GİRİŞ

“Mükemmel ve ışıklı kent”in hayali nicedir çok uzakta ve inadına kahrolsun “Gece ve Sis”… Bu kitap vicdana övgü için yazıldı. Kanayan ruhların sessiz çığlığı duyulsun diye… Bence vicdan, umut kadar, paylaşmak kadar kutsal bir kavram… Bir Fransız Atasözü, “Temiz bir vicdan kadar yumuşak hiçbir yastık yoktur.” der… “Vicdanı olan umut etsin, gerisini koy ver gitsin” diye kestirip atamıyorsam eğer, “Her yürek devrimci bir hücredir” sözüne inananlara haksızlık etmemek içindir, başlı başına… Yarına inanmayanların dünyasında yaşıyoruz oysa… Solaryum çıkışlı robot renkli insan evlatları sararken bugünümüzü… “Anını yaşa” saçmalığını rehber edinen neslimiz de iyiden iyiye sıyırdı. Varsa yoksa yüz gerdirme, yağ aldırma, kaş kaldırma ve silikon. Tam tekmil inorganik… Aslında bu bir enfeksiyon. Üstüne üstlük böyle giderse hormon mağduru koca kıçlı bir gelecek de bizleri bekliyor…

Ünlüler düşmüyor yakamızdan, sosyete haberleri belirliyor gündemimizi… Ve çoktan sitcom özentisi oldu hayat. Enseyi kim kararttı, yozluk evlerimize dek nasıl taşındı ve ne zaman en insani duygulardan arındırıldık… Bilen yok. Sürgit ömre mahkûm olsak ne fayda… Yaşamıyoruz ki. Otobüste, vapurda, metroda birbiriyle göz göze gelmekten kaçan insanlar, komşuluk ilişkilerini yıllar önce bıraktı.

Ve işyerleri… Yüze gülen arkadan kuyu kazan meslektaş ve çalışanlarla dolu. Artık yapmacık ve zorlama bir tahammül ile süslü plaza muhabbetleri kotarılıyor, sigara içmeye elverişli gaz odalarında… Plastik bardakta ılık çay, sentetik bir lezzete meyilli kahve… İşten atılma korkusu, yaltaklanma duygusu. Yabancılık çekiyor insan insana karşı… Ne de olsa usundan habersiz kendi doğrultusunda yürüyenler, paraya minnet edenler başımızın tacı…

Ağır bir bombardıman altındayken duygularımız, baldırı çıplak düşünceler, klişe ifadelerle erketeye yatıyor. Her hangi bir albenisi olmayan taklit duyguların o amansız tek düzeliğine lanet okumak varken… Bütün renklerini çaldık yaşamın, sayemizde gün soldu, devran tepetaklak oldu. Bol keseden fikirsiz ve eylemsiz bir ömrü harcıyoruz, borcumuz biriktikçe kendimizi kandırma adlı densize… Blöf kokulu hamleler, tam düşkün avuntusu… Hâlbuki pembe düşler, sabun köpüğü hayaller ayrıcalıklı yapmaz kimseyi… Bir evimiz olsun iki de çocuğumuz. İşlerimiz yolunda gitsin, paramız biriksin ve tatil yapalım arada bir… Ve hayat böylelikle daha rahat akıp gider diye hissediyoruz… Bireysel isteklerimize takılıp kaldık, nefes almaktan tümden vazgeçtik. Tepkiden, kınamaktan, karşı koymaktan da… Ancak geçen gün ömürdendir ve bazı şeyler soludukça bilinir…

Kim ne derse desin. Serili, serisiz vahşi cinayetlerin, ilkokul bebeleriyle bile oynandığı tanımsız bir yıkım çağındayız. Yüreklerimizle çelişen ve ne kadar isyan etsek de hali vakti yerinde bir suç masalıdır bu, “ölüm dansına kim kaldıracak bizi” diye bekleşirken… Dışarıda biri boğazlanırken, ırzına geçilirken kulaklar tıkanıyor, ahlar ve vahlar duyulmasın diye… “Kapıyı, pencereyi kapatayım girmesin odama canhıraş çığlıkları” der sessiz çoğunluk. Ah, evet. Ne çokturlar değil mi?

Sevginin hasıraltı edildiği yerde, şeytan soluğu bir korku sonuçta herkese özgüdür. En koyu karanlığa yaslanan ve depderin sessizliğe bürünenlerin içinde büyüyen korku yönetir dünyayı… Artık capcanlı bir endişe, sürekli örseleyebilir hayatı, yansıması tüm insanlığı esir alabilir. Suskunluk, hiçbir şeyi önemsemeyenleri, değer tanımayanları ve her şeye sırt çevirenleri doğurur. Asıl olan başkasının acısına yaşlı gözlerle bakabilmektir. Yalın bir kılıç kadar gerçektir bu, eninde sonunda delecektir zifiri karanlığı…

Yıl 1994 idi yanlış hatırlamıyorsam. Boğazda gemi kazası olmuştu. Alevler karaya oturan gemiyi yutmak üzereydi. Denizcilerden biri yanıyordu, kendi dilinde tanrısına haykırmaktan takati kesilmişti adamın… Hava desen buz gibi soğuktu, fotoğraf makinelerimizin pillerini dahi donduracak kadar… Kıyıya toplanmıştı çoluk çocuk İstanbullular, bazılarının ellerinde biralar ve kuruyemişler vardı. Keyifli bir filmi izliyor gibiydiler. Ne yazık!

Sonra Tsunami faciası. Nam-ı diğer asrın felaketi. İnsanlıktan çoktan çıkanlar, şişmiş cesetlerin bir adım ötesinde tatillerini sürdürüyordu. Yine bombalar yağarken Güney Lübnan’a ölürken sütten kesilmemiş bebekler, birileri güneşlenmeyi tercih ediyordu. Kuş uçumu mesafelerde… Büyük Marmara Depremi sonrasıydı. Hiç unutmam, unutamam. Kapatıp yüreklerinin gözlerini, Ege’de, Akdeniz’de harala gürele eğlenenleri bilmem söylememe gerek var mı? Sanmam. Hikâyeme döneyim. Gölcük’teyim. Nasıl da sıcak, cehennem misali… Ve yorgunum ölesiye… Tişörtümden vazgeçeli birkaç gün olmuştu. Toza, tere, dumana bulanmış ve ceset kokusu tamamına sinmişti. Beyaz atletim ise kir pas içinde ve tümden renk değiştirmişti. Enkaz hükümdarlığında çevremi kolaçan ediyorum. Ağlamalar çoktan tükenmiş, sesler kısılmış, sadece derin ve içten saygınlığıyla mahveden ağır bir matem havası vuku bulmuştu. Ne menem bir tartıydı bu. Canlı olması canı yakan, insanı dermansız bırakan bir yas tablosu…

Yüzünde her hangi bir mimiğin yakalanması adeta imkânsız olan bir adam yaklaştı yanıma. Omuzlarında sanki yılların yükünü taşıyordu. Hafif kamburdu. Beyaza çalan kirli sakalı, dağınık saçları aklımda kalmış. Ve ayaklarını sürüye sürüye yürümesi… Titriyordu.

— Gazeteci misiniz?

— Evet, Cumhuriyet’te çalışıyorum.

Ben sormadan o başladı anlatmaya, “Yaz günü. İçki masasını kurmuştuk. Dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya gittim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailemi kaybettim. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.”

Gözyaşları anıların izleriyse şayet göz pınarları kurumuştu onun. Sorgusuz sualsiz ifadesini vermişti. Denizi çekilmiş, kumu kalmıştı. Suskun bir dramdı tam karşımdaki… Zamanın insafına bırakılmış ve sadece soluk olan bir harabe…

Ölümün, acının, kanın, gözyaşının, şiddetin tarifini bilirdim. Notlarımı alır, fotoğraf çeker ve haberimi yazardım. Dramlara yoldaşlık edip, yansıtmak… Evet, işimdi bu benim. Ama tam bu noktada durmak lazım… Gazeteciden önce insanım ben. Karşımdaki adam, tepeden tırnağa azap içinde… Hangi üzüntüsünden alıkoyayım, hangi derdine merhem olayım? Ne anlatayım, ne şekilde avutayım? Anılarına ulaşmasına nasıl yardım edeyim? Kahretsin…
Depremden bir yıl sonrasıydı, ölüm orucu eylemi başlamak üzereydi. Hani “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmazdı”…

Öyküleri vardır, istisnasız tüm insanların. Yıkıcı, yakıcı, en acıtanından olsa dahi… Amiyane tabirle anadan doğma çıkıp gelir karşına, sarsıcı hikâyeler. Ama alın yazısı değildir bu. Mukadderat hiç değil. Kör talih, kem talih… Kader. Hadi canım. Birileri ölüme giderken, çürür diğer tüm değerler. Eninde sonunda dönüp, dolaşır acılar katarı ve bir gün çarpar suratlara son sürat. Yalın ve gerçek… Sonunda ateş düştüğü yeri yakar. Eş, dost, kardeş, ağabey, abla, çoluk çocuk, nine, dede, baba ve ille analar. Oysa metanet ne zor iştir.

Gözlemim hiç yanıltmaz beni. Bilirim anaları, tanırım onları. Apansız bastırır, sürükleyip götürür, anaların gözyaşları. Ve anlatım yetmez, anlamsızlık çoğalırken. Aykırı analizler, budalaca niyetler çöker. Seçenekler, etkenler, etkiler, tepkiler artık hepsi laf-ı güzaf…

19 Aralık 2000’di tarih… Tam 83 saat sürdü operasyon. Dile kolay… Ciğerlerin söküldüğü andı… Sarmıştı her yanı yangın yalazı… Komando birlikleri, polisler, infaz koruma memurları… İş makineleri, greyderler, dozerler, ambulanslar, itfaiye araçları… Sıvı yağ ve kolonya ile kendilerini yakanlar… Ateşe verilen yataklar… Barikatlar, ranza demirinden çubuklar, dolap kapağından kalkanlar… Delinen tavanlar, yıkılan duvarlar… Ağır silahlar, hafif silahlar, çeşit çeşit silahlar… Havada uçuşan helikopterler, askeri marşlar ve psikolojik savaş teknikleri… Köpük ve su… Ateş ve kurşun… Göz yaşartıcı bomba, sinir gazı, kimyasal sıvılar… Kirli yeşil, sarı, gri, rengârenk gazlar… Yanma, yaralanma, boğulma, zehirlenme, ölme… Müdahale, müdahale, müdahale…

Namluların ucunda, ateş altında, korun içinde ikisi asker 32 can yitip gitti, yüzlerce kişi yaralandı, çok sayıda tutuklu ve hükümlü ise şarapnel parçaları nedeniyle gözünü, parmaklarını ve diğer uzuvlarını kaybetti. Bu, Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük baskınıydı. Ölüm orucu eylemini sonlandırmaktı iddiaları ve saçma sapan bir ironi ile operasyonun adını “Hayata Dönüş” koydular. Mahkûmları “ölü ele geçirdiler”…

Devlet kendi cezaevlerini yıktı, üstüne operasyon mağdurlarına dava açıldı. Yetmedi hazine geldi, “devleti zarara uğrattınız” diye sadece Ümraniye Cezaevi sanıklarından 398 milyar lira talep etti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “sevk yok” sözlerinin aksine operasyonda yaralanan yüzlerce tutuklu ve hükümlü tedavileri tam anlamıyla yapılmadan F tipi cezaevlerine dolduruldular. Sonrası medyayı “uslu çocuklara döndüler” diye heyecanlandıran eşek tıraşı, hiç dinmeyen işkence ve copla tecavüz iddiaları…

Ölüm orucu eylemine katılım sayısı ise operasyona ve tecride yönelik tepki nedeniyle 290’dan 495’e yükseldi. Dünyada ilk kez bir açlık grevi eyleminde tutuklu yakınları da destek amacıyla ölüme yattı. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar açlık grevindeydi… Türkiye’nin dört bir yanında eylem evleri açıldı. F tipi cezaevlerinde tecrit ve baskı uygulandığı iddiaları ise hiç bitmedi, sık sık hastaneye kaldırılan eylemcilere “zorla müdahalede” bulunulduğu öne sürüldü. (Diyanet de, fetva verir, müdahale edilsin diye…)
Ölüm rutinleşti, ölüm istatistik oldu ve ateş düştüğü yeri yaktı. Açlığın girdabında hücre hücre eriyerek yiten her can 5, 10, 15… 75. ölüm diye yansıdı gazete köşelerine… Eylem sona ermediği gibi toplam sayısı 13’e ulaşan yeni yeni ekiplerle ölüm yattı her yaştan gençler…

“Fişek” ayakta tuttu onları: Suya karıştırılmış limon, tuz, şeker ve kuru nane… Sonra tutuklu ve hükümlü limonatası balyoz… Üstüne çay, adaçayı, ıhlamur, kahve, oralet, kakao… Ve akıl sağlığının teminatı B–1 vitamini. İşte bu reçeteyle bir ölüm orucu eylemcisi aylarca dayanabildi.

Yetkililer ise sorunun çözümü için diyaloga yanaşmayıp ölümcül sessizliklerini korudular. Operasyonun ardından içerde ve dışarıda 90 kişi daha hayatını kaybetti. F tipi cezaevleri ve tecrit uygulamaları, şu ana dek 122 insanın yaşamına maloldu.

Dünya böyle bir olay görmedi. 7. yılına giren bir açlık grevi eylemi… Onlar, Kartacalı yiğit General Hannibal’in “Ya yeni bir yol bulacağız, ya da yeni bir yol açacağız”, İtalyan halkının kahramanı Giuseppe Garibaldi’nin, “Sonuna, sonsuza, sonuncumuza kadar direneceğiz” sözlerini şiar kabul ettiler. Tecrit yaşama sirayet etmesin diye mücadele ettiler. Başkalarına yardım için çıktıkları yolda, akıl sağlıklarını yitirip muhtaç kaldılar yardıma… 1996 ölüm orucu direnişinden sonra hafızaları silinenlerle tanışmıştım. Ancak, 1984’te Aysel Zehir’le başlayan Wernicke Korsakoff Sendromu’na (WKS) yakalananların sayısının bugün bin kişiyi aşacağını tahmin bile edemezdim.

Dedik ya, kor bir ateş düşmüştü insana dair her şeye… İnsan belleği, balık hafızasıyla çoktan yer değiştirmişti. İliklere dek işleyen duyarsızlığın berisinde analar ağlıyor, Türkiye’nin cezaevleri alev alev yanıyordu. Öyküleri en sızılı yerinde bitenlerdi onlar… Doyamazlarken gençliklerine, yitip giderlerken birer, onar, uzaklardaki yakınlarının iç acıtan çığlıkları yırtardı geceyi… Elbette kara haber tez gelir. Kor bir ateş yakar, çöküp kalır tüm sevenler. Sessiz sedasız mırıldansa da ölüm, kulaklardan kolay kolay silinmez ezgisi. Meslek hayatımda kaç devrimci gömdüm belki sayısız. Ya da kaç anma töreni yıllar yılı. Kentin mezarlıkları ezber olur bir süre sonra…

Aforoz edilmiş yürekler, seyrek düşmüştü bu kez… Gerçekten herkes neredeydi. Sokaklar, caddeler, meydanlar bomboştu işte. Kentlere sinen korku muydu? Ya da insanoğlu kendi küçük dünyasında mutlu muydu? Belki de bu yüzden, ölümlere ve acılara sırtlarını dönmüşlerdi, yapının bozulmasına göze alarak… Bakıp görmemeye dair bir mahkûmun izleniminden;
“Parklarda ağaç gölgesinde oturanlar, duraklarda otobüs bekleyenler, minibüslerde yolculuk yapanlar, kaldırımlarda yürüyenler hepsini tek tek gözlemliyorum. Hiçbiri kafasını çevirip ring aracına bakmıyor, birbirleriyle konuşmuyor. Yalnızca donuk gözlerini boşluğa dikmişler…”

Hayata Dönüş, içerde ve dışarıda açlık eyleminde ölenler… Anlatacaklarımız bitti mi? Kocaman bir hayır. Önce tüm ölümlerin müsebbibi tecridi kavramak gerek…

