GİRİŞ

“Mükemmel ve ışıklı kent”in hayali nicedir çok uzakta ve inadına kahrolsun “Gece ve Sis”… Bu kitap vicdana övgü için yazıldı. Kanayan ruhların sessiz çığlığı duyulsun diye… Bence vicdan, umut kadar, paylaşmak kadar kutsal bir kavram… Bir Fransız Atasözü, “Temiz bir vicdan kadar yumuşak hiçbir yastık yoktur.” der… “Vicdanı olan umut etsin, gerisini koy ver gitsin” diye kestirip atamıyorsam eğer, “Her yürek devrimci bir hücredir” sözüne inananlara haksızlık etmemek içindir, başlı başına… Yarına inanmayanların dünyasında yaşıyoruz oysa… Solaryum çıkışlı robot renkli insan evlatları sararken bugünümüzü… “Anını yaşa” saçmalığını rehber edinen neslimiz de iyiden iyiye sıyırdı. Varsa yoksa yüz gerdirme, yağ aldırma, kaş kaldırma ve silikon. Tam tekmil inorganik… Aslında bu bir enfeksiyon. Üstüne üstlük böyle giderse hormon mağduru koca kıçlı bir gelecek de bizleri bekliyor…

Ünlüler düşmüyor yakamızdan, sosyete haberleri belirliyor gündemimizi… Ve çoktan sitcom özentisi oldu hayat. Enseyi kim kararttı, yozluk evlerimize dek nasıl taşındı ve ne zaman en insani duygulardan arındırıldık… Bilen yok. Sürgit ömre mahkûm olsak ne fayda… Yaşamıyoruz ki. Otobüste, vapurda, metroda birbiriyle göz göze gelmekten kaçan insanlar, komşuluk ilişkilerini yıllar önce bıraktı.

Ve işyerleri… Yüze gülen arkadan kuyu kazan meslektaş ve çalışanlarla dolu. Artık yapmacık ve zorlama bir tahammül ile süslü plaza muhabbetleri kotarılıyor, sigara içmeye elverişli gaz odalarında… Plastik bardakta ılık çay, sentetik bir lezzete meyilli kahve… İşten atılma korkusu, yaltaklanma duygusu. Yabancılık çekiyor insan insana karşı… Ne de olsa usundan habersiz kendi doğrultusunda yürüyenler, paraya minnet edenler başımızın tacı…

Ağır bir bombardıman altındayken duygularımız, baldırı çıplak düşünceler, klişe ifadelerle erketeye yatıyor. Her hangi bir albenisi olmayan taklit duyguların o amansız tek düzeliğine lanet okumak varken… Bütün renklerini çaldık yaşamın, sayemizde gün soldu, devran tepetaklak oldu. Bol keseden fikirsiz ve eylemsiz bir ömrü harcıyoruz, borcumuz biriktikçe kendimizi kandırma adlı densize… Blöf kokulu hamleler, tam düşkün avuntusu… Hâlbuki pembe düşler, sabun köpüğü hayaller ayrıcalıklı yapmaz kimseyi… Bir evimiz olsun iki de çocuğumuz. İşlerimiz yolunda gitsin, paramız biriksin ve tatil yapalım arada bir… Ve hayat böylelikle daha rahat akıp gider diye hissediyoruz… Bireysel isteklerimize takılıp kaldık, nefes almaktan tümden vazgeçtik. Tepkiden, kınamaktan, karşı koymaktan da… Ancak geçen gün ömürdendir ve bazı şeyler soludukça bilinir…

Kim ne derse desin. Serili, serisiz vahşi cinayetlerin, ilkokul bebeleriyle bile oynandığı tanımsız bir yıkım çağındayız. Yüreklerimizle çelişen ve ne kadar isyan etsek de hali vakti yerinde bir suç masalıdır bu, “ölüm dansına kim kaldıracak bizi” diye bekleşirken… Dışarıda biri boğazlanırken, ırzına geçilirken kulaklar tıkanıyor, ahlar ve vahlar duyulmasın diye… “Kapıyı, pencereyi kapatayım girmesin odama canhıraş çığlıkları” der sessiz çoğunluk. Ah, evet. Ne çokturlar değil mi?

Sevginin hasıraltı edildiği yerde, şeytan soluğu bir korku sonuçta herkese özgüdür. En koyu karanlığa yaslanan ve depderin sessizliğe bürünenlerin içinde büyüyen korku yönetir dünyayı… Artık capcanlı bir endişe, sürekli örseleyebilir hayatı, yansıması tüm insanlığı esir alabilir. Suskunluk, hiçbir şeyi önemsemeyenleri, değer tanımayanları ve her şeye sırt çevirenleri doğurur. Asıl olan başkasının acısına yaşlı gözlerle bakabilmektir. Yalın bir kılıç kadar gerçektir bu, eninde sonunda delecektir zifiri karanlığı…

Yıl 1994 idi yanlış hatırlamıyorsam. Boğazda gemi kazası olmuştu. Alevler karaya oturan gemiyi yutmak üzereydi. Denizcilerden biri yanıyordu, kendi dilinde tanrısına haykırmaktan takati kesilmişti adamın… Hava desen buz gibi soğuktu, fotoğraf makinelerimizin pillerini dahi donduracak kadar… Kıyıya toplanmıştı çoluk çocuk İstanbullular, bazılarının ellerinde biralar ve kuruyemişler vardı. Keyifli bir filmi izliyor gibiydiler. Ne yazık!

Sonra Tsunami faciası. Nam-ı diğer asrın felaketi. İnsanlıktan çoktan çıkanlar, şişmiş cesetlerin bir adım ötesinde tatillerini sürdürüyordu. Yine bombalar yağarken Güney Lübnan’a ölürken sütten kesilmemiş bebekler, birileri güneşlenmeyi tercih ediyordu. Kuş uçumu mesafelerde… Büyük Marmara Depremi sonrasıydı. Hiç unutmam, unutamam. Kapatıp yüreklerinin gözlerini, Ege’de, Akdeniz’de harala gürele eğlenenleri bilmem söylememe gerek var mı? Sanmam. Hikâyeme döneyim. Gölcük’teyim. Nasıl da sıcak, cehennem misali… Ve yorgunum ölesiye… Tişörtümden vazgeçeli birkaç gün olmuştu. Toza, tere, dumana bulanmış ve ceset kokusu tamamına sinmişti. Beyaz atletim ise kir pas içinde ve tümden renk değiştirmişti. Enkaz hükümdarlığında çevremi kolaçan ediyorum. Ağlamalar çoktan tükenmiş, sesler kısılmış, sadece derin ve içten saygınlığıyla mahveden ağır bir matem havası vuku bulmuştu. Ne menem bir tartıydı bu. Canlı olması canı yakan, insanı dermansız bırakan bir yas tablosu…

Yüzünde her hangi bir mimiğin yakalanması adeta imkânsız olan bir adam yaklaştı yanıma. Omuzlarında sanki yılların yükünü taşıyordu. Hafif kamburdu. Beyaza çalan kirli sakalı, dağınık saçları aklımda kalmış. Ve ayaklarını sürüye sürüye yürümesi… Titriyordu.

— Gazeteci misiniz?

— Evet, Cumhuriyet’te çalışıyorum.

Ben sormadan o başladı anlatmaya, “Yaz günü. İçki masasını kurmuştuk. Dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya gittim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailemi kaybettim. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.”

Gözyaşları anıların izleriyse şayet göz pınarları kurumuştu onun. Sorgusuz sualsiz ifadesini vermişti. Denizi çekilmiş, kumu kalmıştı. Suskun bir dramdı tam karşımdaki… Zamanın insafına bırakılmış ve sadece soluk olan bir harabe…

Ölümün, acının, kanın, gözyaşının, şiddetin tarifini bilirdim. Notlarımı alır, fotoğraf çeker ve haberimi yazardım. Dramlara yoldaşlık edip, yansıtmak… Evet, işimdi bu benim. Ama tam bu noktada durmak lazım… Gazeteciden önce insanım ben. Karşımdaki adam, tepeden tırnağa azap içinde… Hangi üzüntüsünden alıkoyayım, hangi derdine merhem olayım? Ne anlatayım, ne şekilde avutayım? Anılarına ulaşmasına nasıl yardım edeyim? Kahretsin…
Depremden bir yıl sonrasıydı, ölüm orucu eylemi başlamak üzereydi. Hani “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmazdı”…

Öyküleri vardır, istisnasız tüm insanların. Yıkıcı, yakıcı, en acıtanından olsa dahi… Amiyane tabirle anadan doğma çıkıp gelir karşına, sarsıcı hikâyeler. Ama alın yazısı değildir bu. Mukadderat hiç değil. Kör talih, kem talih… Kader. Hadi canım. Birileri ölüme giderken, çürür diğer tüm değerler. Eninde sonunda dönüp, dolaşır acılar katarı ve bir gün çarpar suratlara son sürat. Yalın ve gerçek… Sonunda ateş düştüğü yeri yakar. Eş, dost, kardeş, ağabey, abla, çoluk çocuk, nine, dede, baba ve ille analar. Oysa metanet ne zor iştir.

Gözlemim hiç yanıltmaz beni. Bilirim anaları, tanırım onları. Apansız bastırır, sürükleyip götürür, anaların gözyaşları. Ve anlatım yetmez, anlamsızlık çoğalırken. Aykırı analizler, budalaca niyetler çöker. Seçenekler, etkenler, etkiler, tepkiler artık hepsi laf-ı güzaf…

19 Aralık 2000’di tarih… Tam 83 saat sürdü operasyon. Dile kolay… Ciğerlerin söküldüğü andı… Sarmıştı her yanı yangın yalazı… Komando birlikleri, polisler, infaz koruma memurları… İş makineleri, greyderler, dozerler, ambulanslar, itfaiye araçları… Sıvı yağ ve kolonya ile kendilerini yakanlar… Ateşe verilen yataklar… Barikatlar, ranza demirinden çubuklar, dolap kapağından kalkanlar… Delinen tavanlar, yıkılan duvarlar… Ağır silahlar, hafif silahlar, çeşit çeşit silahlar… Havada uçuşan helikopterler, askeri marşlar ve psikolojik savaş teknikleri… Köpük ve su… Ateş ve kurşun… Göz yaşartıcı bomba, sinir gazı, kimyasal sıvılar… Kirli yeşil, sarı, gri, rengârenk gazlar… Yanma, yaralanma, boğulma, zehirlenme, ölme… Müdahale, müdahale, müdahale…

Namluların ucunda, ateş altında, korun içinde ikisi asker 32 can yitip gitti, yüzlerce kişi yaralandı, çok sayıda tutuklu ve hükümlü ise şarapnel parçaları nedeniyle gözünü, parmaklarını ve diğer uzuvlarını kaybetti. Bu, Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük baskınıydı. Ölüm orucu eylemini sonlandırmaktı iddiaları ve saçma sapan bir ironi ile operasyonun adını “Hayata Dönüş” koydular. Mahkûmları “ölü ele geçirdiler”…

Devlet kendi cezaevlerini yıktı, üstüne operasyon mağdurlarına dava açıldı. Yetmedi hazine geldi, “devleti zarara uğrattınız” diye sadece Ümraniye Cezaevi sanıklarından 398 milyar lira talep etti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “sevk yok” sözlerinin aksine operasyonda yaralanan yüzlerce tutuklu ve hükümlü tedavileri tam anlamıyla yapılmadan F tipi cezaevlerine dolduruldular. Sonrası medyayı “uslu çocuklara döndüler” diye heyecanlandıran eşek tıraşı, hiç dinmeyen işkence ve copla tecavüz iddiaları…

Ölüm orucu eylemine katılım sayısı ise operasyona ve tecride yönelik tepki nedeniyle 290’dan 495’e yükseldi. Dünyada ilk kez bir açlık grevi eyleminde tutuklu yakınları da destek amacıyla ölüme yattı. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar açlık grevindeydi… Türkiye’nin dört bir yanında eylem evleri açıldı. F tipi cezaevlerinde tecrit ve baskı uygulandığı iddiaları ise hiç bitmedi, sık sık hastaneye kaldırılan eylemcilere “zorla müdahalede” bulunulduğu öne sürüldü. (Diyanet de, fetva verir, müdahale edilsin diye…)
Ölüm rutinleşti, ölüm istatistik oldu ve ateş düştüğü yeri yaktı. Açlığın girdabında hücre hücre eriyerek yiten her can 5, 10, 15… 75. ölüm diye yansıdı gazete köşelerine… Eylem sona ermediği gibi toplam sayısı 13’e ulaşan yeni yeni ekiplerle ölüm yattı her yaştan gençler…

“Fişek” ayakta tuttu onları: Suya karıştırılmış limon, tuz, şeker ve kuru nane… Sonra tutuklu ve hükümlü limonatası balyoz… Üstüne çay, adaçayı, ıhlamur, kahve, oralet, kakao… Ve akıl sağlığının teminatı B–1 vitamini. İşte bu reçeteyle bir ölüm orucu eylemcisi aylarca dayanabildi.

Yetkililer ise sorunun çözümü için diyaloga yanaşmayıp ölümcül sessizliklerini korudular. Operasyonun ardından içerde ve dışarıda 90 kişi daha hayatını kaybetti. F tipi cezaevleri ve tecrit uygulamaları, şu ana dek 122 insanın yaşamına maloldu.

Dünya böyle bir olay görmedi. 7. yılına giren bir açlık grevi eylemi… Onlar, Kartacalı yiğit General Hannibal’in “Ya yeni bir yol bulacağız, ya da yeni bir yol açacağız”, İtalyan halkının kahramanı Giuseppe Garibaldi’nin, “Sonuna, sonsuza, sonuncumuza kadar direneceğiz” sözlerini şiar kabul ettiler. Tecrit yaşama sirayet etmesin diye mücadele ettiler. Başkalarına yardım için çıktıkları yolda, akıl sağlıklarını yitirip muhtaç kaldılar yardıma… 1996 ölüm orucu direnişinden sonra hafızaları silinenlerle tanışmıştım. Ancak, 1984’te Aysel Zehir’le başlayan Wernicke Korsakoff Sendromu’na (WKS) yakalananların sayısının bugün bin kişiyi aşacağını tahmin bile edemezdim.

Dedik ya, kor bir ateş düşmüştü insana dair her şeye… İnsan belleği, balık hafızasıyla çoktan yer değiştirmişti. İliklere dek işleyen duyarsızlığın berisinde analar ağlıyor, Türkiye’nin cezaevleri alev alev yanıyordu. Öyküleri en sızılı yerinde bitenlerdi onlar… Doyamazlarken gençliklerine, yitip giderlerken birer, onar, uzaklardaki yakınlarının iç acıtan çığlıkları yırtardı geceyi… Elbette kara haber tez gelir. Kor bir ateş yakar, çöküp kalır tüm sevenler. Sessiz sedasız mırıldansa da ölüm, kulaklardan kolay kolay silinmez ezgisi. Meslek hayatımda kaç devrimci gömdüm belki sayısız. Ya da kaç anma töreni yıllar yılı. Kentin mezarlıkları ezber olur bir süre sonra…

Aforoz edilmiş yürekler, seyrek düşmüştü bu kez… Gerçekten herkes neredeydi. Sokaklar, caddeler, meydanlar bomboştu işte. Kentlere sinen korku muydu? Ya da insanoğlu kendi küçük dünyasında mutlu muydu? Belki de bu yüzden, ölümlere ve acılara sırtlarını dönmüşlerdi, yapının bozulmasına göze alarak… Bakıp görmemeye dair bir mahkûmun izleniminden;
“Parklarda ağaç gölgesinde oturanlar, duraklarda otobüs bekleyenler, minibüslerde yolculuk yapanlar, kaldırımlarda yürüyenler hepsini tek tek gözlemliyorum. Hiçbiri kafasını çevirip ring aracına bakmıyor, birbirleriyle konuşmuyor. Yalnızca donuk gözlerini boşluğa dikmişler…”

Hayata Dönüş, içerde ve dışarıda açlık eyleminde ölenler… Anlatacaklarımız bitti mi? Kocaman bir hayır. Önce tüm ölümlerin müsebbibi tecridi kavramak gerek…

Tecritte “seni seviyorum” kelimeleri yasaktır mesela. Direk karalanır. Amerikan emperyalizmi, işbirlikçi, direniş, zafer, faşizm, şehit, hücre, tecrit… Ve daha birçok kelime ambargoludur. Yaşamak için heves verir gerekçesiyle çiçekler de sıkıdenetim altındadır. Deniz kabuğu bile göndericisine iade edilir. Sayımda sigara içilmesi ve hazırola geçilmemesi dayak yeme nedenidir. Pencereden bakmak disiplin cezasınıda berabeberinde getirir. Ailelerin, çocuklarına götürdüğü elbiseler, “Emanetçi personel yok”, “rengi uygun değil”, “düğmeleri ötüyor”, “kot pantolon kontenjanı doldu, kumaş pantolon getirin” denilerek içeri sokulmaz. İnfaz koruma memurları, ailelerden yeni elbise getirmelerini ister. Gerekçeleri şudur; “Eskiler kolay yıpranıyor ve sonra bize iş düşüyor” Kırmızı, bordo, yeşil ve lacivert renkli kıyafet getirilmesi söz konusu bile değildir. Çünkü yeşil asker, lacivert gardiyan rengidir, kırmızı bayrak yapılabilir, bordo ise kırmızıya yakın diye yasaktır. Sonra pil, metal kaşık, bıçak, cam kavanoz, selebant, gazlı ve pastel kalemler, çakmak, makas amaç dışı kullanılacağı gerekçesiyle yasaklanır. “Başka bir şeyleri de boyamasınlar” diye ayakkabı boyası da verilmez. Dışarıdan gelen renkli kalemler, dışarıdan geldiği için yasaktır. Bazı maddeler kantinde satıldığı için yasaktır bazıları ise kantinde satılmadığı için… İspanyolca şiirler yasaktır. Gazete eki olarak verilen Nazım Hikmet, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in resimleri yasak olmamasına karşın yasaktır. Yılmaz Güney ve Pir Sultan Abdal’ın resimleri de keza öyle. Kalın kapaklı kitaplar yasaktır, ancak kapaklarından arındırılırsa serbesttir. Pantolonun paçasını sıyırarak gezmek bir aylık mektup ve görüş yasağını beraberinde getirir. Aylardır duvara asılı olan resimlerin alınmasına karşı çıkmak, soruşturma ve devamında ceza konusudur. Elle hazırlanan mizah dergisinin imha edilmesine karar verilir, herhangi bir matbaada basılmadığı için… Elektrik ve ilaç parası mahkûmun hesabından gelişigüzel çekilir. Sandalye ve masa gibi hücrenin demirbaşı olan eşyalar, eskiyip kırılırsa mahkûm satın almak zorunda kalır. “Gereksiz Olarak Marş Söylemek ve Slogan Atmak” gibi bir suçtan ceza gelir. Kürtçe türkü söylemek, iki ay hak mahrumiyetine bedeldir. Hala, teyze, amca, dayı ziyaretleri ya kısıtlanır ya da savcılıktan izin almak gerekir. Tutuklunun kendi ailesi dışındaki birisiyle selamlaşması ise herkese dava açılmasıyla sonuçlanabilir. Eli kırılan adam, hücrede tek başınadır, mektup yazması gerekir. Vay sen misin yanına arkadaş isteyen… Hemen “ayaklarınla yaz” diye dalga geçilir. Her an “Kırık aynayla tıraş ol” komutu gelebilir. Başka bir hücrede kalan arkadaşınıza bir şey göndermeniz yasaktır. Siyasi kadın tutuklulara tırnak kontrolü dayatılır, itiraz edene hücre cezası verilir. Güvercinlere ekmek vermek havalandırmaya tek başına çıkma cezasına eşdeğerdir. Cezaevlerinin şeffaflaşması için hayata geçirilen Tutukevleri İzleme Kurulları’nın raporlarının kamuoyuyla paylaşılmamasının nedeni devlet sırrı olmasıdır. Tutuklunun başka bir tutukluya gönderdiği mektuba “seminer niteliğinde” denilerek el konulur. Zaten dört sayfadan fazla mektup yazmak yasaktır. Aynı hücrede kalan iki kişinin birlikte fotoğraf çektirmesi yasaktır. Ortak dostlarına, yakınlarına mektup yazmaları da…
Fotoğraf ve mektupta tek olmak zorunluluktur. Aile fotoğraflarını duvara yapıştırmak ise suçtur.

Edirne F Tipi Cezaevi yatan M. Aytunç Altay adlı tutuklu tecrit keyfiyetine bir misal versin: “Yurt dışından yabancı bir dosttan İngilizce bir mektup almıştım. Yine İngilizce cevapladım, ama mektup gönderilmeyip bana iade edildi. Gerekçesi şu; İngilizce olduğu için içeriğini denetleyemeyiz. Peki, cevapladığım o mektupta İngilizce idi, onu nasıl denetlediniz? O zaman İngilizce bilen personel vardı “İyi o zaman, Türkçesini de yazıp vereyim, ikisini bir postalayın” dedim. “O zaman sadece Türkçesini postalarız, İngilizcesini göndermeyiz” dendi. Yani, karşı taraf Türkçe bilmediği için İngilizce yazıyorsun, idare ise sana “Türkçe yaz” diyor. Karşı taraf Türkçe mektuptan ne anlayacaksa!”

Üç kitap sınırlaması ısrarla sürdürülür. Fazla kitap “yaşam alanını daraltır” diye! Her türlü şiir, öykü, yazı ve mektup disiplin kurullarına takılır. Karalanan mektuplar, yakılan mektuplar, daksil ile silinen mektuplar, sansürlenen mektuplar, verilmeyen gazeteler, makas ise kesilen gazeteler… Anlaşılacağı üzere tecridi yaratan koşullar sürer gider…

Kaç mektup aldım cezaevinden, belki yüzlerce. İşte bir hücre hikâyesi:
Kocaeli (Kandıra) F Tipi Cezaevi’nde kalan Barış Alkan, “Sizinle bu satırlarımı durgun, serin ve arada bir yağmur damlalarının sağanağı altında kalan bir günde paylaşıyorum” sözleriyle başlıyor mektubuna ve bir şiirle bitiriyor:

Özlemler Düşlerde Saklı

Kaç zaman oldu
Ayaklarım toprağa hasret
Gözlerim uzaklara bakamıyor
Doğanın rengârenk yüzü
Artık düşlerimde gizli

Her gün her saat
Daracık bir alanda
Beton zeminde yaşamak
Gülün kokusunu unuttum

Yaşamın rengini
Zihnimden dışarı taşamıyor
Kalabalık sokakları özledim
Meydanlara uzanan caddeleri

Şehrin ışıkları şimdi çok uzak
Gülümseyen sevdalar yok
Gelecek yüklü
Çocuk bakışlarını özledim

Mavilik hapsolmuş dört duvara
Parmaklıklar ise onu onlarca parçaya bölüyor

Günler evet günler
Her anı saniye saniye karelenmiş
Uzanıyor bitimsiz yarınlara

Barış, kendi sorunlarını değil hücre arkadaşı Turgut Köklü’nün içinde bulunduğu durumu aktarıyordu yazısında;
“Turgut Köklü yaklaşık 7 yıldır tutuklu ve F tipi cezaevlerine geçişin ardından rahatsızlanıyor. Köklü’nün 3 yıla yaklaşan rahatsızlığına psikologların teşhisi, ‘mizaç bozukluğu’… Ümraniye Cezaevi’ndeki eski Turgut değildi artık. Yerlerde yuvarlanıyor, kendi kendine konuşuyor, uyuyamıyor, kendi içinde bir dünya yaratmış kimi zaman korkuyor, bağırıyor kimi zaman ise en olmadık yerlerde gülüyor. Kimi şeyleri kırıp-dökme (buna ara sıra çaldığı gitarını kırması dâhil), küfürler, sabahtan akşama kadar bağırarak konuşma, şarkı söylemeler, duvara yanan sigara ile şekiller çizmeler… Havalandırma duvarının üç köşesindeki böcekleri, sigara külüyle daire içine alıp bana, ‘Bu dünya, bu Merkür, bu Ay, bu Venüs…’ diye gösteriyor ve ardından ekliyor:
‘Dünyanın uydusu Ay öldü, yerine Venüs aldı’ Çünkü Ay diye işaretlediği böceği ezmişti. Turgut daha sonra havalandırmada şeytan olduğu gerekçesiyle bir kelebeği öldürdü.”

Tecrit koşullarında insan kendi dağarcığına yönelik topyekûn bir saldırıya girişir, yalıtım belleği tümden sarsar. Fizyolojik hastalıklar ve psikolojik rahatsızlıklar dört kat artar. Sonra şipşak muayenelerle sağlıklarının iyi olduğu belirlenir. Cezaevlerinde insanlar kanserden yaşamını yitirir, ölümcül hastalıklara yakalanan tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmayıp hücre ve revirlerde tutulur. Cezaevleri adeta akıl hastanelerine dönüşür. Sadece 2002 yılında hapishanelerde 12 tutuklu ve hükümlü intihar eder. F tipi cezaevlerinde de Volkan Ağırman, Orhan Oğur, Halit Koçyiğit ve Mehmet Akdemir adlı tutuklu ve hükümlüler ya kendini yakar ya da asar. TBMM’de “hapishane ölümleriyle” ilgili bir soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, sadece 2003 yılında cezaevlerinde “eceliyle”, “intiharla”, “cinayetle”’ toplam 158 kişinin öldüğünü açıkladı. Açıklanan bilânço korkunç… Dört duvar toplam 158 kişinin mezarı olmuş…

Akrabaydılar, kardeştiler, ya değişik cezaevlerine gönderildiler ya da aynı hapishanenin farklı bölümlerinde kaldılar. Refakatçiye ihtiyaç duyanlar, tek başlarına hareket edebilmeleri hatta yaşayabilmeleri neredeyse imkânsız olanlar, yani ölüm orucu eylemcileri ve sakat kalmış kişiler tekli hücrelere konuldu. Hafızasını yitirmiş iki ya da üç mahkûmun (Örneğin Wernicke Korsakoff’a yakalanan Deniz Yıldız, Celal Gezer ve Uğur Karademir aynı hücredeydi) bir arada tutulmasına mantıklı bir yanıt arıyorum. Bulamıyorum.

