ALPER TURGUT

 

Kadınların, İngiltere’de seçme ve seçilme hakkı için verdikleri büyük mücadeleyi resmeden “ Diren!” (Suffragette), bu hafta gösterime girdi, üzerine de aynı kavganın, ABD’deki ayağını içeren “Demir Çeneli Melekler” (Iron Jawed Angels -2004) adlı TV filmini seyrettim.  En zorlu koşullarda dahi azmeden, asla vazgeçmeyen, uğruna bedel ödeyen, ezberi bozmaya yemin eden, haklı davaları için ölmeye karar veren ve tarihe geçen kadınlara, hem saygı duyduğumu, hem de bir erkek olarak utandığımı söyleyebilirim. Erkek egemen sistemin dayattığı zulüm, aslında seçme ve seçilme hakkından çok daha öte, kadınları meta olarak, köle olarak, arzu nesnesi olarak konumlandırmaya çalışıyor hala, inadına ve ısrarla.

 

Evet, filmden çıkanların ilk tepkisi, Türkiye’de bu hak, birçok batı ülkesinden önce verildi, 1934’te Atatürk, seçme ve seçilme hakkını, kadınlara hediye etti şeklindeydi. Ve bu memnuniyet korosuna, kadınlar da dahil idi, ne yazık ki. Gayet iyi, güzel ve doğru bir karardı, eyvallah! Ancak üzerinden geçen 82 yılda, davaya ne kattınız, kadınların mücadelesine ne yarar sağladınız, neredeyse kocaman bir hiç! Sözüm salt kadınlara değil, çağdaş ve modern olduğunu, özgürlüklerden yana durduğunu, eşitliği savunduğunu söyleyen erkek milleti de, karşı cinsin davasına, ne kadar destek attı, arkasını es geç, yanında durdu, durabildi. Seçmenlerin yarısı kadın, peki, meclisin, yarısı kadın vekillerden mi oluşuyor? Sorunun yanıtı, zaten malum…

 

Burnumuzun dibinde, IŞİD’in pislikleri, kadınları, seks kölesi olarak satarken, memleketimizin yaşlı başlı adamları, Suriyeli mülteci kızlara, “kuma” diye üşüşürken, ülkenin genelinde, taciz ve tecavüz vakaları, resmen ayyuka çıkmışken, seçme ve seçilme hakkı verildi diye, hep beraber çıkkıdı çıkkıdı oynayalım mı? Oh be, çeyiz sandığından sonra, dünyanın tüm kadınları, oy sandığına da kavuştular ve işte mutlu son mu diyelim?  Kendimizi kandırmak istiyorsak, seçenekler hayli çok, aldanmalara doyamayız, gözlerimizi kapar, kulaklarımızı tıkar, keyfimize bakarız. Orası kolay, dert etmeyin. Bakın, ben bu yazıyı yazarken, akademisyenleri, okuldan atıyorlar, gözaltına alıyorlar. Ne diyoruz, “cadı avı” başlatıldı. Ortaçağ’ın diri diri yakılan kadınlarını, ABD’nin meşhur Salem kasabasında, cadı diye yargılananları gördü bu garip dünya… Niye cadılar, potansiyel suçludur çünkü kadınlar, sorsanız, ataerkil toplumun, büyük günahıdır onlar. Hakkı yenenlere, cadı deniyor son tahlilde.

 

Neyse, biz Sufrajet hareketine geri dönelim. Sanayi devriminin ardından, Büyük Britanya’da, en ağır koşullarda çalıştı, işçi sınıfı. Kız çocukları ve kadınlar ise tarifsiz çalışma koşullarında, hayatta kalmaya çabaladılar. Çoğu çocuk yaşta çalışmaya başladı, patronları tarafından taciz edildi, erkeklerden daha uzundu mesaileri, lakin aldıkları para, daha azdı. Hastalığa yakalandılar, sakatlandılar, genç yaşta, bu zorba hayata, veda ettiler. Seçme ve seçilme hakkı dışında, evladın velayeti de babadaydı, erkek, istemezse, karısını kapı dışarı edebilir, yavrusunu, zengin bir aileye, evlatlık verebilirdi. Kadınların, karşı çıkmaya hakkı yoktu, susmak ve kabullenmek zorundaydı. Kader diye dayatılan her türlü zorbalık, ancak isyan etmek ile göğüslenebilirdi. Onlar da mücadeleyi seçtiler, ürkerek, çekinerek, adım adım ilerleyerek. Çoğu okumamıştı, ucundan kıyısından okuyanlar da, kendi kelimelerinin gücünden emin bile değillerdi.

 

Yürekten gelen, yaşanmışlıktan gelen, baskıcı gündelik hayatta, deneyimlenen şey, bilince ve birlikteliğe de dönüşecekti elbet. Hiç basit değildi, karmaşıktı, karmakarışıktı. Mücadele, salt krala karşı verilmiyordu. Başbakandan, polise, patrondan, kocaya, bildik ezberi savunan ve verilenle yetinen topluma karşı çıkmayı da beraberinde getiriyordu. Yılmadan, korkmadan harekete geçtiler, çoğalmaya çabaladılar. Vitrinleri taşladılar, posta kutularını bombaladılar, hayatlarını, kâbusa çevirenlerin evlerini kundakladılar. Kimsenin canını almak değildi mücadele, gerekirse kendi canından olmak idi. Nefret değil, öfke, intikam değil, hak, kin değil, çözüm idi istedikleri…

 

Filmi, uzun uzun anlatmaya gerek yok, geçen yüzyılın başlarında, bir kadının özelinde, mücadelenin ayrıntılarını ve yapıtın finalindeki, çarpıcı olayı, sinemada seyredin derim. Açlık grevlerini, erkin, zorla besleme işkencesini, sürekli tutuklanan, dışlanan ve aşağılanan kadınları bilin. Bizim memlekette, bu hak, görece kolay geldi diye, ipe un sermeyin. Farkında olun, uyanın, onların başlattığı mücadelenin, hala bitmediğini anlayın.

 

Kadınların hakları verildi. Bak ya, verilmiş. Neyi, kime veriyorsunuz, sadaka mı bu, bahşiş mi, maaş mı, diploma mı, hak bu hak. Ve hak, verilmez, alınır. Güzellikle veya zorla. Ama illaki alınır. Yıllar önce, memleketin doğusundayım, seçim izliyorum. Bir adam geldi, hayli besili, göbekli, belli kalantor, arkasında da öbek öbek insan. Bizim şu kadar oyumuz var dedi, böbürlene böbürlene, diğerleri onu alkışladı. Kimdir bu diye sordum, gruptan birine. Yırtık pırtık elbiseli, zayıf ve yoksul adam, coşkuyla ve gururla, “Ağamızdır, velinimetimizdir” dedi. Kime oy atacaksın dedim, “Ağam, kime derse, işte ona” dedi, peki, ya eşin diye sordum, yanıtını biliyordum ama o yine de söyledi: “Benim dediğime elbette” Kadına sormadım, ben bilmem, beyim bilir diyecekti, yüksek ihtimal. Hah! Eşitlik, kadın ve erkekle de bitmiyor, zengin ve fakir diye, insanlık tarihi kadar eski bir sorunumuz da var. Mutlak eşitlik, cahilliği ortadan kaldırmadan, fakirliği bitirmeden, kadın ve erkeği, gerçekten denk hale getirmeden ulaşılacak bir durum değil! İşte tam da bu yüzden; direne direne kazanacağız!