Tecritte “seni seviyorum” kelimeleri yasaktır mesela. Direk karalanır. Amerikan emperyalizmi, işbirlikçi, direniş, zafer, faşizm, şehit, hücre, tecrit… Ve daha birçok kelime ambargoludur. Yaşamak için heves verir gerekçesiyle çiçekler de sıkıdenetim altındadır. Deniz kabuğu bile göndericisine iade edilir. Sayımda sigara içilmesi ve hazırola geçilmemesi dayak yeme nedenidir. Pencereden bakmak disiplin cezasınıda berabeberinde getirir. Ailelerin, çocuklarına götürdüğü elbiseler, “Emanetçi personel yok”, “rengi uygun değil”, “düğmeleri ötüyor”, “kot pantolon kontenjanı doldu, kumaş pantolon getirin” denilerek içeri sokulmaz. İnfaz koruma memurları, ailelerden yeni elbise getirmelerini ister. Gerekçeleri şudur; “Eskiler kolay yıpranıyor ve sonra bize iş düşüyor” Kırmızı, bordo, yeşil ve lacivert renkli kıyafet getirilmesi söz konusu bile değildir. Çünkü yeşil asker, lacivert gardiyan rengidir, kırmızı bayrak yapılabilir, bordo ise kırmızıya yakın diye yasaktır. Sonra pil, metal kaşık, bıçak, cam kavanoz, selebant, gazlı ve pastel kalemler, çakmak, makas amaç dışı kullanılacağı gerekçesiyle yasaklanır. “Başka bir şeyleri de boyamasınlar” diye ayakkabı boyası da verilmez. Dışarıdan gelen renkli kalemler, dışarıdan geldiği için yasaktır. Bazı maddeler kantinde satıldığı için yasaktır bazıları ise kantinde satılmadığı için… İspanyolca şiirler yasaktır. Gazete eki olarak verilen Nazım Hikmet, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in resimleri yasak olmamasına karşın yasaktır. Yılmaz Güney ve Pir Sultan Abdal’ın resimleri de keza öyle. Kalın kapaklı kitaplar yasaktır, ancak kapaklarından arındırılırsa serbesttir. Pantolonun paçasını sıyırarak gezmek bir aylık mektup ve görüş yasağını beraberinde getirir. Aylardır duvara asılı olan resimlerin alınmasına karşı çıkmak, soruşturma ve devamında ceza konusudur. Elle hazırlanan mizah dergisinin imha edilmesine karar verilir, herhangi bir matbaada basılmadığı için… Elektrik ve ilaç parası mahkûmun hesabından gelişigüzel çekilir. Sandalye ve masa gibi hücrenin demirbaşı olan eşyalar, eskiyip kırılırsa mahkûm satın almak zorunda kalır. “Gereksiz Olarak Marş Söylemek ve Slogan Atmak” gibi bir suçtan ceza gelir. Kürtçe türkü söylemek, iki ay hak mahrumiyetine bedeldir. Hala, teyze, amca, dayı ziyaretleri ya kısıtlanır ya da savcılıktan izin almak gerekir. Tutuklunun kendi ailesi dışındaki birisiyle selamlaşması ise herkese dava açılmasıyla sonuçlanabilir. Eli kırılan adam, hücrede tek başınadır, mektup yazması gerekir. Vay sen misin yanına arkadaş isteyen… Hemen “ayaklarınla yaz” diye dalga geçilir. Her an “Kırık aynayla tıraş ol” komutu gelebilir. Başka bir hücrede kalan arkadaşınıza bir şey göndermeniz yasaktır. Siyasi kadın tutuklulara tırnak kontrolü dayatılır, itiraz edene hücre cezası verilir. Güvercinlere ekmek vermek havalandırmaya tek başına çıkma cezasına eşdeğerdir. Cezaevlerinin şeffaflaşması için hayata geçirilen Tutukevleri İzleme Kurulları’nın raporlarının kamuoyuyla paylaşılmamasının nedeni devlet sırrı olmasıdır. Tutuklunun başka bir tutukluya gönderdiği mektuba “seminer niteliğinde” denilerek el konulur. Zaten dört sayfadan fazla mektup yazmak yasaktır. Aynı hücrede kalan iki kişinin birlikte fotoğraf çektirmesi yasaktır. Ortak dostlarına, yakınlarına mektup yazmaları da…
Fotoğraf ve mektupta tek olmak zorunluluktur. Aile fotoğraflarını duvara yapıştırmak ise suçtur.

Edirne F Tipi Cezaevi yatan M. Aytunç Altay adlı tutuklu tecrit keyfiyetine bir misal versin: “Yurt dışından yabancı bir dosttan İngilizce bir mektup almıştım. Yine İngilizce cevapladım, ama mektup gönderilmeyip bana iade edildi. Gerekçesi şu; İngilizce olduğu için içeriğini denetleyemeyiz. Peki, cevapladığım o mektupta İngilizce idi, onu nasıl denetlediniz? O zaman İngilizce bilen personel vardı “İyi o zaman, Türkçesini de yazıp vereyim, ikisini bir postalayın” dedim. “O zaman sadece Türkçesini postalarız, İngilizcesini göndermeyiz” dendi. Yani, karşı taraf Türkçe bilmediği için İngilizce yazıyorsun, idare ise sana “Türkçe yaz” diyor. Karşı taraf Türkçe mektuptan ne anlayacaksa!”

Üç kitap sınırlaması ısrarla sürdürülür. Fazla kitap “yaşam alanını daraltır” diye! Her türlü şiir, öykü, yazı ve mektup disiplin kurullarına takılır. Karalanan mektuplar, yakılan mektuplar, daksil ile silinen mektuplar, sansürlenen mektuplar, verilmeyen gazeteler, makas ise kesilen gazeteler… Anlaşılacağı üzere tecridi yaratan koşullar sürer gider…

Kaç mektup aldım cezaevinden, belki yüzlerce. İşte bir hücre hikâyesi:
Kocaeli (Kandıra) F Tipi Cezaevi’nde kalan Barış Alkan, “Sizinle bu satırlarımı durgun, serin ve arada bir yağmur damlalarının sağanağı altında kalan bir günde paylaşıyorum” sözleriyle başlıyor mektubuna ve bir şiirle bitiriyor:

Özlemler Düşlerde Saklı

Kaç zaman oldu
Ayaklarım toprağa hasret
Gözlerim uzaklara bakamıyor
Doğanın rengârenk yüzü
Artık düşlerimde gizli

Her gün her saat
Daracık bir alanda
Beton zeminde yaşamak
Gülün kokusunu unuttum

Yaşamın rengini
Zihnimden dışarı taşamıyor
Kalabalık sokakları özledim
Meydanlara uzanan caddeleri

Şehrin ışıkları şimdi çok uzak
Gülümseyen sevdalar yok
Gelecek yüklü
Çocuk bakışlarını özledim

Mavilik hapsolmuş dört duvara
Parmaklıklar ise onu onlarca parçaya bölüyor

Günler evet günler
Her anı saniye saniye karelenmiş
Uzanıyor bitimsiz yarınlara

Barış, kendi sorunlarını değil hücre arkadaşı Turgut Köklü’nün içinde bulunduğu durumu aktarıyordu yazısında;
“Turgut Köklü yaklaşık 7 yıldır tutuklu ve F tipi cezaevlerine geçişin ardından rahatsızlanıyor. Köklü’nün 3 yıla yaklaşan rahatsızlığına psikologların teşhisi, ‘mizaç bozukluğu’… Ümraniye Cezaevi’ndeki eski Turgut değildi artık. Yerlerde yuvarlanıyor, kendi kendine konuşuyor, uyuyamıyor, kendi içinde bir dünya yaratmış kimi zaman korkuyor, bağırıyor kimi zaman ise en olmadık yerlerde gülüyor. Kimi şeyleri kırıp-dökme (buna ara sıra çaldığı gitarını kırması dâhil), küfürler, sabahtan akşama kadar bağırarak konuşma, şarkı söylemeler, duvara yanan sigara ile şekiller çizmeler… Havalandırma duvarının üç köşesindeki böcekleri, sigara külüyle daire içine alıp bana, ‘Bu dünya, bu Merkür, bu Ay, bu Venüs…’ diye gösteriyor ve ardından ekliyor:
‘Dünyanın uydusu Ay öldü, yerine Venüs aldı’ Çünkü Ay diye işaretlediği böceği ezmişti. Turgut daha sonra havalandırmada şeytan olduğu gerekçesiyle bir kelebeği öldürdü.”

Tecrit koşullarında insan kendi dağarcığına yönelik topyekûn bir saldırıya girişir, yalıtım belleği tümden sarsar. Fizyolojik hastalıklar ve psikolojik rahatsızlıklar dört kat artar. Sonra şipşak muayenelerle sağlıklarının iyi olduğu belirlenir. Cezaevlerinde insanlar kanserden yaşamını yitirir, ölümcül hastalıklara yakalanan tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmayıp hücre ve revirlerde tutulur. Cezaevleri adeta akıl hastanelerine dönüşür. Sadece 2002 yılında hapishanelerde 12 tutuklu ve hükümlü intihar eder. F tipi cezaevlerinde de Volkan Ağırman, Orhan Oğur, Halit Koçyiğit ve Mehmet Akdemir adlı tutuklu ve hükümlüler ya kendini yakar ya da asar. TBMM’de “hapishane ölümleriyle” ilgili bir soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, sadece 2003 yılında cezaevlerinde “eceliyle”, “intiharla”, “cinayetle”’ toplam 158 kişinin öldüğünü açıkladı. Açıklanan bilânço korkunç… Dört duvar toplam 158 kişinin mezarı olmuş…

Akrabaydılar, kardeştiler, ya değişik cezaevlerine gönderildiler ya da aynı hapishanenin farklı bölümlerinde kaldılar. Refakatçiye ihtiyaç duyanlar, tek başlarına hareket edebilmeleri hatta yaşayabilmeleri neredeyse imkânsız olanlar, yani ölüm orucu eylemcileri ve sakat kalmış kişiler tekli hücrelere konuldu. Hafızasını yitirmiş iki ya da üç mahkûmun (Örneğin Wernicke Korsakoff’a yakalanan Deniz Yıldız, Celal Gezer ve Uğur Karademir aynı hücredeydi) bir arada tutulmasına mantıklı bir yanıt arıyorum. Bulamıyorum.

Unutulmasın açlık grevlerinde zaman ölümün lehine işliyor. Ve bu nedenledir ki ölüm ve yaşam arasındaki çizgi uzun zamandır “kıldan ince kılıçtan keskin”… Adli Tıp bu duruma Agoni diyor. Ölüm orucu hala sürüyor ve bu kitabın ikinci bölümü şimdiden yazılıyor. Tecrit koşullarının ortadan kaldırılması için son günlerde yeniden kamuoyu oluşmaya başladı. Avukat Behiç Aşçı’nın eylemi, suskunlar cephesinde ses getirdi. Bunca acının ortasında sevindirici bir gelişme. Dilerim, “123. ölüm yaşanmasın” çığlığı yerini bulur. “3 Kapı–3 Kilit” biran önce açılır. Tecrit karşıtlarının umudu bu… Hem ne demiş şair, “Daha gelmeyecek mi bahar, daha gülmeyecek mi ağlayanlar…”

Not: Kitaba son söz yerine, cezaevleri tarihçesi konuldu. Dünya ve Türkiye cezaevlerini anlatan binlerce belge incelendi ve özetlendi. Kolay okunabilmesi için fazla ayrıntıya girmedim, kendi anı ve gözlemlerimi de aralara serpiştirdim. Kitaba sondan başlanmaz diyeceksiniz belki ama sorunun kavranılması adına öncelikle tarihçeyi okumanızı öneririm. Ayrıca gerçek yaşanmışlıkların içine kurgusal bir öykü yedirdim. Veya tam tersini yaptım. Bilmiyorum. Belki de bu kitap, hafızasını yitirmiştir. Kim bilir…

Evet. Sessizliğe Karşı’yı 19 Ocak 2007 Cuma günü böyle bağlamıştık ve kitap, matbaanın yolunu tutmuştu. Aynı saatlerde bir güvercin arkasından vuruluyordu. Gazeteci Hrant Dink, Şişli’de güpegündüz katledilmişti. Behiç Aşçı ise kurşun sesinin duyulacağı mesafede ölüm orucunu sürdürüyordu. Akşam saatlerinde aydın katline karşı binlerce yürek sokaklara döküldü. Şoven kurşunlardan ve linç girişimlerinden bıkan halk, artık tepkisini ortaya koyuyordu.

Behiç’in durumu ise ağırlaşmıştı. Hafta sonu böyle geçti. Gergin bir bekleyişle… 22 Ocak 2007 Pazartesi günü öğle saatlerinde Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlandı. Alelacele… Toplumun ikinci bir ölümün yükünü kaldıramayacağını düşünen devlet ve hükümet en nihayetinde harekete geçmişti. Hayatın gerçeği ölümlerden yaşamın doğmasıydı. 3 kapı–3 kilit önerisi ete kemiğe büründü, haftada 10 saatliğine de olsa tecrit delindi. Gelişmeler üzerine akşam saat 19.00’da ölüm orucuna ara verildi. (Neden sona erdi yerine ara verildi denildi? Çünkü genelgenin eksiksiz uygulanıp uygulanmadığının takibi gerekiyordu. Daha önceki açlık grevi eylemlerinin ardından verilen sözler tutulmamıştı)

1996 ölüm orucu eylemi sonlandığında Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısındaydım, şimdi Pay Apartmanı’nın önündeyim… Sivil toplum örgütleri temsilcilerinin konuşması sırasında çevremi kolaçan ediyorum. Ne çok tanıdık yüz… Yıllardır tecridin kaldırılması için mücadele edenler… Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler… Refakatçiler, hukukçular, sanatçılar, gazeteciler… Bıkmadan slogan atanlar, birbirlerine sarılanlar, ortak gözyaşı dökenler. Herkes kendi anısının peşine düşmüş. Demek bu yüzden tutuklu ve hükümlü yakınlarının yanakları ıslak… Ölüm orucu eyleminde iki kızını yitiren Ahmet Kulaksız’ın elinde megafon var. Kendisini kucaklamaya gelenlerden fırsat bulduğu an konuşuyor:

— Birazdan Behiç aşağı indirilecek. Sese karşı aşırı duyarlı… Lütfen sessiz olun. Mikrop kapmaması için uzak durun.

Behiç eyleminin 293. gününde sedyeyle dışarı çıkarıldı. Vicdanı tekrar uyandıran adama ilgi büyük. Onu görmek isteyenler adeta birbirini eziyor. Bu bir sevgi seli… Behiç, kendisine karanfil atanlara el sallıyor. Sonra ambulans hastaneye yöneliyor ve şenleniyor ortalık… Sokağı trafiğe kapatanlar halaya duruyor. Önce “Omuzdan Tutun Beni” ardından “Mitralyöz”… “Behiç Aşçı onurumuzdur” sloganları ve “Haklıyız Kazanacağız” marşı… İnsanın içini acıtan hıçkırıklar ve ağız dolusu kahkahalar… Hüzün ve sevinç…

122 insanı aramızdan alan 600’ü aşkın sakata yol açan tecrit karşıtı eylem tamı tamına 2285 güne yayıldı. Bu, milyonlarca cana mal olan 2. Dünya Savaşı’ndan daha uzun bir süreye denk geliyor. Direniş başlarken doğanlar bugün ilkokul öğrencisi… Düşünün Dink’in katil zanlısı Ogün Samast açlık grevinin ilk günlerinde henüz 10 yaşında masum bir çocuktu. Tarihte benzeri bir direniş yok. Ne eski çağlarda ne de asri zamanlarda…

Benim duygularım ise karmakarışık. İlk kitabım yaşama dair bir muştu gibi. Yazmak için uzun zaman uğraştım ve kitap raflardaki yerini almadan eylem bitti. Kazanan çözüm oldu. Bahtiyarım.

Keşke kitabı daha önce mi kaleme alsaydım? Nedense aklıma takılan ilk fikir buydu. Biliyorum çocukça ama… Neyse… Lafı uzatmayayım. Sadece Sessizliğe Karşı’nın bendeki değerinin katlandığını hissettim ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Ona bundan böyle ‘uğurlu kitap’ diyeceğim. Bilesiniz. Tecridin bitmesini ben de hayli zamandır bekliyordum. Ve şuan sınırsız bir rahatlamanın esiriyim. Üstüne üstlük neşem yerinde ve sanırım çenem düştü. Bıraksalar bıkmadan usanmadan günlerce içinde bulunduğum ruh halini anlatırım. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. İnanın… Ancak “ makineler beklemez…” Yayıncı arkadaşım nihayet uyardı: “Vakit dar, mutlaka matbaaya ulaşılmalı. Baskı durdurulup, mutlu bir son yazılmalı…”

İstanbul – 23 Ocak 2007

Alper TURGUT

BİRİNCİ BÖLÜM

Ramon, artık yükünü taşımayı reddeden ayaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Zor bir andı. Yine de insanüstü bir gayretle kan oturan gözlerini olabildiğince açtı. Başını döndüren binlerce şimşek çaktı sanki ve o hiçbir şey göremedi. Sonra ağır ağır kapattı gözlerini, ardından bileklerinde hala kelepçe izleri bulunan ellerini, götürdü yüzüne, iyice bir ovuşturdu. Aslında farkındaydı, lanet hücresinde olmadığının…
Sadece ne zamandır yumuluydu gözleri, işte onu bilmiyordu, bilemiyordu. Karanlık adamakıllı bulaşıcıydı, nasıl da sirayet etmişti hücrelerine. Ruhu ise tarifsiz bir cenderedeydi. Sıkılıyordu ha bire ve hiç durmadan.
Belki tükenmişliğin sınırında belki de yasaklı kentin kapılarındaydı. Tekrar tekrar denedi, görmek için. Ve en nihayetinde zifiri delebildi, açtı acıyan gözlerini olabildiğince… Yaşamı bir kara delik gibi içine çeken sinsi ve kuzguni koyuluk, ağır ağır dağıldı. Bulanıklık kayboldu, görüntü netleşti. Yanılmamıştı. Dışarıdaydı. Hiç görmediği kuzey ışıklarından çok uzakta, yoğun duyguların kucağındaydı. Dudağının kenarına yapıştı, hafif bir gülümseme.