Unutulmasın açlık grevlerinde zaman ölümün lehine işliyor. Ve bu nedenledir ki ölüm ve yaşam arasındaki çizgi uzun zamandır “kıldan ince kılıçtan keskin”… Adli Tıp bu duruma Agoni diyor. Ölüm orucu hala sürüyor ve bu kitabın ikinci bölümü şimdiden yazılıyor. Tecrit koşullarının ortadan kaldırılması için son günlerde yeniden kamuoyu oluşmaya başladı. Avukat Behiç Aşçı’nın eylemi, suskunlar cephesinde ses getirdi. Bunca acının ortasında sevindirici bir gelişme. Dilerim, “123. ölüm yaşanmasın” çığlığı yerini bulur. “3 Kapı–3 Kilit” biran önce açılır. Tecrit karşıtlarının umudu bu… Hem ne demiş şair, “Daha gelmeyecek mi bahar, daha gülmeyecek mi ağlayanlar…”

Not: Kitaba son söz yerine, cezaevleri tarihçesi konuldu. Dünya ve Türkiye cezaevlerini anlatan binlerce belge incelendi ve özetlendi. Kolay okunabilmesi için fazla ayrıntıya girmedim, kendi anı ve gözlemlerimi de aralara serpiştirdim. Kitaba sondan başlanmaz diyeceksiniz belki ama sorunun kavranılması adına öncelikle tarihçeyi okumanızı öneririm. Ayrıca gerçek yaşanmışlıkların içine kurgusal bir öykü yedirdim. Veya tam tersini yaptım. Bilmiyorum. Belki de bu kitap, hafızasını yitirmiştir. Kim bilir…

Evet. Sessizliğe Karşı’yı 19 Ocak 2007 Cuma günü böyle bağlamıştık ve kitap, matbaanın yolunu tutmuştu. Aynı saatlerde bir güvercin arkasından vuruluyordu. Gazeteci Hrant Dink, Şişli’de güpegündüz katledilmişti. Behiç Aşçı ise kurşun sesinin duyulacağı mesafede ölüm orucunu sürdürüyordu. Akşam saatlerinde aydın katline karşı binlerce yürek sokaklara döküldü. Şoven kurşunlardan ve linç girişimlerinden bıkan halk, artık tepkisini ortaya koyuyordu.

Behiç’in durumu ise ağırlaşmıştı. Hafta sonu böyle geçti. Gergin bir bekleyişle… 22 Ocak 2007 Pazartesi günü öğle saatlerinde Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlandı. Alelacele… Toplumun ikinci bir ölümün yükünü kaldıramayacağını düşünen devlet ve hükümet en nihayetinde harekete geçmişti. Hayatın gerçeği ölümlerden yaşamın doğmasıydı. 3 kapı–3 kilit önerisi ete kemiğe büründü, haftada 10 saatliğine de olsa tecrit delindi. Gelişmeler üzerine akşam saat 19.00’da ölüm orucuna ara verildi. (Neden sona erdi yerine ara verildi denildi? Çünkü genelgenin eksiksiz uygulanıp uygulanmadığının takibi gerekiyordu. Daha önceki açlık grevi eylemlerinin ardından verilen sözler tutulmamıştı)

1996 ölüm orucu eylemi sonlandığında Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısındaydım, şimdi Pay Apartmanı’nın önündeyim… Sivil toplum örgütleri temsilcilerinin konuşması sırasında çevremi kolaçan ediyorum. Ne çok tanıdık yüz… Yıllardır tecridin kaldırılması için mücadele edenler… Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler… Refakatçiler, hukukçular, sanatçılar, gazeteciler… Bıkmadan slogan atanlar, birbirlerine sarılanlar, ortak gözyaşı dökenler. Herkes kendi anısının peşine düşmüş. Demek bu yüzden tutuklu ve hükümlü yakınlarının yanakları ıslak… Ölüm orucu eyleminde iki kızını yitiren Ahmet Kulaksız’ın elinde megafon var. Kendisini kucaklamaya gelenlerden fırsat bulduğu an konuşuyor:

— Birazdan Behiç aşağı indirilecek. Sese karşı aşırı duyarlı… Lütfen sessiz olun. Mikrop kapmaması için uzak durun.

Behiç eyleminin 293. gününde sedyeyle dışarı çıkarıldı. Vicdanı tekrar uyandıran adama ilgi büyük. Onu görmek isteyenler adeta birbirini eziyor. Bu bir sevgi seli… Behiç, kendisine karanfil atanlara el sallıyor. Sonra ambulans hastaneye yöneliyor ve şenleniyor ortalık… Sokağı trafiğe kapatanlar halaya duruyor. Önce “Omuzdan Tutun Beni” ardından “Mitralyöz”… “Behiç Aşçı onurumuzdur” sloganları ve “Haklıyız Kazanacağız” marşı… İnsanın içini acıtan hıçkırıklar ve ağız dolusu kahkahalar… Hüzün ve sevinç…

122 insanı aramızdan alan 600’ü aşkın sakata yol açan tecrit karşıtı eylem tamı tamına 2285 güne yayıldı. Bu, milyonlarca cana mal olan 2. Dünya Savaşı’ndan daha uzun bir süreye denk geliyor. Direniş başlarken doğanlar bugün ilkokul öğrencisi… Düşünün Dink’in katil zanlısı Ogün Samast açlık grevinin ilk günlerinde henüz 10 yaşında masum bir çocuktu. Tarihte benzeri bir direniş yok. Ne eski çağlarda ne de asri zamanlarda…

Benim duygularım ise karmakarışık. İlk kitabım yaşama dair bir muştu gibi. Yazmak için uzun zaman uğraştım ve kitap raflardaki yerini almadan eylem bitti. Kazanan çözüm oldu. Bahtiyarım.

Keşke kitabı daha önce mi kaleme alsaydım? Nedense aklıma takılan ilk fikir buydu. Biliyorum çocukça ama… Neyse… Lafı uzatmayayım. Sadece Sessizliğe Karşı’nın bendeki değerinin katlandığını hissettim ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Ona bundan böyle ‘uğurlu kitap’ diyeceğim. Bilesiniz. Tecridin bitmesini ben de hayli zamandır bekliyordum. Ve şuan sınırsız bir rahatlamanın esiriyim. Üstüne üstlük neşem yerinde ve sanırım çenem düştü. Bıraksalar bıkmadan usanmadan günlerce içinde bulunduğum ruh halini anlatırım. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. İnanın… Ancak “ makineler beklemez…” Yayıncı arkadaşım nihayet uyardı: “Vakit dar, mutlaka matbaaya ulaşılmalı. Baskı durdurulup, mutlu bir son yazılmalı…”

İstanbul – 23 Ocak 2007

Alper TURGUT

BİRİNCİ BÖLÜM

Ramon, artık yükünü taşımayı reddeden ayaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Zor bir andı. Yine de insanüstü bir gayretle kan oturan gözlerini olabildiğince açtı. Başını döndüren binlerce şimşek çaktı sanki ve o hiçbir şey göremedi. Sonra ağır ağır kapattı gözlerini, ardından bileklerinde hala kelepçe izleri bulunan ellerini, götürdü yüzüne, iyice bir ovuşturdu. Aslında farkındaydı, lanet hücresinde olmadığının…
Sadece ne zamandır yumuluydu gözleri, işte onu bilmiyordu, bilemiyordu. Karanlık adamakıllı bulaşıcıydı, nasıl da sirayet etmişti hücrelerine. Ruhu ise tarifsiz bir cenderedeydi. Sıkılıyordu ha bire ve hiç durmadan.
Belki tükenmişliğin sınırında belki de yasaklı kentin kapılarındaydı. Tekrar tekrar denedi, görmek için. Ve en nihayetinde zifiri delebildi, açtı acıyan gözlerini olabildiğince… Yaşamı bir kara delik gibi içine çeken sinsi ve kuzguni koyuluk, ağır ağır dağıldı. Bulanıklık kayboldu, görüntü netleşti. Yanılmamıştı. Dışarıdaydı. Hiç görmediği kuzey ışıklarından çok uzakta, yoğun duyguların kucağındaydı. Dudağının kenarına yapıştı, hafif bir gülümseme.

Nedenini henüz kavrayamadığı, anlatılmaz bir rahatlamayla birlikte, ter içindeki sıkılı yumrukları gevşedi. Kendine gelebilmek için şöyle bir silkelendi, ardından ellerini alnına siper etti, taradı ufku. Fırtınaya yakalanmış gemicilere özgü fevkalade bir ciddiyetle kendi limanını aradı. Hudutsuz bir laciverdin kıyısında, ıssızlığın tam ortasında, her hangi bir yerdeydi. Tam tepedeydi güneş, tümden kızıla kesmiş ve belki de hiç bu kadar parlak olmamıştı. Yağmur ise yeni dinmişti besbelli, çünkü toprağın genzini yakan kokusunu alıyordu. Gökkuşağını bulmak için çabaladı ama nafile… Artık yoktu.
Çırılçıplaktı bedeni. Yabancı bir dünyada, anadan üryan bir başına kalakalmıştı. Hafif bir yel esti, tüyleri diken diken oldu. Ürperdi. Tarak girmeyen, dalgalı, ak düşmüş saçlarını rüzgâra bıraktı, gözlerinde bin anlam hüzünlü hüzünlü baktı.
Fasit bir daire içindeydi bilinci. Kısırdöngüdeydi. Bir türlü sıyrılamıyordu, ne yapsa kurtulamıyordu. Beynindeki labirentte dolaşmaktan, yıkıcı yorgunluğunun farkına varamamıştı. Tökezledi. Kendine uygun bir yer arama zahmetine katlanmadan, çöktü kaldı. Göğüs kafesi körük gibiydi. Derin derin soludu. Dinlenmeliydi.

Gölgeler ardındaydı hala, sırra erişmek şöyle dursun, içini kemiren duygular sise dönüp, sarmıştı bilincini…
“Boşver… Sisi dağıtamazsın, ellerini, kollarını çılgınca sallayarak, ya da avurtlarını tüm gücünle şişirip püf diye üfleyerek…” diye söylendi kendi kendine, hınzır gülüşüyle yüzü aydınlanmadan hemen önce…
Olmayan saatine baktı, durmuştu çoktan. Saat, gün, ay bir yana bulunduğu yılı dahi hatırlamıyordu. Kulak kabarttı, gümbür gümbür çarpan kalbinin sesini duydu, başka hiçbir şey… Bedenini mahkûm eden fanusundan kurtulmuştu kurtulmasına ancak bilmecesini çözecek güce erişememişti henüz. Gerçek veya hayal, uğursuz zindanının yoz hücresinde değildi. Keyiflendi.

“Kafam durdu sanırım, hem ben burada ne arıyorum?” diye huysuzlanmaktan da geri kalmadı. Çaresizce kaşıdı başını, hafızasını yokladı. Düşündü, düşündü, düşündü. Ve birden kendi hikâyesi en ince detayına dek usuna üşüştü. Doldu kara gözleri, derinden sarsıldı. Sicim gibi indi ne zamandır biriktirdiği gözyaşları;

— Ah yaşam dediğimiz en kutsal hazinemiz. İşte ben onu kaybettim.

Anılar canlanıyordu eksiksiz. Topyekûn hatıralar… Acı ama gerçek, öyküsüne noktayı kendisi koymuştu. Ve hayatı bir film şeridi gibi aktı gözlerinin önünden. Çocukluğu, gençliği, öğrenciliği, işi, eşi, eylemler, cezaevi, açlık grevi, ölüm. Evet, kendi ölümünü gördü, sonra cenaze törenini…

Çarçabuk karalanmış kızıl pankartlarda kendi ismini seçti, hayal meyal. Sonra orak çekiçli bayraklarıyla gençler ve kapkara giyinmiş analar göründü. En son tabutu geçti önünden, dalgalar gibi çoğalan eller üstünde. Devasa topluluk, yeri sarsan kararlı adımlarla tozu dumana katıp yürüyordu, mezarlık istikametinde. Ağır silahlarını kuşanmış ve yüzleri miğferleri altında daha da kararmış askerlerin yakınından kol kola geçtiler. Cani bakışlı keskin nişancılar yerleştirilmişti dört bir yana ve onların pis parmakları, usul usul okşuyordu, cinayete meyilli tetikleri. Ancak hedefte olmalarına rağmen kimse onlara aldırmadı. “İsterlerse vursunlar hem nasıl olsa bizim katiller arkadan saldırmaya alışkındır” diyerek döndüler sırtlarını.

Herkesin yakasında, yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafını gördü. “Hım” dedi. “Tam isabet! En sevdiğim resmim.” Sonra mahşeri kalabalığın arasından kar maskeli bir adamı seçti gözleri. Çevresindekiler, gizemli adamın güvenliğini almıştı. Ramon, “kim olabilir?” diye düşündü. Bulamadı. Tören başlıyordu. Adam heybetli sesiyle konuşmaya başladı. Herkes sustu, pür dikkat kesildi. Kod adı “Direnç Yoldaş” olan Ramon’u anlatıyordu adam. Özellikle de, O’nun son anlarını. Duygulandıkça titreyen sesi tanıdı Ramon.
Salazar’dı bu. Önce düşmanı, sonra dostu, hem gardiyanı hem de yoldaşıydı. Uzun uzun konuştu Salazar. Anlattıkları doğru mu yanlış mı, tastamam mı, yoksa eksik gedik mi, cümleler sade mi süslü mü? Hiç biriyle ilgilenmedi Ramon. Bildiklerini dinlemek istemedi. Zihni meşguldü. Tanıdık birilerini arıyordu gözleri. Salazar, “Ağaca kökler, gerçeğe ise ayakta ölenler hayat verir” diyerek Jose Marti’yle bitirdi konuşmasını. İnsanlar birbirine daha da sokuldu. Yumruklar sıkıldı, göğe yükseldi. Alkış ve sloganlarla can buldu mezarlık. Kendine adanan sloganlar, ağızlarda şiir olmuş, coşkuyla söylenen şarkılar ve marşlar, matem törenini, kısa sürede şenliğe çevirmişti. Onlar, Meksika’da kutlanan “Ölüler Bayramı”nda olduğu gibi, akşam evlerine gidince, Ramon için de masalarında mutlaka yer ayıracaklardı. Sandalyesi boş da olsa, sofranın en özel yerine yerleştirilecek, önüne ise Güney Amerika mutfağından nadide eser niteliğinde yemekler ile alkolü kanı kaynatan kıpkırmızı bir şarap konulacaktı.

Ramon, hep böyle bir cenaze merasimi istemişti. Mücadelenin en kor zamanıydı, ölüm her an yanı başlarındaydı. Yoldaşlarına söylemişti bu arzusunu… Onlar, “Hayır sen ölmeyeceksin” çiğliğine düşmemişler, sadece “olur” anlamında başlarını sallamışlardı. Daha dün gibiydi, nasıl unutabilirdi ki. Sevdikleriyle birlikteydi.
Güney Amerika’nın aman vermez cangılında kır kadrolarını eğitiyorlardı. Yeni yetme gerillaların iz bırakmadan sıçma, yemek yeme, ateş yakma talimleri henüz yeni sona ermişti. Yorgundular, ölesiye… Nöbetçiler dışında tam tekmil kamp ateşinin çevresine toplanmışlardı. Birbirlerini gözleriyle seven bir avuç adam ve kadın, tınısı iç acıtan gitarlarının eşliğinde özgürlük kavgasının türküsünü söylüyordu. Doğa bile susmamış, sesin her rengini içeren kendi şarkısıyla katılmıştı, yüreklerini yarına ayarlamış olanlara. Ramon, kütüklüğünü düzeltmiş, otomatik tüfeğini dizine dayamıştı. Tadı bozuk, hafif ılık, çokça acı kahvesini yudumluyordu;
“Ben de sizler gibi bu davanın gönüllüsüyüm. Mücadeleye, her türlü riski göze alarak girdim. Kavga içinde işkence görmek, hapislik, sakat kalmak ve elbet ölüm de var. Bunlar kaçınılmaz. Gerilla, adanmışlığın ete, kemiğe bürünmüş halidir ve çoktan Amerika’nın tarihine geçmiştir. Utkusu kurtuluş olanın, bugünden bir şey bekleme hakkı asla yoktur. Unutmayın, Che, bir mitralyöz sesi ister, cenazelere ağıt yaksın diye, bir de düşen gerillaların kemiklerini örtmek için Kübalıların gözyaşlarından mendil. Ve ‘başka hiçbir şey’ diye ekler. Aynı şekilde ölmek tüm devrimcilerin düşüdür aslında… Hislerim kuvvetlidir. İçime doğuyor, devrime ulaştığımız günü göremeden öleceğim. Kadercilik değil bu. Cüretkârlık. Daha doğrusu kendimi bilmek… Söz verin bana yoldaşlar. Düşman almasın cesedimi, beni vatanımıza kendi ellerinizle gömün. Mezarımın başında sadece ama sadece şunu söyleyin. O, bugün için yaşadı, bayrak artık bizdedir…”

Buğulu gözlerle kendi cenaze törenini izliyordu. Kuşbakışı. Uğurlama sürüyordu. Katafalk kurulmuş, sırasıyla tanıyıp, tanımadıkları, saygı duruşunda bulunmak üzere, çiçek bahçesine dönüştürülmüş tabutunun başındaki yerlerini almışlardı. Annesi ve kız kardeşleri el ele çıkageldi. Güçlükle ayakta durmaya çalışıyorlardı. O seslendi, bulunduğu yerden;

— Metin ol anam, metin ol.

Bir evlat ölürken bir evlat doğardı. Bin yıllardan beri bu böyleydi. Analar bizi biz eden toprak gibiydi. Doğurganlıksa mevzu bahis, onlar birbirleriyle durmadan yarışırlardı.

Ramon, “Ayrılık zor, bensiz ben daha zor” dedi ve devam etti; Tarifesiz bir sefere çıkıyorum…

Bavulumda itinayla derleyip topladığım
Hayallerim, hatıralarım ve umutlarım
Elimde eskimiş tek gidiş bileti
Ve muğlâk bir maske suratımda

Gemi koptu iskeleden
Benden çok uzak artık
El sallıyorum arkamdan
Yana yakıla tarifsiz

Taşıyamadım boşluğumu
Çöktüm olduğum yere
Puslu bir günün,
En zamansız saatinde

Kalabalık kaynaştı ve tek bir kırmızı gül elinde, Dolores göründü, onun kalbi durdu. Ramon’un en sevdiği ve ona en çok yakıştırdığı gök mavisi rengi elbisesini, üzerine biraz dar gelse de giyip gelmişti. Hamileydi karısı. O güzelim zülfünü düzeltti elinin tersiyle, devrimci kocasının şövalye ruhuna taziyelerini sunmak için emin adımlarla ilerledi, vakur. Yılların ağırlığı ve katmerleşen acısı, yüzlerinde suret bulmuş iki yaşlı kadın, Dolores’in kollarına girmek için öne çıktı. Yıkılmasın diye. Dolores mağrurdu, tek kelime etmeden tereddütsüz reddetti. O, Ramon’un bebeği dışında, yüreğini de taşıyordu. Kadınlar anladı, geriye dönüp kalabalığa karıştılar.
Tabutunun önünde durdu Dolores, bir tanrıça kadar güzel ve içinde fırtınalar kopsa da bir heykel gibi dimdikti. Seslendi kocasının yoldaşlarına, “Son bir kez görmek ve öperek uğurlamak istiyorum.”
Gurur duydu onunla Ramon.

Emiliano Zapata… “Dizler üstünde yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyen Meksikalı adam. Zapatistalara adını veren, köylü hareketinin ışıklı ismi… Ve bir kadın, 5. Alay canı ve kanı pahasına Madrid’i savunurken Zapata’nın bu sözünün üzerine No Pasaran’ı (geçit yok!) ekleyen… 1930’lu yılların sonuydu, yer İspanya… Faşizm destekçisi uğursuz Kondor Lejyonu’na karşı, Uluslararası Tugay’ın yaratıldığı, farklı uluslardan komünist, sosyalist, anarşist ve devrimcilerin akın akın Franco faşizmine karşı savaşmak ve ölmek için koştuğu ülke. Zil, şal ve gülden daha çok, kan rengiyle anılan, yıkılan barikatlarına rağmen direniş, isyan ve cesaretin yurdu. Dolores İbarruri idi kadının adı, “La Passionaria” denilirdi ona yani nam-ı diğer “İhtiras Çiçeği”… Ramon’un sevgili eşi Dolores, adını işte böyle bir kadından almıştı.

Vatan, devrim, özgürlük, emek, ekmek ve iki canlı karısı… Aşk acısı böğründe, avaz avaz bağırdı Ramon, sesi duyulamadı. Kucaklamak gayretiyle açtı kollarını, kocaman. Başaramadı. Dava bayrağına sarmadan önce, ona gösterdiler kocasını. O sevdi yüzünü, Ramon ağladı. Dolores’in gözlerine son defa bakabilmek için çabaladı. Nafile… Yas gözyaşlarının kalbe gittiğini anımsadı. İç geçirdi. Her hangi bir dokunuşa, söze ihtiyaç duyarak, ıstırap içinde “Zincirleri kıralım, düşenleri gömelim. Hayat hüküm sürsün” diye feryat etti. Ve nedense devrimci olmasına yol açan babası düştü aklına, onu onurlandırdığını hissetti, hüznü bir anda tebessüme dönüştü. Pişmanlık duymadığına emindi. Yaşayamadıklarına hayıflandı o kadar. Biliyordu hayatla olan bağını ölümün bile çözemeyeceğini… Dolores’e son defa el sallarken ıslıkla bildik bir şarkı tutturdu. Kendi gösterisine katıldıkları için alkışlarla uğurladı, yaşayanları. Sonra onu toprağa verdiler.

Sahne değişti. Oturduğu yerde buldu kendini; “Eh işte son perdeyi de kapattık. Şanslı sayılırım. Çünkü ne istediğimi bilerek büyüdüm, yaşadım ve öldüm. Uyanmaksa bin yıllık uykudan uyandım, gülmekse ağız dolusu güldüm ama en çok kendime hazırladığım sonu beğendim.”

Ardından can alıcı “çektiğimiz bunca acıya değer mi?” sorusu bir kez daha döküldü dudaklarından… Gönülden yanıtladı; Evet. Evet, kocaman bir evet… “Ya delicesine severken arkada bıraktıklarımız ne olacak?” sorusunu ise gereksiz buldu. Daha doğrusu sormaya ihtiyaç duymadı. Yanıt veya kanıt peşinde değildi hani…

İnsanoğlunun yapamayacağı şey yok diye düşündü; “Tercihlerimiz bizi kanatır veya yeniden yepyeni bir şekilde yaratır. Bizler gibi olanlar da var, hiçbir değere saygı duymayan, tapon duygularla ömürlerini heba eden, sömürü çarkına destek veren, işkenceyi meslek edinen ve çıkarları dışında kıllarını kıpırdatmayanlar da var. En kötüsü ise kendilerini ‘tarafsız’ payesiyle ödüllendiren tepkisizler.”
“Yavaşça ölür onlar” dedi ve ezberinden okudu Pablo Neruda’nın şiirini;

Yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler,
izzetinefislerini yıkanlar
hiçbir zaman yardım
istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklara esir olanlar,
hergün aynı yolları
yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
ihtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar
yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler
aşkta ve işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.

Sınırsız bir rahatlama hissetti. Bıraktı kendini huzurun kollarına, uyuya kaldı. Düş mü gerçek mi, uzak mı yakın mı, dün mü bugün mü yarın mı, hiçbir şeyin tam olarak kavranamadığı yarı uyku halinden, insanın iflahını kesen, deli dolu bir yağmurla uyandı. “Ama ne sağanak” dedi içinden. Silkelendi. Üzerine düşen her damlayla birlikte, sulusepken kurgular ve kevgir etkili anılar sükûn etti, zihni bulamaca çevrildi. O, hatıralar denizinde yüzerken dekorun değiştiğinin farkına varması imkânsızdı.

Tılsımından mıdır bilinmez, bazen görülmezi görür insan. İşte öyle bir andı. Önce en sızılı yerinde öyküleri bitenleri, buldu gözleri. Onlar, sağlıklı insan bedeninden çoktan vazgeçmiş artık bir deri, bir kemiktiler. Aceleleri varmış gibi, sanki yeniden nefes alıyorlarmış gibi, aç ve susuz koşturdular önünden, olmayan ekmeğin kokusunu hissetmiş, çalmayan yemek kampanasını duymuşçasına…
Kıyaslamak için bir onlara baktı bir de kendisine, benzerlikleri kaçınılmaz buldu. Her zaman övündüğü kendi sağlam bünyesinden de artık eser yoktu.

Onları kaybettiğinde gözleri, daha neler görebileceğinin farkında bile değildi. Çok geçmedi, karşısında belli belirsiz siluetler belirdi, o serap sandı. Aynı anda bugüne dek hiç duymadığı bir dilden yapılan konuşmalar ilişti kulağına. Fısıltıydı önceleri, sonra büyüdükçe büyüdü ses, gök gürültüsü oldu. Kısa bir süre sonra çıkageldiler. Gördükleri karşısında Ramon’un göz bebekleri büyüdü, şaşkınlıktan az daha küçük dilini yutacaktı.

Emeklemekten sendelemeye terfi eden bebek irisi çocuklar gibiydiler. Düştüler, kalktılar, adımlarını yalpalaya yalpalaya attılar, zikzaklar çizdiler. Sonra yere kapaklandılar yine. Soluklanıp, tekrar tekrar tekrar denediler. Kâh umutsuzluğa kapılıp ağladılar, kâh sevinçten kanat çırptılar. Hamsin rüzgârını alıp artlarına ilerlediler… Sanrılar çağında, hudutsuz bir laciverdin kıyısında toplanmak için…

Ramon’un kuşkusu kalmadı. Dünya saydam bir cam küreydi. Ölüm ve yaşam arasındaki perde ise şeffaftı ve birden aralanmıştı. Anlam yüklemedi Ramon, zaten onların, ağırdan alıp Araf’ta kalanlar, hafızalarını yitirip sakatlananlar, yani Korsakofflular ordusu olduğunu bilemezdi.

Yolculuk süreceğe benziyordu. Artık belirli bir hat ve istasyon yoktu. Ramon kendisini, insanlık tarihinin gördüğü veya görebileceği en ihtişamlı sofrada buldu. Nedense bunu bekliyordu. Bu yüzden pek de şaşırmadı. Çölde bir vahaydı adeta, bir palmiyeler bir de develer eksikti.

Ramon ellerini ovuşturdu. “Meçhul son durağa dek, sanırım tüm aç ve susuzlar için ihtiyaç molası burada veriliyor” diye düşünmekten de kendini alamadı. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Yaşlı gözlerle taradı etrafını, “Deliriyor muyum yoksa?” sözleri döküldü ağzından. Çevresinde şiş karınlı, güler yüzlü, kapkara gözlü, adeta şirinlik muskası bir sürü çocuk. Saldırıyorlardı, tepeleme dolu yemeklere… Acımak değil asla, belki hüzünlü bir sevecenlik o kadar.

Ne ararsan vardı, sebze, meyve, et, balık, şeker, pasta, dondurma. “Açlar için iyi bir ödül” dedi. Oturdu çocukların arasına, dilin hükmünü yitirdiği yerde, kaynaştılar çarçabuk. Kahkahalar zincirlerinden boşaldı, aynı kaderin destek verdiği dostlukla, derin bir sohbete daldılar. Güneş ısıtırken kemiklerini, ölümün soğukluğundan arındıklarını hissediyorlardı. Ramon, elleriyle besledi onları, kendisinden sonra doğacak çocuğunun yerine koydu istisnasız hepsini…
Kendi kendine söyleniyordu; “Dünyada her dakika 12 çocuk açlıktan ölüyor. Demek bir saatte 720, bir günde 17 bin 280 çocuk. Bunun haftası, ayı, mevsimi, yılı var. Ortalama bir insan ömründe kaç bebek, kaç çocuk can verir. ‘Açlık kılıçtan keskindir’ derler. Boşuna dememişler. Tanrı belasını versin kapitalizmin ve parasını çarçur eden zebanilerin…”

Tatlı uğraş sürerken, nefesinin koktuğunu fark etti. Bomboştu midesi, kazındıkça kazınıyordu. Kaçan öğünlerden vazgeçti, en son ne vakit karnını doyurmuştu. Bilmek mümkün değildi. Üzerinden bir ömür geçmişti neredeyse. Kaybolan açlık hissi, korkunç bir şekilde geri dönmüştü. Gözü döndü ve kararını aniden verdi, o da, çocuklar gibi ne varsa hepsinden tatmalıydı.

