Alper TURGUT

 

Mesleğin henüz başlarında, işte tarafsız, objektif gazetecilik, idealist muhabirlik ile gaza geldiğimiz yıllarda, gazetenin birinde, memleketin en büyük şirketlerinden birine dair bir haber yakaladım. Neredeyse gizli yapılan bir duruşma, neyse sızdım salona, inanılmaz rakamların telaffuz edildiği büyük bir yolsuzluk davası, gidişat ise besbelli, davayı kapatmaları an meselesi… İşte heyecanla yazdım haberi, gazeteye manşet olacağını düşünerek, keyfim gıcır, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını koruyacağız. Şefe götürdüm haberi, okumaya başladı ve anında gözleri fal taşı gibi açıldı. Çok güzel, tebrik ederim seni dedi, lakin gayet müstehzi… Hayırdır dedim, bence bu haberi sakla, torunlarına okutursun dedi. Gazetemize çok yakındır bu dev şirket, arada reklam var, sonra organik ve inorganik ilişkiler var, patronların yakınlığı var, var oğlu var yani… Hayatta kullanılmaz bu haber, diğer gazeteler de asla basmaz. Özetle emeğine yazık oldu! O vakit, bende jeton düştü. Gazetecilik, aslında sansür ve oto sansür mesleğidir. Şefler, müdürler, patron adına susturmak için vardır. Ancak pes etmek diye bir seçenek, kesinlikle yoktur. Devlet, iktidar ve patronlar dışında, kendi yayınının yöneticilerine karşı da mücadele vereceksin, kapıdan atsalar, bacadan gireceksin, tahammül sınırlarını zorlayacak, haberi, evirip çevirip yine önlerine koyacaksın. Veya onlar, artık dayanamayacak ve seni kapının önüne koyacak. Mesele bu denli basit…

 
Gazeteci, hani beylik ezberle, yöneten ile yönetilen arasındaki köprüdür ya, asma köprü değildir o, taş köprü hiç değildir, sırat köprüsüdür, ömür törpüsüdür. Ve bir kez bile kabul görürse sansür, devamı gümbür gümbür gelir. Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman; “Özgürlüğü yok etmenin özrü her zaman şu mazerete dayandırılır – başka alternatif yok” demiş, ne de güzel söylemiş. Özgürlük, seçeneksizlikten gidiyor, yerine teslimiyet, bağlılık, bağımlılık geliyor. Yalan haber üretmeyi, peşinen kabul edenlere, sansür var desen ne olur, demesen ne olur, o artık gazeteci değil ki, bambaşka bir kafa yaşıyor, ne derlerse onu yapıyor, sahibinin sesi oluyor. Magazin olsun, spor, pardon futbol olsun, şans oyunları olsun, elbette cinsellik de olsun, haber olmasın. Toplum zaten inadına inananlar ve inadına inanmayanlar diye ikiye bölünmüş. Efendim şöyle bir şey var desen, bir taraf, hayır yok, diğerleri, onlar yok mu dedi, tamam, var, kesin var diyor. Saçmalığın dibine vurmuşuz, iktidar ne derse, hayhay diyenler yüzünden, bir kısmımız mavra ile, bir kısmımız öfke ile bu travmayı geçiştirmeye çabalıyor. Debeleniyoruz resmen, yaşadıklarımız gerçek mi, bir kabus mu, harbiden akıl oyunları oynuyoruz. Yayın yasağı geliyor, eleman, milli menfaatler için yasak gereklidir diyor, yolsuzluk, milli değil, kişisel menfaattir olsa olsa diyorsun, dış mihrak diyor, paralel diyor, asla durmuyor, seni duymuyor. İsyan ediyorsun artık, tüm yasakları yasakla diye haykırıyorsun, yasakla, sansürle, özgür düşünce gelişemez diye diye bildiğin yorgun düşüyorsun, kimse tınmıyor, sansür mansür onları ırgalamıyor. Konuş, haksızlığa karşı dur, ses ver, nerdeeeee, neredeyse suskunluğum asaletimdendir diyecek.

 

İki asır önce yaşamış yazar William Hazlitt, “Özgürlük sevgisi diğerlerini sevmektir, güç sevgisi kendimizi sevmektir” diye bir kelam etmiş. Evet, teknoloji çağında, yani bilgiye anında ulaşabildiğimiz, gündemin değişme hızından, resmen başımızın döndüğü bu çağda, sansür uygulamak kadar, sansürü de savunmak, kötü bir şaka olmalı, çünkü başkaca bir izahı yok. Bir hafta boyunca Malatya’daydım, film festivalini takip etmek için, ancak filmden çok, film gibi memlekete takıldım kaldım. Kadınlar eşdeğer mevzusunu yazayım derken, esnaf, her şeydir açıklaması geldi, hah buradan devam edeyim derken, Papa, çıktı ortaya, lakin tüm bunlar, tali şeyler idi, sansür ise ana mevzuydu, kuşkusuz. Tamam, her zaman sansür ve yasak vardı, bu iki melanet bizi hiç terk etmedi. Ama son dönemde bu ahbap çavuşlar, gizlilikten çıktılar, aleni olmaya karar verdiler. Kanıksayın lan bizi artık, alışın tüm bunlara demeye getirdiler. Neyse ki, anında tepki koyanlar, yavaş gel, bu böyle olmaz ağalar diyenler de var, çok şükür.

 
Bir gün, hep fakir kalmış, hiçbir şeyin sahibi olmamış idealist bir abiye sormuştum, yahu bunlar maaşlı gazeteciyken nasıl bu denli zengin olabiliyorlar. Onlar, yazdıklarından değil, yazmadıklarından kazanıyorlar, uygun davrandıkları ve sustukları için para alıyorlar demişti. Valla güzel abi, kesinlikle haklıymış. Köşe başlarını tutanların derdi haber filan değilmiş, hepimizin bihaber olmasıymış, ne güzel!