Nedenini henüz kavrayamadığı, anlatılmaz bir rahatlamayla birlikte, ter içindeki sıkılı yumrukları gevşedi. Kendine gelebilmek için şöyle bir silkelendi, ardından ellerini alnına siper etti, taradı ufku. Fırtınaya yakalanmış gemicilere özgü fevkalade bir ciddiyetle kendi limanını aradı. Hudutsuz bir laciverdin kıyısında, ıssızlığın tam ortasında, her hangi bir yerdeydi. Tam tepedeydi güneş, tümden kızıla kesmiş ve belki de hiç bu kadar parlak olmamıştı. Yağmur ise yeni dinmişti besbelli, çünkü toprağın genzini yakan kokusunu alıyordu. Gökkuşağını bulmak için çabaladı ama nafile… Artık yoktu.
Çırılçıplaktı bedeni. Yabancı bir dünyada, anadan üryan bir başına kalakalmıştı. Hafif bir yel esti, tüyleri diken diken oldu. Ürperdi. Tarak girmeyen, dalgalı, ak düşmüş saçlarını rüzgâra bıraktı, gözlerinde bin anlam hüzünlü hüzünlü baktı.
Fasit bir daire içindeydi bilinci. Kısırdöngüdeydi. Bir türlü sıyrılamıyordu, ne yapsa kurtulamıyordu. Beynindeki labirentte dolaşmaktan, yıkıcı yorgunluğunun farkına varamamıştı. Tökezledi. Kendine uygun bir yer arama zahmetine katlanmadan, çöktü kaldı. Göğüs kafesi körük gibiydi. Derin derin soludu. Dinlenmeliydi.

Gölgeler ardındaydı hala, sırra erişmek şöyle dursun, içini kemiren duygular sise dönüp, sarmıştı bilincini…
“Boşver… Sisi dağıtamazsın, ellerini, kollarını çılgınca sallayarak, ya da avurtlarını tüm gücünle şişirip püf diye üfleyerek…” diye söylendi kendi kendine, hınzır gülüşüyle yüzü aydınlanmadan hemen önce…
Olmayan saatine baktı, durmuştu çoktan. Saat, gün, ay bir yana bulunduğu yılı dahi hatırlamıyordu. Kulak kabarttı, gümbür gümbür çarpan kalbinin sesini duydu, başka hiçbir şey… Bedenini mahkûm eden fanusundan kurtulmuştu kurtulmasına ancak bilmecesini çözecek güce erişememişti henüz. Gerçek veya hayal, uğursuz zindanının yoz hücresinde değildi. Keyiflendi.

“Kafam durdu sanırım, hem ben burada ne arıyorum?” diye huysuzlanmaktan da geri kalmadı. Çaresizce kaşıdı başını, hafızasını yokladı. Düşündü, düşündü, düşündü. Ve birden kendi hikâyesi en ince detayına dek usuna üşüştü. Doldu kara gözleri, derinden sarsıldı. Sicim gibi indi ne zamandır biriktirdiği gözyaşları;

— Ah yaşam dediğimiz en kutsal hazinemiz. İşte ben onu kaybettim.

Anılar canlanıyordu eksiksiz. Topyekûn hatıralar… Acı ama gerçek, öyküsüne noktayı kendisi koymuştu. Ve hayatı bir film şeridi gibi aktı gözlerinin önünden. Çocukluğu, gençliği, öğrenciliği, işi, eşi, eylemler, cezaevi, açlık grevi, ölüm. Evet, kendi ölümünü gördü, sonra cenaze törenini…

Çarçabuk karalanmış kızıl pankartlarda kendi ismini seçti, hayal meyal. Sonra orak çekiçli bayraklarıyla gençler ve kapkara giyinmiş analar göründü. En son tabutu geçti önünden, dalgalar gibi çoğalan eller üstünde. Devasa topluluk, yeri sarsan kararlı adımlarla tozu dumana katıp yürüyordu, mezarlık istikametinde. Ağır silahlarını kuşanmış ve yüzleri miğferleri altında daha da kararmış askerlerin yakınından kol kola geçtiler. Cani bakışlı keskin nişancılar yerleştirilmişti dört bir yana ve onların pis parmakları, usul usul okşuyordu, cinayete meyilli tetikleri. Ancak hedefte olmalarına rağmen kimse onlara aldırmadı. “İsterlerse vursunlar hem nasıl olsa bizim katiller arkadan saldırmaya alışkındır” diyerek döndüler sırtlarını.

Herkesin yakasında, yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafını gördü. “Hım” dedi. “Tam isabet! En sevdiğim resmim.” Sonra mahşeri kalabalığın arasından kar maskeli bir adamı seçti gözleri. Çevresindekiler, gizemli adamın güvenliğini almıştı. Ramon, “kim olabilir?” diye düşündü. Bulamadı. Tören başlıyordu. Adam heybetli sesiyle konuşmaya başladı. Herkes sustu, pür dikkat kesildi. Kod adı “Direnç Yoldaş” olan Ramon’u anlatıyordu adam. Özellikle de, O’nun son anlarını. Duygulandıkça titreyen sesi tanıdı Ramon.
Salazar’dı bu. Önce düşmanı, sonra dostu, hem gardiyanı hem de yoldaşıydı. Uzun uzun konuştu Salazar. Anlattıkları doğru mu yanlış mı, tastamam mı, yoksa eksik gedik mi, cümleler sade mi süslü mü? Hiç biriyle ilgilenmedi Ramon. Bildiklerini dinlemek istemedi. Zihni meşguldü. Tanıdık birilerini arıyordu gözleri. Salazar, “Ağaca kökler, gerçeğe ise ayakta ölenler hayat verir” diyerek Jose Marti’yle bitirdi konuşmasını. İnsanlar birbirine daha da sokuldu. Yumruklar sıkıldı, göğe yükseldi. Alkış ve sloganlarla can buldu mezarlık. Kendine adanan sloganlar, ağızlarda şiir olmuş, coşkuyla söylenen şarkılar ve marşlar, matem törenini, kısa sürede şenliğe çevirmişti. Onlar, Meksika’da kutlanan “Ölüler Bayramı”nda olduğu gibi, akşam evlerine gidince, Ramon için de masalarında mutlaka yer ayıracaklardı. Sandalyesi boş da olsa, sofranın en özel yerine yerleştirilecek, önüne ise Güney Amerika mutfağından nadide eser niteliğinde yemekler ile alkolü kanı kaynatan kıpkırmızı bir şarap konulacaktı.

Ramon, hep böyle bir cenaze merasimi istemişti. Mücadelenin en kor zamanıydı, ölüm her an yanı başlarındaydı. Yoldaşlarına söylemişti bu arzusunu… Onlar, “Hayır sen ölmeyeceksin” çiğliğine düşmemişler, sadece “olur” anlamında başlarını sallamışlardı. Daha dün gibiydi, nasıl unutabilirdi ki. Sevdikleriyle birlikteydi.
Güney Amerika’nın aman vermez cangılında kır kadrolarını eğitiyorlardı. Yeni yetme gerillaların iz bırakmadan sıçma, yemek yeme, ateş yakma talimleri henüz yeni sona ermişti. Yorgundular, ölesiye… Nöbetçiler dışında tam tekmil kamp ateşinin çevresine toplanmışlardı. Birbirlerini gözleriyle seven bir avuç adam ve kadın, tınısı iç acıtan gitarlarının eşliğinde özgürlük kavgasının türküsünü söylüyordu. Doğa bile susmamış, sesin her rengini içeren kendi şarkısıyla katılmıştı, yüreklerini yarına ayarlamış olanlara. Ramon, kütüklüğünü düzeltmiş, otomatik tüfeğini dizine dayamıştı. Tadı bozuk, hafif ılık, çokça acı kahvesini yudumluyordu;
“Ben de sizler gibi bu davanın gönüllüsüyüm. Mücadeleye, her türlü riski göze alarak girdim. Kavga içinde işkence görmek, hapislik, sakat kalmak ve elbet ölüm de var. Bunlar kaçınılmaz. Gerilla, adanmışlığın ete, kemiğe bürünmüş halidir ve çoktan Amerika’nın tarihine geçmiştir. Utkusu kurtuluş olanın, bugünden bir şey bekleme hakkı asla yoktur. Unutmayın, Che, bir mitralyöz sesi ister, cenazelere ağıt yaksın diye, bir de düşen gerillaların kemiklerini örtmek için Kübalıların gözyaşlarından mendil. Ve ‘başka hiçbir şey’ diye ekler. Aynı şekilde ölmek tüm devrimcilerin düşüdür aslında… Hislerim kuvvetlidir. İçime doğuyor, devrime ulaştığımız günü göremeden öleceğim. Kadercilik değil bu. Cüretkârlık. Daha doğrusu kendimi bilmek… Söz verin bana yoldaşlar. Düşman almasın cesedimi, beni vatanımıza kendi ellerinizle gömün. Mezarımın başında sadece ama sadece şunu söyleyin. O, bugün için yaşadı, bayrak artık bizdedir…”

Buğulu gözlerle kendi cenaze törenini izliyordu. Kuşbakışı. Uğurlama sürüyordu. Katafalk kurulmuş, sırasıyla tanıyıp, tanımadıkları, saygı duruşunda bulunmak üzere, çiçek bahçesine dönüştürülmüş tabutunun başındaki yerlerini almışlardı. Annesi ve kız kardeşleri el ele çıkageldi. Güçlükle ayakta durmaya çalışıyorlardı. O seslendi, bulunduğu yerden;

— Metin ol anam, metin ol.

Bir evlat ölürken bir evlat doğardı. Bin yıllardan beri bu böyleydi. Analar bizi biz eden toprak gibiydi. Doğurganlıksa mevzu bahis, onlar birbirleriyle durmadan yarışırlardı.

Ramon, “Ayrılık zor, bensiz ben daha zor” dedi ve devam etti; Tarifesiz bir sefere çıkıyorum…

Bavulumda itinayla derleyip topladığım
Hayallerim, hatıralarım ve umutlarım
Elimde eskimiş tek gidiş bileti
Ve muğlâk bir maske suratımda

Gemi koptu iskeleden
Benden çok uzak artık
El sallıyorum arkamdan
Yana yakıla tarifsiz

Taşıyamadım boşluğumu
Çöktüm olduğum yere
Puslu bir günün,
En zamansız saatinde

Kalabalık kaynaştı ve tek bir kırmızı gül elinde, Dolores göründü, onun kalbi durdu. Ramon’un en sevdiği ve ona en çok yakıştırdığı gök mavisi rengi elbisesini, üzerine biraz dar gelse de giyip gelmişti. Hamileydi karısı. O güzelim zülfünü düzeltti elinin tersiyle, devrimci kocasının şövalye ruhuna taziyelerini sunmak için emin adımlarla ilerledi, vakur. Yılların ağırlığı ve katmerleşen acısı, yüzlerinde suret bulmuş iki yaşlı kadın, Dolores’in kollarına girmek için öne çıktı. Yıkılmasın diye. Dolores mağrurdu, tek kelime etmeden tereddütsüz reddetti. O, Ramon’un bebeği dışında, yüreğini de taşıyordu. Kadınlar anladı, geriye dönüp kalabalığa karıştılar.
Tabutunun önünde durdu Dolores, bir tanrıça kadar güzel ve içinde fırtınalar kopsa da bir heykel gibi dimdikti. Seslendi kocasının yoldaşlarına, “Son bir kez görmek ve öperek uğurlamak istiyorum.”
Gurur duydu onunla Ramon.

Emiliano Zapata… “Dizler üstünde yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyen Meksikalı adam. Zapatistalara adını veren, köylü hareketinin ışıklı ismi… Ve bir kadın, 5. Alay canı ve kanı pahasına Madrid’i savunurken Zapata’nın bu sözünün üzerine No Pasaran’ı (geçit yok!) ekleyen… 1930’lu yılların sonuydu, yer İspanya… Faşizm destekçisi uğursuz Kondor Lejyonu’na karşı, Uluslararası Tugay’ın yaratıldığı, farklı uluslardan komünist, sosyalist, anarşist ve devrimcilerin akın akın Franco faşizmine karşı savaşmak ve ölmek için koştuğu ülke. Zil, şal ve gülden daha çok, kan rengiyle anılan, yıkılan barikatlarına rağmen direniş, isyan ve cesaretin yurdu. Dolores İbarruri idi kadının adı, “La Passionaria” denilirdi ona yani nam-ı diğer “İhtiras Çiçeği”… Ramon’un sevgili eşi Dolores, adını işte böyle bir kadından almıştı.

Vatan, devrim, özgürlük, emek, ekmek ve iki canlı karısı… Aşk acısı böğründe, avaz avaz bağırdı Ramon, sesi duyulamadı. Kucaklamak gayretiyle açtı kollarını, kocaman. Başaramadı. Dava bayrağına sarmadan önce, ona gösterdiler kocasını. O sevdi yüzünü, Ramon ağladı. Dolores’in gözlerine son defa bakabilmek için çabaladı. Nafile… Yas gözyaşlarının kalbe gittiğini anımsadı. İç geçirdi. Her hangi bir dokunuşa, söze ihtiyaç duyarak, ıstırap içinde “Zincirleri kıralım, düşenleri gömelim. Hayat hüküm sürsün” diye feryat etti. Ve nedense devrimci olmasına yol açan babası düştü aklına, onu onurlandırdığını hissetti, hüznü bir anda tebessüme dönüştü. Pişmanlık duymadığına emindi. Yaşayamadıklarına hayıflandı o kadar. Biliyordu hayatla olan bağını ölümün bile çözemeyeceğini… Dolores’e son defa el sallarken ıslıkla bildik bir şarkı tutturdu. Kendi gösterisine katıldıkları için alkışlarla uğurladı, yaşayanları. Sonra onu toprağa verdiler.

Sahne değişti. Oturduğu yerde buldu kendini; “Eh işte son perdeyi de kapattık. Şanslı sayılırım. Çünkü ne istediğimi bilerek büyüdüm, yaşadım ve öldüm. Uyanmaksa bin yıllık uykudan uyandım, gülmekse ağız dolusu güldüm ama en çok kendime hazırladığım sonu beğendim.”

Ardından can alıcı “çektiğimiz bunca acıya değer mi?” sorusu bir kez daha döküldü dudaklarından… Gönülden yanıtladı; Evet. Evet, kocaman bir evet… “Ya delicesine severken arkada bıraktıklarımız ne olacak?” sorusunu ise gereksiz buldu. Daha doğrusu sormaya ihtiyaç duymadı. Yanıt veya kanıt peşinde değildi hani…

İnsanoğlunun yapamayacağı şey yok diye düşündü; “Tercihlerimiz bizi kanatır veya yeniden yepyeni bir şekilde yaratır. Bizler gibi olanlar da var, hiçbir değere saygı duymayan, tapon duygularla ömürlerini heba eden, sömürü çarkına destek veren, işkenceyi meslek edinen ve çıkarları dışında kıllarını kıpırdatmayanlar da var. En kötüsü ise kendilerini ‘tarafsız’ payesiyle ödüllendiren tepkisizler.”
“Yavaşça ölür onlar” dedi ve ezberinden okudu Pablo Neruda’nın şiirini;

Yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler,
izzetinefislerini yıkanlar
hiçbir zaman yardım
istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklara esir olanlar,
hergün aynı yolları
yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
ihtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar
yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler
aşkta ve işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.

Sınırsız bir rahatlama hissetti. Bıraktı kendini huzurun kollarına, uyuya kaldı. Düş mü gerçek mi, uzak mı yakın mı, dün mü bugün mü yarın mı, hiçbir şeyin tam olarak kavranamadığı yarı uyku halinden, insanın iflahını kesen, deli dolu bir yağmurla uyandı. “Ama ne sağanak” dedi içinden. Silkelendi. Üzerine düşen her damlayla birlikte, sulusepken kurgular ve kevgir etkili anılar sükûn etti, zihni bulamaca çevrildi. O, hatıralar denizinde yüzerken dekorun değiştiğinin farkına varması imkânsızdı.

Tılsımından mıdır bilinmez, bazen görülmezi görür insan. İşte öyle bir andı. Önce en sızılı yerinde öyküleri bitenleri, buldu gözleri. Onlar, sağlıklı insan bedeninden çoktan vazgeçmiş artık bir deri, bir kemiktiler. Aceleleri varmış gibi, sanki yeniden nefes alıyorlarmış gibi, aç ve susuz koşturdular önünden, olmayan ekmeğin kokusunu hissetmiş, çalmayan yemek kampanasını duymuşçasına…
Kıyaslamak için bir onlara baktı bir de kendisine, benzerlikleri kaçınılmaz buldu. Her zaman övündüğü kendi sağlam bünyesinden de artık eser yoktu.

Onları kaybettiğinde gözleri, daha neler görebileceğinin farkında bile değildi. Çok geçmedi, karşısında belli belirsiz siluetler belirdi, o serap sandı. Aynı anda bugüne dek hiç duymadığı bir dilden yapılan konuşmalar ilişti kulağına. Fısıltıydı önceleri, sonra büyüdükçe büyüdü ses, gök gürültüsü oldu. Kısa bir süre sonra çıkageldiler. Gördükleri karşısında Ramon’un göz bebekleri büyüdü, şaşkınlıktan az daha küçük dilini yutacaktı.

Emeklemekten sendelemeye terfi eden bebek irisi çocuklar gibiydiler. Düştüler, kalktılar, adımlarını yalpalaya yalpalaya attılar, zikzaklar çizdiler. Sonra yere kapaklandılar yine. Soluklanıp, tekrar tekrar tekrar denediler. Kâh umutsuzluğa kapılıp ağladılar, kâh sevinçten kanat çırptılar. Hamsin rüzgârını alıp artlarına ilerlediler… Sanrılar çağında, hudutsuz bir laciverdin kıyısında toplanmak için…

Ramon’un kuşkusu kalmadı. Dünya saydam bir cam küreydi. Ölüm ve yaşam arasındaki perde ise şeffaftı ve birden aralanmıştı. Anlam yüklemedi Ramon, zaten onların, ağırdan alıp Araf’ta kalanlar, hafızalarını yitirip sakatlananlar, yani Korsakofflular ordusu olduğunu bilemezdi.