İlk lokmayı ağzına atmadan önce çok eskilere gitti. Bir zamanlar yeni arkadaşları gibi o da çocuktu. Parası yoktu. Pamuk şeker yapan satıcının karşısındaki yerini alır, kendisi gibi fakir akranlarıyla yalanıp dururdu. Yırtık cebini karıştırırdı, büyük bir umutla, olmadığını bildiği meteliği arardı. Kendi yavrularına ekmek parası götürmekten başka çaresi olmayan adam, onları kovar, onlar da sadece hayallerini doyurmuş olmanın verdiği buruklukla yoksul evlerinin yolunu tutarlardı. Her ne hikmetse bazı alışkanlıklarından kurtulamıyor insan, yaladı dudaklarını…

Kekremsi bir tat ile haşır neşirdi damağı ve çoktan unutulmuştu aromalar. Kıtlıktan çıkmışlara özgü bir iştahla son yemeğini yedi. Tıka basa doldurunca midesini, yerde kuru bir ot bulup, karıştırdı dişlerini. Yine de eksikti bir şeyler. Demli bir çay doldurdu kendine, üstüne bir de sigara yaktı. Nasıl da keyiflendi. Kısa bir süre sonra üzerine büyük bir ağırlık çöktü. Hazımsızlığın bile özlenecek bir şey olmasına hayret ederek, mutlulukla gözlerini yumdu. Tekrar açtığında hücresindeydi. Açlık grevi sürüyordu Ramon’un, hayal gücüne alkış tutacak mecali yoktu. Che’nin “herkes düşlerinin büyüklüğü oranında özgürdür” sözünü hatırladı, hücresinden hem büyük ufkuna hem de düş tanrısına övgüler yolladı, canı gönülden…
Hücrenin demir kapısı ağır ağır açıldı. Belki de hayalden gerçeğe açılan tek kapıydı bu…

Gardiyanlar önde askeri doktor arkalarında, mezarlıktan bozma el kadar hücreye doluştular. Ramon, kan, ter ve irin içerisindeki şiltesine sırt üstü uzanmış, gözlerini tavana çakmıştı. Her türlü hareketten muaf, kıpırtısız duruyordu. Yıldızlarını omzuna almış, subay kıyafetli doktor, saçı, sakalı birbirine karışmış, iskelet görünümündeki adama baktı, duygusuzluğa teknik yaklaşım adını veren birçok meslektaşı gibi mimiksiz görevini yaptı. Sonra gardiyanlara döndü, robotlara bile rahmet okutan bir tonla verdi komutunu:

— Mahkûm ölüyor, hastaneye kaldırılsın.

Emir onları hareketlendirdi. Onu özensiz, alelacele hatta karga tulumba sedyeye yerleştirdiler. Ramon’un bedeni, ağrının acısıyla kasıldı, artık ender bulunan tarihi bir kristal vazo gibi hassas ve kırılgandı. Düşeceğini ve tuz buz olacağını sandı. Yılların, yaşanmışlıkların, darda kalmanın, işkencenin ve yaraya tuz basmanın yıkamadığı beden, açlık greviyle eriyip tükenmişti.

Sedye kapıdan çıkıp, maltaya vardığında, her hücreden harikulade bir dayanışma senfonisi yükselmeye başladı. Vurulan demir kapılardan çıkan sesler, sloganlara tempo tuttu. Çünkü aynı özlemle yoğrulanlar, son bir kez sarılamadıklarına veda ediyorlardı. Kimi ağlıyor, kimi öfkeden tepiniyor, kimi yakışıklı bir sesin başlattığı baş döndüren bir direniş şarkısına, coşkuyla katılıyordu. Her açıdan değişik bir merasim töreniydi. Açlık grevindeki diğer yoldaşları ise, sessizce ve sadece ve sadece yürekleriyle uğurluyordu Ramon’u…

Kaburgaları sayılan göğsü, gururla doldu, taştı. Dudakları kıpırdadı, sayıklar gibiydi. Açlık kokan ağzından cılız bir ses güçlükle çıkabildi:

— Direnin, sonuna kadar direnin. Başlarınızı ve sıkılı yumruklarınızı dik tutun. Zaferin er ya da geç bizim olacağını, asla unutmayın. Son sözümüzü daha söylemedik. Şimdilik elveda yoldaşlarım, kurtuluş günü görüşeceğiz.

Yüreği çifte su verilmişçesine çelikleşmişti. Her vedalaşmada olduğu gibi Ostrovski ile seslendi;

Uygun adım yürüyelim yoldaşlar
Yürüyelim ateşe, göz kırpmadan
Kurşunların ötesinde
Bizi bekleyen hürriyet var

Söylediklerinin duyulup, duyulamadığını öğrenemedi. Canının çekildiğini hissediyordu. Artık tepki veremiyordu. Ölümün eşiğinde, yaşamın kıyısındaydı. Esmer gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Aklına son düşen biricik aşkı Dolores idi. Bayılmıştı.

Cezaevi insan eliyle yapılmış cehennemi bir yapıydı. Yürek yangını esaretin yansıması, soluksuz ve sonuçsuz suskunluğun adıydı hücreler. Ramon ve yoldaşlarını, şeytani dişleri arasına alıp öğütmüş, yiyip bitirmişti.

Tıpkı efsanevi İngiliz şairi Lord Byron’un Cihillon Mahpusu şiirindeki gibi;

Zindandaki en küçük kardeşimin
Tertemiz bir ruhu vardı
Savaşmayı da bilirdi öğrenmişti bizimkilerden
Yapılıydı, geniş omuzlu, yiğitti
Alçakça ölmektense prangalar içinde
Savaşta dünyaya meydan okuyup
En ön safta can vermeye hazırdı

Sevgili baba ocağımızın
Dumanını tüttürsün istedim, olmadı
Ruhu zincir şakırtıları içinde
Bir yıldız gibi kaydı
Sessizce yığıldığını gördüm

Burçların, yüksek dağların avcısıydı oysa
Geyikleri, kurtları kovalardı
Ayakları prangalı yaşamak onun için
En büyüğüydü mutsuzlukların
Felaketi oldu bu zindan…

Güney Amerika’nın omurgası, And dağlarıydı. Heybetli, mağrur. Tam yedi ülkede uzanırdı. Ve yeryüzünün en büyük yüzey şeklini oluştururdu bu görkemli sıradağlar. Her ezen ve ezilen hikâyesinde olduğu üzere, düzlüklerde kol gezen zalimlikten kaçanlar, onun yalçın kayalıklarını da mesken eylemişti. Yüksek geçitleri, erişilmez patikaları tek adresiydi, sığınmacıların. Kim ne derse desin, dağların da hafızası vardır. O nice nesiller görmüş, nice nesiller gömmüştür. Kahramanlarıyla anılır dağlar ve bitip, tükenmeyen efsaneleriyle. Her çağda, destanlara yataklık yapar ve dört bir yanı, baştan çıkarıcı hurafeler sarar. Basbayağı, sıradan algılarla kavranılmaz sanılır. Oysa apaçık ortadadır gerçek. Yatar sere serpe…
Hayatın suyu da ondadır. Ab-ı hayat. Katliamlara karşı, içindeki pınar taşar, gözyaşları sel olur, akıp gider, yamaçlarından. Ta ezelden beri bir baba, bir ana gibidir. Deniz görmemiş tüm şehirler, kasabalar ve köyler, ona sırtını dayamıştır. Geçmişin kâfi gelmediği noktada geleceğin yükü de ondadır.

Ramon’un kasabası da bunlardan biriydi. Yerli ırkın bütün güzelliklerini taşıyan anası, gebeydi kaç zamandır. Günü gelmişti. Tohum çatlayacak, Ramon hayata “merhaba” diyecekti. Guruldayan küçücük midelerini doldurmak isteyen kuşların, çığlık çığlığa kanatlarını çırptığı saatlerde, yüzünü güneşe dönmüş kendine özgü tahtadan küçük bir dağ kulübesinde, doğuma yatmıştı annesi. Hava sıcak mı sıcaktı ve envayi çeşit meyve vardı ağaçlarda… Bereket, fışkırıyordu topraktan.
Sancı anasının yüzünü ekşitmiş, buram buram terlemişti kadın. Küçük evi dolduran endişenin, kendine has kokusu, kaynayan suyun buharıyla çoktan buluşmuştu. Yardım için çırpınan genç kızların koşuşturmaları, bilmiş, sert suratlı yaşlı kadınların, ters bakışları altında duraksıyor, anne adayının feryatları yoksul odanın duvarlarında yankılanıyordu. Kan ter içinde, sancılı, zor bir doğumdu.

Evin reisi, kapının önünde ilk çocuğunun muştusunu beklerken, sıkıntısı had safhaya ulaştı, titreyen elleriyle sigara üstüne sigara yakmaya başladı. Yüreğinin daraldığını hissediyordu. Karısı her haykırdığında irkiliyor, hüznü ve endişesi katlanıyordu. Sarı renkli yamalı bir gömleği ısırıyordu kadın, her ıkınışında boncuk boncuk terliyor, kıpkırmızı olan yüzü ve gerim gerim gerilen damarlarıyla göreni dehşete düşüren bir sahneyi tamamlıyordu. Kendi adına hamile kalmaktan pişman olmuş, ucunda ölüm de olsa yaşadığı cehennemin sonlanması için çözümü tanrıya yakarmakta bulmuştu. Zaman ise çoktan durmuştu.

Ve nihayet, ebenin hünerli, usta elleri çekip aldı onu anasından, yaşama bağladı. Göbek bağı kesildi bebeğin, kıçına atılan onca şaplağa rağmen, ağlamamak için uzun bir süre direndi. Sarıp, sarmaladılar onu… Kötülükler uzak dursun hep sağlıklı kalsın diye de bildikleri tüm duaları kulağına mırıldandılar. Anasının koynuna verdiklerinde ise, yüz hatları yumuşadı, tanıdık kokunun yarattığı güvenle deliksiz uykuya daldı.

Oğlu olduğunu öğrenen baba, sevinçten aklını oynatacağını sandı, köyün erkeklerinin hararetli kutlamaları arasında mutluluğunu pekiştiren haberi getiren ebeyi kucakladı. Dağ gibi heybetli adam, ağlamamak için dilini ısırdı. Ardından ebenin ayaklarını yerden kesip, görenleri coşturan ilkel bir dansa başladı. Sırtını sıvazlarken dostları, o güçlü kollarıyla neredeyse boğacaktı ihtiyar kadını. Sonunda aklı bir parçada olsa yerine geldi ve cebine bir tutam para sıkıştırdığı ebeyi bir kenara bıraktı. “Haydi” deyip ekledi: “Daha ne bekliyoruz” Ve kasabanın bütün erkekleriyle birlikte körkütük sarhoş olup, Ramon’un doğumunu kutlamak için patikadan aşağı naralar atarak koştu.

Katolik Kilise’nin misyoner soslu papazı, hengâmenin tam ortasına düştü. Yer yer ak düşmüş uzun kara sakalını çekiştirerek, ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. İpleri iyice çözülen topluluk, kasabalarına eğlencenin nadiren uğradığı bilinciyle, her doğumun ardından çılgınlar gibi sevinmeyi adet haline getirmişti. “Hedef meyhane” diyen insan seline, peder de iştirak etti, tozu toprağa katarak yaklaşan kalabalığı gören meyhaneci ise keyifle ellerini ovuşturdu ve hantal bedeninden beklenmeyecek bir süratle içki şişelerini masalara dizdi.

Ramon’un babası, hayatının en mesut günündeydi ve keyiften ışıl ışıldı gözleri, kahkahalar içinde evinin kapısında belirdiğinde, akşam olmuştu. Onun görünmesiyle birlikte doğuma yardımcı olan komşu kadınlar, çil yavrusu gibi dağılıp, kulübeyi bir anda boşalttılar. İnsan irisi adam, odaya eğilerek girdi. Uzun bir süre, beşiğinde melekler gibi mışıl mışıl uyuyan oğlunu seyretti. Sonra kendisine sevgiyle bakıp, geniş bir gülümsemeyle izleyen eşinin yanına oturdu. Gelirken kopardığı kır çiçeklerini verip, alnından öpüp kutladı.

Karısı, “ilk çocuğumuzun adı ne olsun” diye sorunca, adam bebeğin kulağına eğildi;

— Adı Ramon olsun.

Karı koca, Ramon’a ve ondan sonra doğacak çocuklarına, yaşamlarını adayacaklarına dair birbirlerine söz verdiler.

Mehtaplı bir geceydi, adam karısının uyuduğuna kanaat getirince usulca ayağa kalktı, Ramon’u beşiğinden alıp, sallanan sandalyesine götürdü, sabaha dek kucağında uyuyan bebeğe, babasından öğrendiği öyküleri anlattı.

Ramon, çok erken yaşta kaybetti babasını, 11 yaşında vardı veya yoktu. İlk kahramanıydı babası, öyle düşsel değil ete ve kemiğe bürünmüş gerçek bir kahraman. Devrimciydi babası, büyük çiftlik sahiplerine, yani 20. yüzyılın gerçek derebeyleri olan toprak ağalarına karşı örgütlenen savaşa katılmıştı. Direnmek onlar için soylu bir gelenekti. Ramon’un babası da, kendi babası ve dedesi gibi isyanı seçmişti.

Ellerinde eski tüfekler ve göğüslerini saran çapraz fişekliklerle dağa çıkmışlar, aylarca süren mücadelenin sıra neferleri olmuşlardı. Birlik ve dayanışmanın doruğa çıktığı o sıcak günlerden izler kalmıştı babasında… Birçok kez yaralanmış, her zaman sızım sızım sızlayan yara izlerini, cevherleşen yüreğiyle birlikte onurla taşımıştı. Çok can alıp, çok can vermişlerdi. Sonunda kara kışın soğuttuğu, kardan beyaz bir günde, ağaların yardımına koşan ordu birlikleri, onları donmuş bir dere yatağında sıkıştırmıştı. Kanlı ve zalim bir pusuydu. Mitralyözler ölüm kusmuş, ekilecek bir avuç toprak için yaşamlarını ortaya koyan ve yıllar yılı çapa sallayıp sonunda silaha sarılmak zorunda kalan ırgatları, olgunlaşmaya yüz tutan başaklar gibi biçmişti. Kaybetmişlerdi. Ama yüreklerine, Zapata, Villa, Marti, Sandino ve diğer halk önderlerince yerleştirilen ateş hiç sönmemişti.

Yaşayanlar, boyunları bükük bir halde kasabalarına ve köylerine geri dönmüş, ağalara hizmet etmeye mahkûm kalmanın verdiği kahır ve hırs ile yeni bir kıvılcımı bekleyerek tekdüze yaşamlarına devam etmişlerdi.

Ramon, akşam olmasını ve babasının işten dönmesini iple çekerdi. Öykünürdü ona, yürüyüşüne, sıcacık gülüşüne, bacaklarını verandaya dayayarak oturmasına, sinirlendiği zaman kaşlarını çatmasına…

Bir pervaneydi o, dönüp dururdu babasının etrafında, işi başından aşkın adamı soru yağmuruna tutar, ilgisinin üzerinden hiç eksilmemesini umardı. Hatta anası dahi kıskanır olmuştu, onun babasına sevdasını.
Yoksul sofralarının bereketi kaçmasın diye hep beraber yemek yenilir ve sonra babası sallanan sandalyesindeki, Ramon ise hemen onun dizinin dibindeki yerini alırdı. O büyük bir keyif ve beklentiyle nasırlı ellerin saçlarını karıştırmasını beklerdi.

Baba, nasihat ederdi oğluna; “Her gerçek insan, başkasının suratında patlayan tokadı kendi yüzünde hissedebilendir”…
Şair, devrimci, yurtsever Jose Marti’ye aitti bu sözler. Onun, Küba için 42 yaşında öldüğünü anlatırdı babası, koskoca bir kıtaya sirayet edecek özgürlük yangınını körüklediğini unutmadan. Ramon, ilk öğretmeni olan babasının çizdiği yoldan ayrılmayacaktı. O, kararını daha çok küçükken vermişti. Asla boyun eğmeyecekti. Yıllar sonra açlık grevi eylemine gönüllü olmadan önce yine Marti’nin bir başka sözü gelecekti Ramon’un aklına;
“Bugün akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görünecektir. Onurumla yaşadım, yüzüm güneşe dönük öleceğim”…

Bir gün babası, eve kara tahtayla geldi ve elinde tebeşir anlatmayı sürdürdü. Babanın tavrı kesindi, ağaç yaşken eğilmeliydi. “Yaşamın renkleri kirlenmesin, başkaları için ölenler huzur bulsun” diye, gerçekler öğrenilmeliydi. Ramon, bilgiye aç, bilgiye susamış, pür dikkat dinliyordu. Tarihsel önderlikler arasında kimler yoktu ki, Latin Amerika’nın efsanevi Libertador’u (kurtarıcı) Simon Bolivar da vardı, ABD’nin şanlı! ve bir o kadar da kanlı denizcilerine, Orta Amerika’yı dar eden Agusto Cesar Sandino da… Sandino, daha 29 yaşındaydı ABD’ye ve onun yerli işbirlikçilerine savaş açtığında. Onlar, elle sayılacak kadar azdılar. Vatan sevgisi, azimle birleşmişti. Bir avuç insanla yola çıkan genç Sandino, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa sürede, “özgür insanların generali” olmuştu. Tarih yaratmaya yeminli “küçük çılgın ordusuyla” Nikaragua’da hürriyete giden yolu açtı. Küçük Ramon, diktatör Somoza’nın, Sandino’yu kahpece katlettirmesine karşın devrim yürüyüşünün asla ama asla durmayacağını notları arasına düştü. Ve yıllar sonra Nikaragua’da Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) kurulacak, liderliği devralan Carlos Fonseca’nın kesik başı, kan emici Somoza’ya takdim edilirken bile gerilla atılımını sürdürecek, başkent Managua kapılarına dayanacaktı.

Devrim tarihi dersi, hava güzel olduğu günler, insanlardan uzakta, doğanın bağrında kesintiye uğramadan devam ediyordu. Ramon, büyük bir ciddiyetle karatahtayı koltuğunun altına alıp önüne düşen babasını takip ediyor, öğretmen ve öğrencisi birlikte kıra çıkıyorlardı.
Ayılar tarafından yıllar önce boşaltılmış, kısmen ışık alan geniş mağarada öğlen uykusuna yatıyorlar, uyanınca aç kurtlar gibi evin anasının hazırladığı usta işi yemeklere saldırıyorlardı. Lokmalar, sohbetlere katık ediliyor, baba oğul arasında her geçen gün kopmaz bağlar kuruluyordu. Ve paylaşmayı orada öğrendi Ramon, önce kuşlarla sonra da çoban babalarından meslek öğrenme telaşıyla, salya sümük sürülerin peşinden koşuşup kısa sürede acıkan diğer köylü çocuklarıyla bölüştü ekmeğini…

Geniş ağızlı bir tüfek taşıyan, uzun bukle bukle saçlı adamdan söz ettiğinde babası, manzarası müthiş bir akşamüstüydü. Çöreklenen Yılan anlamına gelen İnka Tupac Amaru… Jose Gabriel Condorcanqui idi asıl adı ve son İnka Kralı olarak Peru’daki Kızılderilileri ayaklandırmıştı. İspanyol askerleri, Tupac Amaru’yu, Cuzco’da yakaladılar. Yıl 1781… Dilini kesti sömürgeciler, sonra atlara bağlayıp çekiştirdiler vücudunu, ikiye ayırdılar. Yetmedi. Kafasını kopardılar, güzel adamın. Kan emicilerin, kahpeliği çoktur. Tupac’ın beden parçalarını, 3 ayrı eyalete gönderip, teşhir ettiler. Aynı İskoçya’ya ayaklanmayı aşılayan, yurtsever lider William Wallece gibi…

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.” Göçüp giden sadece İnka kralının bedeniydi, ruhu ve idealleri, yerli halkların gönlünde ve bilincinde yaşamaya devam etti. Efsaneler ölmezdi, ölemezdi. “Efendiler duymasın” diye, kulaktan kulağa yayıldı, kendine beden bulup, tekrar döneceği… Güney Amerika’nın gerçek sahipleri, yıllar yılı beklediler onu, nam-ı diğer İnka Tupac Amaru 2’yi… Devrimciler ise boş durmadı. Peru’da Tupac Amaru Devrimci Hareketi (MRTA), Uruguay’da ise Tupamorolar görevi devraldı.

Şilili Miguel Enriquez, Brezilyalı Carlos Marighella, “Yeni İnsan”ın cisimleşmiş modeli, tam adı Ernesto Guevara De La Serna Liynch olan Che ile yola çıkan Peredo kardeşler. Öldürülmüştü iki kardeş. Biri Coco Peredo idi, diğeri İnti Peredo. İnti, “dağlara geri dönelim” çağrısıyla tanınırdı ve hepsi de babasının yakından tanıdığı devrimcilerdi. Ramon, Peredo kardeşlerin annesi Selvira Leigue’nin, “Eğer doğurma yeteneğimi yitirmemiş olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doğururdum!” sözlerini kendisine aktaran babasının, gözlerinin dolduğunu ve kafasını çevirip bir süre sustuğunu gördü.

Pancho Villa, Vicente Guerrero, Miguel Costillo, Camilo Torres Restrepo, Jose Morelos, Francisko Miranda, Jose de San Martin… Meksika’dan başlayıp Patagonya’ya dek rengârenk Amerika kıtasını saran ekmek, toprak, özgürlük mücadelesi. Ramon, böylelikle devrim ateşiyle tutuşan emekçi bir babanın çocuğu olarak, halk için kutsal bütün değer ve olguları hayatının merkezine koymayı öğrendi.

Okuma yazmayı çok erken söken Ramon, babasının, ‘acaba anlıyor mu?’ der gibi bakışları altında, yaşından beklenmedik bir olgunlukla kafasını sallar, kendisine öğretilen her şeyi, hiç çıkmasınlar diye beynine kazırdı. Ama çocuk belleği, kuru bilgilerden daha çok babasının davranışlarını ve olaylar karşısındaki tutum ve tepkilerini kaydederdi. Babasının katkılarını sonraları daha iyi anlayacaktı. Aşı tutmuştu. Sarsılmayacak bir yapı inşa ediliyor, rota erken de olsa çiziliyor ve gelecek, o günden kuruluyordu. Ramon ise çok hoşnuttu bundan.

KALLEŞTİ ÖLÜM, BİZİ GENÇLİĞİMİZDEN YAKALARDI

Arada sırada pipo içerdi babası. Aromalı nefis bir koku, genzini sarar, dumanın ışıkla dansını büyülenmişçesine izlerdi. Gözlerini uzaklara dikerdi adam, dumanı savurur, derin derin iç geçirirdi. Ramon, babasının kabına sığamadığını, yerinde duramadığını hissederdi. Nice yangından geçmişti adam. Bu sebeple hep buğuluydu gözleri. Gözleri, sözleri gibiydi. Dile gelirdi. Gözleri, dostlarına, içtenlikle ve sevecenlikle konuşurdu. Bilirdi Ramon, aynı zamanda gözleriyle severdi babası. Ona kalırsa asıl öfkeliyken görülmeye değerdi. Kaşlar çatılır, bakışlar keskinleşir adeta ateş saçardı. Nerede haksızlık varsa ardı isyandı. İhaneti, hıyaneti sezerse, yaman bir avcıya dönüşürdü. Yüreği yansırdı gözlerine, kin ve nefret en çok ona yakışırdı. İrimi iri koyu kara gözler, düşmanının karşısında hiç sekmez bir anda kızıla dönerdi, gözbebekleri hiddetten titrerdi.

Günlerden bir gün, karşı komşularının büyük oğlu ki o kasabalarının delifişek delikanlısı, fakir köylülerin gönüllü koruyucusuydu. Ağanın sağ kolu, çanak yalayıcısı kâhya, tecavüz etmişti sevdiği kadına. Duramazdı artık. Silahını kuşandı, atlayıp atına sürdü tıpkı Don Kişot gibi… Tek başınaydı, zalimliğiyle meşhur, zengin ağanın çiftliğini bastı. Bir anda karabasanı oldu ağanın, baş eğenlerin sayesinde büyüyen adam, öfkesini kalkan yapıp gelenin karşısında küçüldükçe küçüldü, kaçacak delik aradı. Delikanlının hınç dolu intikam ateşinden, ancak paralı askerleri sayesinde korunabildi. Yaralanmasına rağmen, cansiperane dövüştü genç adam, ırz düşmanı kâhya ile paralı askerlerden üçünü öldürdü ve saatler sonra vuruşarak geri çekildi. Artık her şey, gözlerinin önünde sahneleniyordu. Kasabanın tam ortasında kurşunlar vızır vızır uçuşuyor, genç adam kininden başka bir siper alma ihtiyacı bile duymuyordu. Çevresini saranlar çoğalırken o cephanesinin bitmek üzere olduğunu biliyordu. Aldırmadı, silahındaki son kurşunu da sıktı.

Düşmanları hala korkuyordu, “Teslim ol” çağrısı duyuldu megafondan… O ise dizlerini tutarak, katıla katıla güldü. Ardından şapkasını geri attı, çekip bıçağını kınından korkusuz barbarlar gibi, Amok koşucusu gibi atıldı düşmanlarının üzerine… Tüfekler ona doğruldu. Alev alev yanan kalleş namlulardan fırlayan kurşunlar, kuşkusuz korkusuzca, sinesini açıp ilerleyen hedefini buldu, çeliğin soğuğu titretti genç bedenini…

Hemen yıkılmadı, birkaç adım attı. Açtı kollarını, ölümü kucaklar gibi, tozun, toprağın üstüne sırtüstü düştü.
Güzel yüzü solmuş, delik deşik bedenini saran apak gömleği al al olmuştu. Öldürülmüştü. Köylülerin gözü korksun, kendilerine karşı koyanlar ne hale getirilir, görülsün diye kan revan içindeki cesedini uzun süre beklettiler. Yaşam çekilmiş, çürüme başlamıştı. Koku dayanılmazdı. Görüntü desen hepten acıklıydı. Cesede yüzlerce karasinek konup, kalkıyor, akbabalar gökte ve tetikte bekliyorlardı.

