli kötü olacağını düşünmemiştim, “Ünlüler düşmüyor yakamızdan, sosyete haberleri belirliyor gündemimizi… Ve çoktan sitcom özentisi oldu hayat. Enseyi kim kararttı, yozluk evlerimize dek nasıl taşındı ve ne zaman en insani duygulardan arındırıldık… Bilen yok. Sürgit ömre mahkûm olsak ne fayda… Yaşamıyoruz ki. Otobüste, vapurda, metroda birbiriyle göz göze gelmekten kaçan insanlar, komşuluk ilişkilerini yıllar önce bıraktı” demiştim, lakin akıllı telefonlara mahkûm olacağımızı hesaba katmamıştım.
Ne anlatıyorsun diye soracaksınız, bağlayacağım, biraz müsaade edin, gelelim, işyerlerine… “Yüze gülen arkadan kuyu kazan meslektaş ve çalışanlarla dolu. Artık yapmacık ve zorlama bir tahammül ile süslü plaza muhabbetleri kotarılıyor, sigara içmeye elverişli gaz odalarında… Plastik bardakta ılık çay, sentetik bir lezzete meyilli kahve… İşten atılma korkusu, yaltaklanma duygusu. Yabancılık çekiyor insan insana karşı… Ne de olsa usundan habersiz kendi doğrultusunda yürüyenler, paraya minnet edenler başımızın tacı… Ve bol keseden fikirsiz ve eylemsiz bir ömrü harcıyoruz, borcumuz biriktikçe kendimizi kandırma adlı densize… Blöf kokulu hamleler, tam düşkün avuntusu… Hâlbuki pembe düşler, sabun köpüğü hayaller ayrıcalıklı yapmaz kimseyi… Bir evimiz olsun iki de çocuğumuz. İşlerimiz yolunda gitsin, paramız biriksin ve tatil yapalım arada bir… Ve hayat böylelikle daha rahat akıp gider diye hissediyoruz… Bireysel isteklerimize takılıp kaldık, nefes almaktan tümden vazgeçtik. Tepkiden, kınamaktan, karşı koymaktan da… Ancak geçen gün ömürdendir ve bazı şeyler soludukça bilinir…”
1990’ların başında ve ortasında yükselen toplumsal muhalefet, 2000’lere varmadan, inişe geçmişti bile, kan ve can bedeli kazanılan tüm haklar çiğnenmiş, ekonomik kriz ayağına, suskun toplum daha da belirgin bir hale gelmişti. Biat kültürüyle resmen coşan, yetkin ve işinin ehli olmayan insanlar, henüz ortada yoktu. Salt emek ve ekmek diyenler, onun bunun yakını, güzel erkek, güzel kadın ve diğer saçma sapan şeyler yüzünden boğulmuştu, nefes alamaz olmuştu. Yine de iş ve aş vardı, tamam, yükselmek zordu, iyi bir maaş çok zordu, lakin iş dünyası ve gündelik hayat, bu kadar dibe vurmamıştı. AKP’li değilsen, iş bulma umudun neredeyse yok, seni işe alacaklarsa, Facebook’una bakıyorlar, Twitter’da yazdıklarını kontrol ediyorlar, şunları kapatırsan ne güzel olur, o da olmadı, hiç politika yazmasan… Özetle; yandaş olmayı beceremeyeceksen, suskun olmayı deneyeceksin diyorlar. Memleket eskiden kötüydü, şimdi daha da kötü, dışarıda ne çok meslektaşım var, çoğu iyi kalemler, halktan ve haktan yana haberciler, akıllı ve vicdanlı tipler, hiçbir odağa yakın durmadıkları için, bunun bedelini ödüyorlar. Çok sevdikleri mesleklerini yapamaz oldular, iki cümleyi yan yana getiremeyenler ise, sadece kafa sallamayı, boyun eğmeyi iyi becerdikleri için şef oldular, müdür oldular. Gazeteciliğin ilk dersi, şüphe duymaktır, onlar, muktedir ne derse ona inandılar veya inanmış gibi yaptılar. Soru soramayan gazeteciler, memlekette sorun yokmuş gibi davranan televizyoncular, ne çoklar. Muhalif geçinen, muhalefetin kuyruğuna takılan, aslında boş, bomboş olanlar ise ayrı mesele, onların durumu da vahim.
En nihayetinde, eylemcinin sözü gerçek oluyor, tecrit artık sadece cezaevlerinde değil, işyerlerinde de yakıcılığını hissettiriyor. Yakında evlerimize de uğrarsa, şaşırmamalı! Neyse… Arkadaşına soruyorsun, sen solcu bir çocuktun, hayırdır? Ne yapayım, ekmek parası, yoksa çekilecek çile değil, cehenneme döndü gazeteler… Bu misyonun adı, tek tipleşmedir, kendisi gibi olmayı, ötekileştirmektir, inadına yalnızlaştırmaktır. Ya bize katıl, ya da sürün sürünebildiğin kadar. Ha, alan razı, veren razı, sana ne diyebilirsiniz, buna sadece gidişatı göremiyorsunuz karşılığını verebilirim. Çünkü yakında, partiye girmeden, ona buna yaltaklanmadan, biat etmeden, işe giremeyeceğiniz günler gelecek, ben bunu görebiliyorum, umarım sizlerin de gözleri açılır, vakit daha da geç olmadan…

 

14 Temmuz 2014 / Evrensel