Bizim memleket sinemasının, özellikle festival-sanat filmlerinin, pek meşhur Rus yönetmen Andrey Arsenyeviç Tarkovski’yle takıntılı, saplantılı bir ilişkisi var, malumunuz. İşte uzun plan sekanslar, az diyaloglar, bol ölçek minimalizm, görsele abandıkça abanma, kurguyu budama falan filan.

Lakin Tarkovski’nin mühim bir derdi var, hani anlatmak istediği, kendisinde saklayamadığı bir meramı var. Hah! Bu bambaşka bir gaye, çünkü anlaşılır olmak veya olmamak gibi bir sıkıntısı yok; “Sanatçı anlaşılır olma peşinde koşmayı düşünemez. Bu, en az ‘anlaşılmaz’ olmayı istemek kadar saçmadır.” Özetle; herkes anladığını anlayacak, anlamadığına anlam yükleyecek, tabiri caizse kafa patlatacak. Algının kapıları açılacak, saksı çalışacak, insana dair güzellikler ortaya saçılacak. Evet, Sovyet sineması ekolünden gelen Tarkovski’nin farklı bakış açısı ve şiirsel bir sinema dili, bizim yönetmenlerimizi etkiledi, etkileyecek. “Neden Tarkovski Olamıyorum” filmi, onun adını bir çıta olarak gören ve aşmayı düşünen rejisörlerimizin hikayesi aslında, tam tekmil trajikomik.

Gişe ile sanat filmi arasındaki uçurum hayli derindir. Tarkovski, seçimini sanattan yana yapmıştır, tereddütsüz. Onun ‘zaman’ sevdası vardır, tam da bu yüzden, sanattan muaf, geniş kitleleri hedefleyen, gişe beklentisiyle çekilmiş kahramanlı, maceralı yapıtların, insana bir katkısının olmadığını bilir ve onları reddeder. Sabun köpüğü işlerdir bunlar, kolay tüketilir, an’a dairdir, yarınlara değil! Başyapıtlar çekmek, klasik ve kült mertebesine erişmek, zor, harbiden zor, çok zor. Sinema elbette, ekip işi, takım ruhu… Lakin bir maestroya ihtiyaç var, tüm parçaları birleştirecek, aksaklığa izin vermeyecek bir yaratıcı olmalı, yeteneği, hüneri ve büyüsüyle… Tarkovsi, işte böylesi bir yaratıcı, onu taklit etmek, ne yönetmene, ne de sinemaya bir şey katmaz, esinlenmek, eyvallah, ancak kopyalamaya çalışmak, dev bir saçmalık, ötesi berisi yok! Burada sözü Tarkovski’ye bırakalım; “Ne olursa olsun bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının amacını açıklamak, yani insanoğlunun gezegenimizdeki varoluş nedenini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya bırakmalıdır” Tarkovski’nin derdi, anlaşılmıştır umarım.

Neden Tarkovski Olamıyorum’u seyrettikten sonra, film eleştirmeni arkadaşlarımla, üstüne konuşmuştuk, hatırlıyorum. Hatta Woody Allen çekseydi bu filmi, nasıl olurdu gibi bir soru da sormuştuk. Gaza gelip, neden Stanley Kubrick olamıyorum, Alejandro González Iñárritu olsaydık keşke gibi garip ve zorlama espriler dahi yapmıştık. Murat Düzgünoğlu’nun bu filmini önemseme sebebim, bize üstüne düşünme, fikir üretme şansı vermesineydi. İlk filmi Hayatın Tuzu’nda, minimalizme göz kırpan Düzgünoğlu, Neden Tarkovski Olamıyorum ile bir yönetmenin özelinde, genel ruh halimizi ve ülke sinemasının mevcut durumunu ortaya koyuyor. Elbette eksikler, sıkıştığı yerler var, ancak projenin, vasat barajını aşan, özgün bir işçilik olduğunu düşünüyorum. Urfa’da Oxford mu vardı, gitmedik gibi klişe bir söze sığınmayacak bu memleketin genç sinemacıları, Tarkovsi olamıyorlarsa, Ahmet, Mehmet olacaklar, kendileri olacaklar, ama tesis yok gibi mazeretlerin arkasına sığınmayacaklar, beyazperdeye kendi adlarını da yazacaklar.