Birden hava bozdu, kara bulutlar peydah oldu. Hıçkırık tutmuştu günü. Kasabanın kadınları, gözyaşları içinde, oğul ölümünün yarattığı şokla bayılan ananın etrafında kümelenmişlerdi. Ağıtlar yükseliyordu, belirli, belirsiz. Erkekler ise karşı koyamamanın ve bir şeyler yapamamanın verdiği öfke ve eziklik içinde mırıldanıyorlardı, “Kalleşsin ölüm, ne istiyorsun gençlerimizden?”… Yerlerinde duramıyor, bir ileri bir geri dolanıyorlardı.

Tam o esnada, Ramon’un babası göründü ta uzaktan. Bir haftadır işi için kentteydi ve şimdi eve dönmenin verdiği neşeyle şarkı söylüyordu. Yaklaştıkça uğursuzluğu sezdi, ne olduğunu kavramaya çabaladı adam. Anlar anlamaz, taşıdığı paketleri yere atıp, hızla cesede doğru koştu. Ağanın köpekleri bir anda çevresini sardılar. Yaklaşmaması için onu uyarıp, tehdit ettiler.

Ramon’un kulağına, babasının, “Kanı bozuklar. Kırdınız fidanı, katlettiniz” diye yeri göğü inleten feryadı çalındı. Babası, cesedi yerde bırakmamaya kararlıydı, onca itiş kakışa rağmen asla geri adım atmadı. Sonra çoktan tutuşmuş gözlerini, köylülere dikti, “Korkaklar, biraz cesaretli olup yanıma gelin. Dirisini savunamadınız bari ölüsüne sahip çıkın. O, bizlerden biri ne çabuk unuttunuz…” diyerek tısladı.
Onlar da sanki çoktandır bunu bekliyordu. Kendilerini harekete geçirecek işareti aldılar, kâbustan uyanıp Ramon’un babasının arkasında toplandılar. Artık delikanlının ölü bedeni, köylüler ve katillerin tam ortasındaydı.

Dakikalar uzadıkça uzuyor, gerginlik tırmandıkça tırmanıyordu. Hınç bileylendi, tavır netleşti. Sanki her iki tarafta kanı kanla yıkamaya yemin etmişti. Pes etmek yoktu, çatışma kaçınılmazdı. Duruma müdahale edebilecek tek kişi olan ağa, işlerin ters gittiğini fark eder etmez, harekete geçti. Ayaklanmayı göze alamazdı. Efendilerine karşı başkaldıran kölelere, bunun hesabı nasıl olsa ödetilirdi ama şimdi geri adım atılmalıydı. Elindeki bilmem ne derisinden kırbacını şaklatıp araya girdi, köpeklerine dönüp çekilmeleri için buyruk verdi.

Ramon, babasının, genç ölüyü kucağına aldığını gördü, adam yükünü incitmemeye özen gösteriyor gibiydi. Ardında kalabalık, yürüdü büyük adımlarla. Baygın anne ise çoktan ayılmıştı, onun kucağına verdi, iliklerine dek kanı boşalmış taze bedeni…

Acılı kadın dövünüyor, bağırıp çağırıyor, geçirdiği şoktan dolayı söz yitimine uğramışçasına anlamsız sesler çıkarıyordu. Sonra suspus oldu kadın, bitikti, çaresizdi. Öpücüklere boğdu oğlunu ve ardından yaşıyormuşçasına sohbet edip, dertleşmeye başladı onunla. Sözlerin tükendiği yerde, konuşan ananın gözleri ve elleriydi.

Ramon’un babası ise, ayakta dikilmiş anayı ve oğlunu izliyordu Gördükleri karşısında sinirleri boşaldı adamın, sarsıla sarsıla ağladı, yumruklarını sıkıp iri, tuzlu gözyaşlarını döktü. Ramon, ilk kez ulaşılmaz tepeler gibi dik, granit kayalar gibi sert duran babasını ağlarken gördü, çocuk dünyası yıkıldı.

İKİNCİ BÖLÜM

HAYATA DÖNÜŞ…

Yaşayan ve artık yaşamayan (yaşayamayan demek daha doğru olur gibi) tanıklar anlatmadan önce kanlı “Hayata Dönüş”e giden süreci kısaca özetleyelim.

iyasi tutuklu ve hükümlüler, sivil toplum kuruluşları ile insan hakları örgütlerinin de büyük tepki gösterdiği F tipi cezaevlerine karşı, 20 Ekim 2000 günü açlık grevine başladılar. Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde kalan 816 mahkûm tepkilerini açlık greviyle gösterdi. Aynı tarihlerde adli tutuklu ve hükümlüler de “af” için eylem yapıyordu. Adli mahkûmlar, Adana’da 21, Bayrampaşa’da 19 infaz koruma memurunu rehin alıyordu.

Açlık grevi 19 Kasım 2000 günü “F tipi cezaevlerinin açılmaması, Terörle Mücadele Yasası’nın ve 3’lü Protokol’ün kaldırılması” gibi taleplerle ölüm orucuna çevrildi. (TAYAD’lı aileler 14 Kasım 2000 tarihinde cezaevlerindeki yakınları için ölüm orucuna başlamıştı).

29 Kasım’da 2. ölüm orucu ekibi, 30 Kasım’da ise Ege TAYAD’lılar eyleme girdi. TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin, 6 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlü temsilcileriyle görüşmelere başlamasından iki gün sonra dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, F tipi cezaevlerine yapılacak sevklerin ertelendiğini açıkladı.

TTB, TMMOB, İstanbul Barosu ve aydınlarında katkısıyla genişleyen heyet, arabuluculuk için görüşmelerini sürdürdü. Aynı gün DGM ve RTÜK ölüm orucu haberlerine sınırlama getirdi. 14 Aralık 2000 tarihinde ise 3. ölüm orucu ekibi eyleme girdi. Arabulucu heyet ile “Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu” adına tutuklu ve hükümlü temsilcilerinin görüşmeleri sürerken devlet operasyon için harekete geçmişti.

12 Aralık’ta ilgili bakanlık ve kurum yetkililerinin katılımıyla bir değerlendirme toplantısı yapıldı. 14 Aralık’ta “Hayata Dönüş Müdahale Planı” bakanlıklara gönderildi. 15 Aralık gününden itibaren de İçişleri Bakanlığı bünyesinde; Adalet, Sağlık ve Dışişleri Bakanlığı temsilcileri ile Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT Müsteşarlığı temsilcilerinden oluşan “Cezaevi Kriz Yönetim Merkezi” 24 saat esasına göre faaliyete geçti.

Arabuluculuk görevini üstlenen heyetle, siyasi mahkûm temsilcilerinin yürüttüğü görüşmeler, 15 ve 16 Aralık’ta tıkandı. Avukat Behiç Aşçı anlatıyor:
“Mutabakat heyetindeydim. Anlaşma sağlanmıştı neredeyse. Heyet, bunu basına nerede müjdeleyeciğini konuşuyordu. O sırada Adalet Bakanlığı ‘geri çekilin’ dedi.”

Güvenlik güçlerinin daha önce İzmir Buca, İstanbul Ümraniye, Diyarbakır, Burdur ve Ankara Ulucanlar’da düzenlediği operasyonlar sonucu 27 kişinin yaşamı yitirdiğini söyleyen ölüm orucu eylemcileri yeni bir baskın beklediklerini açıkladılar. Eylemciler operasyon olursa kendilerini yakacaklarını kamuoyuna duyurdular.

Açıklamada, hükümetin “operasyon yapmak” amacında olduğu belirtilerek “Yapılacak müdahale ‘toplu katliam’ anlamına gelecektir. Baskın düzenlenirse bedeli ne olursa olsun bedenlerimizi ateşleyeceğiz, kendimizi yakacağız” denildi. TAYAD da, hükümetin müdahale fikrinden vazgeçmesini istedi.

Bu gelişmelerin akabinde Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan “durum değerlendirmesi” yaptılar. Toplantıya Adalet Bakanlığı Müsteşarı İhsan Erbaş ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun da katıldı. Ecevit, “Yarın başka bir gün olacak” dedi. Ve “beklenen operasyon” 19 Aralık 2000 günü yaşama geçirildi.

Baskınların başlama saati 05.00 olarak belirlenmişti. Eş zamanlı operasyon, 3 bin 951 siyasi, 11 bin 276 adli tutuklu ve hükümlünün bulunduğu toplam 20 cezaevine yönelikti. “Hayata Dönüş” müdahalesinde, 191’i subay, 432’si astsubay, 392’si uzman jandarma, 281’i uzman erbaş ve 7 bin 80’i er ve erbaş olmak üzere toplam 8 bin 385 personelin görev aldı. Tam 8 jandarma komando taburu ve 37 bölük asker… Bu sayıya polisler ve infaz koruma memurları dâhil değildi. İtfaiye erleri, sağlık personeli ve diğer görevliler de katılınca Hayata Dönüş’ün büyüklüğü gözler önüne seriliyordu. Operasyon sırasında 1,5 trilyon liraya mal olan 20 bini aşkın envai çeşit bomba ve ağır harp silahları kullanıldı.

“DİRİ DİRİ YANMAK”

Kör edici bir yangının ortasındaydılar. Ve ateş harlandı, derilerine yapıştı. Korlaştı bedenleri, köze çevrildi yürekleri. Oysa aylardan Aralık, iliklere dek işleyen bir ayaz, buz gibi soğuk, dışarısı kış, karakış… Zemheri yangına dönüşmüş. Nasıl bir cehennemdi bu? Karbon monoksit havada asılı duruyordu. Nefes almak bile mümkün değildi. Soludukları tek şey dumandı. Bağırtı, cayırtı, gürültü, patırtı, korkunç bir hengâme…

Bir yandan da ölüm orucundaki tutuklu ve hükümlüleri koruyorlardı. Kucaklarında, sırtlarında, omuzlarında taşıyorlardı onları… Yangından, gaz ve kurşun yağmurundan uzak tutmak için…

Yerlerde kan birikintileri vardı ve pompalı tüfekler susmuyordu. Saçmalar bedenleri delik deşik etmişti. Ve onlarca insan yaralanmıştı, şarapnel denizinde…

Konferans salonu, koğuşlar, koridorlar, malta… Yangın sarmıştı dört bir yanı… Ardından son bir hamle ile yüklendiler demir kapıya, açamadılar. Labirentin içinde dönüp durdular, küçüldükçe küçüldü alan ve sonunda sıkışıp kaldılar. Çöktüler oldukları yere, birbirlerine kenetlendiler. Sinir gazı soluk almalarını engelliyordu, bedenler istemsiz bir şekilde kasılıyordu.

Şoka girenlere, sayıklayanlara, bağırıp çağıranlara, saçma sapan konuşanlara moral aşılamak gayretiyle, seslerin dahi anlamsızlaştığı bir ortamda, türküler söylediler;

“Mahsus mahal dedikleri zindanda
Kalırım kalırım kardeş dostlar yandadır
İki elim kızıl kandadır kanda
Ölürüm ölürüm kardeş aklım sendedir”

İs ve yanık içindeki yüzleri aydınlanmıştı. Devam ettiler türkülere;

“Mahpusun içinde üç ağaç incir
Elimde kelepçe boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Uzak git ölüm.
Mahpusun içinde mermerden direk
Kimimiz onbeşlik kimimiz kürek
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Nedir bu halim
İnsanın zulmüne dayanmaz yürek
Yatarım yatarım gün belli değil
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Uzak git ölüm.
Mahpusun içinde bir ulu çınar
Kırılsın zincirler yıkılsın duvar
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Uzak git ölüm”

Bu, 83 saat süren Ümraniye Cezaevi baskınında meydana gelen olayların sadece kısa bir özetiydi.

Hüseyin Akpınar, Ümraniye Cezaevi’nde yatıyordu. O, operasyon sırasında yaşadıklarını hayal meyal anımsıyor: “Yaklaşık 30 metre karelik bir alanda 300 kişi kadardık. Bizi korkutmak için dışarıdan ‘Sizin için 200 ceset torbası hazırladık’ diye sesleniyorlardı. Biz de onlara ‘Az hazırlamışsınız. Burada 300 kişiyiz’ diye seslendik. Neyi teslim etmemizi istiyorlardı. Bizler zaten hapiste ve eli kolu bağlı insanlardık. Tavandaki delikten içeri gaz sıkıldığı an, ‘Herkes kıvranmaya başlamıştı. Ben o an şu gaz öldürecekse öldürsün bayıltacaksa bayıltsın’ diye düşündüm”

Mehmet Akdemir de Ümraniye Cezaevi’ndeydi:
“Nefes aldığımda boğazımızdan mideme kadar aynı yanmayı hissetim… Bir ara geriye dönüp baktım… Tablo korkunçtu… Aynı Nazi Toplama Kamplarının “Gaz Odaları”nda olduğu gibi, tavandan ölüm kusan gazlar püskürüyor, insanlar birbirlerinin üstüne üstüne düşmüş… Kimisi kriz geçiriyor, ellerini-kollarını çırpıyor, kimi boğazını tutuyor iki eliyle, kimi kendinden geçmiş, anlamsız sözler haykırıyor… Tam bir vahşet görüntüsüydü…”

Eski ölüm orucu eylemcisi Gamze Turan, Ümraniye’deki Hayata Dönüş’ün tanığıydı:
“Operasyon sırasında henüz 1,5 aylık tutukluydum. Üzerimize incecik bir sıvı sıktılar. Bir süre sonra sıvının değdiği yerler yanmaya başladı. Sonra tazyikli su, sonra yine aynı sıvı… Bu bir süre böyle devam etti. Ardından ateş etmeye ve gaz bombaları yağdırmaya başladılar. Çok yakıcı, kas gerilmesi yaratan bir duman arasında kaldık. Ölüm orucundakileri ve yaralılarımızı ayırdık. Asker kurşunuyla ölenler oldu. Ercan’ı o cehennemden çıkarıp aldığımızda ölmüştü. Rıza için ise çok uğraştık.”

Cezaevinden çıkınca uzun bir tedavi maratonuna giren ölüm orucu direnişçisi Nezahat Turan Gündoğan yaşananları aktarıyor: “Silah sesleri ve ‘saldırı var’ haykırışlarıyla uyandık. Askeri helikopterler, taciz ateşi, kesilen su ve elektrik. Adeta bir psikolojik savaş… Önce plastik kurşunlar ardından da gerçek kurşunlar sıkıldı üzerimize… Gaz bombaları yağıyordu dört bir yandan. Sinir gazları, içeride durulamayacak kadar çok yoğunlaşmıştı. Vücutlarımızda kontrol dışı hareketler ve kasılmalar başladı. Bu sırada bombanın isabet etmesi nedeniyle kardeşimin eli parçalandı. Silahımız yoktu. Operasyona karşı sadece plastik pet şişelerle yaptığımız gaz maskeleriyle direndik. Saldırıya uğrayan bir hayvan bile kendisini savunur. Bizler düşünen birer insan olarak meşru müdafaada bulunduk, bu da bizim en doğal hakkımızdı. Kendini yakarak koridora çıkan Ahmet İbili, karşılıklı olarak siper alan jandarmaların yaylım ateşiyle yaşamını yitirdi. Oysa onu kurtarabilirlerdi. Jandarma eri de işte bu karşılıklı ateş nedeniyle öldü”

Gardiyan Yıldız Ercan, 19–22 Aralık baskını sırasında Ümraniye Cezaevi’nde görevliydi daha sonra “yaşadıklarına daha fazla dayanamadığı” gerekçesiyle istifa etti. Ercan, kanlı operasyonu anlatıyor:
“Uzun bir askeri aracın üzerine yerleştirilmiş iki ayrı silah vardı. Öndeki silah topa benziyordu. Namlusu yaklaşık 1,5 metre boyundaydı. Ana gövdesi ise aşağı yukarı 1,70 metre idi. İkinci silah üç ayrı bölümden oluşuyordu ve namlusu yine topa benziyordu. Ancak ilk silahtan daha ince ve uzundu. Cezaevinin avlusunda bir vincin ucunda asılı olarak gördüğüm şey ise her şeyden farklıydı. Cezaevinin çatısına uzanmıştı. Dış yüzü cam ya da mika gibi saydamdı. İçinde mutfak tüplerine benzeyen ama alakası olmayan bir tüp vardı. Bende bıraktığı izlenim bir kimyasal silah olabileceğiydi. Devlet operasyona değil de bir ülkeyle savaşa gider gibi hazırlık yapmıştı.”

(Hayata Dönüş Operasyonu’ndan önce 1995 ve 1996 yıllarında 4 kişinin yaşamını yitirdiği, yaklaşık 200 kişinin yaralandığı 2 baskın daha yaşayan Ümraniye Cezaevi, 70’i kadın 423 siyasi tutuklu ve hükümlü ile (eyleme katılmayan PKK’li mahkûmlar hariç) Türkiye’nin en büyük cezaevlerinden biriydi. Ümraniye Cezaevi, yaklaşık 3,5 gün süren sıcak çatışmaların sonucunda adeta savaş alanına döndü. Sivil giyimli askeri yetkililer (Belki de JİTEM), jandarma komando özel harekât timlerinin düzenlediği operasyonda, tutuklu ve hükümlülerin ok atma makinesi ve 20 metrelik mesafeye alev püskürten tüpten yapılmış silahlarla karşılık verdiğini öne sürdüler. Ümraniye (Nam-ı diğer Üsküdar E Tipi) hapishanesi gazetecilere gösterilecek halde değildi. Cezaevinin duvarları iş makineleri ile delik deşik edilmiş, çatılar balyozlarla parçalanmıştı. Patlayan borular, itfaiyenin sıktığı sular ve yağmur nedeniyle bloklar “bataklık” haline gelmişti.)

“HAYATTAN GÖÇÜRÜŞ…”

Ahmet İbili, ölüm orucu 1. ekibindeydi. Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Çaltıbozkır köyünde doğdu. 32 yaşındaydı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde okuduğu yıllarda devrimcilerle tanıştı. Mücadele dergisinin Mersin temsilcisiydi. Gıda mühendisi Ahmet İbili bir süre öğretmenlik de yaptı. İlk tutukluluğunu 1993 yılında yaşadı. Son tutukluğu ise 1997 yılı 1 Mayıs çalışmaları nedeniyle oldu. Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş operasyonu sırasında kendini yakma kararı aldı. İki kere çakmağı çaktı yanmadı. “Hay aksi” dedi. Yedek çakmağı çıkardı. Bedeni tutuşunca operasyona katılan birliklerin bulunduğu yere doğru koştu. Üzerine jandarmalar tarafından ateş açıldı. Yanmasına karşın bedeninden çıkartılan sekiz kurşundan dördü öldürücü nitelikteydi.

Rıza Poyraz, 16 Temmuz 1971 günü Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Dağönü köyünde doğdu. Rıza henüz 10 yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç ettiler. Gazi Mahallesi’ne yerleştiler. Konfeksiyon işçiliği ve avizecilik gibi çeşitli işlerde çalıştı. Aralık 1999’da gözaltına alındı. Sorgusu sürerken İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 5. katından düştü! Yaraları tam iyileşemeden tutuklandı. Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş operasyonu sırasında ağır yaralandı. Ümraniye Cezaevi’nde göğsünü delen kurşun, iç organlarını parçaladı. Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılan Rıza Poyraz’ın dalak, mide ve kalın bağırsağı alındı.

Tam 12 gün hastanede yaşama tutunmaya çabaladı Rıza… Solunum cihazına bağlıydı… Anne Elif Poyraz, “Oğlum hastaneye çok geç getirildi. Çok kan kaybetti. Görüştürmüyorlar evladımla beni. Son bir defa elini tutmak istiyorum. Bu çok mu zor bir şey?” diyerek ağlıyordu. Doktorlar da Rıza’nın hastaneye geç getirildiğini onaylıyordu. Ölmeseydi. Şartlı Salıverilme Yasası’ndan yararlanabilecekti.
Rıza Poyraz’ın ablası Zeynep Poyraz ise Gazi Mahallesi olaylarında öldürülmüştü.

Ercan Polat, 26 yaşındaydı. Tunceli Mazgirt Ataçınar köyü doğumluydu. İstanbul Tepecik’te oturuyordu. Konfeksiyon işçisi Ercan Polat, folklor kursuna gidiyordu. 1996 yılında gözaltına alındı. 13 gün şubede işkence gördü. İşkencecilerin birbirlerine “Rambo”, “Hans” ve “Karadayı” diye seslendiğini söylüyordu. Tutuklanan Ercan Polat, Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş operasyonunun ikinci gününde C–8 ve C–9 koğuşları arasında koşarken karnından kurşunlandı. Gazi Mahallesi’ndeki cenazesine 2 bin 500 kişi katıldı.

23 yaşındaki Umut Gedik, Trabzon doğumluydu. O daha küçükken İstanbul’a taşındılar. Büyükçekmece Lisesi öğrenciyken eylemlere katıldı ve gözaltına alındı. 1996 Mayıs ayında tutuklanarak Ümraniye Cezaevi’ne konulduğunda 19 yaşındaydı. Hayata Dönüş operasyonu canını aldı. Yaşamını yitirmesinin nedeni: “Akciğer ödemine bağlı solunum yetmezliği sonucu zehirlenerek ölümdü.” Kısacası boğulmuştu.

İşçi kızıyla evliydi Alp Ata Akçayöz. 30 yaşındaydı. Kars’ın Merkez Çakmak Köyünde doğmuştu. Kızı Berfin 6 yaşındaydı. Alp Ata, esnaftı ve bal ticareti yapıyordu. Ümraniye Cezaevi’nde 8 aydır tutukluydu. Alp, tahliyesine gün sayıyordu.
Hayata Dönüş operasyonu tam gaz sürerken Alp Ata Akçayöz, ıslak battaniyeleri sıkarak su elde ediyordu. Ölüm orucu eylemcilerine vermek için…
83 saat dayandı genç adam, nihayet operasyon bitmişti. Tam çıkarken vuruldu cezaevinden… İki G–3 mermisi bedenini deldi. Babası Avukat Kemal Akçayöz eski bir savcıydı. “Hayattan Göçürüş” koydu kanlı baskının adını. Yılların öğretmeni anne Güler Akçayöz, “Benim oğlumun ellerini arkadan kelepçeleyip öldürdüler.” diyordu. Otopsi raporu aylar sonra alınabildi. Ailesi, devletten 55 milyar lira maddi ve manevi tazminat kazandı. Çünkü idarenin “yaşam hakkı”nın korunmasında yükümlülükleri vardı.

“KAN RENGİYLE BOYANAN KOĞUŞLAR”

Kentin diğer yakasındaki Bayrampaşa Cezaevi’nde, insanı dehşete düşüren bir gerçek, hayat buluyordu. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin tutulduğu C bloğun bir numaralı koğuşunda yatan 27 kadın, iliklerine dek cehennemi yaşıyordu. En çılgın ressamların iflahını kesen, kan rengiyle boyanmıştı el kadar koğuş. Ateş altındaki yaşama alanı, duman karasıyla çevrelenmişti. Mazgallardan alevler fışkırıyor, kendi etlerinin kokusu sarıyordu genizlerini… Çatılardan yapılan atışlar ise cehennemin kadevesiydi. İtiş kakış içerisinde, saatler birbirini kovalıyor, eriyen bedenler çaresizce koşuşturuyordu. Göz gözü görmüyordu. İstemsiz hareketler, çığlık çığlığa haykırışlar sarmıştı dört yanı. Deterjan torbaları ve sebze kolileri ile oluşturulan barikatlar… Dolap kapağından kalkanlar… Pamuk, sargı bezi, terlik lastiği ve kömür ihtiva eden el yapımı ilkel gaz maskeleri ve gözlükler… Karbonatlı suda ıslatılmış havlular… Hiçbiri kendilerini koruyamamıştı.

(1996 yılındaki ölüm orucu eylemi sırasında, bini aşkın siyasi tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Bayrampaşa Cezaevi, direnişin ardından “resmen” hedef haline geldi. Sol örgütlerin içeriden yönetildiği ve bazı mahkûmların dışarıya yönelik eylem planları hazırladığı iddiasıyla Bayrampaşa Cezaevi, devlet, hükümetler, güvenlik güçleri ve medya tarafından tukaka ilan edildi. Hayata Dönüş baskınına kadar yaşanan dört yıllık süreçte, bir daha hiç bir tutuklu Bayrampaşa’ya getirilmedi. Sevkler ve tahliyeler ile cezaevindeki siyasi mahkûm sayısı 300’e düştü. Özellikle 1999 yılında “cezaevleri terör yuvası” haberleri ayyuka çıkmıştı.)

Çelik yelekli, dürbünlü ve gaz maskeli özel timler, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın “operasyon için bir yıldır hazırlanıyorduk” sözünü kanıtlarcasına sanki savaşa girer gibi, sert bir şekilde müdahale ettiler Bayrampaşa’ya… Kum torbaları ve çelik kalkanlar desteğindeki askerler, her türden yüksek enerjili uzun namlulu otomatik silahlar ve pompalı tüfekler ile donatılmışlardı. Bir Skorsky helikopter, cezaevinin üzerinde taciz uçuşu yapıyordu. Aynı ilçede bulunan İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı polisler ise, hapishanenin çevresini abluka altına alıyordu. Ambulanslar hazır bekletilirken, itfaiye ekipleri de “olası bir yangını” söndürmek için cezaevinde görevlendiriliyordu. Üzerinde “kapalı yerde kullanmayın”, “İnsan ve yanacak malzeme olmayan sahaya fırlat” yazan gaz ve gözyaşartıcı bombalar kısa sürede tükendi. Jandarmaların elinde atacak bomba kalmayınca, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden takviye donanım istediler. Baskına katılan Yarbay D. E. ise, emri direk bakanlıktan aldıklarını belirterek, “Sanıklar bize karşı ayaklandı. Kalaşnikof tabancalarla, kendi yaptıkları ateşli silahlar, şırınga uçlarından yaptıkları oklarla saldırdılar. Biz bu saldırılara kesinlikle güç kullanarak müdahale etmedik.” diyordu.

“Hayata Dönüş” baskını Bayrampaşa Cezaevi’nde aralıksız 14 saat sürdü. Avukat Behiç Aşçı’nın iddiasına göre Kıbrıs Savaşı’ndan bu yana en büyük silahlı güç kullanılmıştı.

“YANARAK ÖLÜRKEN BİZLERE EL SALLIYORDU”

“Nilüfer, Seyhan ve Özlem, yoğun gaz bombardımanı ve kesif duman nedeniyle baygın düşmüştü. Gülser tam kapının önündeydi ve tutuşmuştu bedeni. Şefinur, yanarken ayağa kalkmış ve zafer işareti yapıyordu. Sürekli atılan bombaları dışarı fırlatmaktan yorgun düşen Seyhan, son gördüğümde el sallıyordu.”… Tanıklıklar böyleydi.

Altı kadın, alev alev yanan koğuşun içinde kaldı. Seyhan Doğan, Nilüfer Alcan, Şefinur Tezgel, Özlem Ercan ile ölüm orucu eylemcileri Gülser Tuzcu ve Yazgülü Güder Öztürk, “Diri diri yandı.” Avrupa Ortaçağ karanlığına mahkûmken kadınlar cadı oldukları iddiasıyla ateşe atılırlardı, kast sisteminin en yoğun hissedildiği bir dönemlerin Hindistan’ında ise dul kalan kadınlar ölmüş eşleriyle birlikte yakılırlardı. Peki, milenyum çağında devletin güvencesindeki bir cezaevinde yaşananlar da neyin nesiydi?