Yolculuk süreceğe benziyordu. Artık belirli bir hat ve istasyon yoktu. Ramon kendisini, insanlık tarihinin gördüğü veya görebileceği en ihtişamlı sofrada buldu. Nedense bunu bekliyordu. Bu yüzden pek de şaşırmadı. Çölde bir vahaydı adeta, bir palmiyeler bir de develer eksikti.

Ramon ellerini ovuşturdu. “Meçhul son durağa dek, sanırım tüm aç ve susuzlar için ihtiyaç molası burada veriliyor” diye düşünmekten de kendini alamadı. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Yaşlı gözlerle taradı etrafını, “Deliriyor muyum yoksa?” sözleri döküldü ağzından. Çevresinde şiş karınlı, güler yüzlü, kapkara gözlü, adeta şirinlik muskası bir sürü çocuk. Saldırıyorlardı, tepeleme dolu yemeklere… Acımak değil asla, belki hüzünlü bir sevecenlik o kadar.

Ne ararsan vardı, sebze, meyve, et, balık, şeker, pasta, dondurma. “Açlar için iyi bir ödül” dedi. Oturdu çocukların arasına, dilin hükmünü yitirdiği yerde, kaynaştılar çarçabuk. Kahkahalar zincirlerinden boşaldı, aynı kaderin destek verdiği dostlukla, derin bir sohbete daldılar. Güneş ısıtırken kemiklerini, ölümün soğukluğundan arındıklarını hissediyorlardı. Ramon, elleriyle besledi onları, kendisinden sonra doğacak çocuğunun yerine koydu istisnasız hepsini…
Kendi kendine söyleniyordu; “Dünyada her dakika 12 çocuk açlıktan ölüyor. Demek bir saatte 720, bir günde 17 bin 280 çocuk. Bunun haftası, ayı, mevsimi, yılı var. Ortalama bir insan ömründe kaç bebek, kaç çocuk can verir. ‘Açlık kılıçtan keskindir’ derler. Boşuna dememişler. Tanrı belasını versin kapitalizmin ve parasını çarçur eden zebanilerin…”

Tatlı uğraş sürerken, nefesinin koktuğunu fark etti. Bomboştu midesi, kazındıkça kazınıyordu. Kaçan öğünlerden vazgeçti, en son ne vakit karnını doyurmuştu. Bilmek mümkün değildi. Üzerinden bir ömür geçmişti neredeyse. Kaybolan açlık hissi, korkunç bir şekilde geri dönmüştü. Gözü döndü ve kararını aniden verdi, o da, çocuklar gibi ne varsa hepsinden tatmalıydı.

İlk lokmayı ağzına atmadan önce çok eskilere gitti. Bir zamanlar yeni arkadaşları gibi o da çocuktu. Parası yoktu. Pamuk şeker yapan satıcının karşısındaki yerini alır, kendisi gibi fakir akranlarıyla yalanıp dururdu. Yırtık cebini karıştırırdı, büyük bir umutla, olmadığını bildiği meteliği arardı. Kendi yavrularına ekmek parası götürmekten başka çaresi olmayan adam, onları kovar, onlar da sadece hayallerini doyurmuş olmanın verdiği buruklukla yoksul evlerinin yolunu tutarlardı. Her ne hikmetse bazı alışkanlıklarından kurtulamıyor insan, yaladı dudaklarını…

Kekremsi bir tat ile haşır neşirdi damağı ve çoktan unutulmuştu aromalar. Kıtlıktan çıkmışlara özgü bir iştahla son yemeğini yedi. Tıka basa doldurunca midesini, yerde kuru bir ot bulup, karıştırdı dişlerini. Yine de eksikti bir şeyler. Demli bir çay doldurdu kendine, üstüne bir de sigara yaktı. Nasıl da keyiflendi. Kısa bir süre sonra üzerine büyük bir ağırlık çöktü. Hazımsızlığın bile özlenecek bir şey olmasına hayret ederek, mutlulukla gözlerini yumdu. Tekrar açtığında hücresindeydi. Açlık grevi sürüyordu Ramon’un, hayal gücüne alkış tutacak mecali yoktu. Che’nin “herkes düşlerinin büyüklüğü oranında özgürdür” sözünü hatırladı, hücresinden hem büyük ufkuna hem de düş tanrısına övgüler yolladı, canı gönülden…
Hücrenin demir kapısı ağır ağır açıldı. Belki de hayalden gerçeğe açılan tek kapıydı bu…

Gardiyanlar önde askeri doktor arkalarında, mezarlıktan bozma el kadar hücreye doluştular. Ramon, kan, ter ve irin içerisindeki şiltesine sırt üstü uzanmış, gözlerini tavana çakmıştı. Her türlü hareketten muaf, kıpırtısız duruyordu. Yıldızlarını omzuna almış, subay kıyafetli doktor, saçı, sakalı birbirine karışmış, iskelet görünümündeki adama baktı, duygusuzluğa teknik yaklaşım adını veren birçok meslektaşı gibi mimiksiz görevini yaptı. Sonra gardiyanlara döndü, robotlara bile rahmet okutan bir tonla verdi komutunu:

— Mahkûm ölüyor, hastaneye kaldırılsın.

Emir onları hareketlendirdi. Onu özensiz, alelacele hatta karga tulumba sedyeye yerleştirdiler. Ramon’un bedeni, ağrının acısıyla kasıldı, artık ender bulunan tarihi bir kristal vazo gibi hassas ve kırılgandı. Düşeceğini ve tuz buz olacağını sandı. Yılların, yaşanmışlıkların, darda kalmanın, işkencenin ve yaraya tuz basmanın yıkamadığı beden, açlık greviyle eriyip tükenmişti.

Sedye kapıdan çıkıp, maltaya vardığında, her hücreden harikulade bir dayanışma senfonisi yükselmeye başladı. Vurulan demir kapılardan çıkan sesler, sloganlara tempo tuttu. Çünkü aynı özlemle yoğrulanlar, son bir kez sarılamadıklarına veda ediyorlardı. Kimi ağlıyor, kimi öfkeden tepiniyor, kimi yakışıklı bir sesin başlattığı baş döndüren bir direniş şarkısına, coşkuyla katılıyordu. Her açıdan değişik bir merasim töreniydi. Açlık grevindeki diğer yoldaşları ise, sessizce ve sadece ve sadece yürekleriyle uğurluyordu Ramon’u…

Kaburgaları sayılan göğsü, gururla doldu, taştı. Dudakları kıpırdadı, sayıklar gibiydi. Açlık kokan ağzından cılız bir ses güçlükle çıkabildi:

— Direnin, sonuna kadar direnin. Başlarınızı ve sıkılı yumruklarınızı dik tutun. Zaferin er ya da geç bizim olacağını, asla unutmayın. Son sözümüzü daha söylemedik. Şimdilik elveda yoldaşlarım, kurtuluş günü görüşeceğiz.

Yüreği çifte su verilmişçesine çelikleşmişti. Her vedalaşmada olduğu gibi Ostrovski ile seslendi;

Uygun adım yürüyelim yoldaşlar
Yürüyelim ateşe, göz kırpmadan
Kurşunların ötesinde
Bizi bekleyen hürriyet var

Söylediklerinin duyulup, duyulamadığını öğrenemedi. Canının çekildiğini hissediyordu. Artık tepki veremiyordu. Ölümün eşiğinde, yaşamın kıyısındaydı. Esmer gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Aklına son düşen biricik aşkı Dolores idi. Bayılmıştı.

Cezaevi insan eliyle yapılmış cehennemi bir yapıydı. Yürek yangını esaretin yansıması, soluksuz ve sonuçsuz suskunluğun adıydı hücreler. Ramon ve yoldaşlarını, şeytani dişleri arasına alıp öğütmüş, yiyip bitirmişti.

Tıpkı efsanevi İngiliz şairi Lord Byron’un Cihillon Mahpusu şiirindeki gibi;

Zindandaki en küçük kardeşimin
Tertemiz bir ruhu vardı
Savaşmayı da bilirdi öğrenmişti bizimkilerden
Yapılıydı, geniş omuzlu, yiğitti
Alçakça ölmektense prangalar içinde
Savaşta dünyaya meydan okuyup
En ön safta can vermeye hazırdı

Sevgili baba ocağımızın
Dumanını tüttürsün istedim, olmadı
Ruhu zincir şakırtıları içinde
Bir yıldız gibi kaydı
Sessizce yığıldığını gördüm

Burçların, yüksek dağların avcısıydı oysa
Geyikleri, kurtları kovalardı
Ayakları prangalı yaşamak onun için
En büyüğüydü mutsuzlukların
Felaketi oldu bu zindan…

Güney Amerika’nın omurgası, And dağlarıydı. Heybetli, mağrur. Tam yedi ülkede uzanırdı. Ve yeryüzünün en büyük yüzey şeklini oluştururdu bu görkemli sıradağlar. Her ezen ve ezilen hikâyesinde olduğu üzere, düzlüklerde kol gezen zalimlikten kaçanlar, onun yalçın kayalıklarını da mesken eylemişti. Yüksek geçitleri, erişilmez patikaları tek adresiydi, sığınmacıların. Kim ne derse desin, dağların da hafızası vardır. O nice nesiller görmüş, nice nesiller gömmüştür. Kahramanlarıyla anılır dağlar ve bitip, tükenmeyen efsaneleriyle. Her çağda, destanlara yataklık yapar ve dört bir yanı, baştan çıkarıcı hurafeler sarar. Basbayağı, sıradan algılarla kavranılmaz sanılır. Oysa apaçık ortadadır gerçek. Yatar sere serpe…
Hayatın suyu da ondadır. Ab-ı hayat. Katliamlara karşı, içindeki pınar taşar, gözyaşları sel olur, akıp gider, yamaçlarından. Ta ezelden beri bir baba, bir ana gibidir. Deniz görmemiş tüm şehirler, kasabalar ve köyler, ona sırtını dayamıştır. Geçmişin kâfi gelmediği noktada geleceğin yükü de ondadır.

Ramon’un kasabası da bunlardan biriydi. Yerli ırkın bütün güzelliklerini taşıyan anası, gebeydi kaç zamandır. Günü gelmişti. Tohum çatlayacak, Ramon hayata “merhaba” diyecekti. Guruldayan küçücük midelerini doldurmak isteyen kuşların, çığlık çığlığa kanatlarını çırptığı saatlerde, yüzünü güneşe dönmüş kendine özgü tahtadan küçük bir dağ kulübesinde, doğuma yatmıştı annesi. Hava sıcak mı sıcaktı ve envayi çeşit meyve vardı ağaçlarda… Bereket, fışkırıyordu topraktan.
Sancı anasının yüzünü ekşitmiş, buram buram terlemişti kadın. Küçük evi dolduran endişenin, kendine has kokusu, kaynayan suyun buharıyla çoktan buluşmuştu. Yardım için çırpınan genç kızların koşuşturmaları, bilmiş, sert suratlı yaşlı kadınların, ters bakışları altında duraksıyor, anne adayının feryatları yoksul odanın duvarlarında yankılanıyordu. Kan ter içinde, sancılı, zor bir doğumdu.

Evin reisi, kapının önünde ilk çocuğunun muştusunu beklerken, sıkıntısı had safhaya ulaştı, titreyen elleriyle sigara üstüne sigara yakmaya başladı. Yüreğinin daraldığını hissediyordu. Karısı her haykırdığında irkiliyor, hüznü ve endişesi katlanıyordu. Sarı renkli yamalı bir gömleği ısırıyordu kadın, her ıkınışında boncuk boncuk terliyor, kıpkırmızı olan yüzü ve gerim gerim gerilen damarlarıyla göreni dehşete düşüren bir sahneyi tamamlıyordu. Kendi adına hamile kalmaktan pişman olmuş, ucunda ölüm de olsa yaşadığı cehennemin sonlanması için çözümü tanrıya yakarmakta bulmuştu. Zaman ise çoktan durmuştu.

Ve nihayet, ebenin hünerli, usta elleri çekip aldı onu anasından, yaşama bağladı. Göbek bağı kesildi bebeğin, kıçına atılan onca şaplağa rağmen, ağlamamak için uzun bir süre direndi. Sarıp, sarmaladılar onu… Kötülükler uzak dursun hep sağlıklı kalsın diye de bildikleri tüm duaları kulağına mırıldandılar. Anasının koynuna verdiklerinde ise, yüz hatları yumuşadı, tanıdık kokunun yarattığı güvenle deliksiz uykuya daldı.

Oğlu olduğunu öğrenen baba, sevinçten aklını oynatacağını sandı, köyün erkeklerinin hararetli kutlamaları arasında mutluluğunu pekiştiren haberi getiren ebeyi kucakladı. Dağ gibi heybetli adam, ağlamamak için dilini ısırdı. Ardından ebenin ayaklarını yerden kesip, görenleri coşturan ilkel bir dansa başladı. Sırtını sıvazlarken dostları, o güçlü kollarıyla neredeyse boğacaktı ihtiyar kadını. Sonunda aklı bir parçada olsa yerine geldi ve cebine bir tutam para sıkıştırdığı ebeyi bir kenara bıraktı. “Haydi” deyip ekledi: “Daha ne bekliyoruz” Ve kasabanın bütün erkekleriyle birlikte körkütük sarhoş olup, Ramon’un doğumunu kutlamak için patikadan aşağı naralar atarak koştu.

Katolik Kilise’nin misyoner soslu papazı, hengâmenin tam ortasına düştü. Yer yer ak düşmüş uzun kara sakalını çekiştirerek, ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. İpleri iyice çözülen topluluk, kasabalarına eğlencenin nadiren uğradığı bilinciyle, her doğumun ardından çılgınlar gibi sevinmeyi adet haline getirmişti. “Hedef meyhane” diyen insan seline, peder de iştirak etti, tozu toprağa katarak yaklaşan kalabalığı gören meyhaneci ise keyifle ellerini ovuşturdu ve hantal bedeninden beklenmeyecek bir süratle içki şişelerini masalara dizdi.

Ramon’un babası, hayatının en mesut günündeydi ve keyiften ışıl ışıldı gözleri, kahkahalar içinde evinin kapısında belirdiğinde, akşam olmuştu. Onun görünmesiyle birlikte doğuma yardımcı olan komşu kadınlar, çil yavrusu gibi dağılıp, kulübeyi bir anda boşalttılar. İnsan irisi adam, odaya eğilerek girdi. Uzun bir süre, beşiğinde melekler gibi mışıl mışıl uyuyan oğlunu seyretti. Sonra kendisine sevgiyle bakıp, geniş bir gülümsemeyle izleyen eşinin yanına oturdu. Gelirken kopardığı kır çiçeklerini verip, alnından öpüp kutladı.

Karısı, “ilk çocuğumuzun adı ne olsun” diye sorunca, adam bebeğin kulağına eğildi;

— Adı Ramon olsun.

Karı koca, Ramon’a ve ondan sonra doğacak çocuklarına, yaşamlarını adayacaklarına dair birbirlerine söz verdiler.

Mehtaplı bir geceydi, adam karısının uyuduğuna kanaat getirince usulca ayağa kalktı, Ramon’u beşiğinden alıp, sallanan sandalyesine götürdü, sabaha dek kucağında uyuyan bebeğe, babasından öğrendiği öyküleri anlattı.

Ramon, çok erken yaşta kaybetti babasını, 11 yaşında vardı veya yoktu. İlk kahramanıydı babası, öyle düşsel değil ete ve kemiğe bürünmüş gerçek bir kahraman. Devrimciydi babası, büyük çiftlik sahiplerine, yani 20. yüzyılın gerçek derebeyleri olan toprak ağalarına karşı örgütlenen savaşa katılmıştı. Direnmek onlar için soylu bir gelenekti. Ramon’un babası da, kendi babası ve dedesi gibi isyanı seçmişti.

Ellerinde eski tüfekler ve göğüslerini saran çapraz fişekliklerle dağa çıkmışlar, aylarca süren mücadelenin sıra neferleri olmuşlardı. Birlik ve dayanışmanın doruğa çıktığı o sıcak günlerden izler kalmıştı babasında… Birçok kez yaralanmış, her zaman sızım sızım sızlayan yara izlerini, cevherleşen yüreğiyle birlikte onurla taşımıştı. Çok can alıp, çok can vermişlerdi. Sonunda kara kışın soğuttuğu, kardan beyaz bir günde, ağaların yardımına koşan ordu birlikleri, onları donmuş bir dere yatağında sıkıştırmıştı. Kanlı ve zalim bir pusuydu. Mitralyözler ölüm kusmuş, ekilecek bir avuç toprak için yaşamlarını ortaya koyan ve yıllar yılı çapa sallayıp sonunda silaha sarılmak zorunda kalan ırgatları, olgunlaşmaya yüz tutan başaklar gibi biçmişti. Kaybetmişlerdi. Ama yüreklerine, Zapata, Villa, Marti, Sandino ve diğer halk önderlerince yerleştirilen ateş hiç sönmemişti.

Yaşayanlar, boyunları bükük bir halde kasabalarına ve köylerine geri dönmüş, ağalara hizmet etmeye mahkûm kalmanın verdiği kahır ve hırs ile yeni bir kıvılcımı bekleyerek tekdüze yaşamlarına devam etmişlerdi.

