ALPER TURGUT

 

“Annemle Geçen Yaz” (Que Horas Ela Volta?), bir iyi hissetme filmi, mutlu ediyor biterken, hem kendi adıma, severim güzel sonları… Lan zaten gündelik hayat, hele hele bu ülkede, bıktırmış hepimizi, mutsuzluk ve umutsuzluk, rutine bağlamış illet gibi resmen. Kasveti dayamak, ağır ağdayı bünyeye yapıştırmak, uzun plan sekans ile sıkıntıyı katlamak… Az laf, çok sükunet, üstüne de heykel gibi duran tipler, sonrasında kopukluk hissi, ritmin dibi… Zorunuz nedir gardaşım bizimle? Karikatürize bir kötü son, neymiş, gerçeklikmiş, bak ya, gerçekliğin peşine düşeceksek, haberleri seyreder, belgeselleri izleriz canım be, oysa sinemanın büyüsü, bambaşka bir şey.

 

Şimdi pespembe, upuzun, yalan dolan Brezilya dizilerini seyretmiş halkımıza, güzelim “Tanrı Kent” (Cidade de Deus – 2002) filmini izletirsen, şaşkına döner haliyle, bıcır bıcır tiplerden ve devamında katmerli romantizmden, yumruk gibi sert bir gerçekliğe geçiş, zahmetli ve meşakkatli bir iş olur, hamur kıvamındaki zihinler için. Ortası yok mu diyeceksiniz? Tıraş köpüğü de olmasın, keskin bir ustura da… İşte ecnebilerce İkinci Anne diye çevrilmiş filmimiz (saat kaçta dönecek gibi bir orijinal ad, uygun bulunmamış demek ki), tam size göre, sınıf farkından yürüyor, zenginin kibrini, fakirin ezikliğini de es geçmiyor, yapış yapış olmayan duyguları da veriyor, espriyi de dozunda zerk ediyor.

 

Annemle Geçen Yaz, 20 Mayıs’ta, beyazperdeyle buluşuyor nihayet. 20 ödüllü bu güzelim filmi yazan ve çeken Anna Muylaert, bizim ülkede taşlanırdı bir ihtimal! Neeee Brezilya işi “Toz Bezi” filmi mi yaptın, hizmetçi filmleri baydı, ne anlatsın size hanım abla, meşhur Brezilyalı futbolcuların, kumsalda top tepiklemesini mi? Emek cephesinden çekilmiş, yoksulun yanında yer almış her filme, kotarılamamış olsa dahi saygım var arkadaş! Dünya İstanbul’un göbeğindeki çakma Central Park’tan oluşmuyor. Kentin varoşlarında, gökdelenlerin gölgesinde yaşam savaşı veren gecekondularda da sürüyor hayat, daha zorlu, daha dertli, daha hüzünlü.
Val Ablamız, kızı Jessica’yı 13 yıl önce, küçük bir kasabada yaşayan akrabalarına bırakır, Sao Paulo’da zengin bir ailenin bakıcısı, eli ayağı, yatılı hizmetlisi, işte hemen her şeyi olur. Ezenin kibri, ezilenin ezikliğiyle, zenginin şımarıklığı, yoksulun ürkekliğiyle geçer günler, aylar, yıllar. Sonra Jessica yanına gelir, üniversiteye giriş sınavı için. Onun rahat halleri, umursamazlığı, sınıf farkını önemsemeyişi, bizim ana, baba ve oğuldan oluşan zengin ailenin ve elbette kahramanımız Val’in dengelerini bozmaya yetecektir.

 

Val’in havuz problemi vardır, fincan takımı derdi vardır, buzdolabıyla ve kaliteli dondurmayla da… Ne diye bunları yazıyorsun derseniz, simgeleri var bu filmin, metin, alt-metin ile iyi kaynaşıyor, naif bir dil ve özdeşleşme yakalanıyor. Val’in kızından çok, evin oğlu Fabinho’ya annelik etmesi, Jessica’nın sakladığı sırrı ve herkesi irkilten uyumsuzluğu, devamında evin kurallarını hiçe sayması, yasaklı alanları zorlaması, aslında değişimin ve dönüşümün de müjdesidir. Ezber bozulmak zorundadır, sınıf çatışmasında taraflar belirgin olmak durumundadır. İkinci sınıf insan değiliz, kötü de değiliz diyen bir kız, ayrımcılık denen illet yüzünden, sosyal kuralların ağırlığı yüzünden teslim olmuş, sinik kalmış ve eski bildik yoldan şaşmayan annesini, raydan çıkartabilecek midir? Ve en önemlisi, tekrar aile olabilmek, içlerinde çok beklemiş ana-kız sevgisini yeşertebilmektir, haliyle. Son olarak, filmin başrolünü sırtlayan Regina Case, 40 yıllık kariyeri olan, tiyatro, film, dizi, televizyon programı, her alanda boy gösteren, resmen Brezilya ünlüsü bir ablamız imiş. Mesafeler uzak olsa da, biz de tanışmış olduk kendisiyle, ne güzel!