Biyolog Nilüfer Alcan, Bolu doğumluydu ve 36 yaşındaydı, yaşam bilimin uzmanıydı diğer anlamda. Ama ölümdü, bu kez yakasına yapışan. Onu en son gören ise koğuş arkadaşı Hacer Arıkan idi: “Nilüfer’i gördüm. Ona seslendim. Oturuyor gibiydi. Yanına vardığımda sanırım duman zehirlenmesinden ölmüştü.”

Malatyalı Muhasebeci Şefinur Tezgel (29), neyin hesabını yapacaktı yağan bombaların mı? Samsun’lu yoksul bir ailenin kızı olan 27 yaşındaki Seyhan Doğan’ın başı, kolları ve bacakları, gövdesinden ayrılmıştı. Buca, Ümraniye ve Ulucanlar’daki kanlı baskınların tanığıydı Seyhan Doğan, içeri düşmeden önce ise konfeksiyon atölyelerinde, fabrikalarda çalışmıştı. Onun yaratan emekçi elleri artık yoktu.

Operasyonun ardından bedeni tanınmayacak hale gelen Özlem Ercan’ın kimliği DNA testi ile belirlendi. Oysa ailesi yaklaşık üç hafta boyunca 23 yaşındaki kızlarının yaşadığını düşünmüştü. Özlem Ercan üniversite öğrencisiyken ve daha henüz 18 yaşındayken cezaevi ile tanışmıştı. Beş yıllık hapisliğin ardından her an tahliye edilmeyi bekliyordu genç kız. C–1 koğuşundaki dehşetin tanıkları, Özlem’in bir ölüm orucu eylemcisini kurtarmak isterken alev silahıyla yakıldığını iddia ediyorlardı.

Gülser Tuzcu, 34 yaşındaydı. Kastamonu’daki ilkokul öğretmeni Kemalist idi. Etkilenmişti Gülser. Her 10 Kasım günü ağlardı. Ailesi, sonra Gülser’i Kuran kursuna yolladı. Sevmedi hocasını. Kendisine cetvel atan adamın kafasını yardı. Kadıköy’de tezgâhtarlık yaptı bir dönem. Sonra hapse düştü. Demir kapının önünde yanıp tükendi. Ölüm orucu eylemcisi Gülser Tuzcu’nun ömrü elinden sökülüp alınırken aklına geliyor muydu dokumakta usta olduğu halılar?

28 yaşındaki Gülseren Yazgülü Güder Öztürk gazeteciydi. Dezenformasyon desen gırla gidiyordu. Sahi kim yapacaktı artık haberini. Ağabeyi Mazlum Güder ile aynı kaderi paylaşıyordu genç kadın. Mazlum Güder, 1983’te Elazığ Cezaevi’nde öldürülmüştü. Yazgülü, kocası Ali Öztürk’ü de 1994 yılında hücre evi baskınında kaybetmişti. Hayata Dönüş sırasında, açlığının 55. günündeydi Yazgülü Güder Öztürk, kocasının kız kardeşi Hamide Öztürk ile aynı koğuşu paylaşıyorlardı. Hamide Öztürk’ün gözlerinin önünde yengesi Yazgülü, yitip gitti. Hamide, operasyonun ardından Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’ne götürüldü ve 3 Haziran 2001 günü 5. ekip üyesi olarak ölüm orucuna başladı. 463 gün sonra 10 Eylül 2002 günü canını verdiğinde, 32 yaşındaydı. Yengesi Yazgülü gibi Kurtuluş gazetesi muhabiriydi Hamide Öztürk, 11 kez gözaltına alınmıştı. Hamide Öztürk, Hatay’da ağabeyi Ali ve yengesi Yazgülü’nün yanında defnedildi.

Hamide Öztürk’ün Hayata Dönüş’te yaşadıklarından:

“En son çıktığımızda artık alevlerden hiçbir şey görülmüyordu. Hepimizi yakmaya çalıştılar. Biz aşağıya inince, bu sefer yemekhaneye yoğun bomba attılar. Hepimiz havalandırmanın ortasına geçtik ve halay çekmeye başladık. Görevlilere, ‘Gelin hepimizi tarayın, ama hiçbirimizi teslim alamazsınız’ diye bağırdık.”

Ölüm orucundaki arkadaşlarına yardımcı olmak isteyen Birsen Kars, baskını ağır yanıklarla atlattı. Hastaneye kaldırıldı. Cankurtarandan indirilirken “Bizi diri diri yaktılar” diye haykırıyordu. Gazeteler ve televizyonlar, hemen verdi haberi: “Örgüt üyeleri arkadaşlarını yaktı.”
Birsen Kars, beş ay boyunca hastanede yattı. Yanıklar, kornea erozyonuna yol açmıştı. Çok sayıda ameliyat geçirdi: “Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.”

Nasıl yandığını anlatıyor Birsen Kars:
“Bomba atmak için deldikleri koğuş tavanından demir kafes içerisinde bir cisim indirdiler. Kara bir duman çıkaran bu farklı nesne nedeniyle plastik gibi eridiğimi hissediyordum. Kimyasal gazla yakılıyorduk. Üstüm başım sapasağlamdı ancak derim adeta sıvılaşmıştı. Çevremden saç ve deri yanığı kokusu geliyordu. Sonra önümde saçlar uçuşmaya başladı. Uzandım, benim saçlarımdı. Önce gaz odalarından geçirildik, sonra fırınlarda yakıldık.”

Operasyon sonucunda, Hacer Arıkan’ın, tüm yüzü, başı, elleri, sırtı, bacakları yandı, sol akciğeri söndü, kalça kemiği kırıldı, sağ ayağı 3 santimetre kısaldı. Vücudunun yüzde 40’ı yanan öğretmen Hacer Arıkan, “Sinir gazı, biber gazı, el bombası, üzerimize bir sürü bomba atılıyordu. Yatakhanede artık duramaz hale gelmiştik. Tam çıkışa yöneldiğimizde çıkış noktasına üç dört tane yangın bombası fırlatıldı, aynı anda tavandaki deliklerden gaz verdiler. Giysilerimde hiç yanık yoktu. Kimyasal bir gaz olduğunu anladım. Ateşin sıcağını hissedemedim. Baskından sonraki günlerde gazetelere bakarken operasyonun adının ‘Hayata Dönüş’ olduğunu görünce güldüm. Ölümün kenarından döndüğüm için bana o anda komik geldi. Çünkü yaşıyor olmamız bile tesadüftü.” diye konuşuyordu.

Arkadaşı Şefinur Tezgel’i kurtarmak isterken yanan Hacer Öğretmen, rüyalarındaki labirentte uzun süre kendini aradı, halen hayata tutunmaya çalışıyor:
“Kafam yanıyordu. Arkadaşlarım kalkamadığımı görünce bir arkadaş içeriye daldı, beni çıkardı. Aşağı indirildim. Üzerimdeki giysilerde yanık yoktu. Bizi yakanın kimyasal maddeler olduğunu o zaman anladım. Hani yanarken bir ateşin sıcaklığını duyarsınız ya da söndürmeye çalışırsınız, ben öyle bir şey yaşamadım. Alevle gazın birleşiminden yandım ben. Bana hiçbir zaman, eski güzelliğime kavuşamayacağım söylendi. Burnum yok şu an. Ama ben hastanedeyken ağabeyim demiş ki, ‘Biz devamlı gülmeliyiz, daima gülmeliyiz ki daha çabuk iyileşebilelim.’ Gözlerimi yeni yeni açtığımda hemşire bana, ‘Yeşil gözlüymüşsün. Çok güzel gözlerin var’ dedi. Ben de ona dış görünüşün önemli olmadığını söyledim. Yaşama sevincimi kaybetmedim.”

Hacer Arıkan’ın iki ağabeyi aynı cezaevindeydi. Erol Arıkan, “Kardeşini kurtarmak için kadınlar koğuşuna koşarken” bacağından vuruldu, ölüm orucunun 200’üncü gününde “Zorla müdahale” edilen en büyük ağabeyi Erdal Arıkan ise “Wernicke Korsakoff” hastası oldu. Beden öğretmeni Erdal Arıkan, hatırladığı tek şeyin yanarken çığlık atan Hacer’in yüzü ve onu kurtarmaya giderken vurulan kardeşi Erol olduğunu anlatıyordu. Hafızasına yeni bilgiler kaydedemeyen Erdal Arıkan, yıllarca hatırlamak için yanından not defterini ayırmadı.

Ebru Dinçer de baskın sırasında C–1 koğuşundaydı. Genç kızın yüzünde, kafa derisinde, sırtında ve kolunda yanıklar oluştu:
“Yarı baygın durumdaydık. Kendimizi gazdan savunacak ıslak havlu dışında bir şey yoktu elimizde. Deliklerden sinir gazı ve biber gazı püskürtmeye başladılar. Sinir gazı boğulma etkisi yaratıyor. Öleceğinizi sanıyorsunuz, çıldıracak gibi oluyorsunuz. Artık nefes alamaz hale gelmiştik. Koğuştan kurtulmalıydık. Sürüne sürene kapıya yaklaştık. İşte o anda kapı girişini yaktılar. Tavandan yayılan bir yangındı bu. Çığlıklar yükseldi. Vücudum alev almadı ama ani bir sıcaklık hissettim. Bazı arkadaşlar alev makinesi tutulduğunu görmüş. Yananların çoğunun elbiselerinde yanık izi yoktu. Ancak bedenlerimiz kavrulmuştu. Yandığımı hissetmedim. Elimi başıma götürdüğümde derimin sıvı gibi eridiğini gördüm. Alev yok. Sıvı ya da gaz, yakıcı bir kimyasal madde olabilir. Tavandan üzerimize döküldü ve yüksek ısıyla birleştiğinde kafa derimi, yüzümü, kollarımı ve sırtımı kavurdu. Kendimi kaybetmişim.”

Birsen Kars, Hacer Arıkan, Ebru Dinçer, Münire Demirel ve Gülizar Kesici’nin de aralarında bulunduğu 12 kadın, faciayı ağır yanıklarla atlattılar. Aylarca hastane hastane dolaştılar, sayısız ameliyat geçirdiler. Bakırköy Cezaevi’ne sevkedilenler ise, ellerini kullanamadıkları için birbirlerine yardım ettiler. Onları enkaz haline getiren, elbiseleri yakmayan fakat bedenleri dağlayan kimyasal maddenin ne olduğunu, Adli Tıp Kurumu’nun bilirkişi heyeti dahi çözemedi. Adli Tıp Kurumu Raporu’nda C–1 koğuşundan alınan kısmen yanık, isli, beyaz ve bazı kısımları tabakalar halindeki materyallerin niteliğinin tespit edilemediği ve koğuşta öldürücü dozun çok üzerinde gaz bombası kullanıldığı açıklandı.

ARALIK GÜNCESİ
Kavuşmanın en güzel yerindeydik o gün ve aşkın
rüzgârın serinliğinde, dans ederek geceye yayılan,
saçlarını aldık terlemiş tuzlu avuçlarımıza sevdanın,
zehir bir düş biriktirmek için ceplerimize
doldurduğumuz taşları,
dizmiştik yollara tek tek.
Durmuştuk karanfil halaylarına sabahın seherinde
dile gelse yol ve susabilir mi demir,
utancından başını öne eğmez mi duvar,
kurşun girer mi yerin dibine,
mahpushane çeşmesi yandan mı akar,
insan hangi renkte kanar,
insan hangi renkte yanar,
çok iyi biliriz…
Belleğindeydik tarihin
Acılara izdüşüren, aşksız, sabahsız
Varna önleri’nde, Madrid’de
ve Bayrampaşa’da, Ümraniye’de
ve ülkemin cümle mahpushanelerinde…
Tüm dillerdeydi sevdamız,
erguvan dalları boyun eğmezdi ki fırtınalara.
Yaydık dudaklarımıza,
yaşamın baharından çaldığımız aşkı ve umudu
inceden bir ağıt bilense de dilimizin altında
su ve özlem kelimeleri döktük
zaferin çiçekleriyle yazdığımız kitaplara
Aralık güncesidir kavgaya yazılan ve sevdaya
“bu ilk yangın yeri değil
bedenimizi kömür eden böyle
elbet bizim de göğümüz yarılır bir gün
gün olur,
biz de cehennemi koyarız avuçlarınıza”
Gün olur biz de o büyük günde
erguvan dalları gibi dururuz hayata…
TAYAD üyesi Ömür Cerrahoğlu

“HOŞÇAKALIN YOLDAŞLAR…”

Bayrampaşa Cezaevi’nin erkekler bölümünde yaşananlar bir savaşın kesiti gibiydi…
“Cezaevinin çatılarına ve kuleye yerleştirilen keskin nişancılar ile şebeke kapısından içeri giren tam teçhizatlı özel timler, otomatik silahlarla hedef gözeterek maltaya, koğuşlara ve avluya ateş ediyordu. Yanlarında harp amaçlı ağır silahlar ve saçma atan pompalı tüfekler vardı. Yüzlerce kurşun harcandılar ve asla ‘Teslim olun’ çağrısında bulunmadılar. İlk atışların ardından 13. koğuşun önündeki üç arkadaşımız yaralandı. Bir kurşun da baskın tehlikesine karşı bizi uyarmak için nöbet tutan Güldede Çeven’in başını sıyırdı. Kanlar içinde yere yığılınca ‘öldü’ sandık. Sağlıkçı arkadaşlarımız, yaralılara tampon yapıp, serum bağladılar. Ölüm orucu eylemcilerini, yaralı, hasta ve yaşlı olan arkadaşlarımızı en güvenilir yer olan merdiven altına ve daktilo odasına yerleştirdik. Merdiven altı küçük bir revire dönmüştü. Namlular susmuyordu. Yüzlerce kurşun harcadılar. Ölüm orucu direnişçisi Fırat Tavuk arkadaşımız, şebeke girişindeki askerlere ‘Eğer operasyonu durdurmazsanız kendimi yakacağım’ diye seslendi. Ancak timlerin, baskını sona erdirmek gibi bir niyetleri yoktu. Fırat Tavuk, bize dönüp gülümseyerek, ‘hoşçakalın yoldaşlar’ dedi. Kendini tutuşturdu ve ateş yağmuru altında, şebekeye doğru yürüdü. Ölürken ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye’ sloganını atıyordu. Aradan çok zaman geçmedi. Aşur Korkmaz da, özel timlere ‘Ülkemizi, vatanımızı sevmek katletmeyi mi gerektirir? Eğer bunu onaylıyorsanız, operasyonu durdurmazsanız kendimi yakacağım’ diye haykırdı. Aşur, daha sonra hazırlıklarını yaptı ve bedenini ateşe verdi. C–14 ve C–15 koğuşlarının havalandırmasına çıkıp, ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye, kurtuluşa kadar savaş’ diye slogan attı yanıp, kül olurken. İki arkadaşımızın kendini yakması operasyonu durduramadı. Koğuşların tavanı balyozlarla deliniyor ve gaz bombası yağmuru aralıksız sürüyordu. Her yer, kusanlar ve baygınlık geçirenlerle dolmuştu. Duvarlar da delinmeye başlanınca, masa, dolap, sandalye, sıra, çöp arabası, dergi ve gazeteleri kullanarak barikatlar kurduk. Kendimizi korumaktan başka düşüncemiz yoktu. Koğuşları yaktıkları için uzun süre maltada bekledik. Malta, duman, gaz bombaları ve kurşun yağmuru altında da olsa, yaşam koridorumuzdu. O esnada direnişe katılmayan PKK davası tutuklu ve hükümlüleri, elleri başlarının üzerinde dışarı çıktılar. Askerler de, onları alıp götürdü. ‘Operasyon mağduru olmasınlar’ diye beslediğimiz güvercinlerin kafesini açtık. Özgürce uçup uzaklaştılar. Saatler geçmesine karşın baskın sona ermeyince, hızlı bir şekilde ölüm halayı için avluya çıktık. Geniş bir çemberde halay çekerken ortamızda kalan iki arkadaş, zeybek oynuyordu. Yaralılar da halay çemberinin tam ortasındaydılar. Binanın çatısındaki askerler, 15 dakika boyunca bizi izlediler. Sonra korkunç bir gaz bombası sağanağı başladı. Durumu iyi olan arkadaşlar C–15 ve C–16 koğuşlarının merdiven altlarına çekildi. Havalandırmanın tam göbeğinde savunmasız kalan 80’e yakın arkadaşımızın üzerine, koğuşlara geri dönmesinler diye ateş açıldı. Arkadaşlarımız, el, kol, bacak, karın bölgelerine isabet eden mermiler nedeniyle teker teker yere düşüyordu. Murat Ördekçi burada yaralandı. Murat’ı koğuşa almamız engellendi. Bir süre sonra da kan kaybından öldü. Kurşunlara slogan ve marşlarımızla karşılık verdik. Jandarmalar, 15. koğuşun mazgalından toplu halde bulunduğumuz yeri tarıyordu. Baskının ilk saatlerinde bacağından kurşunlanan Mustafa Yılmaz, ikinci kez vuruldu. Arkadaşlarımız, bedenine dört kurşun isabet eden Mustafa’yı merdiven boşluğuna çektiler. Kafasını trabzana dayadı. Konuşmuyordu. Kısa bir süre sonra derin derin nefes almaya başladı. ‘Mustafa, Mustafa’ diye tüm çağrılarımıza rağmen cevap alamadık. Bir dakika sonra nabzı atmaz oldu. Ardından bir seri tarama daha yaşandı. Kurşunlar vızır vızır uçuşuyordu. Cengiz Çalıkoparan da yaralandı bir kez daha… Ali Ateş ise çok sayıda kurşun aldı. Ve atış devam ederken oracıkta son soluğunu verdi. Yine sloganlarımızı haykırdık. ‘Telaş etmeyin ben ölmem’ diyen Cengiz’i de merdiven boşluğuna aldık. Ağır yaralıydı… Bir süre sonra ‘yaralı ve ölülerimizi dışarı çıkaracağız’ dedik. Namlular hala üzerimize doğruluydu. Yaralanan 20 arkadaşımızı avludaki bir köşeye yan yana dizdik. Yaralılar soğuktan ve kan kaybından sapsarıydı. Bir yandan gözyaşları, bir yandan ‘dayan yoldaşım’ sözleriyle dolaşıyorduk yaralıları. Havalandırmanın arka duvarı kepçeyle yıkılınca, askerlerin uzattıkları merdivenle yaralılarımızı tahliye ettik. Cengiz, tam çıkarılırken hayatını kaybetti. Eğer tıbbi müdahale geciktirilmeden yapılmış olsaydı yaralı arkadaşımız kurtulabilirdi.”

İki otobüs jandarma özel timi, 30 otobüs jandarma komando ekibi, ikisi minibüs olmak üzere 4 jandarma aracı Bayrampaşa Cezaevi’ne giriş yapmıştı. “Hayat güzeldir, canınıza kıymayın” anonslarının yapıldığı hayat sonlandıran operasyona katılan yaklaşık dört bin askerden birinin anlatımı:
“…O an gördüğüm tek şey insanların karşılıklı asker çemberine alınmalarıydı. Vurulup düşen insanlar gördüm, çığlık sesleri duydum. Yanarak ölenler gördüm. Hissettiğim tek şey kindi! Nefret! İnsanlar ‘yakmayın’ diye bağırıyordu. Ama bizlere denilen tek şey de, ‘Ateş serbest, gördüğünüz herkesi vurun, sağ çıkmasınlar’ idi. Bu arada ölen asker vardı. Yalnız asker askeri vurdu. Karşılıklı yaylım ateşinde vuruldu. Operasyon bitiminde 4 bin askerin tamamı ve gardiyanlar birlikte çıkanları dövüyorlardı. Aklımda kalan en kötü şeylerden biri de insanların tazyikli suya tutulmaları, çırılçıplak soyularak dayaktan geçirilmeleriydi…”

Eski Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) Genel Sekreteri Teslim Töre, bir döneme damgasını vuran önemli isimlerden… 11 Eylül 2001 günü tahliye edildi. Operasyon sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunduğunu söyleyen Töre, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “C–11 koğuşunda 16 kişiydik. Aramızda ölüm orucu ve açlık grevi yapan kimse yoktu. Balyozla duvarları kırdılar ve ateş ettiler. Ardından da bomba yağmuru başladı. Yan koğuşun yanması üzerine duman altında kaldık. Öleceğimizi sanıp birbirimizle helalleşmeye başladık. Cehennem ortamında saatlerce kaldıktan sonra bizi dışarı çıkardılar. Ancak koğuşta beslediğimiz kediler baskın sırasında öldü.”

“KAHREDEN BİR ÇİZGİ FİLM”

Ressam Sait Oral Uyan, aynı zamanda arkeolog… Cezaevine girmeden önce tam 5 resim sergisi açan içerde de 50’ye yakın tablo çizen bir sanatçı. Örgüt davasından müebbet hapis cezası aldı ve ölüm orucunun 205. gününde bilinci kapandı. Ölüm orucu eylemine başlarken 80 olan kilosu daha sonra 30’a indi. Zorla müdahale onun Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmasına neden oldu. Tahliyesi ardından geldi. Uyan, düşüncelerini zor da olsa ifade edebilenlerden… Operasyonu şöyle anlatıyordu:
“Çizgi filmlerde kurgulanan silahlarla taradılar bizi… El bombaları, lav silahları, gaz bombalarıyla üzerimize geldiler. Garip silahlar kullandılar. Çünkü 3 milimetre kalınlığında 2 ayrı sacı delen kurşun, bizim kapının arkasına koyduğumuz dolabı delip geçiyor. Her türlü hileli savaş oyununu oynadılar. Bir ordu vardı orada.”

Yine başka bir Korsakoff hastası Ganime Bozlu da, Hayata Dönüş Operasyonu’nu abartılan bir filme benzetiyordu. “Böyle bir film yazılsa ve yapılsa ‘bu kadarı da olmaz’ diyebileceğiniz sahneler olurdu.” diyordu.

“YAŞAM HAKKINI İHLAL…”

Biyolog, gazeteci, halı işçisi, vaiz, öğrenci, inşaat işçisi, muhasebeci, konfeksiyon işçisi, işportacı, tekstil işçisi, pastacı, berber, öğretmen, sanatçı, gündelikçi, mühendis, iktisatçı, maden işçisi… Tam 32 can almıştı Hayata Dönüş…

Fırat Tavuk bedeninin yüzde 90’ı yandı ancak ölümü kurşunla oldu. 29 yaşındaki Fırat’ın annesi Huriye Tavuk, oğlu 1996 yılındaki eylemin ardından ikinci kez ölüm orucuna başladığında “Çocuklarımızı morglara vermeyeceğiz. Hücre yapacaklarına, depremzedelere ev yapsınlar” demişti.

Fırat Tavuk’un daha sonra Grup Yorum tarafından bestelenen ve seslendirilen “Bir mevsim aç olacağız” şiiri:

Yine düştük yollara
Yine uzun yollara
Yine çıktık yollara
Yine uzun yollara
Uzun ve zorlu ama onurlu
Yattık ölüm orucuna
Açlığımız kadar onurlu
Açlığımız kadar gururlu
Açlığımız kadar dik başımız
Açlığımız kadar
İnancı ve sevgiyi
Halkımızı ve düşlerimizi
Umut dolu beynimizi
Tedarik ettik, bileyledik
Onlarla, beslenecek, direnecek
Onlarla öleceğiz
Göçmen kuşlar giderken uzaklara
Hoşça kalın diyecek bizlere
Uğurlarken onları aç olacağız
Döndüklerinde aç olacağız
Belki az kalacak, belki hiç kalmayacak
Kalırsak dik, ölürsek yiğit olacağız
Bu mevsim aç olacağız
Bu mevsim öleceğiz
Zulmü yere yere serecek
Boyun eğmeyip öleceğiz
Ölüm bizim gelecek sizin olsun
Hoş çakalın halkımız
Bu mevsim aç olacağız
Her mevsim onurlu olmak için

Aşur Korkmaz, 1972 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Aslen Sivaslı olan Aşur Korkmaz, F tipi cezaevlerine karşı eyleme geçen 99 kişilik birinci ölüm orucu ekibi içerisinde yer aldı. Adanalı Ali Ateş de Fırat Tavuk ve Aşur Korkmaz ile aynı ekipteydi. Hacettepe Üniversitesi öğrencisiyken okulunu bırakmak zorunda kalan 30 yaşındaki Ali Ateş, dört yıldır cezaevinde bulunuyordu. Yaşamı yoksulluk içinde geçen 32 yaşındaki Cengiz Çalıkoparan, bir dönem İstanbul’un meydanlarında işportacılık yapmıştı. 1994 yılında tutuklanan Çalıkoparan, iki sene sonra Ümraniye Cezaevi’nde yaşanan kanlı baskında ağır yaralandı. Ümraniye’den kurtulan ve Bayrampaşa Hapishanesi’ne nakledilen Cengiz Çalıkoparan, adı Hayata Dönüş olan baskında can verdi. Fatsalı Mustafa Yılmaz, ailesiyle birlikte İstanbul’a göçünce Küçükarmutlu’daki gecekondu direnişlerine katıldı. 1996’daki ölüm orucu eyleminde yer alan Mustafa Yılmaz, 32 yaşındaydı.

Türkiye Komünist Emek Partisi / Leninist (TKEP/L) davasından yargılanan 28 yaşındaki Mahmut Murat Ördekçi, Adıyaman’da dünyaya gelmişti. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’daki bir elektrik atölyesinde işçi olarak çalışan Murat, Boğaziçi Ekin Sanat Derneği’nin (BESD) üyesiydi. Sol örgüt adına yürüttüğü faaliyetler nedeniyle tutuklanan ve idamı istenen Murat Ördekçi, altı yıldır cezaevinde bulunuyordu. Murat Ördekçi’nin ailesi, oğullarının ölümü üzerine İçişleri ve Adalet bakanlıklarına açtıkları tazminat davasını kazandı. İstanbul 2. İdare Mahkemesi, devletin, Murat Ördekçi’nin yaşam hakkını ihlal ettiğini belirterek, anne ve babaya 109 milyar liralık maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Şerif Kartoğlu, Murat Ördekçi ile aynı dava nedeniyle yargılanıyordu… “Namlular ölüm kusuyordu. Murat ağır yaralanmış, kan içinde kalmıştı. Benim de kalçama saplandı şarapnel parçaları. Sürüne sürüne gittim arkadaşımın yanına. Can çekişen Murat’ı kucağıma aldım.” diyen Şerif Kartoğlu, Hayata Dönüş’ün ardından ölüm orucu eylemine girdi. 400 gün süren direnişi, hafızasının silinmesiyle sonuçlandı. Mahkeme, Şerif Kartoğlu’na müebbet hapis cezası verdi. Sonra Ördekçi davadan düşürüldü, Kartoğlu’nun cezası ise kaldırıldı. İki arkadaştan biri ölmüş, diğeri sakat kalmıştı.