Ramon, akşam olmasını ve babasının işten dönmesini iple çekerdi. Öykünürdü ona, yürüyüşüne, sıcacık gülüşüne, bacaklarını verandaya dayayarak oturmasına, sinirlendiği zaman kaşlarını çatmasına…

Bir pervaneydi o, dönüp dururdu babasının etrafında, işi başından aşkın adamı soru yağmuruna tutar, ilgisinin üzerinden hiç eksilmemesini umardı. Hatta anası dahi kıskanır olmuştu, onun babasına sevdasını.
Yoksul sofralarının bereketi kaçmasın diye hep beraber yemek yenilir ve sonra babası sallanan sandalyesindeki, Ramon ise hemen onun dizinin dibindeki yerini alırdı. O büyük bir keyif ve beklentiyle nasırlı ellerin saçlarını karıştırmasını beklerdi.

Baba, nasihat ederdi oğluna; “Her gerçek insan, başkasının suratında patlayan tokadı kendi yüzünde hissedebilendir”…
Şair, devrimci, yurtsever Jose Marti’ye aitti bu sözler. Onun, Küba için 42 yaşında öldüğünü anlatırdı babası, koskoca bir kıtaya sirayet edecek özgürlük yangınını körüklediğini unutmadan. Ramon, ilk öğretmeni olan babasının çizdiği yoldan ayrılmayacaktı. O, kararını daha çok küçükken vermişti. Asla boyun eğmeyecekti. Yıllar sonra açlık grevi eylemine gönüllü olmadan önce yine Marti’nin bir başka sözü gelecekti Ramon’un aklına;
“Bugün akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görünecektir. Onurumla yaşadım, yüzüm güneşe dönük öleceğim”…

Bir gün babası, eve kara tahtayla geldi ve elinde tebeşir anlatmayı sürdürdü. Babanın tavrı kesindi, ağaç yaşken eğilmeliydi. “Yaşamın renkleri kirlenmesin, başkaları için ölenler huzur bulsun” diye, gerçekler öğrenilmeliydi. Ramon, bilgiye aç, bilgiye susamış, pür dikkat dinliyordu. Tarihsel önderlikler arasında kimler yoktu ki, Latin Amerika’nın efsanevi Libertador’u (kurtarıcı) Simon Bolivar da vardı, ABD’nin şanlı! ve bir o kadar da kanlı denizcilerine, Orta Amerika’yı dar eden Agusto Cesar Sandino da… Sandino, daha 29 yaşındaydı ABD’ye ve onun yerli işbirlikçilerine savaş açtığında. Onlar, elle sayılacak kadar azdılar. Vatan sevgisi, azimle birleşmişti. Bir avuç insanla yola çıkan genç Sandino, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa sürede, “özgür insanların generali” olmuştu. Tarih yaratmaya yeminli “küçük çılgın ordusuyla” Nikaragua’da hürriyete giden yolu açtı. Küçük Ramon, diktatör Somoza’nın, Sandino’yu kahpece katlettirmesine karşın devrim yürüyüşünün asla ama asla durmayacağını notları arasına düştü. Ve yıllar sonra Nikaragua’da Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) kurulacak, liderliği devralan Carlos Fonseca’nın kesik başı, kan emici Somoza’ya takdim edilirken bile gerilla atılımını sürdürecek, başkent Managua kapılarına dayanacaktı.

Devrim tarihi dersi, hava güzel olduğu günler, insanlardan uzakta, doğanın bağrında kesintiye uğramadan devam ediyordu. Ramon, büyük bir ciddiyetle karatahtayı koltuğunun altına alıp önüne düşen babasını takip ediyor, öğretmen ve öğrencisi birlikte kıra çıkıyorlardı.
Ayılar tarafından yıllar önce boşaltılmış, kısmen ışık alan geniş mağarada öğlen uykusuna yatıyorlar, uyanınca aç kurtlar gibi evin anasının hazırladığı usta işi yemeklere saldırıyorlardı. Lokmalar, sohbetlere katık ediliyor, baba oğul arasında her geçen gün kopmaz bağlar kuruluyordu. Ve paylaşmayı orada öğrendi Ramon, önce kuşlarla sonra da çoban babalarından meslek öğrenme telaşıyla, salya sümük sürülerin peşinden koşuşup kısa sürede acıkan diğer köylü çocuklarıyla bölüştü ekmeğini…

Geniş ağızlı bir tüfek taşıyan, uzun bukle bukle saçlı adamdan söz ettiğinde babası, manzarası müthiş bir akşamüstüydü. Çöreklenen Yılan anlamına gelen İnka Tupac Amaru… Jose Gabriel Condorcanqui idi asıl adı ve son İnka Kralı olarak Peru’daki Kızılderilileri ayaklandırmıştı. İspanyol askerleri, Tupac Amaru’yu, Cuzco’da yakaladılar. Yıl 1781… Dilini kesti sömürgeciler, sonra atlara bağlayıp çekiştirdiler vücudunu, ikiye ayırdılar. Yetmedi. Kafasını kopardılar, güzel adamın. Kan emicilerin, kahpeliği çoktur. Tupac’ın beden parçalarını, 3 ayrı eyalete gönderip, teşhir ettiler. Aynı İskoçya’ya ayaklanmayı aşılayan, yurtsever lider William Wallece gibi…

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.” Göçüp giden sadece İnka kralının bedeniydi, ruhu ve idealleri, yerli halkların gönlünde ve bilincinde yaşamaya devam etti. Efsaneler ölmezdi, ölemezdi. “Efendiler duymasın” diye, kulaktan kulağa yayıldı, kendine beden bulup, tekrar döneceği… Güney Amerika’nın gerçek sahipleri, yıllar yılı beklediler onu, nam-ı diğer İnka Tupac Amaru 2’yi… Devrimciler ise boş durmadı. Peru’da Tupac Amaru Devrimci Hareketi (MRTA), Uruguay’da ise Tupamorolar görevi devraldı.

Şilili Miguel Enriquez, Brezilyalı Carlos Marighella, “Yeni İnsan”ın cisimleşmiş modeli, tam adı Ernesto Guevara De La Serna Liynch olan Che ile yola çıkan Peredo kardeşler. Öldürülmüştü iki kardeş. Biri Coco Peredo idi, diğeri İnti Peredo. İnti, “dağlara geri dönelim” çağrısıyla tanınırdı ve hepsi de babasının yakından tanıdığı devrimcilerdi. Ramon, Peredo kardeşlerin annesi Selvira Leigue’nin, “Eğer doğurma yeteneğimi yitirmemiş olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doğururdum!” sözlerini kendisine aktaran babasının, gözlerinin dolduğunu ve kafasını çevirip bir süre sustuğunu gördü.

Pancho Villa, Vicente Guerrero, Miguel Costillo, Camilo Torres Restrepo, Jose Morelos, Francisko Miranda, Jose de San Martin… Meksika’dan başlayıp Patagonya’ya dek rengârenk Amerika kıtasını saran ekmek, toprak, özgürlük mücadelesi. Ramon, böylelikle devrim ateşiyle tutuşan emekçi bir babanın çocuğu olarak, halk için kutsal bütün değer ve olguları hayatının merkezine koymayı öğrendi.

Okuma yazmayı çok erken söken Ramon, babasının, ‘acaba anlıyor mu?’ der gibi bakışları altında, yaşından beklenmedik bir olgunlukla kafasını sallar, kendisine öğretilen her şeyi, hiç çıkmasınlar diye beynine kazırdı. Ama çocuk belleği, kuru bilgilerden daha çok babasının davranışlarını ve olaylar karşısındaki tutum ve tepkilerini kaydederdi. Babasının katkılarını sonraları daha iyi anlayacaktı. Aşı tutmuştu. Sarsılmayacak bir yapı inşa ediliyor, rota erken de olsa çiziliyor ve gelecek, o günden kuruluyordu. Ramon ise çok hoşnuttu bundan.

KALLEŞTİ ÖLÜM, BİZİ GENÇLİĞİMİZDEN YAKALARDI

Arada sırada pipo içerdi babası. Aromalı nefis bir koku, genzini sarar, dumanın ışıkla dansını büyülenmişçesine izlerdi. Gözlerini uzaklara dikerdi adam, dumanı savurur, derin derin iç geçirirdi. Ramon, babasının kabına sığamadığını, yerinde duramadığını hissederdi. Nice yangından geçmişti adam. Bu sebeple hep buğuluydu gözleri. Gözleri, sözleri gibiydi. Dile gelirdi. Gözleri, dostlarına, içtenlikle ve sevecenlikle konuşurdu. Bilirdi Ramon, aynı zamanda gözleriyle severdi babası. Ona kalırsa asıl öfkeliyken görülmeye değerdi. Kaşlar çatılır, bakışlar keskinleşir adeta ateş saçardı. Nerede haksızlık varsa ardı isyandı. İhaneti, hıyaneti sezerse, yaman bir avcıya dönüşürdü. Yüreği yansırdı gözlerine, kin ve nefret en çok ona yakışırdı. İrimi iri koyu kara gözler, düşmanının karşısında hiç sekmez bir anda kızıla dönerdi, gözbebekleri hiddetten titrerdi.

Günlerden bir gün, karşı komşularının büyük oğlu ki o kasabalarının delifişek delikanlısı, fakir köylülerin gönüllü koruyucusuydu. Ağanın sağ kolu, çanak yalayıcısı kâhya, tecavüz etmişti sevdiği kadına. Duramazdı artık. Silahını kuşandı, atlayıp atına sürdü tıpkı Don Kişot gibi… Tek başınaydı, zalimliğiyle meşhur, zengin ağanın çiftliğini bastı. Bir anda karabasanı oldu ağanın, baş eğenlerin sayesinde büyüyen adam, öfkesini kalkan yapıp gelenin karşısında küçüldükçe küçüldü, kaçacak delik aradı. Delikanlının hınç dolu intikam ateşinden, ancak paralı askerleri sayesinde korunabildi. Yaralanmasına rağmen, cansiperane dövüştü genç adam, ırz düşmanı kâhya ile paralı askerlerden üçünü öldürdü ve saatler sonra vuruşarak geri çekildi. Artık her şey, gözlerinin önünde sahneleniyordu. Kasabanın tam ortasında kurşunlar vızır vızır uçuşuyor, genç adam kininden başka bir siper alma ihtiyacı bile duymuyordu. Çevresini saranlar çoğalırken o cephanesinin bitmek üzere olduğunu biliyordu. Aldırmadı, silahındaki son kurşunu da sıktı.

Düşmanları hala korkuyordu, “Teslim ol” çağrısı duyuldu megafondan… O ise dizlerini tutarak, katıla katıla güldü. Ardından şapkasını geri attı, çekip bıçağını kınından korkusuz barbarlar gibi, Amok koşucusu gibi atıldı düşmanlarının üzerine… Tüfekler ona doğruldu. Alev alev yanan kalleş namlulardan fırlayan kurşunlar, kuşkusuz korkusuzca, sinesini açıp ilerleyen hedefini buldu, çeliğin soğuğu titretti genç bedenini…

Hemen yıkılmadı, birkaç adım attı. Açtı kollarını, ölümü kucaklar gibi, tozun, toprağın üstüne sırtüstü düştü.
Güzel yüzü solmuş, delik deşik bedenini saran apak gömleği al al olmuştu. Öldürülmüştü. Köylülerin gözü korksun, kendilerine karşı koyanlar ne hale getirilir, görülsün diye kan revan içindeki cesedini uzun süre beklettiler. Yaşam çekilmiş, çürüme başlamıştı. Koku dayanılmazdı. Görüntü desen hepten acıklıydı. Cesede yüzlerce karasinek konup, kalkıyor, akbabalar gökte ve tetikte bekliyorlardı.

Birden hava bozdu, kara bulutlar peydah oldu. Hıçkırık tutmuştu günü. Kasabanın kadınları, gözyaşları içinde, oğul ölümünün yarattığı şokla bayılan ananın etrafında kümelenmişlerdi. Ağıtlar yükseliyordu, belirli, belirsiz. Erkekler ise karşı koyamamanın ve bir şeyler yapamamanın verdiği öfke ve eziklik içinde mırıldanıyorlardı, “Kalleşsin ölüm, ne istiyorsun gençlerimizden?”… Yerlerinde duramıyor, bir ileri bir geri dolanıyorlardı.

Tam o esnada, Ramon’un babası göründü ta uzaktan. Bir haftadır işi için kentteydi ve şimdi eve dönmenin verdiği neşeyle şarkı söylüyordu. Yaklaştıkça uğursuzluğu sezdi, ne olduğunu kavramaya çabaladı adam. Anlar anlamaz, taşıdığı paketleri yere atıp, hızla cesede doğru koştu. Ağanın köpekleri bir anda çevresini sardılar. Yaklaşmaması için onu uyarıp, tehdit ettiler.

Ramon’un kulağına, babasının, “Kanı bozuklar. Kırdınız fidanı, katlettiniz” diye yeri göğü inleten feryadı çalındı. Babası, cesedi yerde bırakmamaya kararlıydı, onca itiş kakışa rağmen asla geri adım atmadı. Sonra çoktan tutuşmuş gözlerini, köylülere dikti, “Korkaklar, biraz cesaretli olup yanıma gelin. Dirisini savunamadınız bari ölüsüne sahip çıkın. O, bizlerden biri ne çabuk unuttunuz…” diyerek tısladı.
Onlar da sanki çoktandır bunu bekliyordu. Kendilerini harekete geçirecek işareti aldılar, kâbustan uyanıp Ramon’un babasının arkasında toplandılar. Artık delikanlının ölü bedeni, köylüler ve katillerin tam ortasındaydı.

Dakikalar uzadıkça uzuyor, gerginlik tırmandıkça tırmanıyordu. Hınç bileylendi, tavır netleşti. Sanki her iki tarafta kanı kanla yıkamaya yemin etmişti. Pes etmek yoktu, çatışma kaçınılmazdı. Duruma müdahale edebilecek tek kişi olan ağa, işlerin ters gittiğini fark eder etmez, harekete geçti. Ayaklanmayı göze alamazdı. Efendilerine karşı başkaldıran kölelere, bunun hesabı nasıl olsa ödetilirdi ama şimdi geri adım atılmalıydı. Elindeki bilmem ne derisinden kırbacını şaklatıp araya girdi, köpeklerine dönüp çekilmeleri için buyruk verdi.

Ramon, babasının, genç ölüyü kucağına aldığını gördü, adam yükünü incitmemeye özen gösteriyor gibiydi. Ardında kalabalık, yürüdü büyük adımlarla. Baygın anne ise çoktan ayılmıştı, onun kucağına verdi, iliklerine dek kanı boşalmış taze bedeni…

Acılı kadın dövünüyor, bağırıp çağırıyor, geçirdiği şoktan dolayı söz yitimine uğramışçasına anlamsız sesler çıkarıyordu. Sonra suspus oldu kadın, bitikti, çaresizdi. Öpücüklere boğdu oğlunu ve ardından yaşıyormuşçasına sohbet edip, dertleşmeye başladı onunla. Sözlerin tükendiği yerde, konuşan ananın gözleri ve elleriydi.

Ramon’un babası ise, ayakta dikilmiş anayı ve oğlunu izliyordu Gördükleri karşısında sinirleri boşaldı adamın, sarsıla sarsıla ağladı, yumruklarını sıkıp iri, tuzlu gözyaşlarını döktü. Ramon, ilk kez ulaşılmaz tepeler gibi dik, granit kayalar gibi sert duran babasını ağlarken gördü, çocuk dünyası yıkıldı.

İKİNCİ BÖLÜM

HAYATA DÖNÜŞ…

Yaşayan ve artık yaşamayan (yaşayamayan demek daha doğru olur gibi) tanıklar anlatmadan önce kanlı “Hayata Dönüş”e giden süreci kısaca özetleyelim.

iyasi tutuklu ve hükümlüler, sivil toplum kuruluşları ile insan hakları örgütlerinin de büyük tepki gösterdiği F tipi cezaevlerine karşı, 20 Ekim 2000 günü açlık grevine başladılar. Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde kalan 816 mahkûm tepkilerini açlık greviyle gösterdi. Aynı tarihlerde adli tutuklu ve hükümlüler de “af” için eylem yapıyordu. Adli mahkûmlar, Adana’da 21, Bayrampaşa’da 19 infaz koruma memurunu rehin alıyordu.

Açlık grevi 19 Kasım 2000 günü “F tipi cezaevlerinin açılmaması, Terörle Mücadele Yasası’nın ve 3’lü Protokol’ün kaldırılması” gibi taleplerle ölüm orucuna çevrildi. (TAYAD’lı aileler 14 Kasım 2000 tarihinde cezaevlerindeki yakınları için ölüm orucuna başlamıştı).

29 Kasım’da 2. ölüm orucu ekibi, 30 Kasım’da ise Ege TAYAD’lılar eyleme girdi. TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin, 6 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlü temsilcileriyle görüşmelere başlamasından iki gün sonra dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, F tipi cezaevlerine yapılacak sevklerin ertelendiğini açıkladı.

TTB, TMMOB, İstanbul Barosu ve aydınlarında katkısıyla genişleyen heyet, arabuluculuk için görüşmelerini sürdürdü. Aynı gün DGM ve RTÜK ölüm orucu haberlerine sınırlama getirdi. 14 Aralık 2000 tarihinde ise 3. ölüm orucu ekibi eyleme girdi. Arabulucu heyet ile “Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu” adına tutuklu ve hükümlü temsilcilerinin görüşmeleri sürerken devlet operasyon için harekete geçmişti.

12 Aralık’ta ilgili bakanlık ve kurum yetkililerinin katılımıyla bir değerlendirme toplantısı yapıldı. 14 Aralık’ta “Hayata Dönüş Müdahale Planı” bakanlıklara gönderildi. 15 Aralık gününden itibaren de İçişleri Bakanlığı bünyesinde; Adalet, Sağlık ve Dışişleri Bakanlığı temsilcileri ile Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT Müsteşarlığı temsilcilerinden oluşan “Cezaevi Kriz Yönetim Merkezi” 24 saat esasına göre faaliyete geçti.