21. Altın Koza Film Festivali’nde sinemamızın kalıcı yüzü Yılmaz Güney ile Film Yön En İyi Yönetmen Ödülü kazanan yapıt, Adanalı sinemaseverlerin de takdirini kazanmayı bildi, hiç kuşkusuz. Film, başkarakter Bahadır’ın, kendi arzuları ile memleket gerçeği arasında sıkışmasını resmediyor. Yönetmen Bahadır’ın düşlerini Tarkovski filmleri süsler, gündelik hayat ise bambaşkadır, rüyalara yer yoktur. Ne yapacaksın der yapımcılar sanatla sepetle, çek bir komedi, gülsün işte ahali… Bu ikircikli durumdan, yani yapmak istediği ile yapılmasını istedikleri arasındaki çatışmadan, özel ilişkilerine, aile bağlarına ve yakın çevresine de pay düşecektir, şüphesiz. Bunalım, mutsuzluk, ötelemek, beceriksiz olduğunu düşünmek ve dahası, al sana memleket entelektüellerinin tipik haleti ruhiyesi… Üstüne üstlük Tarkovsi Abimiz, “İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir” buyurmuş. Mevzu çetin, yol sarp, hayat koşulları kirlenmeye oldukça müsait. Saf kalma mücadelesi, yaşama tutunma gayreti, tam bir travma, buyurun buradan yakın! Andrey Rublev, Kurban, Stalker, Ayna, Nostalji, Solaris, İvan’ın Çocukluğu, Katiller, Bugün Kimse İşten Çıkartılmayacak, Konsantre, Silindir ve Keman, harbiden hangisini anlatalım, TV işi ucuz seyirliklere, dizi estetiğiyle çekilmiş filmciklere benzemiyor bunlar, “Halkı memnun etmek için, sanatla ilgisi olmayan genel izleyici filmi çekmek gibi bir ıstıraba katlanamam” diyen insana saygı duymak lazım, ustaların ustası olmak, öyle herkese nasip olmaz.

Yalnızlığı öven, acı çekerek saf kalmayı hedefleyen, mutluluk isteyenlere şaşırarak bakan bir deha yönetmeni, niye bu kadar anlatıyorum, çünkü onun varlığı da, yokluğu da bizim büyük çaresizliğimiz. Elbette, sinema demek, Tarkovski demek değil, birçok iyi yönetmenden birisi o, niceleri var, adını peliküle kazıyan, misal bana Kubrick daha ilginç gelir. Amma ve lakin Tarkovski, sinemacılarımızın sınavıdır, Türkiye’nin festival gerçeğidir. Neyse biz, Tarkovsi gibi bir yönetmen olmayı kafasına koyan ama bu yolda bocalayan kahramanımız Bahadır’a (yetenekli aktör Tansu Biçer canlandırıyor) bağlayalım artık mevzuyu… Evet, bitmeyen projelerinin filmi bu, rafa kaldırdıklarımız, hayat bulmamış tasarılarımız, ah ne çoklar. Bizim Bahadır Kardeş, TV’ye basit işler yaparak hayatını idame ettirme gayretindedir. Ev arkadaşı alarak, kiraya ortak bulmak, kesilen elektrik, doğalgaz vs. ile faturalarla boğuşmak, Yerli Tarkovsi adayımızın serüvenlerindendir. Beklenti büyüktür, hedef barizdir, ancak yol yanlıştır, yordam yanlıştır, istikamet yanlıştır. Çevresindeki elemanlar, zaten dünyanın sonu gelecek, gırgırımıza bakalım modundadır, sevgilisi, onun öncelikle çevresinden kurtulması gerektiğini haykırır. Filmin yönetmeni Murat Düzgünoğlu da, Fikirtepe’de benzer bir arkadaş çemberi içinde yaşıyor, türkü filmleri çekiyormuş. Yine aynı dalga yani, ticari film çek diyormuş ona yakınları, uzak dur sanattan, sorgulamaktan, falandan filandan… Yapımcı da akıl vermiş, kendi projeni unut, iki erkek arasında kalmış bir kadının öyküsünü çek, kendi filmini de babanın parası varsa hallet demiş. Bu memleketin biricik gerçeğidir bu, akıl veren çoktur hani, herkes her şeyin uzmanıdır. Murat Düzgünoğlu, güzel kelam ediyor ve aslolan insanın kendini duymasıdır diyor, öyle ya, gerisi kakafoni, ötesi rabarba…

Evet, ideallerinden vazgeçmiş, düzene ayak uydurmuş insanların özgeçmiş yıkıntılarıyla dolu bu ülke, maddiyata esir düşmek, sevmediğin bir işin ucunu tutmak, kişinin kendi yaşam hevesini kırmaktan başka bir şey değil, ne yazık ki… Bu bir tutunamayanlar filmi ve bence seyredilmeli, özellikle rüyası ve hayatı arasındaki büyük boşluğu fark edenler, elbette…