ÇANAKKALE…

Çanakkale E Tipi Cezaevi, “it durmaz” tepesinin yamacına kurulmuştu. Bu cezaevinde kullanılan gaz bombası sayısı 5 bin 48 adetti. Operasyona İstanbul ve Balıkesir’den takviye gelen jandarma timleri de katıldı. Dışarıda toplanan bine yakın tutuklu ve hükümlü yakını, siperlere yatmış eli tetikte bekleyen askerler, havada uçan helikopter… Tam 56 sürdü operasyon… Biri asker beş kişi yaşamını yitirdi, 26 ağır yaralı hastanelere kaldırıldı.

Ölüm orucu 1. ekip eylemcisi Hemşire Fidan Kalşen, Hayata Dönüş baskını sırasında Çanakkale Cezaevi’nde kendini yaktı. 36 yaşındaydı. Tunceli doğumluydu. 1995 yılında tutuklanmıştı. “Fidan Kalşen’i arkadaşları yaktı sonra çevresinde Afrika kabilelerinin üyeleri gibi ayin yaptılar.” yazdı gazeteler…
Operasyonda kolu kopan Vefa Serdar da söz: “Fidan Kalşen’i arkadaşlarının yaktığı iddiaları tamamen yalandır. Olayın tanığıyım. Fidan, operasyonun durdurulmaması halinde kendisini yakacağını söyledi. Baskın devam edince de kendisini yaktı.”
Jandarma Kameraman Mehmet Küçük anlatıyor: “Fidan Kalşen barikatların önüne geldi. Alev aldı. Alevlerin içinde iken ellerini havaya kaldırıp marşlar söyledi. Daha sonra fiziki yapısı bozuldu ve yere düştü.”
Fidan Kalşen’in babası Kekil Kalşen, yakalandığı kanser hastalığı sonucu yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine kızı Fidan’ın mezarının yanında defnedildi. Fidan Kalşen’in ölmeden önce babasına hediye ettiği üzerinde ‘biz kazanacağız’ yazılı karanfil işlemeli mendil ve kızının hırkasının bir parçası ailesi tarafından tabutun içine konuldu.

Fahri Sarı ateşli silahla, Sultan Sarı ise gaz bombası parçasının göğsüne çarpmasıyla yaşamlarını yitirdiler. Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi’nde öldürüldüler. PKK Devrimci Çizgi Savaşçıları davasından yargılandılar. 34 yaşındaki Fahri Sarı’nın cenazesi Konya’nın Ereğli ilçesinde toprağa verildi. Ailesi, Fahri’yi Askeri Şehitliğe gömmek istedi ancak ilçe halkının itirazları nedeniyle başka bir mezarlık bulundu.

İlker Babacan, ölüm orucu 3. ekip direnişçisiydi. İstanbul’da doğdu. 22 yaşındaydı. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak ilkokulu bitirdikten sonra çalışmaya başladı. 1996 yılında 18 yaşındayken tutuklandı. Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde başının sol tarafından giren göz yaşartıcı gaz bombasının kafatasını kırması ve akabinde beyin kanaması sonucu can verdi.

Çanakkale Cezaevi’nde Hayata Dönüş’e yakalanan Semra Askeri’nin ablası aktarıyor: “Kardeşimle karşılaştığımda onu tanıyamadım. Yüzü şiş, ağız bölgesi yanıktı. Nefes almakta zorlanıyordu. Bunun atılan bombalardan kaynaklı olduğunu söyledi. Ayrıca bilekleri sevk sırasında sıkılan kelepçeden dolayı morarmış, işlevini göremez hale gelmişti… Aslında şu anda insanların yaşadıklarını anlatacak kelime bulamıyorum. Tam bir Nazi kampı… İnsanlıkla bağdaşacak bir yanı yok.”

Ölüm orucunda yaşamını yitiren Fatma Ersoy’un tanıklığı: “Hem üst kattaki spor salonunun tabanı deliniyordu, hem de pencerelerden ateş açılıyordu. Çok sayıda yaralımız vardı. Arkadaşlarımızın tümü biz ölüm orucu eylemcileri için kendilerini siper ediyorlardı. Üzerimizde ıslak çarşaflar, etrafımızda etten bir duvar vardı. Gaz bombaları yüzünden ciğerlerimizin iflas edeceğini sandık. Gazlar insanın halüsinasyon görmesine neden oluyordu. Ortamla hiçbir ilgisi olmayan pek çok görüntü geçiyordu gözlerimin önünden…”

ÇANKIRI…

Hasan Güngörmez, 28 Ağustos 1964’de Konya Cihanbeyli Gölyazı köyünde doğdu. 1987’de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya bölümüne girdi. Aynı yıl TKP/ML’ye katıldı. Güngörmez, 1992’de Devrimci Sol üyesi oldu ve tutuklandı. 1996 yılındaki ölüm orucu eylemine katıldı. 2000’de ise gönüllüydü. Operasyonun 10 saat boyunca sürdüğü Çankırı Cezaevi’nde kendisini yaktı. Operasyon sürüyordu. Herkesle vedalaştı sonra çaktı çakmağı… Yanarken zafer işareti yapıyordu. 4. derecede yanıklarla kaldırıldığı hastanede on günü aşkın süre dayandı. Güngörmez’in Konya’daki cenazesinde imam bulunamadı. Bir yakını kıldırdı cenaze namazını…

İrfan Ortakçı 29 yaşındaydı. Çorumluydu. İmam Hatip Lisesi mezunuydu. Ankara’da tutuklandı. Ölüm orucu 1. ekip üyesi İrfan Ortakçı, baskın sırasında kendini yaktı. Operasyona katılan timlerin kiremit yağmuru altındaydı ve yanarken semaha dönüyordu. Sonra üzerine tazyikli su sıktılar. Ağır yaralanan Ortakçı, kaldırıldığı hastanede bir gün sonra canını soludu.

BURSA…

Ali İhsan Özkan, Bursa Cezaevi’nde yatıyordu. 1974 Çorum Alaca doğumluydu. 15 yaşında ailesinin yanına gitmişti Almanya’ya… 18 yaşında sınır dışı edilmişti. Ankara Yeni Demokrat Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. TKP(ML) davasından tutuklandı. Ölüm orucu 1. ekip direnişçisiydi. Kod adı Salih’ti. Hayata Dönüş yaşamını aldı.

Murat Özdemir, 1961 İstanbul Kumburgaz doğumluydu. Basın Yayın Yüksek Okulunu mezunuydu. Birçok gazetede çalıştıktan sonra Mücadele gazetesinde göreve başladı. 1992 yılında kısa süreli bir tutukluluk yaşadı. Ertesi yıl İzmir’de tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu. Kurtuluş Gazetesi’nin İzmir Temsilcisiydi. 30 yıla hüküm giydi. Bursa Cezaevi’nde 1. ölüm orucu ekibi içerisinde yeraldı. Murat, “operasyon sona ersin” diye kendini yaktı.

UŞAK…

Berrin Bıçkılar 1978 yılında İzmir’de doğdu. Yunanistan göçmeni bir ailenin tek kızıydı. Üç kardeştiler. 1994’te lise öğrencisiyken eylemlere katıldı. Aynı yıl 16 yaşında tutuklandı. Reşit bile değildi. Buca’da üç tutuklunun yaşamını yitirdiği operasyonu yaşadı. Daha sonra Uşak Hapishanesi’ne sevk oldu. 1996 yılında ölüm orucuna gönüllüydü. Berrin Bıçkılar 2000 ölüm orucu eyleminde birinci ekip üyesiydi. 23 yaşında kaybetti hayatını…
Operasyon sırasında Uşak E Tipi Cezaevi’nde Yasemin Cancı ile birlikte kendilerini yaktılar. Çaktılar kibriti, ellerindeki gazete kâğıtlarıyla birlikte kolonya döktükleri saçları da tutuştu. Kısa bir sürede küçük bir kıvılcım, yangına dönüştü, sardı bedenlerini… İkisinin de vücutlarında yüzde 80 oranında yanık vardı. Tam 6 gün dayandı Berrin. Yanık tedavisine “hayır” demedi ancak serum istemedi. Bilincini kaybetti müdahale ettiler. Uyandı, serumu koparttı.

2001 yılında ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiren Gökhan Özocak, Berrin’i anlatıyor:

“Eğer birgün ararsan
ve hani nerde umut nerde güneş diye
Berrin’in yüzüne bakacaksın
ve gözlerinin gülüşüne…”

Berrin gibi hastanede ölen 33 yaşındaki Yasemin Cancı ise, 1992 yılında Denizli kırsalında gerçekleştirilen operasyonda yakalanmış ve ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilmişti. Ailesi Çanakkaleli olan Yasemin Cancı, İstanbul’da doğdu. Cancı, 1989’da Devrimci Solcu oldu ve Kadıköy Kültür Araştırma Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. Tutuklandıktan sonra Buca cezaevine konulan Yasemin Cancı, 1996 yılındaki ölüm orucu eylemine katıldı. 69 gün süren açlığının ardından Uşak Cezaevi’ne sevk edildi. Kendini yakacağı güne dek orada kaldı.

ADANA…

30 yaşındaki Halil Önder, tutuklanmadan önce Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Osmaniye Düziçi doğumluydu. Ölüm orucu direnişçisi Önder, 8,5 saat süren Hayata Dönüş baskınında Ceyhan Cezaevi’ndeydi. “Canım halkıma ve vatanıma feda olsun” dedi kendini yakarken… Hastanede 8 gün dayandı:
“Sabaha karşı 03.00–04.00 sıralarıydı. Pencerelerden gaz bombaları içeriye attılar, daha sonra her yerden saldırmaya başladılar. Ben de saldırıyı durdurmak için kendimi yakmaya çalıştım. Beni bir yere götürdüler, taşlar vardı. Taşların üzerinde sürüklediler, yüzlerce kişi üzerime basmaya ve vurmaya başladılar. Daha sonra hiçbir şey hatırlamıyorum…”
Halil’in cenazesinde ağabeyinin de aralarında bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı. Kardeşi Faik Önder ise kanlı baskın sırasında Ümraniye Cezaevi’ndeydi. İzmir Kırıklar F Tipi Cezaevi’ne sevk edilen Faik Önder Hepatit B ve Akdeniz anemisiydi. Ölüm orucunda sakat kaldı Faik öğretmen.

*

Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu, Hayata Dönüş baskını sırasında Ümraniye Cezaevi’nde yanarak yaşamlarını yitirdiler. MLKP davasından yargılanan Akbaba ve Buldukoğlu, “ajan oldukları” iddiasıyla arkadaşları tarafından öldürülmüştü. Yıllar sonra bu “trajedi”yle ilgili kamuoyuna ve ölenlerin ailelerine şöyle bir açıklama yapıldı:
“19 Aralık operasyonu olmasaydı, bu telafisi imkânsız, vahim hatanın meydana gelmeyeceği kesindir. Soruşturmamız bunu tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. İki ölümden derin bir üzüntü ve acı duyduğunu açıklamayı önemli bir görev ve borç sayar; ölümler ve gerçeğin bu kadar geç duyurulmasından ötürü baş sağlığı ve özür dileriz.”

Hayata Dönüş operasyonunda Çanakkale ve Ümraniye cezaevlerinde iki de asker yaşamını yitirdi. Jandarma Nurettin Kurt, “yüksek kinetik enerjili” bir silahla vuruldu. Ancak tutuklulardan ele geçirildiği iddia edilen 5 tabanca bu kapsama girmiyordu. Jandarma Mustafa Mutlu’nun ölümü de uzun namlulu yüksek enerjili bir tüfek nedeniyle olmuştu. Mermi, asker Mutlu’nun bedenini delip geçmişti.

ÖLÜMDEN DÖNMEK…

Ölüm orucu 3. ekip üyesi Mızrap Ateş, Ümraniye Cezaevi’ndeydi: “Ölüm orucu direnişçilerine ayrılan B–7 koğuşunda kalıyordum. Daha sonra Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nde kendini feda eden İbrahim Erler’in içeri girip ‘operasyon oluyor arkadaşlar’ demesiyle üzerimi giyindim ve hazırlandım. Devlet bizi ‘Hayata döndürmek’ için operasyon düzenliyordu. Askerler bir yandan ‘teslim olun’ diyor bir yandan da otomatik silahlarla üzerimize kurşun yağdırıyordu. İlk ateş esnasında vücudunun çeşitli yerlerinden yüzlerce saçma yarası alan arkadaşlarımız vardı. ‘Arkadaşlarıma yardım edeyim, onlara destek olayım’ derken bacağımın eklem yerinden vuruldum. Vücudum alev alev yanıyor, kanım boşalıyordu”
Hastanede Mızrap Ateş’in sol bacağını diz kapağından kestiler.

Eli, kolu, kafası, burnu kırılanları, kulak zarı patlayanları, yüzü, gözü, bedeni moraranları yazmak sayfalar sürer… Diğer yaralanmalardan bahsedelim. Sadece Bayrampaşa Cezaevi’nde 77 kişi yaranmıştı.

Özlem Civelek’in bedeninde 3 şarapnel parçası vardı. Birini arkadaşları çıkardı. Haydarpasa Numune Hastenesi’ne kaldırılan Bülent Özdemir’in dalak ve bazi iç organlari alındı. Zeki Demir, elinde patlayan gaz bombasıyla yaralandı. Ayhan Engin, sırtından yedi mermiyi… Serdar Salman sağ omzundan, Veysel Bulut elinden, Feyzi Saygılı sol bacağından, Aslan Bahar sağ topuğundan, Dinçer Otluçimen ve Erol Arıkan sağ bacaklarından, Engin Çoban sol kolundan, Bekir Şimşek kalçasından, Serdar Karaçelik sağ ayak bileğinden kurşunlandı.

Muhabbet Kurt, kulak ve bacaklarından, Düzgün Demirpençe omzundan, Gülay Boran sol diz altından, Dursun Önder kafasından, Işıl Eylem Bardak göğsünden bomba yarası aldı. Doğan Çelik, Hanım Harman ve Binali Sarıelmas, şarapnel yağmuruna yakalandı. Serdar Turan’ın sag elinin üç parmağı koptu. Hücresinde kendisini yakan ölüm orucu eylemcisi İbrahim Erler’in parmakları da…

Songül İnce’nin sol koluna önce bomba pimi sonra kurşun isabet etti. Aylarca tedavi görmediği için neredeyse kolunu kaybediyordu. Ölüm orucu eylemcisi Bülent Özdemir, üç kurşunla ağır yaralandı. Hasan Türkal’ın kalbinin yakınına girdi kurşun… Ciğerlerindeki kanı tüple boşaltabildiler.

Mehmet Kulaksız’a beş kurşun isabet etti, Bülent Özdemir’e ise üç… Kenan Taybora’nın kafasına saplandı kurşun… Karnından yaralanan Okan Barış Ekinci, bazı iç organlarını ameliyat masasında bıraktı. Aslan Aksoy’un sol ayak topuğundan giren kurşun ayak parmaklarını parçalayarak çıktı. Orhan Dağdelen, Özgür Sağlam ve Mehmet Doğan birer gözlerini yitirdiler. Çanakkale’de Vefa Serdar’ın kolu koptu. Cuma Şat’ın dirseği parçalandı. Kurşun Rasim Öztaş’ın sağ bacağının kalça hizasından girip çıkmıştı.

Başının üstünde bomba patlayan Yıldız Baguş iki kere beyin ameliyatı oldu. Kısmi felç geçiren Baguç’un tedavisi yıllarca sürdü. İbrahim Türker, Nurettin Pekan, Tayyar Sürül, Yunus Boluçay, Bahar Aslan, Ümit Günger, Deniz Kurt, İsmail Altun, Ahmet Akyüz, Elif Vural, Aydın Hambayat, İbrahim Dalkaya, Güldede Çeven, Fevzi Saygılı da yaralılar arasındaydı. Uşak Cezaevi’nde Devran çocuk da hırpalandı. 4 yaşındaydı…

SOKAKLAR TUTUŞTU…

Tam 32 can alan müdahale ardından devletin önemli gördüğü 9 cezaevinde (Çanakkale, Bayrampaşa, Ümraniye, Bursa, Bartın, Çankırı, Aydın, Malatya, Ceyhan) tutulan siyasi tutuklu ve hükümlülerden 317’si Edirne, 308’i Sincan, 317’si Kocaeli F Tipi Cezaevi’ne sevk edildi. Toplam 942 siyasi mahkûm artık hücrelerdeydi. Öte yandan adli mahkûmların büyük bir özlemle beklediği af çıkmıştı. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 23 Aralık 2000 tarihi itibarıyla 6 bin 904’ü hükümlü, 129’u tutuklu 7 bin 33 kişinin salıverildiğini açıklıyordu.

Operasyonu haber alanlar sokağa döküldü, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere alanlarda ve cezaevleri önünde toplanan yüzlerce kişi, polisle çatıştı. Barikatların kurulduğu, özel araçların tahrip edildiği, polis otosunun ateşe verildiği başkentte ve İstanbul’da coplar konuştu. 400’ün üzerinde gösterici gözaltına alındı. İktidar partisi DSP’nin ilçe binaları işgal edildi. İstanbul Gazi Mahallesi, Okmeydanı, Alibeyköy, Nurtepe, İkitelli, Mustafa Kemal Paşa (1 Mayıs) Mahallesi ve Gülsuyu’nda esnaf kepenk kapattı. Sokak eylemlerini engellemek için öğrenci evleri ve sivil toplum örgütlerinin merkezleri basıldı. Bazı siyasi partiler abluka altına alındı. İnsan Hakları Derneği’nin 6 şubesi, TAYAD ve birçok demokratik kitle örgütünün merkez ve büroları geçici sürelerle mühürlendi.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, ölüm oruçları ile ilgili haberleri gerekçe göstererek 228 toplatma kararı verdi. Adalet Bakanlığı da ölüm orucu haberlerine yer veren bazı gazetelerin reklâm ve ilanlarının kesilmesi için Basın İlan Kurumu’na başvurdu. Yine F Tipi Cezaevleriyle ilgili olarak hazırlanan 50’nin üzerinde özel sayı ve afişin dağıtımı ve asılması engellendi. Muhalif radyolar susturuldu. F Tipi protestolarına katılan 147 kişi cezaevine gönderildi. Sadece İstanbul’da 5 kez tecrit karşıtı miting yasaklandı.

Ölüm orucu içerde ve dışarıda sürerken tutuklu ve hükümlülerden, doktorlara, hukukçulardan, infaz koruma memurlarına, güvenlik görevlilerinden, tutuklu yakınlarına, sivil toplum örgütleri üyelerinden, Adalet Bakanı Türk hakkında suç duyurusunda bulunanlara, cenaze törenine katılanlardan açlık greviyle destek olmaya çalışanlara dek çok sayıda kişi ve kuruma dava açıldı. F tipi hapishaneleri protesto ettikleri için yargılanan 24 kişiye “Yasadışı örgüte yardım ve yataklıktan 3 yıl 9’ar ay hapis cezası verildi. Sanıklardan altısı çocuktu ve bu onlara ancak 1 yıl 3 ay indirim sağladı.

“KANDIRILDIK…”

Yetkililer, 20 cezaevinde yapılan aramalarda, 1 Kalaşnikof, 10 tabanca, 1 av tüfeği, 12 el yapımı bomba, 70 fişek, 315 delici ve kesici alet ile 17 cep telefonu bulunduğunu iddia ettiler.

Operasyon bitiminde, Bayrampaşa Cezaevi’nde “ele geçirildiği” savlanan bir adet Kalaşnikof marka otomatik tüfek ile dört tabanca gazetecilere gösterildi. İşin ilginç yanı, baskında görevli hiçbir askerde kurşun yarası bulunmamasıydı. Üstüne üstlük Tüm Yargı-Sen İstanbul Şube Başkanı Ali Yazıcı, “Aramalar düzenli yapılıyordu. İçerde silah var iddialarını abartılı buluyorum” diyordu.

Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede, Bayrampaşa’daki operasyondan 12 gün önce yapılan aramada ateşli silahlar ile kesici aletlere rastlanmadığı belirtiliyordu. İddianamenin devamında, baskın sonrasında ateşli silahlar, delici ve kesici aletlerin bulunduğu ve bunların cezaevine sokulmasında infaz koruma memurlarının ihmalleri olduğu iddia ediliyordu.

Eski Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, “C Bloğa x-ray sisteminden geçilerek Kalaşnikof sokulması mümkün değil. Kendisini yakacak kadar gözü kararan bir insan, içerde Kaleşnikof olsa kullanmaz mı? Hayata Dönüş baskında kurtarılmak istenenden çok kayıp verilmiştir.” diyordu.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, operasyonun ardından “Adalet bakanı hem arabuluculuk yapanları hem de halkı kandırdı. Kullanıldık” derken İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, operasyon için bir yıldır hazırlık yaptıklarını söylüyordu. Tantan ayrıca tutuklu ve hükümlülerin ölüm orucu yapmadıklarını öne sürüyordu. Sağlık Bakanı Osman Durmuş da Tantan’a katılarak, “Ölüm orucu yoksa kaçıncı gün olduğunun tespiti söz konusu olamaz” iddiasında bulunuyordu. Hatta benim çalıştığım dönemde halkın gazetesi olan bir yayın organı “sahte oruç kanlı iftar” manşetini atıyordu.

Manipülasyon ve dezenformasyonun tarihte gırla örneği vardı. 1984’te “İçeride gizli gizli yiyorlar” dendi. Eylemin 72. günü süt bıraktılar içeriye… Ertesi gün ise baharatlı yemek… 1996’da “Kantinden malları stoklamışlar. Hiçbir şey olmaz” denildi. Anlaşılacağı üzere bu tür söylemler yeni değildi.
Buna karşın tabip odaları yönetici ve üyeleri ise tutuklu ve hükümlülerin hepsinin ölüm orucunu devam ettirdiklerini belirtiyorlardı.

“ÖLDÜRÜCÜ DOZUN ÇOK ÜZERİNDE…”

Yetkililerin “Kendilerini yaktılar” açıklamalarına karşın Adli Tıp Kurumu Bilirkişi Raporu “öldürücü dozun çok üzerinde” gaz bombası kullanıldığının altını çiziyordu. Bombaların üzerinde APG, FLK, ARTİFİCİO, CS, MOD 56, OC, TACİZ EDİCİ, CS SMOKE, CS 70, 5230 RİOT, EL BOMBASI yazıyordu… Baskın sonrasında Bayrampaşa Cezaevi’nde incelemelerde bulunan uzmanlar, bilinmeyen ve niteliği belirlenemeyen materyaller buldu. Boş kovanlar ve mermi çekirdekleri toplanmış, eşyaların yerleri değiştirilmiş, yoğun kan lekelerinin bulunduğu duvarlar çimento ile kapatılmıştı. Akıllara “deliller mi karartıldı” sorusu takılıyordu. Otopsi raporlarında ise ikisi asker 14 kişinin “yüksek enerjili” silahlardan çıkan kurşunlarla öldüğü ortaya çıkıyordu. Bazı cesetler üzerindeki yaralar ise bıçakla genişletilmişti.

Bayrampaşa Cezaevi’ndeki “Hayata Dönüş Operasyonu”nun ardından 167 tutuklu ve hükümlü hakkında “cezaevi idaresine karşı silahla toplu ayaklanma” suçundan açılan dava hala görülüyor. Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 kişinin yaşamını yitirdiği baskının ardının 1615 infaz koruma memuru ve jandarma erine dava açıldı. Tam beş yıl sonra 682 kişinin adının iddianameye iki kez yazıldığı belirlendi. Sanık sayısı bir anda 933’e düştü.

Ümraniye Cezaevi’nde biri güvenlik görevlisi 8 kişinin hayatını kaybettiği operasyonla ilgili ise “cezaevi idaresine karşı silahla ayaklanma, 6136 sayılı kanuna muhalefet, patlayıcı madde bulundurmak, faili gayri muayyen şekilde adam öldürmek ve yaralamak ile bu suçlara iştirak” iddiasıyla 399 tutuklu ve hükümlünün yargılanması sürüyor.

Çanakkale’de yargılanan tutuklu ve hükümlü sayısı ise 154… Çanakkale operasyonu sonrasında “suçun faili belli olmayacak şekilde işlendiği, zaruri sınır ve emrin sınırının aşıldığı” belirtilerek 563 güvenlik görevlisine de dava açıldı. Baskına katılan görevlilere 20’şer yıl hapis cezası isteniyor.

C–1 Koğuşunun sağ kurtulabilenlerinden Münire Demirel, yıllar sonra keşif için olay yerindeydi: “Kurşun izleri hala belliydi ve aradan 5 yıl geçmişti. Şuan orada adli tutuklular kalıyor. O kadar tadilattan geçmesine, boyanmasına karşın kanlı baskının izlerini görebildik. Örneğin üzerimize gaz bombalarının atıldığı tavan deliklerinin bir kısmının nasıl kapatıldığını gözlemledik. Bilirkişi de ilaveleri tespit etti. Koridordaki demir elektrik kolonlarında ve demir parmaklıklarda kurşun delikleri duruyordu. Bunlar tespit edildi. Kayıtlara geçirildi.”

“YANGIN YERİNDEN İZLENİMLER…”

Bayrampaşa Cezaevi’nin C-Blok’una ring aracıyla götürüldük. Daha önce birçok kez iş için girdiğim cezaevini tanıyamadım. Tüm ranzalar yanmış, duvarlar yer yer tahrip olmuş durumdaydı. Yerlere dökülmüş yemekler, lime lime olmuş giysiler, çiftini bulmak imkânsız olan ayakkabı tepeleri, tarumar durumdaki sebze ve meyve çuvalları çatışmanın boyutunu gösteriyordu. C–13 ve C-14’ün havalandırma duvarında operasyonu sırasında askerlerin girmesi için açılan büyük bir deliğin önünde ise tutuklu ve hükümlülerin beslediği kuşlar, devrilmiş kafeslerine sığınmışlardı. Ölüm orucuna yatanların kaldığı C–14 koğuşunda yangın her şeyi kül etmişti. Operasyonla girilen koğuşların durumunun özeti, karanlık, yanık karası, gaz ve yanık kokusu, enkaz ve yürümeyi yer yer olanaksızlaştıran kullanılmış bomba kümeleri, cam kırıkları ve çamurdu. Kısacası C blok koğuşları yatakhaneleri, meydanları, avluları, koridorları tam bir savaş sonrası görüntüsü veriyordu.

Aydın heyetinin ve TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu üyelerinin Adalet Bakanlığı ile eylemci tutuklu ve hükümlülerin görüşmeleri sürdürdükleri C–12 koğuşu daha az hasarlıydı. Giysiler, kitaplar, yataklar etrafa atılmış, davullar patlatılmış, saz ve gitarlar parçalanmış, eylemcilerin yetiştirdiği çiçekler yere dağılmıştı. Arabulucuların yazılarında dile getirdikleri akvaryum ise boştu. Koğuş avluları, gazete, dergi, ayakkabı, terliklerle dolmuştu. Yarısı yanmış fotoğraf, mektup ve günlükler etrafa saçılmıştı. Eylemcilerin bir müdahale sırasında yapılacaklarını sıralayan kâğıtlar ise masa üzerinde ıslak duruyordu. Sergilenler arasında, açlık grevlerinin bitiminde kalıcı sakatlığı önlemek için vitamin olarak kullanılan Ensure (mama), tahrip olmuş Lenin büstü, Che Guevara, Mao, Karl Marks’ın yanı sıra Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya’nın resimleri, Yılmaz Güney’in fotoğrafı, İngilizce dil öğrenme kitapları, ansiklopediler, daktilo, çoğu piyasada satılan kitaplar, kasetler, fotoğraf albümleri, saz, gitar ve davul gibi eşyalar da bulunuyordu.