Arabuluculuk görevini üstlenen heyetle, siyasi mahkûm temsilcilerinin yürüttüğü görüşmeler, 15 ve 16 Aralık’ta tıkandı. Avukat Behiç Aşçı anlatıyor:
“Mutabakat heyetindeydim. Anlaşma sağlanmıştı neredeyse. Heyet, bunu basına nerede müjdeleyeciğini konuşuyordu. O sırada Adalet Bakanlığı ‘geri çekilin’ dedi.”

Güvenlik güçlerinin daha önce İzmir Buca, İstanbul Ümraniye, Diyarbakır, Burdur ve Ankara Ulucanlar’da düzenlediği operasyonlar sonucu 27 kişinin yaşamı yitirdiğini söyleyen ölüm orucu eylemcileri yeni bir baskın beklediklerini açıkladılar. Eylemciler operasyon olursa kendilerini yakacaklarını kamuoyuna duyurdular.

Açıklamada, hükümetin “operasyon yapmak” amacında olduğu belirtilerek “Yapılacak müdahale ‘toplu katliam’ anlamına gelecektir. Baskın düzenlenirse bedeli ne olursa olsun bedenlerimizi ateşleyeceğiz, kendimizi yakacağız” denildi. TAYAD da, hükümetin müdahale fikrinden vazgeçmesini istedi.

Bu gelişmelerin akabinde Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan “durum değerlendirmesi” yaptılar. Toplantıya Adalet Bakanlığı Müsteşarı İhsan Erbaş ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun da katıldı. Ecevit, “Yarın başka bir gün olacak” dedi. Ve “beklenen operasyon” 19 Aralık 2000 günü yaşama geçirildi.

Baskınların başlama saati 05.00 olarak belirlenmişti. Eş zamanlı operasyon, 3 bin 951 siyasi, 11 bin 276 adli tutuklu ve hükümlünün bulunduğu toplam 20 cezaevine yönelikti. “Hayata Dönüş” müdahalesinde, 191’i subay, 432’si astsubay, 392’si uzman jandarma, 281’i uzman erbaş ve 7 bin 80’i er ve erbaş olmak üzere toplam 8 bin 385 personelin görev aldı. Tam 8 jandarma komando taburu ve 37 bölük asker… Bu sayıya polisler ve infaz koruma memurları dâhil değildi. İtfaiye erleri, sağlık personeli ve diğer görevliler de katılınca Hayata Dönüş’ün büyüklüğü gözler önüne seriliyordu. Operasyon sırasında 1,5 trilyon liraya mal olan 20 bini aşkın envai çeşit bomba ve ağır harp silahları kullanıldı.

“DİRİ DİRİ YANMAK”

Kör edici bir yangının ortasındaydılar. Ve ateş harlandı, derilerine yapıştı. Korlaştı bedenleri, köze çevrildi yürekleri. Oysa aylardan Aralık, iliklere dek işleyen bir ayaz, buz gibi soğuk, dışarısı kış, karakış… Zemheri yangına dönüşmüş. Nasıl bir cehennemdi bu? Karbon monoksit havada asılı duruyordu. Nefes almak bile mümkün değildi. Soludukları tek şey dumandı. Bağırtı, cayırtı, gürültü, patırtı, korkunç bir hengâme…

Bir yandan da ölüm orucundaki tutuklu ve hükümlüleri koruyorlardı. Kucaklarında, sırtlarında, omuzlarında taşıyorlardı onları… Yangından, gaz ve kurşun yağmurundan uzak tutmak için…

Yerlerde kan birikintileri vardı ve pompalı tüfekler susmuyordu. Saçmalar bedenleri delik deşik etmişti. Ve onlarca insan yaralanmıştı, şarapnel denizinde…

Konferans salonu, koğuşlar, koridorlar, malta… Yangın sarmıştı dört bir yanı… Ardından son bir hamle ile yüklendiler demir kapıya, açamadılar. Labirentin içinde dönüp durdular, küçüldükçe küçüldü alan ve sonunda sıkışıp kaldılar. Çöktüler oldukları yere, birbirlerine kenetlendiler. Sinir gazı soluk almalarını engelliyordu, bedenler istemsiz bir şekilde kasılıyordu.

Şoka girenlere, sayıklayanlara, bağırıp çağıranlara, saçma sapan konuşanlara moral aşılamak gayretiyle, seslerin dahi anlamsızlaştığı bir ortamda, türküler söylediler;

“Mahsus mahal dedikleri zindanda
Kalırım kalırım kardeş dostlar yandadır
İki elim kızıl kandadır kanda
Ölürüm ölürüm kardeş aklım sendedir”

İs ve yanık içindeki yüzleri aydınlanmıştı. Devam ettiler türkülere;

“Mahpusun içinde üç ağaç incir
Elimde kelepçe boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Uzak git ölüm.
Mahpusun içinde mermerden direk
Kimimiz onbeşlik kimimiz kürek
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Nedir bu halim
İnsanın zulmüne dayanmaz yürek
Yatarım yatarım gün belli değil
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Uzak git ölüm.
Mahpusun içinde bir ulu çınar
Kırılsın zincirler yıkılsın duvar
Oy zulüm zulüm, başımda zulüm
Uzak git ölüm”

Bu, 83 saat süren Ümraniye Cezaevi baskınında meydana gelen olayların sadece kısa bir özetiydi.

Hüseyin Akpınar, Ümraniye Cezaevi’nde yatıyordu. O, operasyon sırasında yaşadıklarını hayal meyal anımsıyor: “Yaklaşık 30 metre karelik bir alanda 300 kişi kadardık. Bizi korkutmak için dışarıdan ‘Sizin için 200 ceset torbası hazırladık’ diye sesleniyorlardı. Biz de onlara ‘Az hazırlamışsınız. Burada 300 kişiyiz’ diye seslendik. Neyi teslim etmemizi istiyorlardı. Bizler zaten hapiste ve eli kolu bağlı insanlardık. Tavandaki delikten içeri gaz sıkıldığı an, ‘Herkes kıvranmaya başlamıştı. Ben o an şu gaz öldürecekse öldürsün bayıltacaksa bayıltsın’ diye düşündüm”

Mehmet Akdemir de Ümraniye Cezaevi’ndeydi:
“Nefes aldığımda boğazımızdan mideme kadar aynı yanmayı hissetim… Bir ara geriye dönüp baktım… Tablo korkunçtu… Aynı Nazi Toplama Kamplarının “Gaz Odaları”nda olduğu gibi, tavandan ölüm kusan gazlar püskürüyor, insanlar birbirlerinin üstüne üstüne düşmüş… Kimisi kriz geçiriyor, ellerini-kollarını çırpıyor, kimi boğazını tutuyor iki eliyle, kimi kendinden geçmiş, anlamsız sözler haykırıyor… Tam bir vahşet görüntüsüydü…”

Eski ölüm orucu eylemcisi Gamze Turan, Ümraniye’deki Hayata Dönüş’ün tanığıydı:
“Operasyon sırasında henüz 1,5 aylık tutukluydum. Üzerimize incecik bir sıvı sıktılar. Bir süre sonra sıvının değdiği yerler yanmaya başladı. Sonra tazyikli su, sonra yine aynı sıvı… Bu bir süre böyle devam etti. Ardından ateş etmeye ve gaz bombaları yağdırmaya başladılar. Çok yakıcı, kas gerilmesi yaratan bir duman arasında kaldık. Ölüm orucundakileri ve yaralılarımızı ayırdık. Asker kurşunuyla ölenler oldu. Ercan’ı o cehennemden çıkarıp aldığımızda ölmüştü. Rıza için ise çok uğraştık.”

Cezaevinden çıkınca uzun bir tedavi maratonuna giren ölüm orucu direnişçisi Nezahat Turan Gündoğan yaşananları aktarıyor: “Silah sesleri ve ‘saldırı var’ haykırışlarıyla uyandık. Askeri helikopterler, taciz ateşi, kesilen su ve elektrik. Adeta bir psikolojik savaş… Önce plastik kurşunlar ardından da gerçek kurşunlar sıkıldı üzerimize… Gaz bombaları yağıyordu dört bir yandan. Sinir gazları, içeride durulamayacak kadar çok yoğunlaşmıştı. Vücutlarımızda kontrol dışı hareketler ve kasılmalar başladı. Bu sırada bombanın isabet etmesi nedeniyle kardeşimin eli parçalandı. Silahımız yoktu. Operasyona karşı sadece plastik pet şişelerle yaptığımız gaz maskeleriyle direndik. Saldırıya uğrayan bir hayvan bile kendisini savunur. Bizler düşünen birer insan olarak meşru müdafaada bulunduk, bu da bizim en doğal hakkımızdı. Kendini yakarak koridora çıkan Ahmet İbili, karşılıklı olarak siper alan jandarmaların yaylım ateşiyle yaşamını yitirdi. Oysa onu kurtarabilirlerdi. Jandarma eri de işte bu karşılıklı ateş nedeniyle öldü”

Gardiyan Yıldız Ercan, 19–22 Aralık baskını sırasında Ümraniye Cezaevi’nde görevliydi daha sonra “yaşadıklarına daha fazla dayanamadığı” gerekçesiyle istifa etti. Ercan, kanlı operasyonu anlatıyor:
“Uzun bir askeri aracın üzerine yerleştirilmiş iki ayrı silah vardı. Öndeki silah topa benziyordu. Namlusu yaklaşık 1,5 metre boyundaydı. Ana gövdesi ise aşağı yukarı 1,70 metre idi. İkinci silah üç ayrı bölümden oluşuyordu ve namlusu yine topa benziyordu. Ancak ilk silahtan daha ince ve uzundu. Cezaevinin avlusunda bir vincin ucunda asılı olarak gördüğüm şey ise her şeyden farklıydı. Cezaevinin çatısına uzanmıştı. Dış yüzü cam ya da mika gibi saydamdı. İçinde mutfak tüplerine benzeyen ama alakası olmayan bir tüp vardı. Bende bıraktığı izlenim bir kimyasal silah olabileceğiydi. Devlet operasyona değil de bir ülkeyle savaşa gider gibi hazırlık yapmıştı.”

(Hayata Dönüş Operasyonu’ndan önce 1995 ve 1996 yıllarında 4 kişinin yaşamını yitirdiği, yaklaşık 200 kişinin yaralandığı 2 baskın daha yaşayan Ümraniye Cezaevi, 70’i kadın 423 siyasi tutuklu ve hükümlü ile (eyleme katılmayan PKK’li mahkûmlar hariç) Türkiye’nin en büyük cezaevlerinden biriydi. Ümraniye Cezaevi, yaklaşık 3,5 gün süren sıcak çatışmaların sonucunda adeta savaş alanına döndü. Sivil giyimli askeri yetkililer (Belki de JİTEM), jandarma komando özel harekât timlerinin düzenlediği operasyonda, tutuklu ve hükümlülerin ok atma makinesi ve 20 metrelik mesafeye alev püskürten tüpten yapılmış silahlarla karşılık verdiğini öne sürdüler. Ümraniye (Nam-ı diğer Üsküdar E Tipi) hapishanesi gazetecilere gösterilecek halde değildi. Cezaevinin duvarları iş makineleri ile delik deşik edilmiş, çatılar balyozlarla parçalanmıştı. Patlayan borular, itfaiyenin sıktığı sular ve yağmur nedeniyle bloklar “bataklık” haline gelmişti.)

“HAYATTAN GÖÇÜRÜŞ…”

Ahmet İbili, ölüm orucu 1. ekibindeydi. Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Çaltıbozkır köyünde doğdu. 32 yaşındaydı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde okuduğu yıllarda devrimcilerle tanıştı. Mücadele dergisinin Mersin temsilcisiydi. Gıda mühendisi Ahmet İbili bir süre öğretmenlik de yaptı. İlk tutukluluğunu 1993 yılında yaşadı. Son tutukluğu ise 1997 yılı 1 Mayıs çalışmaları nedeniyle oldu. Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş operasyonu sırasında kendini yakma kararı aldı. İki kere çakmağı çaktı yanmadı. “Hay aksi” dedi. Yedek çakmağı çıkardı. Bedeni tutuşunca operasyona katılan birliklerin bulunduğu yere doğru koştu. Üzerine jandarmalar tarafından ateş açıldı. Yanmasına karşın bedeninden çıkartılan sekiz kurşundan dördü öldürücü nitelikteydi.

Rıza Poyraz, 16 Temmuz 1971 günü Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Dağönü köyünde doğdu. Rıza henüz 10 yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç ettiler. Gazi Mahallesi’ne yerleştiler. Konfeksiyon işçiliği ve avizecilik gibi çeşitli işlerde çalıştı. Aralık 1999’da gözaltına alındı. Sorgusu sürerken İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 5. katından düştü! Yaraları tam iyileşemeden tutuklandı. Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş operasyonu sırasında ağır yaralandı. Ümraniye Cezaevi’nde göğsünü delen kurşun, iç organlarını parçaladı. Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılan Rıza Poyraz’ın dalak, mide ve kalın bağırsağı alındı.

Tam 12 gün hastanede yaşama tutunmaya çabaladı Rıza… Solunum cihazına bağlıydı… Anne Elif Poyraz, “Oğlum hastaneye çok geç getirildi. Çok kan kaybetti. Görüştürmüyorlar evladımla beni. Son bir defa elini tutmak istiyorum. Bu çok mu zor bir şey?” diyerek ağlıyordu. Doktorlar da Rıza’nın hastaneye geç getirildiğini onaylıyordu. Ölmeseydi. Şartlı Salıverilme Yasası’ndan yararlanabilecekti.
Rıza Poyraz’ın ablası Zeynep Poyraz ise Gazi Mahallesi olaylarında öldürülmüştü.

Ercan Polat, 26 yaşındaydı. Tunceli Mazgirt Ataçınar köyü doğumluydu. İstanbul Tepecik’te oturuyordu. Konfeksiyon işçisi Ercan Polat, folklor kursuna gidiyordu. 1996 yılında gözaltına alındı. 13 gün şubede işkence gördü. İşkencecilerin birbirlerine “Rambo”, “Hans” ve “Karadayı” diye seslendiğini söylüyordu. Tutuklanan Ercan Polat, Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş operasyonunun ikinci gününde C–8 ve C–9 koğuşları arasında koşarken karnından kurşunlandı. Gazi Mahallesi’ndeki cenazesine 2 bin 500 kişi katıldı.

23 yaşındaki Umut Gedik, Trabzon doğumluydu. O daha küçükken İstanbul’a taşındılar. Büyükçekmece Lisesi öğrenciyken eylemlere katıldı ve gözaltına alındı. 1996 Mayıs ayında tutuklanarak Ümraniye Cezaevi’ne konulduğunda 19 yaşındaydı. Hayata Dönüş operasyonu canını aldı. Yaşamını yitirmesinin nedeni: “Akciğer ödemine bağlı solunum yetmezliği sonucu zehirlenerek ölümdü.” Kısacası boğulmuştu.

İşçi kızıyla evliydi Alp Ata Akçayöz. 30 yaşındaydı. Kars’ın Merkez Çakmak Köyünde doğmuştu. Kızı Berfin 6 yaşındaydı. Alp Ata, esnaftı ve bal ticareti yapıyordu. Ümraniye Cezaevi’nde 8 aydır tutukluydu. Alp, tahliyesine gün sayıyordu.
Hayata Dönüş operasyonu tam gaz sürerken Alp Ata Akçayöz, ıslak battaniyeleri sıkarak su elde ediyordu. Ölüm orucu eylemcilerine vermek için…
83 saat dayandı genç adam, nihayet operasyon bitmişti. Tam çıkarken vuruldu cezaevinden… İki G–3 mermisi bedenini deldi. Babası Avukat Kemal Akçayöz eski bir savcıydı. “Hayattan Göçürüş” koydu kanlı baskının adını. Yılların öğretmeni anne Güler Akçayöz, “Benim oğlumun ellerini arkadan kelepçeleyip öldürdüler.” diyordu. Otopsi raporu aylar sonra alınabildi. Ailesi, devletten 55 milyar lira maddi ve manevi tazminat kazandı. Çünkü idarenin “yaşam hakkı”nın korunmasında yükümlülükleri vardı.

“KAN RENGİYLE BOYANAN KOĞUŞLAR”

Kentin diğer yakasındaki Bayrampaşa Cezaevi’nde, insanı dehşete düşüren bir gerçek, hayat buluyordu. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin tutulduğu C bloğun bir numaralı koğuşunda yatan 27 kadın, iliklerine dek cehennemi yaşıyordu. En çılgın ressamların iflahını kesen, kan rengiyle boyanmıştı el kadar koğuş. Ateş altındaki yaşama alanı, duman karasıyla çevrelenmişti. Mazgallardan alevler fışkırıyor, kendi etlerinin kokusu sarıyordu genizlerini… Çatılardan yapılan atışlar ise cehennemin kadevesiydi. İtiş kakış içerisinde, saatler birbirini kovalıyor, eriyen bedenler çaresizce koşuşturuyordu. Göz gözü görmüyordu. İstemsiz hareketler, çığlık çığlığa haykırışlar sarmıştı dört yanı. Deterjan torbaları ve sebze kolileri ile oluşturulan barikatlar… Dolap kapağından kalkanlar… Pamuk, sargı bezi, terlik lastiği ve kömür ihtiva eden el yapımı ilkel gaz maskeleri ve gözlükler… Karbonatlı suda ıslatılmış havlular… Hiçbiri kendilerini koruyamamıştı.

(1996 yılındaki ölüm orucu eylemi sırasında, bini aşkın siyasi tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Bayrampaşa Cezaevi, direnişin ardından “resmen” hedef haline geldi. Sol örgütlerin içeriden yönetildiği ve bazı mahkûmların dışarıya yönelik eylem planları hazırladığı iddiasıyla Bayrampaşa Cezaevi, devlet, hükümetler, güvenlik güçleri ve medya tarafından tukaka ilan edildi. Hayata Dönüş baskınına kadar yaşanan dört yıllık süreçte, bir daha hiç bir tutuklu Bayrampaşa’ya getirilmedi. Sevkler ve tahliyeler ile cezaevindeki siyasi mahkûm sayısı 300’e düştü. Özellikle 1999 yılında “cezaevleri terör yuvası” haberleri ayyuka çıkmıştı.)

Çelik yelekli, dürbünlü ve gaz maskeli özel timler, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın “operasyon için bir yıldır hazırlanıyorduk” sözünü kanıtlarcasına sanki savaşa girer gibi, sert bir şekilde müdahale ettiler Bayrampaşa’ya… Kum torbaları ve çelik kalkanlar desteğindeki askerler, her türden yüksek enerjili uzun namlulu otomatik silahlar ve pompalı tüfekler ile donatılmışlardı. Bir Skorsky helikopter, cezaevinin üzerinde taciz uçuşu yapıyordu. Aynı ilçede bulunan İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı polisler ise, hapishanenin çevresini abluka altına alıyordu. Ambulanslar hazır bekletilirken, itfaiye ekipleri de “olası bir yangını” söndürmek için cezaevinde görevlendiriliyordu. Üzerinde “kapalı yerde kullanmayın”, “İnsan ve yanacak malzeme olmayan sahaya fırlat” yazan gaz ve gözyaşartıcı bombalar kısa sürede tükendi. Jandarmaların elinde atacak bomba kalmayınca, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden takviye donanım istediler. Baskına katılan Yarbay D. E. ise, emri direk bakanlıktan aldıklarını belirterek, “Sanıklar bize karşı ayaklandı. Kalaşnikof tabancalarla, kendi yaptıkları ateşli silahlar, şırınga uçlarından yaptıkları oklarla saldırdılar. Biz bu saldırılara kesinlikle güç kullanarak müdahale etmedik.” diyordu.

“Hayata Dönüş” baskını Bayrampaşa Cezaevi’nde aralıksız 14 saat sürdü. Avukat Behiç Aşçı’nın iddiasına göre Kıbrıs Savaşı’ndan bu yana en büyük silahlı güç kullanılmıştı.

“YANARAK ÖLÜRKEN BİZLERE EL SALLIYORDU”

“Nilüfer, Seyhan ve Özlem, yoğun gaz bombardımanı ve kesif duman nedeniyle baygın düşmüştü. Gülser tam kapının önündeydi ve tutuşmuştu bedeni. Şefinur, yanarken ayağa kalkmış ve zafer işareti yapıyordu. Sürekli atılan bombaları dışarı fırlatmaktan yorgun düşen Seyhan, son gördüğümde el sallıyordu.”… Tanıklıklar böyleydi.

Altı kadın, alev alev yanan koğuşun içinde kaldı. Seyhan Doğan, Nilüfer Alcan, Şefinur Tezgel, Özlem Ercan ile ölüm orucu eylemcileri Gülser Tuzcu ve Yazgülü Güder Öztürk, “Diri diri yandı.” Avrupa Ortaçağ karanlığına mahkûmken kadınlar cadı oldukları iddiasıyla ateşe atılırlardı, kast sisteminin en yoğun hissedildiği bir dönemlerin Hindistan’ında ise dul kalan kadınlar ölmüş eşleriyle birlikte yakılırlardı. Peki, milenyum çağında devletin güvencesindeki bir cezaevinde yaşananlar da neyin nesiydi?

Biyolog Nilüfer Alcan, Bolu doğumluydu ve 36 yaşındaydı, yaşam bilimin uzmanıydı diğer anlamda. Ama ölümdü, bu kez yakasına yapışan. Onu en son gören ise koğuş arkadaşı Hacer Arıkan idi: “Nilüfer’i gördüm. Ona seslendim. Oturuyor gibiydi. Yanına vardığımda sanırım duman zehirlenmesinden ölmüştü.”

Malatyalı Muhasebeci Şefinur Tezgel (29), neyin hesabını yapacaktı yağan bombaların mı? Samsun’lu yoksul bir ailenin kızı olan 27 yaşındaki Seyhan Doğan’ın başı, kolları ve bacakları, gövdesinden ayrılmıştı. Buca, Ümraniye ve Ulucanlar’daki kanlı baskınların tanığıydı Seyhan Doğan, içeri düşmeden önce ise konfeksiyon atölyelerinde, fabrikalarda çalışmıştı. Onun yaratan emekçi elleri artık yoktu.

Operasyonun ardından bedeni tanınmayacak hale gelen Özlem Ercan’ın kimliği DNA testi ile belirlendi. Oysa ailesi yaklaşık üç hafta boyunca 23 yaşındaki kızlarının yaşadığını düşünmüştü. Özlem Ercan üniversite öğrencisiyken ve daha henüz 18 yaşındayken cezaevi ile tanışmıştı. Beş yıllık hapisliğin ardından her an tahliye edilmeyi bekliyordu genç kız. C–1 koğuşundaki dehşetin tanıkları, Özlem’in bir ölüm orucu eylemcisini kurtarmak isterken alev silahıyla yakıldığını iddia ediyorlardı.

Gülser Tuzcu, 34 yaşındaydı. Kastamonu’daki ilkokul öğretmeni Kemalist idi. Etkilenmişti Gülser. Her 10 Kasım günü ağlardı. Ailesi, sonra Gülser’i Kuran kursuna yolladı. Sevmedi hocasını. Kendisine cetvel atan adamın kafasını yardı. Kadıköy’de tezgâhtarlık yaptı bir dönem. Sonra hapse düştü. Demir kapının önünde yanıp tükendi. Ölüm orucu eylemcisi Gülser Tuzcu’nun ömrü elinden sökülüp alınırken aklına geliyor muydu dokumakta usta olduğu halılar?

28 yaşındaki Gülseren Yazgülü Güder Öztürk gazeteciydi. Dezenformasyon desen gırla gidiyordu. Sahi kim yapacaktı artık haberini. Ağabeyi Mazlum Güder ile aynı kaderi paylaşıyordu genç kadın. Mazlum Güder, 1983’te Elazığ Cezaevi’nde öldürülmüştü. Yazgülü, kocası Ali Öztürk’ü de 1994 yılında hücre evi baskınında kaybetmişti. Hayata Dönüş sırasında, açlığının 55. günündeydi Yazgülü Güder Öztürk, kocasının kız kardeşi Hamide Öztürk ile aynı koğuşu paylaşıyorlardı. Hamide Öztürk’ün gözlerinin önünde yengesi Yazgülü, yitip gitti. Hamide, operasyonun ardından Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’ne götürüldü ve 3 Haziran 2001 günü 5. ekip üyesi olarak ölüm orucuna başladı. 463 gün sonra 10 Eylül 2002 günü canını verdiğinde, 32 yaşındaydı. Yengesi Yazgülü gibi Kurtuluş gazetesi muhabiriydi Hamide Öztürk, 11 kez gözaltına alınmıştı. Hamide Öztürk, Hatay’da ağabeyi Ali ve yengesi Yazgülü’nün yanında defnedildi.

Hamide Öztürk’ün Hayata Dönüş’te yaşadıklarından:

“En son çıktığımızda artık alevlerden hiçbir şey görülmüyordu. Hepimizi yakmaya çalıştılar. Biz aşağıya inince, bu sefer yemekhaneye yoğun bomba attılar. Hepimiz havalandırmanın ortasına geçtik ve halay çekmeye başladık. Görevlilere, ‘Gelin hepimizi tarayın, ama hiçbirimizi teslim alamazsınız’ diye bağırdık.”

Ölüm orucundaki arkadaşlarına yardımcı olmak isteyen Birsen Kars, baskını ağır yanıklarla atlattı. Hastaneye kaldırıldı. Cankurtarandan indirilirken “Bizi diri diri yaktılar” diye haykırıyordu. Gazeteler ve televizyonlar, hemen verdi haberi: “Örgüt üyeleri arkadaşlarını yaktı.”
Birsen Kars, beş ay boyunca hastanede yattı. Yanıklar, kornea erozyonuna yol açmıştı. Çok sayıda ameliyat geçirdi: “Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.”

Nasıl yandığını anlatıyor Birsen Kars:
“Bomba atmak için deldikleri koğuş tavanından demir kafes içerisinde bir cisim indirdiler. Kara bir duman çıkaran bu farklı nesne nedeniyle plastik gibi eridiğimi hissediyordum. Kimyasal gazla yakılıyorduk. Üstüm başım sapasağlamdı ancak derim adeta sıvılaşmıştı. Çevremden saç ve deri yanığı kokusu geliyordu. Sonra önümde saçlar uçuşmaya başladı. Uzandım, benim saçlarımdı. Önce gaz odalarından geçirildik, sonra fırınlarda yakıldık.”

Operasyon sonucunda, Hacer Arıkan’ın, tüm yüzü, başı, elleri, sırtı, bacakları yandı, sol akciğeri söndü, kalça kemiği kırıldı, sağ ayağı 3 santimetre kısaldı. Vücudunun yüzde 40’ı yanan öğretmen Hacer Arıkan, “Sinir gazı, biber gazı, el bombası, üzerimize bir sürü bomba atılıyordu. Yatakhanede artık duramaz hale gelmiştik. Tam çıkışa yöneldiğimizde çıkış noktasına üç dört tane yangın bombası fırlatıldı, aynı anda tavandaki deliklerden gaz verdiler. Giysilerimde hiç yanık yoktu. Kimyasal bir gaz olduğunu anladım. Ateşin sıcağını hissedemedim. Baskından sonraki günlerde gazetelere bakarken operasyonun adının ‘Hayata Dönüş’ olduğunu görünce güldüm. Ölümün kenarından döndüğüm için bana o anda komik geldi. Çünkü yaşıyor olmamız bile tesadüftü.” diye konuşuyordu.

Arkadaşı Şefinur Tezgel’i kurtarmak isterken yanan Hacer Öğretmen, rüyalarındaki labirentte uzun süre kendini aradı, halen hayata tutunmaya çalışıyor:
“Kafam yanıyordu. Arkadaşlarım kalkamadığımı görünce bir arkadaş içeriye daldı, beni çıkardı. Aşağı indirildim. Üzerimdeki giysilerde yanık yoktu. Bizi yakanın kimyasal maddeler olduğunu o zaman anladım. Hani yanarken bir ateşin sıcaklığını duyarsınız ya da söndürmeye çalışırsınız, ben öyle bir şey yaşamadım. Alevle gazın birleşiminden yandım ben. Bana hiçbir zaman, eski güzelliğime kavuşamayacağım söylendi. Burnum yok şu an. Ama ben hastanedeyken ağabeyim demiş ki, ‘Biz devamlı gülmeliyiz, daima gülmeliyiz ki daha çabuk iyileşebilelim.’ Gözlerimi yeni yeni açtığımda hemşire bana, ‘Yeşil gözlüymüşsün. Çok güzel gözlerin var’ dedi. Ben de ona dış görünüşün önemli olmadığını söyledim. Yaşama sevincimi kaybetmedim.”

Hacer Arıkan’ın iki ağabeyi aynı cezaevindeydi. Erol Arıkan, “Kardeşini kurtarmak için kadınlar koğuşuna koşarken” bacağından vuruldu, ölüm orucunun 200’üncü gününde “Zorla müdahale” edilen en büyük ağabeyi Erdal Arıkan ise “Wernicke Korsakoff” hastası oldu. Beden öğretmeni Erdal Arıkan, hatırladığı tek şeyin yanarken çığlık atan Hacer’in yüzü ve onu kurtarmaya giderken vurulan kardeşi Erol olduğunu anlatıyordu. Hafızasına yeni bilgiler kaydedemeyen Erdal Arıkan, yıllarca hatırlamak için yanından not defterini ayırmadı.

Ebru Dinçer de baskın sırasında C–1 koğuşundaydı. Genç kızın yüzünde, kafa derisinde, sırtında ve kolunda yanıklar oluştu:
“Yarı baygın durumdaydık. Kendimizi gazdan savunacak ıslak havlu dışında bir şey yoktu elimizde. Deliklerden sinir gazı ve biber gazı püskürtmeye başladılar. Sinir gazı boğulma etkisi yaratıyor. Öleceğinizi sanıyorsunuz, çıldıracak gibi oluyorsunuz. Artık nefes alamaz hale gelmiştik. Koğuştan kurtulmalıydık. Sürüne sürene kapıya yaklaştık. İşte o anda kapı girişini yaktılar. Tavandan yayılan bir yangındı bu. Çığlıklar yükseldi. Vücudum alev almadı ama ani bir sıcaklık hissettim. Bazı arkadaşlar alev makinesi tutulduğunu görmüş. Yananların çoğunun elbiselerinde yanık izi yoktu. Ancak bedenlerimiz kavrulmuştu. Yandığımı hissetmedim. Elimi başıma götürdüğümde derimin sıvı gibi eridiğini gördüm. Alev yok. Sıvı ya da gaz, yakıcı bir kimyasal madde olabilir. Tavandan üzerimize döküldü ve yüksek ısıyla birleştiğinde kafa derimi, yüzümü, kollarımı ve sırtımı kavurdu. Kendimi kaybetmişim.”

Birsen Kars, Hacer Arıkan, Ebru Dinçer, Münire Demirel ve Gülizar Kesici’nin de aralarında bulunduğu 12 kadın, faciayı ağır yanıklarla atlattılar. Aylarca hastane hastane dolaştılar, sayısız ameliyat geçirdiler. Bakırköy Cezaevi’ne sevkedilenler ise, ellerini kullanamadıkları için birbirlerine yardım ettiler. Onları enkaz haline getiren, elbiseleri yakmayan fakat bedenleri dağlayan kimyasal maddenin ne olduğunu, Adli Tıp Kurumu’nun bilirkişi heyeti dahi çözemedi. Adli Tıp Kurumu Raporu’nda C–1 koğuşundan alınan kısmen yanık, isli, beyaz ve bazı kısımları tabakalar halindeki materyallerin niteliğinin tespit edilemediği ve koğuşta öldürücü dozun çok üzerinde gaz bombası kullanıldığı açıklandı.

ARALIK GÜNCESİ
Kavuşmanın en güzel yerindeydik o gün ve aşkın
rüzgârın serinliğinde, dans ederek geceye yayılan,
saçlarını aldık terlemiş tuzlu avuçlarımıza sevdanın,
zehir bir düş biriktirmek için ceplerimize
doldurduğumuz taşları,
dizmiştik yollara tek tek.
Durmuştuk karanfil halaylarına sabahın seherinde
dile gelse yol ve susabilir mi demir,
utancından başını öne eğmez mi duvar,
kurşun girer mi yerin dibine,
mahpushane çeşmesi yandan mı akar,
insan hangi renkte kanar,
insan hangi renkte yanar,
çok iyi biliriz…
Belleğindeydik tarihin
Acılara izdüşüren, aşksız, sabahsız
Varna önleri’nde, Madrid’de
ve Bayrampaşa’da, Ümraniye’de
ve ülkemin cümle mahpushanelerinde…
Tüm dillerdeydi sevdamız,
erguvan dalları boyun eğmezdi ki fırtınalara.
Yaydık dudaklarımıza,
yaşamın baharından çaldığımız aşkı ve umudu
inceden bir ağıt bilense de dilimizin altında
su ve özlem kelimeleri döktük
zaferin çiçekleriyle yazdığımız kitaplara
Aralık güncesidir kavgaya yazılan ve sevdaya
“bu ilk yangın yeri değil
bedenimizi kömür eden böyle
elbet bizim de göğümüz yarılır bir gün
gün olur,
biz de cehennemi koyarız avuçlarınıza”
Gün olur biz de o büyük günde
erguvan dalları gibi dururuz hayata…
TAYAD üyesi Ömür Cerrahoğlu

“HOŞÇAKALIN YOLDAŞLAR…”