Ümraniye Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlülerden ele geçirildiği ifade edilen malzemeler arasında ise, Ho Chi Minh, Che Guevara, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Ulaş Bardakçı resimleri, ölüm orucunda yaşamını yitirenlerin resimleri, doküman, iddianameler, kişisel fotoğraf albümleri, şeker, çay, üzüm pekmezi, pirinç, vitamin hapları, tencere, tava, boya, fırça, daktilo, kitap özellikle siyasi içerikli, elektrik güç kaynağı, daktilo, 3 adet video cihazı ve 10 adet teyp, 5’i elektronik olmak üzere 105 adet daktilo, 500 adet teyp ve 300 adet videokaseti, bir nargile, bir adet slâyt makinesi, bir adet teksir makinesi, sigara paketleri ve bir adet demir kapı da vardı…
Evet yanlış okumadınız. Demir kapı ve sigara paketleri…

ÇEŞİT ÇEŞİT AÇLIK GREVİ…

Belediyeden parasını alamayan inşaat mühendisi, emekliler, sendikacılar, üniversite öğrencileri, özürlüler, mevsimlik işçiler, hayvan severler, kulüp başkanı ve antrenör olmadığı için Mersin İdman Yurdu taraftarları, tranfer isteyen Nusaybindemirspor, Adanademirspor yandaşları, yönetim ve denetim kurulları istifa ettiği gerekçesiyle Konyaspor destekçileri, Akşehirspor Taraftarlar Birliği Başkanı Ali Aksoy…

Tezgâhları kaldırılan seyyar satıcılar, alacaklarını isteyen işçiler, Karabük’te esnaflar, taşeron işverenler, işlettiği spor salonundan çıkarılan vücut geliştirme şampiyonu ve bu sporun federasyon başkanı Eryetiş Kurtaral…

Solda birlik isteyen işçi emeklisi, meslekten atılan savcı, sendikadan şikâyetçi belediye başkanı, prefabrik konutlarının boşaltılmamasını isteyen depremzedeler, evleri yıkılan mağdurlar, “savaş bitsin” diye Bağdat’tan dönen canlı kalkan Ahmet Faruk Keçeli, uyuşturucu kaçakçısı olduğu gerekçesiyle Hollanda’da hapsedilen Hüseyin Baybaşin…

Ukrayna, İran, Tunus ve Rusya’da gazeteciler, Rusya’da Rodina adlı gruba bağlı beş milletvekili, Ekvator’da öğretmenler, Ermenistan, Azerbaycan, İran’da öğrenciler, Gürcistan’da yedi bin hükümlü, Fransa’dan oturma izni talep eden Cezayirliler, Yunanistan’da özlük haklarının iyileştirilmesini isteyen polis memurları…

Çin’de yasaklanan Falun Gong tarikatının üyeleri, sahte imza nedeniyle seçime katılamayan faşist Mussolini’nin torunu Alessandra Mussolini, hapisteki Suriye eski milletvekili Mamun Homsi, Karaman’da yaşayan 76 İranlı mülteci, Eurovision yarışması birincisi… Sonra Çakal Carlos, idama mahkûm edilen devrik Irak lideri Saddam Hüseyin…

Örneğin Kamu-Sen’in 2003’de 12 gün süreyle yaptığı açlık grevi eylemine 5124 kişi katıldı, 92 memur hastanelik oldu. ABD’ye ait Küba’daki Guantanamo üssünde 52 tutsak, yaşadıkları baskıyı protesto amacıyla açlık
grevi yaptılar. Fransa’daki cezaevlerinde tutulan 7 komünist İspanyol mahkûm süresiz açlık grevindeydiler.

Aç kalmak insanı eninde sonunda öldürür. Ve sonuçta herkes 62 yıldır yemek yemeyen, su içmeyen ototrof Hint fakiri Prahlad Jani kadar şanslı değil ki.

İngiltere’de başka bir bakımevine gönderilmesini protesto ederek açlık grevine başlayan ülkesinin en yaşlı ikinci kadını olan 108 yaşındaki Alice Knight, bir ay sonra son nefesini verdi. Çernobil kurbanı Pyotr Budyoni (58) iki ayağı kan dolaşımı olmadığı için kesildi. Devletten ev alabilmek isteğiyle başladığı açlık grevinde yaşamını yitirdi. İngiliz hayvan hakları savunucusu Barry Horne ise 5 Kasım 2001 günü, yürüttüğü bir dizi açlık grevinin sonunda hayatını kaybetti.

Ünlü Hintli önder Mahatma Gandhi de açlık grevi yapanlar arasındaydı. 1922, 1930, 1933 ve 1942 yıllarında açlık eylemine başvuran itaatsizliğin ideologu Gandhi, dünya çapındaki saygınlığını bu sayede kazandı.

İrlanda’da 1917 yılında siyasi tutuklu Thomas Ashe, Mountjoy Cezaevi’nde, zorla beslenme sırasında öldü. 1920 Ekim ayında ise Cork Belediye Başkanı Terence MacSwiney Brixton Cezaevi’nde açlık grevi yaparken hayatını kaybetti. Cork’lu iki IRA mensubu, Joseph Murray ve Michael Fitzgerald da aynı eylemde can verdiler. İrlanda İç Savaşı 1923’te bitene dek 8 bin IRA mensubu tutuklu açlık grevi yaptı.

Avrupa’da, Latin Amerika’da, Afrika’da, Kafkaslarda, dünyanın hemen hemen her yerinde, açlık grevi eylemleri gerçekleştirildi. Arjantin’de 116. gününe giren açlık grevi eylemi tek kişinin bile burnu kanamadan anlaşma sağlanarak bitirildi. Avustralya’da sivil göçmenler, ülkeye sokulmamalarını protesto etmek için ağızlarını diktiler. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyeleri, 1973–1989 yılları arasında 10 büyük açlık grevi eylemi yaptılar. Holger Meins 9 Kasım 1974 günü zorla besleme sonucunda yaşamını yitirdi. Siguard Debus ise 10 Şubat 1981 tarihinde eyleminin 73. gününde hayatını kaybetti.
Çibada Abdülhak, 1991 yılında Fas’ta gerçekleştirilen açlık grevi eyleminin, 64. gününde gözlerini yumdu.

1 Ekim Anti-Faşist Direniş Grubu” (GRAPO) üyesi Jose Manuel Sevillano ise, İspanya’daki cezaevlerinde 1990’lı yılların başında gerçekleştirilen açlık grevinde ölmüştü.
Bir başka GRAPO’lu Sebastian Rodriguez’in bedeninde ise, açlık grevi sonucunda, kalıcı hasarlar oluştu. Ayaklarını kestiler Sebastian’ın ve ardından 1990 yılında salıverdiler. Aralıklarla da olsa toplam 432 gün aç kalmıştı Sebastian Rodriguez, 5 yıllık tutukluluğu boyunca… Artık o bir sakattı.

“Chano” lakaplı Rodriguez, yüzmeye başladı serbest kalınca… Ayakları yoktu belki ama umudu vardı. O hırsla 2000 Sidney Olimpiyatları’nda 5 altın madalya kazandı. Yetmedi. Atina’da yapılan Engelli Olimpiyatları’nda da altına uzandı Rodriguez. Ancak vatanı İspanya’da, onun başarılarını alkışlamayanların sayısı çoğunluktaydı. Eski bir devrimci olmasını sindiremeyerek, O’nu ömür boyu “katil” ilan edenler, Franko’dan sonra bile İber Yarımadası’nın bu büyük ülkesinde pek de bir şeyin değişmediğini ispatlıyorlardı, tüm insanlığın yüzünü ekşiterek… Ki o İspanya’da stadyumları dolduranlar, siyahi futbolcuların ayağına gelen her topta maymun sesi çıkartarak gerçek yüzlerini ortaya koyuyorlardı. İngiliz holiganlar da boş durmuyordu hani, ten rengi farklı olanlara muz kabuğu atıyordu. Faşizm ve ırkçılık, tekrar mı hortlamaya başlamıştı?

Ya “Direnme Savaşı”. Birçok devrimcinin ezbere bildiği, her koşulda insan kalabilmenin destanı… Önce Fransa’ya sonra ABD’ye kafa tutmuş, sırasıyla hepsini defetmiş Vietnam’ın şanlı evlatları için zindan direnişi, belki kurtuluşlarının milat noktasıydı. Önemi her şeyden büyüktü. Bir o kadar, onuru da öyle. Saygon zindanları, Poulo Condor adalarındaki kaplan kafesleri… Bir kaç yıl içerisinde direnenlerin tutulduğu birinci hapishane ve kafeslerdeki bin tutsak öldü. Pişmanlık göstermeyen 17 kişi kaldı. Sonra ani bir gece baskını, kalanlardan yedisi daha yitti. Sonra 10, 9, 8, 7, 6, 5. Ölüme bir adım kala pişmanlık gösterenler de oldu. Her türlü işkence altına eylemini sürdürenler de… Trang Trung Tin (Thu Doc), 1961’de açlık ve susuzluktan öldü. Gıkını bile çıkarmadı. Sadece bir yüreği vardı ve çıkarıp onu, “özgür olsun” diye Vietnam’a verdi.

“BAŞAKLARI SAVURAN ŞU RÜZGÂR”

Kuzey İrlanda’nın göz nuru ve sevgili çocuğuydu Bobby Sands, demir kapıyı az önce öfkeyle kapatıp çıkanların üzerinde kendi kanı vardı. Duvarları bok sıvalı, kokudan burun düşüren ufacık mekânında kısılıp kalmıştı. Taş zeminde yapayalnız, taş zeminde çırılçıplak yatıyordu. Artık ona ait olmayan bedeni, bin bir acı içindeydi. Psikopatlıkta sınır tanımayan, görev budalası gardiyanlar yine uğramışlardı hücresine. Sadistçe bir neşe içinde doluşmuşlardı içeriye, her zamanki gibi düşmanca bir öfkeyle saldırmışlardı. Keyif alıyorlardı besbelli… Nefretlerini kusmuşlardı, lanet olasıca uğursuz suratlılar…

Sands, gardiyanların giderken bıraktığı, küf kokan, çorba diye yutturulan bulamacı tekmeledi. Tüm hisleri körelten buzdan keskin bir geceydi. Tir tir titredi, çarşaf inceliğindeki delik deşik battaniyesine daha da sıkı sarıldı. Donmamak için hareket etmeliydi. Son bir gayretle doğrulmaya çabaladı. Destek aradı olabildiğince… Ancak boş ve loş hücresinde tutunacak yer bulamadı. Dermansızdı, düşeyazdı… “Cehennem deliği” adını verdiği hücresinin ıslak ve çamurlu döşemelerini elleri ve dizleriyle arşınlayabildi. Emekleyerek… Kafasını toplamaya çalıştı. Dün katıksız acıydı, bugün ise onlar için orospuydu zaman, o defetti başından… Sadece geleceği düşündü. Başkalarının mesut olacağı yarınları… İşgal postallarıyla çiğnenip, kirletilmeyen bağımsız bir İrlanda’yı… Özgürlük düşünü kim engelleyebilir, bir insan bir halk hangi hücreye sığabilir.

Mayakovski, “Kin duyuyorum her çeşit ölü etine ama tapıyorum yaşam olan her şeye” dememiş miydi? Sands, dudağından sızan kanı yaladı ve sonra demir kapıya yaklaşarak, yoldaşlarına Gal dilinde fısıldadı:
“Bizler yaşamı, uğrunda ölünecek kadar çok seviyoruz. Fakat onursuzca yaşarsak baştan ölmüşüz demektir”

İşte gerçek buydu onlar için. Bezginliğinden bir çırpıda sıyrıldı, bir deri, bir kemik kalmış bedeni gayrı dimdikti. “Hücre hücre eriyerek ölmek” için karar aldıkları günden beri coşkuluydu. “Başakları Savuran Şu Rüzgar”ı söylemeye başladı, birden açlığını unuttu. Sesine yeni sesler katıldı, sarstılar cezaevini. Şarkı bitince alkış tufanı koptu. Bir başka hücreden “Bir Defa Daha Bir Ulus”a başladı yoldaşı, cılız bedenleri zar zor taşıyan ayaklarını vurdular yere. Bertolt Brecht der ya, unutulmamalı dayanışma:

Haydi unutmayalım
nereden biz gücü alırız
hem açken hem de tokken
haydi unutmayalım
bu dayanışmayı

işçileri tüm dünyanın
bir amaçta birleşsin
dünyadaki nimetleri
hep beraber paylaşsın

zenci, beyaz, sarı, esmer
birleşen özgür olur
kendileri konuşsalar
halklar hemen dost olur

işçileri tüm dünyanın
birlikten kuvvet doğar
senin kızıl birliklerin
her türlü zulmü boğar.

haydi unutmayalım.
soruyu somut soralım
hem açken, hem de tokken
bu dünya kimin dünyası?
gelecek kimindir?

Robinsonlar gibi, ‘çileli yol’da yürüyen İsa gibi saçı sakalı birbirine karışmış, acıdan, pislikten ve tam tekmil açlıktan yüzü daha da kararmıştı. Ne yaman bir karşı koyuştu bu. Ne hoş bir duruştu. İçi desen yanardağ gibiydi artık. Isınıverdi. Yere uzandı boylu boyunca, kısa yaşamında yaşadığı mutlulukları düşündü teker teker… Gençti ve dingindi. İçtenlikle inanmıştı; “Tanrı İrlanda’yı Korusun”

Demir Leydi Thatcher’in inadı inattı. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) üyeleri, 5 yıldır süren tek tip elbise dayatmasına, canlarını ortaya koyarak cevap verdiler. İngiliz hükümeti de çözümü, onları ölüme terk etmekte buldu. Siyasi tutsaklar, Long Kesh Cezaevi’nin (Maze) H Bloklar’ında, Mart 1981’de ölüm orucuna başladılar. Politik kimliklerinden ödün vermemek için ölümü göze alan Bobby Sands ve arkadaşlarının direnişi, İngiltere’yi yönetenlerin tüm gizleme çabalarına karşın bir süre sonra kuşatılmış Kuzey İrlanda sokaklarında sesini buldu. Yürekler Sands ve yoldaşları için attı. İrlandalılar, evlatlarının ölmemesi için kampanyalar başlattı. Sands açlık grevinin 66. günü, 5 Mayıs 1981’de son soluğunu verdi. Sands’ten sonra sırasıyla Francis Hughes, Raymond Mc Creesh, Patsy O’Hara, Joe McDonnell, Martin Hurson, Kevin Lynch, Kieran Doherty, Thomas Mc Elwee ve Michael Devine, Sands’ı yalnız bırakmamak için el ele tutuştular, kanatlarını çırpıp uçup gittiler. Resimleri, Belfast sokaklarını bugün dahi süsleyen Sands, yüz bin İrlandalının katıldığı dev bir cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı. Bir birine sarılmış kar maskeli IRA militanlarının omuzlarında taşınan ve saygı atışından sonra toprağa verilen Sands ölüme koştuğu son günlerinde 32 binden fazla oy alarak parlamentoya seçilen bir milletvekiliydi…

Kendinden yaşlı ve deneyimli olan hücre arkadaşı, seneler öncesine gitti. Cezaevine ilk girdiğinde yoldaşının yaşındaydı, ömür tüketmişti içeride. Ve artık dışarısıyla ilgili neredeyse hiç bir anısı kalmamıştı. Kelimelerin üzerine basa basa yanıtladı;

“Dünyanın büyüklü küçüklü birçok ülkesinde cezaevlerine doldurulan siyasi mahkûmlar, en zorlu koşullarda dahi direnme geleneğini hayata geçirdiler. Ölüm ve zulüm karşısında geri atmayan bu gelenek, muhaliflerin farklı eylemleriyle sürekli kendisini yeniledi. Açlık grevleri de bir eylem ve direniş biçimi olarak kullanıldı. Depolitizasyon dayatmasının göğüslenebilmesi için baskı arttıkça tepkilerini de geliştiren tutuklu ve hükümlüler, ölüm orucu ve açlık grevi direnişleri örgütlediler. Gönüllülük temelinde, ‘bedenlerini açlığa yatırma’ projesi uygulamaya sokuldu. Hiçbir koşulda teslim olmayacaklarını haykıran siyasi mahkûmlar, en akıllı geçinenleri dahi sükût-u hayale uğratan eylemleri hayata geçirdiler.
Yüksek güvenlikli cezaevleri, siyasi kimlikten arındırma girişimleri ve tecrit uygulamaları, birbirleriyle ilintiliydi. Yönetenler, yılların getirdiği bilmişlikle politikalarını yerine oturtmuş, sistemlerini gayet sofistike bir şekilde hayata sirayet ettirmişlerdi. Kapitalizmin ve emperyalizmin, en temel dayanaklarından biri olan izolasyon koşulları, tek İrlanda ile sınırlı değildi. Ve insanlar da, koyun değildi. İliklerine işlemişti bir kez hürriyet. Bu sebeple, her nerede yaşanırsa yaşansın, ‘dillerdeki tek sözcük, özgürlük’ olmuştur. Her zaman.”

Bobby Sands, sadece kendi halkına değil, başka coğrafyalarda yaşayan uluslara da rehber oldu. Tahran’da İngiltere Büyükelçiliği’nin bulunduğu caddeye “Özgürlük Savaşçısı Bobby Sands” ismi verildi. Newyork ve Paris’te de sokaklara koydular adını… Birçok ülkenin parlamentosu saygı duruşunda bulundu, şahsı ve anısı önünde. Bobby Sands’ın kız kardeşi Bernadette Sands ise Gerçek İRA’nın ‘siyasi önderliğini’ yürüttü uzun yıllar.

Vatanı için, “yüzünü bile görmediği insanlar” için, inancı için ölen Boby Sands’ın belki son sözüydü. “Tiocfaid ar la” (bizim de günümüz gelecek), son nefeste umutla…
Ve bugün hala Derry Şehir Mezarlığı’nda yatanlar, vatanlarının özgürleşeceği günü bekliyorlar. Aynı W. B. Yeats’ın dizelerindeki gibi,

“Kimileri zaferin düşünü bile kurmadan,
yol aldılar ölüme doğru
İrlanda’nın muradı yücelsin,
yüreği doruklara ulaşsın diye,
ve kim bilebilir yarının ne getireceğini.”

Genç bir kızdı Arzu Güler, içerideki yakınlarına destek olmak isteyen, genç bir ölüm orucu eylemcisiydi. Ve daha güçten takatten düşmemişti. İstanbul Küçükarmutlu’da operasyon kapıdaydı. Kimi yaşamları sonlandıracak saat, tik tak, tik tak ilerliyordu. En canlı pastel renklerle boyalı Boğaziçi, yavaş yavaş griye çalmaya başlamıştı. Yoksul gecekondular, panzerlerle kuşatılmışlığına aldırmadan birbirine sırtlarını dayamıştı. Sümüklü çocuklar, duvarları, slogan kızıllığındaki derme çatma evlerin bahçelerinde, yamalı elbiseleriyle koşuştururken, büyükler sabırsızdı, büyükler tedirgin. Bekliyorlardı. Erguvan mı, lavanta mı, kan mı, ölüm mü kokuyordu, hiç kimse bunları düşünmüyordu.
Dayanışma sınır tanımazdı, tanıyamazdı. Ölmeden önce yapılacak daha çok iş vardı. Arzu Güler, aldı eline kalemi kağıdı, işgal altındaki Derry’nin halkına mektup yazdı;
“F tipi cezaevlerine karşı sürdürdüğümüz ölüm orucu direnişi sadece Türkiye halkı için değil, tüm dünya halkları içindir. Mücadelemizi dünyadaki mücadelelerden ayrı görmüyoruz. Biz Patsy O’Hara ve Michael Devine’nin mücadelelerini biliyoruz ve onların davalarını sürdürüyoruz. Sizleri yüreklerimizin en derin yerinden selamlıyoruz.”

KÜÇÜKARMUTLU’DA ERİYEN BEDENLER…

“Bir viyadük, hem Küçükarmutlu’yu zenginlerin semti Etiler’den ayırıyor hem de kaderlerimizi…” diyor 40 yıllık mahallenin 30 bini aşkın sakini… Boğaz manzaralı bir tepeye oturan Küçükarmutlu, yıkımlar, ölüm orucu eylemleri ve örgütlü insanlarıyla hep gündemde… “Biz ev sahibi olabilmek için yıllarca aç kaldık, işsiz kaldık, elimizde avucumuzda ne varsa verdik. Sol gelenekten geldiğimiz için devrimciler evlerimizi kurmamıza yardım ettiği için gözaltılar ve baskılar hiç bitmedi. ‘Kurtarılmış bölge’ denildikçe şiddetin dozu arttı. Geceleri panzer ve akrep gibi zırhlı araçlar sokaklarımızda tur atıyor. Her eylemde çatılara keskin nişancılar yerleştiriliyor. Giriş ve çıkışlarda uygulamalar yapılıyor, evlerimiz basılıyor.” 1990’da polisin mahallede yaptığı genel arama sırasında çatışma çıktı. Olayda Hüsnü İşeri adlı işçi yaşamını yitirdi, 27 kişi yaralandı. O tarihte Armutlu’ya hâkim tepede bir polis noktası kuruldu. 1992 yılında Küçükarmutlu’daki ilkokulun bahçesine park etmek için manevra yapan polis panzeri, 7 yaşındaki birinci sınıf öğrencisi Sevcan Yavuz’u feci şekilde ezdi. Yine aynı yıl 2 bin polis, mahalledeki evleri teker teker aradı.
Küçükarmutlu 2001 yılında ölüm orucu eylemlerinin yapıldığı evlerle tekrar gündeme geldi. Eylem evlerinde, 6’sı TAYAD üyesi tutuklu yakını olmak üzere toplam 12 kişi ölüm orucunda yaşamını yitirdi. Eyleme son vermek isteyen polis, mahalleyi abluka altına alırken ölüm orucu eylemcilerine yönelik operasyon yapılmaması için barikatlar kuruldu. Mahalledeki eylemciler, ölüm orucuna “özgür iradeleriyle devam ettiklerini” içeren dilekçe yazıp imzaladılar. Dilekçede, eylemcilerin, “bilinçleri kapansa dahi tıbbi müdahale istemedikleri ve Armutlu üzerindeki polis baskısının kalkmasını talep ettikleri” yer aldı. Küçükarmutlu’dan sonra Alibeyköy’de de eylem evi açıldı. Cezaevinden çıktıktan sonra Güneşli, Yenibosna ve Bağcılar’da eylemlerini ayrı ayrı sürdüren eski mahkûmlar, Alibeyköy’de birlikte artık aynı evde kaldılar.

Güvenlik güçlerinin 5 ve 13 Kasım 2001’de Küçükarmutlu’da gerçekleştirdiği iki ayrı baskında, 4 kişi yaşamını yitirirken onlarca kişi yaralandı. Baskın sırasında kendini yakan Haydar Bozkurt, ağır yaralandı.
Operasyonla birlikte Küçükarmutlu’da ölenlerin sayısı 16’ya yükselmiş oldu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir baskının ardından “Burasını sütliman hale getirdik” diye konuşurken eski Halklar ve Özgürlükler Platformu (HÖP) sözcüsü Oya Gökbayrak’ın evine geçici asayiş karakolu kuruldu. Bir süre sonra kaldırılan geçici karakol yakınına Fatih Sultan Mehmet Polis Asayiş Noktası inşa edildi. Panzer kurbanı Sevcan’ın adına mahallelinin yaptırdığı çocuk parkı ise yıkıldı. Salıncaklar, tahterevalliler sökülüp götürüldü. Park alanına polis panzerleri yerleştirildi.

Dört kişinin yaşamını yitirdiği “Şenay Hanoğlu Eylem Evi”, operasyonun ardından harabeye dönerken gaz ve yangın kokusu aradan geçen zamana karşı halen dağılmamıştı. TAYAD’lılar, çeşitli gaz bombalarına ve kurşunlara ait boş kovanlarını gösterirken evde ve çevresindeki yapılarda kurşun delikleri göze çarpıyordu. Küçükarmutlu’daki polis baskınını protesto eden Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki ölüm orucu eylemcileri Nail Çavuş ve Kemal Ayhan ile Sincan F tipi cezaevinde bulunan eylemci Muharrem Çetinkaya kendilerini yaktıklar.

Ölü mü denir şimdi onlara
Durmuş kalpleri çoktan
Ölü mü denir şimdi onlara
Kımıldamıyor gözbebekleri

Ölü mü denir peki
En büyük limanlara demirlemiş
En büyük gemiler gibi
Kımıldamıyor gözbebekleri
Ölü mü denir şimdi onlara

Edip Cansever

ANALAR ÖLÜRKEN…

Gülsüman Ada Dönmez idi adı. Tokat doğumlu 38 yaşında emekçi bir anaydı. Nafakasını çıkarmak için evlere temizliğe giderdi. Canından çok sevdiği bir oğlu vardı bir de mahpus kardeşi… Yoksulluk ve hayatın tüm renklerini kirleten o meşum çarpıklık, taraf olmasına yol açtı. Devrimcilerden yanaydı artık. TAYAD üyesiydi Gülsüman, canının yarısı Çetin Dönmez’e ve onun dört duvar arasındaki arkadaşlarına destek olmaktı tek amacı. 11 yaşında idi o zamanlar Sinan, anasının neden ölüme yattığını kavradı mı bilinmez. Belki ileride, kimbilir…

“Yaşamın onurlu bir yanı vardır. Ölürken de bu onuru taşımak gerekiyor” dedi Gülsüman, tamı tamına 147 gün aç kaldı. Bu süre zarfında Hayata Dönüş adı verilen yaşamı solduran, can alıp, canevinden vurduran kanlı operasyon yaşandı, sonra kardeşi Edirne F tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Sonra tecrit, tecrit, tecrit… Ne de olsa kimse ölüm orucunda değildi. Ya da resmi söylem böyleydi. Ama eriyordu gün be gün bedenler… Önce Cengiz Soydaş yitti. Gözyaşı selinin önündeki tek engel olan yaşamın seti yıkılmıştı. Birbiri ardına gelen ölümlerle, bardaktan boşalırcasına bir hüzün kapladı coğrafyayı. Tarih 9 Nisan 2001. Sarıyer Küçükarmutlu’da bir ev. Gecekondu, fakir. “Hücredeki kardeşi yaşasın” diye öldü Gülsüman Dönmez… O, dışarıda yaşamını yitiren dünyanın ilk açlık grevi eylemcisiydi.

Sinan’ını çağırdı başucuna. Ölüm döşeğindeydi. Son soluğunu vermeden önce, “Seni yoldaşlarıma emanet ediyorum” dedi, oğluna. Gülsüman’ın vasiyet niteliğindeki mektubu şöyleydi:

“…Evlat sevgisi başkadır oğlum. Seni canımdan çok seviyorum. Bunun için ölüm orucundayım ya! Bana yazdığın mektupta, ‘Anne neden orada olduğunu biliyorum ve seninle gurur duyuyorum’ demiştin. Ben ‘şehit’ düştüğümde yine gurur duyacaksın. Duymalısın. Asıl annelik görevini, o zaman yerine getireceğim. Seni çok seviyorum. Hasretle öpüyorum. Canım oğlum, beni anlayacağını umut ediyorum. Hoşçakal. Annen.”

Ablası eyleme başladığında Bayrampaşa Cezaevi’ndeydi Çetin Dönmez. 19 Aralık baskınında yaralandı. F tipi cezaevine nakledildiğinde, vücudundaki şarapnel parçaları çıkarılamamıştı. Ölüm orucuna başladı Gülsüman gibi. 3. ekipteydi Çetin, zaman geçti, tepkisizlik büyüdü. O, hafızasını kaybetti. Cezası mı? Kaldırdı…”

Şenay Hanoğlu da Armutlu’da yaşıyordu. Tıpkı can ciğer arkadaşı Gülsüman gibi temizlikçiydi. Pınar adında 11 yaşında bir kızı ve Erdem isminde 9 yaşında bir oğlu vardı. Daha gençti. 35 yaş dediğin nedir ki. Düğün yapamamışlardı, gelinlik özlemi vardı Şenay’ın… Kocası Yücel ise belediyede çalışıyordu. Tutukladılar bir gün Yücel Hanoğlu’nu… Hapishaneler kaynıyordu. Eşine destek olmak için ölüm orucuna başladı TAYAD’lı Şenay. 164 gün sürdü direnişi. Küçükarmutlu denize nazır bir tepeye kurulmuştu. Ama Şenay, eşine yazdığı mektupta eyleme girene dek bu güzelliğin farkına varamadığını söyleyecekti.
Şenay Hanoğlu, çocuklarına her zaman başlarının dik olmasını öğütledikten sonra 22 Nisan 2001 tarihinde bir daha açılmamak üzere, kendi evinde yumdu gözlerini. Toprağa verilirken kızı Pınar, annesinin çok sevdiği “Karahisar Türküsü”nü söyledi.

Küçükarmutlu’daki ölüm orucu eylemi onun evinde sürdürüldü, “Şenay Hanoğlu Direniş evi”nde… İçeriyi yakıp, yıkan operasyonun, ikinci ayağı dışarıdaydı. Bir nevi ikinci “Hayata Dönüş” baskını. Sarıldı Küçükarmutlu, bir sabah erken saatlerde, hedef Şenay’ın eviydi. Baskın, dört can aldı. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde yatan baba Yücel çıktı çok sonraları, hiç vakit kaybetmeden koştu Armutlu’ya, bir duvarı çöken, yakıp, yıkılan eviyle karşılaştı. Her şeye karşın, tüm köşelerine anı sinen, eşinin yadigarı yuvasında, çocuklarıyla birlikte oturmak istedi. Ama bürokrasi denilen, duygudan nasibini almamış sistem, dikildi karşısına… Karakol ve adliye arasında koşturdu durdu.

Rizeli Ahmet Kulaksız’ın hayatta en değer verdiği şey, iki kızıydı. Canan 19 yaşındaydı, ömrünün baharında… Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü 1. sınıf öğrencisi, babası Ahmet Kulaksız’ın küçük kızıydı. Ablası Zehra Kulaksız ise İstanbul Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü 4. sınıf öğrencisiydi. Zehra 22 yaşındaydı ve kız kardeşiyle birlikte İstanbul Yüksek Öğrenim Gençliğiyle Yardımlaşma Derneği (İYÖ-DER) üyesiydiler.
Amcaları Mehmet Kulaksız, mahpushanedeydi. Ölüm orucuna, F tipi cezaevlerine karşı direnen tutuklu ve hükümlülere, dışarıdan destek vermek amacıyla birbirlerinden habersiz başladılar. Biri İzmir’de diğeri İstanbul’da… Büyükanneleri, küçüklüklerinden beri birbirlerinin bastığı yere bastıklarını söylüyordu. İlişkileri, sevgi ve bağlılıkları çok derinlerdeydi. Daha sonra Canan açlığını, İzmir’den İstanbul’a taşıdı. Canan yaşamayı çok seviyordu, hemen herkes gibi… “Yaşamayı ben de seviyorum. Ama ne yazık ki hak almak için bedel ödemek gerekiyor. İçerdekilere tabutluk hazırlanmış. İçerde bunlar olurken ben dışarıda hiçbir şey olmamış gibi yaşayamam. 8 metrekarelik hücrede kimsenin yaşaması mümkün değildir”.

Kardeşlerin direnişi Küçükarmutlu’daydı artık. Sık sık ziyaretçilerin “Neden aynı aileden iki kişi bu eylemi sürdürüyorsunuz, biriniz bırakın” tepkileriyle karşılaştılar. Ancak onlar bu sözlere gülüp geçtiler ve “Bedeli hisse yapıp ailelere bölüştürmemişler ki. Birlikte yaşadık, birlikte ölürüz” dediler. Ve Canan’ın kalbi eyleminin 137. günü atmaz oldu. Zehra ise kız kardeşi Canan’ın resmi altında devam etti direnişine. “Canan ölünce daha bir sarıldım eyleme…”

Zehra’nın durumu da ağırdı. Ancak Zehra, çok sevdiği kardeşini yitirince, beklenilenin aksine sağlığında iyileşme görüldü. “Gerek Canan, gerek ben direnişimizi ölmek için değil, yaşatmak için yapıyoruz. Ben, şu andan itibaren Canan’ı ve onun direnişini kendimde yaşatıyorum. Eğer Canan bu eylem de değil de, başka bir şekilde ölseydi yıkılırdım.”

Refakatçi Özlem Pakkan, Zehra’nın son anlarına dek mücadeleyi bitirdiklerinde, yapacaklarını anlattığını ifade ediyor:

“Zehra’nın en büyük düşü Karadeniz’i bir ucundan bir ucuna dolaşmaktı. Ormanları ve yaylaları özlediğini söylüyordu”

Pakkan, Zehra’nın ölmeden kısa süre önce yaşadıklarını ise şöyle anlatıyor:

“Zehra sanki öleceğini anlamıştı. Herkesi yanına çağırıyor ve vedalaşıyordu. O gün babasına bu mücadelede kararlı olduğunu, bu saatten sonra vazgeçmeyeceğini ve sonuna kadar sürdüreceğini söylemiş. Son dakikalarında ise Mahir, Hüseyin, Ulaş’la ilgili birşeyler mırıldanıyordu. Derken gözleri kaydı ve bilincini yitirdi. Akşam saatlerinde ise aramızdan ayrıldı.”

Canan 15 Nisan 2001’de öldü, Zehra ise 29 Haziran 2001 tarihinde, açlığının 227. gününde… Rize’de toprağa verildiler. Hani yeşil ile mavinin en yakın durduğu, yaylalarına sis basan, çeşmelerinden maden suyu akan, horonları bulutlar üstünde çekilen, dalgaları hırçın, insanı yalçın kentte… Karadeniz’in has kızlarından Zehra Kulaksız’ın çok sevdiği Adnan Yücel şiiri okunur, mezarı başında…

“Saraylar saltanatlar çöker
Kan susar bir gün, zulüm biter
Bugünlerden geriye
Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar adına direnenler…”

Babaannenin feryadı, ağıtlara karışır, baba Ahmet Kulaksız tutunacak bir dal arar, bulamaz. Ama dimdik ayakta kalmayı, bir şekilde başarır. Ve Sevgi Erdoğan ölmeden bir gün önce istedi, Ahmet Kulaksız ölen kızları için “Canan ve Zehra” adlı kitabı yazdı. Zehra Kulaksız Ölüm Orucu ekibi diğer adıyla 9. ekip, 30 Kasım 2002’de eyleme başlar.

Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışarıdaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerideydik

Edip Cansever

“ONLARIN EKMEĞİNİ YİYEMEZDİM”

45 yaşındaki Sevgi Erdoğan, tedavisinin devamı için 6 ay süreyle cezasının ertelenmesinin ardından eylemini İstanbul Büyükarmutlu’daki adeta çiçek bahçesine dönen bir eve taşıdı. İlk röportajda 20 kiloya düşmüş bir beden ancak zehir gibi işleyen bir zihinle karşılaştım. Tuz alamayan Erdoğan, sadece şekerli suyla eylemini sürdüyordu ve “Mevsimleri teker teker devireceğime inanmazdım. Eylemin varlığına artık yaşadığım her gün kendim tanıklık ediyorum” diyordu. Dördüncü mevsime giren eyleminde, kalbi duran, bilinci gidip gelen, eriyen vücudunda serum takmak için damar bulanamayan Erdoğan’ı muayene eden doktor ise durumu şu cümleyle özetliyordu: “Bir beynin bir de gözlerinin parlaklığı kalmış”

Sevgi Erdoğan, İzmir Tabip Odası’nın, “Bu koşullarda tedavisi yapılamaz” tespitiyle Adalet Bakanlığı’na yaptığı başvuru sonucu tahliye edildi. İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesi’nde 6 ay kadar kalan Erdoğan, daha önce de Metris’te 3 kez 28 günlük, Konya Cezaevi’nde ise 45 günlük açlık grevi eylemlerine katıldı. Eylem nedeniyle 28 kilo vererek 20 kiloya inmişti. Sevgi Erdoğan ölürken 17 kiloya kadar düşecekti…

Sevgi Erdoğan, çeşitli rahatsızlıklar ve hastalıklarla boğuştuğunu vurgulayarak, “Eylem öncesinde ayağımdaki sakatlık nedeniyle bastonla yürüyordum. Bugün ise yataktan kalkamıyorum. Sesten ve görültüden etkileniyorum, vücudumda yatmaktan kaynaklanan yaralar var. 5 aydır bağırsaklarım çalışmıyor, böbreklerim iflas etmiş durumda. İstanbul’a gelene dek 24 saat gözlerimi kapatamıyordum, artık 3 saat uyuyabiliyorum. Tuvalete çıkamıyorum” diyordu.

Eylemi sonuna kadar sürdüreceğini ifade eden Sevgi Erdoğan şöyle konuşuyordu:
“Ben gönüllü bir direnişçiyim. Hastanede yemek yiyenlerin arasında tutuldum. Sürekli olarak yanıma süt ve yoğurt bıraktılar. Yakınlarımı dahi eylemi bitirmem için bana baskı yapmaya zorladılar. Adalet Bakanlığı müfettişlerine ve doktorlara benim sıradan bir hasta olmadığımı ve kararlılığımı anlattım. Kalbim durdu, bilincim gidip, geldi. Doktorlar vücudum eridiği için damar dahi bulamadı. Ayağımda bulduğu damar ise çatlamıştı.”

Sevgi Erdoğan 3 Ekim 1956 günü Erzurum Ilıca’da dünyaya geldi. İstanbul Fatih Kız Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. 1970’li yılların sonunda Devrimci Kadın Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. 1978’de İbrahim Erdoğan ile evlendi. Cuntanın ardından 1981 yılında eşi ve çocuğuyla birlikte gözaltına alındı. Evli olduğu anlaşılmasın diye alyansını yuttu. Ancak kızı Şirvan dahi işkence gördü. Metris Cezaevi’nde 2 yıl tutuklu kalan Erdoğan, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) eylemleriyle ilgili olarak da 1993 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde 6 ay kadar yattı. İki kez trafik kazası süsü verilerek öldürülmek istendi. Bir kez de onu kaçırmaya çalıştılar. Mersin’de kaldığı eve düzenlenen operasyonda iki arkadaşı öldürüldü. Kendini evden aşağı atan Sevgi Erdoğan’ın iki ayağıda kırıldı. 1994 yılında tekrar tutuklanan Erdoğan, 19 Aralık 2000 günü gerçekleşen Hayata Dönüş Operasyonu’na kadar Konya ve Uşak Cezaevleri’nde kaldı. Erdoğan hükümlüydü. 12,5 yıl hapis cezası almıştı. Erdoğan’ın Hayata Dönüş Operasyonu sırasında yaşadıklarından:
“Operasyon sırasında kolonyaları üzerimize dökerek ateşledik. Ancak bu ateş yanmamıza yeterli olmadı ancak bir anda koğuş tutuştu. O sırada bayılmışım, ayağımdaki ortopedik rahatsızlıktan dolayı giydiğim ayakkabının demiri ısınınca kendime geldim. Jandarmaların cop darbeleri altında arkadaşlarım beni alevlerin içinden kurtardı. Polis ve jandarmalar beni merdivenlerden sürükleyerek dışarı çıkarttıktan sonra ahlak dışı arama yapıldı. Bir kadın polis bana serum takma girişiminde bulundu. Hortumu parmağımla kırdım. Serumu çıkarttım”

“Neden bu eylem bu kadar uzadı?” diye sordum Sevgi Erdoğan’a…
Yüzünü buruşturdu: “Direnenler olduğu gibi kaçanlar da oldu. Devlet bırakanların çokluğunu görünce daha da yüklendi. Ancak direniş daha sonra tekrar toparlandı.”
“Peki ya sen bırakmayı hiç düşündün mü?” dedim.
“Asla” dedi ve ekledi: “Onların ekmeğini yiyemezdim”

Birinci ölüm orucu ekibinde yeralan Erdoğan’ın Şirvan Erdoğan adında 22 yaşında üniversite mezunu olan bir kızı var. Sevgi Erdoğan’ın eşi, Devrimci Sol (DEV-SOL) örgütünün liderlerinden olan İbrahim Erdoğan ise, 12 Temmuz 1991’de İstanbul’da düzenlenen operasyonda öldürülmüştü. İbrahim Erdoğan 1984 ölüm orucu eylemine katılmıştı.

Sevgi Erdoğan eyleminin 265. günü Küçükarmutlu’da yaşamını yitirdi. Tarih 14 Temmuz 2001 idi. Sevgi Erdoğan ben Küçükarmutlu’daki başka bir eylem evinde röportaj yaparken son soluğunu verdi. Birkaç dakika sonra oradaydım. Hazırlıklar yapılıyordu. Karanfillerle süslendi yatağı… Cezaevinde hafızalarını yitiren Doğan Karataştan ve Mustafa Karaağaç, Erdoğan’ın yatağının başında saygı duruşunda bulunuyordu. Erdoğan’ın vasiyeti tam 10 yıl önce öldürülen eşinin mezarına gömülmekti. Karacaahmet Mezarlığı’nda gerçekleştirilen cenaze törenine bin 500 kişi katıldı. Sevgi Erdoğan, eşinin mezarına defnedildi. Sevgi Erdoğan’ın gülümseyen resimleri artık Bobby Sands’ın yanında Belfast’ta…

Erdoğan’ın refakatçısı Jale Çelik anlatıyor:

“Sabah saatlerinde yeni elbisesini giydirmemizi ve ellerine kına yapmamızı istedi. Saat 10.20’de bilinci gitti. On dakika kadar sonra ani bir şekilde başını çevirerek eşi ve kızının fotoğrafına baktı ve derin bir iç çekti. 12.45’te cezaevinden yeni tahliye olan korsakoff hastası Doğan Karataştan onun ellerini tuttu. Gözünden bir damla yaş geldi. Doğan eliyle, onun gözlerindeki yaşı sildi. 14.45’te nefes alışları kesildi, eli ayağı düştü. 14.47 de ise yaşamı sona erdi.”

Şair Orhan Alkaya’nın Sevgi Erdoğan’a yazdığı şiir…

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Müthişti, yeterince cümleydi
Aklı başını aşmıştı çoktan
Buruşuk bir hayatı ütüler gibiydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Ne çok ölmüştük, belli etmezdi
Eski arkadaş işte, cem’an aşktan
Durduk yerde Sevgi kimseyi üzmezdi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Oldum olası inadın güzelliğiydi
Tanrım! gözleri baştan aşağı vatan
Sevgi ihaneti bilir de bilmezdi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
On dokuz kiloydu karşımda yatan
Arkadaşım, canımın içi Sevgi’ydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Unutulmuş vezin, hayatımız gibiydi
Burada hiçbir şey varolmaz yoktan
Açlık bacımda bir ziyafet siniydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgiyi
Yollar çok, istek genç ve birdi
Hayatımızın özetiydi, ta baştan
Gençliğimizi baştan kurar gibiydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Gördüm, zaman oluğundan zamana akan
Kardeşlik, müsavat, adalet diliydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Ne bir roman, ne oyun, ne şiirdi
Gözümü arayıp içine doğrudan bakan
Yanardağ değil, şu kardeş gözleriydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Anna Karenina olamaz, basübadelmevtdi
Hayatın suyuydu deriden kemiğe sızan
Ve kemikten üreyen insan hücrelerdi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
İnanmayacaksınız, gördüm, sevgiydi
Hayatın atardamarıydı hayata ağan
Uzun parmakları kınalı bir ülkeydi
Sevgi’yi gördüm, yirmi yıl geçmişti aradan

“UZAK DİYE BİR YER YOK…”

44 yaşındaki Osman Osmanağaoğlu, Artvin’in Hopa ilçesinde doğdu. İstanbul Ümraniye Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı. 1976 yılında 19 yaşındayken örgütlü mücadelenin içine girdi. Osman, 1981 ve 2001 yılları arasında tam 15 yıl cezaevinde kaldı. Ölüm orucu 1. ekip üyesiydi. Hayata Dönüş operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi’ndeydi. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevkedilen Osman Osmanağaoğlu, güvenlik görevlilerinin kendisine copla tecavüz ettiğini öne sürdü. TAYAD üyesi ağabeyi Feridun Osmanağaoğlu’nda söz:
“F tipi cezaevinde sistemli işkenceyle karşı karşıya kalmış. Ve hatta bana bazı şeyleri anlatırken tüylerim ürperdi ve yapmış oldukları şeyler insanlık onuruyla kesinlikle bağdaşmaz. Anlatırken bile utanıyorum, onların yapmış olduğu pislikleri. Size bir tanesini söylemeye çalışayım. Kardeşim Osman Osmanağaoğlu’na copla tecavüz etmişler.”

”Uzak diye bir yer yok
Paylaştığımız gökyüzü
Birleştiriyor bizi…”

Osman, durumu ağırlaşınca İzmit Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanede üç ay yattıktan sonra tahliye edildi. Küçükarmutlu’daki eylem evinde ölüm orucuna devam etti. Osman Osmanağaoğlu ölüm orucunun 299. gününde 14 Ağustos 2001 tarihinde yaşamını yitirdi.

“Yattığı yerde adeta bir iskelet görüntüsü vermesine ve durumu oldukça ağır olmasına karşın, bilinci şaşırtıcı derecede açık… Başından geçenleri anlatıyor, alçak ve çok yorgun bir sesle, kimi zaman iki dakika ara vererek, dinlenerek… Geçtiğimiz Perşembe günü İzmit Devlet Hastanesi tutuklu ve hükümlü koğuşundan Küçükarmutlu’daki eve getirilmiş. Yani o da Veli Güneş’in ölümünün ardından Kandıra F tipinden tahliye edilenlerden. Osmanağaoğlu 1957 doğumlu. Cezaevinden İzmit Devlet Hastanesi’ne nakledildiğini ve burada kendisine ve arkadaşlarına zorla müdahale edilmeye çalışıldığını söylüyor. Ancak müdahaleyi reddetmişler. Osmanağaoğlu müdahaleyi kabul etmedikleri için 3 gün boyunca ellerinden, bacaklarından ve ayaklarından bağlı tutulduklarını söylüyor. O zamanlar eylemin 209. günündeymiş. Osmanağaoğlu, “Biz hiçbir yaptırımı, uygulamayı kabul etmedik. Sonra bizimle pazarlık etmeye çalıştılar. Bize, ‘Tedaviyi kabul edin sizi tahliye edelim’ dediler. Biz yine kabul etmedik” diye konuşuyor. Eylemin 213. gününe geldiklerinde ise hastanenin tutuklu ve hükümlülere ayrılan koğuşuna geri götürülmüşler. Burada kendisine ağabeyi Feridun Osmanağaoğlu, refakat ediyormuş. Osman Osmanağaoğlu’nun tedaviyi reddetmesi üzerine ağabeyi hastaneye refakatçi olarak alınmamaya başlamış. Bunun üzerine ablası gelmiş hastaneye. “Ablama, ‘eğer onu ikna etmezsen seni de içeri almayız’ demişler. O da ‘benim için geçerli olan kardeşimin iradesidir’ diyor ve müdahaleyi reddediyor” diye konuşuyor. Osmanağaoğlu, en sonunda Güneş’in ölümünün ardından tahliye edilmiş. “Ben orada ölmek istemiştim, ama orada ölmeme izin vermeyeceklerini biliyordum” diyor. Osmanağaoğlu, ölümü benimsemiş. Ölüm onu korkutmuyor. Osmanağaoğlu, “Ölmek çok güzel. Halkım için, ailem için ve benim ailem çok büyük” diyor. Şöyle devam ediyor Osmanağaoğlu:
“Bana her seferinde ölür müsün diye soruyorlar. Kızıyorum. Ben bu yola tereddütsüz çıktım ve tereddütsüz devam ediyorum. Yüzlerce gündür ‘amansız’ denilen, ‘ne kadar uzunmuş’ denilen bu yolculukta gözümü kırpmadan bu güne kadar yaşadım. Ben, her gün, her an, her defasında hazır olduğumu söyleyeceğim.”

Ölüm yatağında espri

Osman Osmanağaoğlu, bizi 21 kiloluk bedeniyle gülerek karşıladı. Hatta “Bu ikinci röportaj… Röportaj ücreti alıyoruz. Paraları hazırlayalım arkadaşlar. Ama siz fakirsinizdir. Fotoğraf makineniz para ederse çıkışta makinelerinizi bırakın ve gidin” diyerek espri yapıyordu. Edirne F Tipi Cezaevi’nden on gün önce tahliye edilen Mustafa Karaağaç da oradaydı. Hafızasını yitirmişti genç adam… “Hücresinde” eline yazdığı “çıktıktan sonra ilk iş olarak fidan alınacak” yazısını göstererek, “En dik duran fidanı seçtim. Fidanı, Osman Osmanağaoğlu’nun bahçesine, ölen arkadaşlarımın anısına diktim. ‘Direniş ağacı’ olması için… Artık rahatladım…” diyordu.

“BAŞKA ANNELER YANMASIN”

Pir Sultan Abdal sevdalısıydı Hülya Şimşek. Erzincan doğumlu ve 39 yaşındaydı. Dikiş nakış öğretmeniydi Hülya. Hiç evlenmemişti. Eylemden önce ciddi rahatsızlıkları vardı Hülya’nın, iki yıl bitkisel yaşamda kaldı. Konuşamadı, yürüyemedi. Nasıl olduysa, iyileşti. TAYAD Bülteni sahibi ve yazı işleri müdürü, Anadolu TAYAD’ın ise kurucu üyesiydi. Bursa’da, kardeşi Zeynel Abidin için ölüme yatırdı bedenini. Tutukladılar O’nu, cezaevine attılar. 40 gün kaldı içeride. Çıktı, eylemini İstanbul’a taşıdı. Açlığının 286 gününde, artık bedeni 20 kiloya düşmüştü. Anne Sakine Şimşek, “Ben yandım başka anneler yanmasın. Babaları Kemal Şimşek kanser hastası, geldi çocuklarının yanına sonra çok kötü oldu. Bu işkence ve tecrit kalksın. Gözümün önünde nice çocuklar gitti. Ciğerim yandı” diyor, başka bir şey demiyordu. Hülya, Küçükarmutlu’da kapadı gözlerini, memleketinin Sün Köyü’nde, jandarmanın müdahale ettiği bir törenin ardından toprağa karıştı.

Zeynel Abidin Şimşek, ablasıyla aynı anda yatırdı, bedenini açlığa. Edirne F Tipi Cezaevi’nde 6. ekipteydi. Direnişlerini, biri içerde, diğeri dışarıda sürdürdüler. Hülya öldü, Zeynel komaya girdi, 27 yaşında. Korsakoff yakaladı onu. Tahliye edildi, örgüt bombacısı olduğu iddiasıyla bir süre sonra tekrar tutuklandı.

Abdulbari Yusufoğlu, ölüm orucundaki yakınlarına destek amacıyla, İzmir’de başlattığı eylemini, Küçükarmutlu’daki bir evde sürdürdü. Mardinliydi Abdulbari. Arkadaşları Bahri diyordu ona… Henüz 21 yaşındaydı. Uşak Meslek Yüksek Okulu’na kaydını yaptırdığında dahi yaşamak için seyyar satıcılık yapıyordu. TAYAD üyesi olan Abdülbari Yusufoğlu, kısa bir süre Bergama Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olarak kalmıştı. Uzun kızıl sakallı, kendi halinde, çok düşünen sessiz genç bir adamdı. Eyleminin 139. gününde, 20 Eylül 2001 tarihinde, ömrü soldu. İzmir’de 6 Haziran 2000 tarihinde, “Hücre Karşıtı Platform” kurulmuş ve bu oluşuma, 30’un üzerinde sivil toplum örgütü iştirak etmişti. Platform, konferans, panel, sergi, bildiri dağıtılması ve basın açıklaması gibi çeşitli etkinlikler düzenlendi. Platform üyelerine, 13 Ocak 2001 günü Abdulbari Yusufoğlu’nun katıldığı basın açıklaması nedeniyle, İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Abdülbari, mahkeme sürerken yaşamını yitirince, dosya kapandı.

Zonguldak doğumluydu Gülay Kavak, Ümraniye Cezaevi’nde 1. ekipteydi. Gülay 1996 yılında da ölüm orucu eylemine katılmıştı. 1 Temmuz 2001 günü tahliye edilince eylemini Küçükarmutlu’ya taşıdı. İşçiydi ailesi… Gülay Kavak, altı kardeşin en küçüğüydü. “Kendi isteğim ve irademle devam ettiğim eylemimi, taleplerimiz kabul edilene ve tecrit kaldırılana dek sürdüreceğim” diyordu. Kendisine üç kez zorla müdahale edildiğini anlattı gazetecilere… “Hastanede altının hiç temizlenmediğini, iki gün süreyle yatağı hep ıslak olduğunu” söyledi. 30 yaşındaki Gülay Kavak, 7 Eylül 2001 günü saat 19.50’de hayatını kaybetti. Gülay’ın vasiyeti, “Mezarıma bir iğde, bir söğüt, bir defne, bir de çınar ağacı dikilsin.” idi. Gülay Kavak, 22 yaşında Erol Yalçın ile evlenmişti. İstanbul Devrimci Gençlik sorumlusu ve YÖK boykotları örgütçüsü Erol Yalçın, evliliklerinin dördüncü ayında polis tarafından öldürüldü. Gülay Kavak, 8 yıl sonra Hasköy Mezarlığı’nda yatan kocasının yanına gömül