Bayrampaşa Cezaevi’nin erkekler bölümünde yaşananlar bir savaşın kesiti gibiydi…
“Cezaevinin çatılarına ve kuleye yerleştirilen keskin nişancılar ile şebeke kapısından içeri giren tam teçhizatlı özel timler, otomatik silahlarla hedef gözeterek maltaya, koğuşlara ve avluya ateş ediyordu. Yanlarında harp amaçlı ağır silahlar ve saçma atan pompalı tüfekler vardı. Yüzlerce kurşun harcandılar ve asla ‘Teslim olun’ çağrısında bulunmadılar. İlk atışların ardından 13. koğuşun önündeki üç arkadaşımız yaralandı. Bir kurşun da baskın tehlikesine karşı bizi uyarmak için nöbet tutan Güldede Çeven’in başını sıyırdı. Kanlar içinde yere yığılınca ‘öldü’ sandık. Sağlıkçı arkadaşlarımız, yaralılara tampon yapıp, serum bağladılar. Ölüm orucu eylemcilerini, yaralı, hasta ve yaşlı olan arkadaşlarımızı en güvenilir yer olan merdiven altına ve daktilo odasına yerleştirdik. Merdiven altı küçük bir revire dönmüştü. Namlular susmuyordu. Yüzlerce kurşun harcadılar. Ölüm orucu direnişçisi Fırat Tavuk arkadaşımız, şebeke girişindeki askerlere ‘Eğer operasyonu durdurmazsanız kendimi yakacağım’ diye seslendi. Ancak timlerin, baskını sona erdirmek gibi bir niyetleri yoktu. Fırat Tavuk, bize dönüp gülümseyerek, ‘hoşçakalın yoldaşlar’ dedi. Kendini tutuşturdu ve ateş yağmuru altında, şebekeye doğru yürüdü. Ölürken ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye’ sloganını atıyordu. Aradan çok zaman geçmedi. Aşur Korkmaz da, özel timlere ‘Ülkemizi, vatanımızı sevmek katletmeyi mi gerektirir? Eğer bunu onaylıyorsanız, operasyonu durdurmazsanız kendimi yakacağım’ diye haykırdı. Aşur, daha sonra hazırlıklarını yaptı ve bedenini ateşe verdi. C–14 ve C–15 koğuşlarının havalandırmasına çıkıp, ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye, kurtuluşa kadar savaş’ diye slogan attı yanıp, kül olurken. İki arkadaşımızın kendini yakması operasyonu durduramadı. Koğuşların tavanı balyozlarla deliniyor ve gaz bombası yağmuru aralıksız sürüyordu. Her yer, kusanlar ve baygınlık geçirenlerle dolmuştu. Duvarlar da delinmeye başlanınca, masa, dolap, sandalye, sıra, çöp arabası, dergi ve gazeteleri kullanarak barikatlar kurduk. Kendimizi korumaktan başka düşüncemiz yoktu. Koğuşları yaktıkları için uzun süre maltada bekledik. Malta, duman, gaz bombaları ve kurşun yağmuru altında da olsa, yaşam koridorumuzdu. O esnada direnişe katılmayan PKK davası tutuklu ve hükümlüleri, elleri başlarının üzerinde dışarı çıktılar. Askerler de, onları alıp götürdü. ‘Operasyon mağduru olmasınlar’ diye beslediğimiz güvercinlerin kafesini açtık. Özgürce uçup uzaklaştılar. Saatler geçmesine karşın baskın sona ermeyince, hızlı bir şekilde ölüm halayı için avluya çıktık. Geniş bir çemberde halay çekerken ortamızda kalan iki arkadaş, zeybek oynuyordu. Yaralılar da halay çemberinin tam ortasındaydılar. Binanın çatısındaki askerler, 15 dakika boyunca bizi izlediler. Sonra korkunç bir gaz bombası sağanağı başladı. Durumu iyi olan arkadaşlar C–15 ve C–16 koğuşlarının merdiven altlarına çekildi. Havalandırmanın tam göbeğinde savunmasız kalan 80’e yakın arkadaşımızın üzerine, koğuşlara geri dönmesinler diye ateş açıldı. Arkadaşlarımız, el, kol, bacak, karın bölgelerine isabet eden mermiler nedeniyle teker teker yere düşüyordu. Murat Ördekçi burada yaralandı. Murat’ı koğuşa almamız engellendi. Bir süre sonra da kan kaybından öldü. Kurşunlara slogan ve marşlarımızla karşılık verdik. Jandarmalar, 15. koğuşun mazgalından toplu halde bulunduğumuz yeri tarıyordu. Baskının ilk saatlerinde bacağından kurşunlanan Mustafa Yılmaz, ikinci kez vuruldu. Arkadaşlarımız, bedenine dört kurşun isabet eden Mustafa’yı merdiven boşluğuna çektiler. Kafasını trabzana dayadı. Konuşmuyordu. Kısa bir süre sonra derin derin nefes almaya başladı. ‘Mustafa, Mustafa’ diye tüm çağrılarımıza rağmen cevap alamadık. Bir dakika sonra nabzı atmaz oldu. Ardından bir seri tarama daha yaşandı. Kurşunlar vızır vızır uçuşuyordu. Cengiz Çalıkoparan da yaralandı bir kez daha… Ali Ateş ise çok sayıda kurşun aldı. Ve atış devam ederken oracıkta son soluğunu verdi. Yine sloganlarımızı haykırdık. ‘Telaş etmeyin ben ölmem’ diyen Cengiz’i de merdiven boşluğuna aldık. Ağır yaralıydı… Bir süre sonra ‘yaralı ve ölülerimizi dışarı çıkaracağız’ dedik. Namlular hala üzerimize doğruluydu. Yaralanan 20 arkadaşımızı avludaki bir köşeye yan yana dizdik. Yaralılar soğuktan ve kan kaybından sapsarıydı. Bir yandan gözyaşları, bir yandan ‘dayan yoldaşım’ sözleriyle dolaşıyorduk yaralıları. Havalandırmanın arka duvarı kepçeyle yıkılınca, askerlerin uzattıkları merdivenle yaralılarımızı tahliye ettik. Cengiz, tam çıkarılırken hayatını kaybetti. Eğer tıbbi müdahale geciktirilmeden yapılmış olsaydı yaralı arkadaşımız kurtulabilirdi.”

İki otobüs jandarma özel timi, 30 otobüs jandarma komando ekibi, ikisi minibüs olmak üzere 4 jandarma aracı Bayrampaşa Cezaevi’ne giriş yapmıştı. “Hayat güzeldir, canınıza kıymayın” anonslarının yapıldığı hayat sonlandıran operasyona katılan yaklaşık dört bin askerden birinin anlatımı:
“…O an gördüğüm tek şey insanların karşılıklı asker çemberine alınmalarıydı. Vurulup düşen insanlar gördüm, çığlık sesleri duydum. Yanarak ölenler gördüm. Hissettiğim tek şey kindi! Nefret! İnsanlar ‘yakmayın’ diye bağırıyordu. Ama bizlere denilen tek şey de, ‘Ateş serbest, gördüğünüz herkesi vurun, sağ çıkmasınlar’ idi. Bu arada ölen asker vardı. Yalnız asker askeri vurdu. Karşılıklı yaylım ateşinde vuruldu. Operasyon bitiminde 4 bin askerin tamamı ve gardiyanlar birlikte çıkanları dövüyorlardı. Aklımda kalan en kötü şeylerden biri de insanların tazyikli suya tutulmaları, çırılçıplak soyularak dayaktan geçirilmeleriydi…”

Eski Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) Genel Sekreteri Teslim Töre, bir döneme damgasını vuran önemli isimlerden… 11 Eylül 2001 günü tahliye edildi. Operasyon sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunduğunu söyleyen Töre, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “C–11 koğuşunda 16 kişiydik. Aramızda ölüm orucu ve açlık grevi yapan kimse yoktu. Balyozla duvarları kırdılar ve ateş ettiler. Ardından da bomba yağmuru başladı. Yan koğuşun yanması üzerine duman altında kaldık. Öleceğimizi sanıp birbirimizle helalleşmeye başladık. Cehennem ortamında saatlerce kaldıktan sonra bizi dışarı çıkardılar. Ancak koğuşta beslediğimiz kediler baskın sırasında öldü.”

“KAHREDEN BİR ÇİZGİ FİLM”

Ressam Sait Oral Uyan, aynı zamanda arkeolog… Cezaevine girmeden önce tam 5 resim sergisi açan içerde de 50’ye yakın tablo çizen bir sanatçı. Örgüt davasından müebbet hapis cezası aldı ve ölüm orucunun 205. gününde bilinci kapandı. Ölüm orucu eylemine başlarken 80 olan kilosu daha sonra 30’a indi. Zorla müdahale onun Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmasına neden oldu. Tahliyesi ardından geldi. Uyan, düşüncelerini zor da olsa ifade edebilenlerden… Operasyonu şöyle anlatıyordu:
“Çizgi filmlerde kurgulanan silahlarla taradılar bizi… El bombaları, lav silahları, gaz bombalarıyla üzerimize geldiler. Garip silahlar kullandılar. Çünkü 3 milimetre kalınlığında 2 ayrı sacı delen kurşun, bizim kapının arkasına koyduğumuz dolabı delip geçiyor. Her türlü hileli savaş oyununu oynadılar. Bir ordu vardı orada.”

Yine başka bir Korsakoff hastası Ganime Bozlu da, Hayata Dönüş Operasyonu’nu abartılan bir filme benzetiyordu. “Böyle bir film yazılsa ve yapılsa ‘bu kadarı da olmaz’ diyebileceğiniz sahneler olurdu.” diyordu.

“YAŞAM HAKKINI İHLAL…”

Biyolog, gazeteci, halı işçisi, vaiz, öğrenci, inşaat işçisi, muhasebeci, konfeksiyon işçisi, işportacı, tekstil işçisi, pastacı, berber, öğretmen, sanatçı, gündelikçi, mühendis, iktisatçı, maden işçisi… Tam 32 can almıştı Hayata Dönüş…

Fırat Tavuk bedeninin yüzde 90’ı yandı ancak ölümü kurşunla oldu. 29 yaşındaki Fırat’ın annesi Huriye Tavuk, oğlu 1996 yılındaki eylemin ardından ikinci kez ölüm orucuna başladığında “Çocuklarımızı morglara vermeyeceğiz. Hücre yapacaklarına, depremzedelere ev yapsınlar” demişti.

Fırat Tavuk’un daha sonra Grup Yorum tarafından bestelenen ve seslendirilen “Bir mevsim aç olacağız” şiiri:

Yine düştük yollara
Yine uzun yollara
Yine çıktık yollara
Yine uzun yollara
Uzun ve zorlu ama onurlu
Yattık ölüm orucuna
Açlığımız kadar onurlu
Açlığımız kadar gururlu
Açlığımız kadar dik başımız
Açlığımız kadar
İnancı ve sevgiyi
Halkımızı ve düşlerimizi
Umut dolu beynimizi
Tedarik ettik, bileyledik
Onlarla, beslenecek, direnecek
Onlarla öleceğiz
Göçmen kuşlar giderken uzaklara
Hoşça kalın diyecek bizlere
Uğurlarken onları aç olacağız
Döndüklerinde aç olacağız
Belki az kalacak, belki hiç kalmayacak
Kalırsak dik, ölürsek yiğit olacağız
Bu mevsim aç olacağız
Bu mevsim öleceğiz
Zulmü yere yere serecek
Boyun eğmeyip öleceğiz
Ölüm bizim gelecek sizin olsun
Hoş çakalın halkımız
Bu mevsim aç olacağız
Her mevsim onurlu olmak için

Aşur Korkmaz, 1972 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Aslen Sivaslı olan Aşur Korkmaz, F tipi cezaevlerine karşı eyleme geçen 99 kişilik birinci ölüm orucu ekibi içerisinde yer aldı. Adanalı Ali Ateş de Fırat Tavuk ve Aşur Korkmaz ile aynı ekipteydi. Hacettepe Üniversitesi öğrencisiyken okulunu bırakmak zorunda kalan 30 yaşındaki Ali Ateş, dört yıldır cezaevinde bulunuyordu. Yaşamı yoksulluk içinde geçen 32 yaşındaki Cengiz Çalıkoparan, bir dönem İstanbul’un meydanlarında işportacılık yapmıştı. 1994 yılında tutuklanan Çalıkoparan, iki sene sonra Ümraniye Cezaevi’nde yaşanan kanlı baskında ağır yaralandı. Ümraniye’den kurtulan ve Bayrampaşa Hapishanesi’ne nakledilen Cengiz Çalıkoparan, adı Hayata Dönüş olan baskında can verdi. Fatsalı Mustafa Yılmaz, ailesiyle birlikte İstanbul’a göçünce Küçükarmutlu’daki gecekondu direnişlerine katıldı. 1996’daki ölüm orucu eyleminde yer alan Mustafa Yılmaz, 32 yaşındaydı.

Türkiye Komünist Emek Partisi / Leninist (TKEP/L) davasından yargılanan 28 yaşındaki Mahmut Murat Ördekçi, Adıyaman’da dünyaya gelmişti. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’daki bir elektrik atölyesinde işçi olarak çalışan Murat, Boğaziçi Ekin Sanat Derneği’nin (BESD) üyesiydi. Sol örgüt adına yürüttüğü faaliyetler nedeniyle tutuklanan ve idamı istenen Murat Ördekçi, altı yıldır cezaevinde bulunuyordu. Murat Ördekçi’nin ailesi, oğullarının ölümü üzerine İçişleri ve Adalet bakanlıklarına açtıkları tazminat davasını kazandı. İstanbul 2. İdare Mahkemesi, devletin, Murat Ördekçi’nin yaşam hakkını ihlal ettiğini belirterek, anne ve babaya 109 milyar liralık maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Şerif Kartoğlu, Murat Ördekçi ile aynı dava nedeniyle yargılanıyordu… “Namlular ölüm kusuyordu. Murat ağır yaralanmış, kan içinde kalmıştı. Benim de kalçama saplandı şarapnel parçaları. Sürüne sürüne gittim arkadaşımın yanına. Can çekişen Murat’ı kucağıma aldım.” diyen Şerif Kartoğlu, Hayata Dönüş’ün ardından ölüm orucu eylemine girdi. 400 gün süren direnişi, hafızasının silinmesiyle sonuçlandı. Mahkeme, Şerif Kartoğlu’na müebbet hapis cezası verdi. Sonra Ördekçi davadan düşürüldü, Kartoğlu’nun cezası ise kaldırıldı. İki arkadaştan biri ölmüş, diğeri sakat kalmıştı.

ÇANAKKALE…

Çanakkale E Tipi Cezaevi, “it durmaz” tepesinin yamacına kurulmuştu. Bu cezaevinde kullanılan gaz bombası sayısı 5 bin 48 adetti. Operasyona İstanbul ve Balıkesir’den takviye gelen jandarma timleri de katıldı. Dışarıda toplanan bine yakın tutuklu ve hükümlü yakını, siperlere yatmış eli tetikte bekleyen askerler, havada uçan helikopter… Tam 56 sürdü operasyon… Biri asker beş kişi yaşamını yitirdi, 26 ağır yaralı hastanelere kaldırıldı.

Ölüm orucu 1. ekip eylemcisi Hemşire Fidan Kalşen, Hayata Dönüş baskını sırasında Çanakkale Cezaevi’nde kendini yaktı. 36 yaşındaydı. Tunceli doğumluydu. 1995 yılında tutuklanmıştı. “Fidan Kalşen’i arkadaşları yaktı sonra çevresinde Afrika kabilelerinin üyeleri gibi ayin yaptılar.” yazdı gazeteler…
Operasyonda kolu kopan Vefa Serdar da söz: “Fidan Kalşen’i arkadaşlarının yaktığı iddiaları tamamen yalandır. Olayın tanığıyım. Fidan, operasyonun durdurulmaması halinde kendisini yakacağını söyledi. Baskın devam edince de kendisini yaktı.”
Jandarma Kameraman Mehmet Küçük anlatıyor: “Fidan Kalşen barikatların önüne geldi. Alev aldı. Alevlerin içinde iken ellerini havaya kaldırıp marşlar söyledi. Daha sonra fiziki yapısı bozuldu ve yere düştü.”
Fidan Kalşen’in babası Kekil Kalşen, yakalandığı kanser hastalığı sonucu yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine kızı Fidan’ın mezarının yanında defnedildi. Fidan Kalşen’in ölmeden önce babasına hediye ettiği üzerinde ‘biz kazanacağız’ yazılı karanfil işlemeli mendil ve kızının hırkasının bir parçası ailesi tarafından tabutun içine konuldu.

Fahri Sarı ateşli silahla, Sultan Sarı ise gaz bombası parçasının göğsüne çarpmasıyla yaşamlarını yitirdiler. Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi’nde öldürüldüler. PKK Devrimci Çizgi Savaşçıları davasından yargılandılar. 34 yaşındaki Fahri Sarı’nın cenazesi Konya’nın Ereğli ilçesinde toprağa verildi. Ailesi, Fahri’yi Askeri Şehitliğe gömmek istedi ancak ilçe halkının itirazları nedeniyle başka bir mezarlık bulundu.

İlker Babacan, ölüm orucu 3. ekip direnişçisiydi. İstanbul’da doğdu. 22 yaşındaydı. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak ilkokulu bitirdikten sonra çalışmaya başladı. 1996 yılında 18 yaşındayken tutuklandı. Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde başının sol tarafından giren göz yaşartıcı gaz bombasının kafatasını kırması ve akabinde beyin kanaması sonucu can verdi.

Çanakkale Cezaevi’nde Hayata Dönüş’e yakalanan Semra Askeri’nin ablası aktarıyor: “Kardeşimle karşılaştığımda onu tanıyamadım. Yüzü şiş, ağız bölgesi yanıktı. Nefes almakta zorlanıyordu. Bunun atılan bombalardan kaynaklı olduğunu söyledi. Ayrıca bilekleri sevk sırasında sıkılan kelepçeden dolayı morarmış, işlevini göremez hale gelmişti… Aslında şu anda insanların yaşadıklarını anlatacak kelime bulamıyorum. Tam bir Nazi kampı… İnsanlıkla bağdaşacak bir yanı yok.”

Ölüm orucunda yaşamını yitiren Fatma Ersoy’un tanıklığı: “Hem üst kattaki spor salonunun tabanı deliniyordu, hem de pencerelerden ateş açılıyordu. Çok sayıda yaralımız vardı. Arkadaşlarımızın tümü biz ölüm orucu eylemcileri için kendilerini siper ediyorlardı. Üzerimizde ıslak çarşaflar, etrafımızda etten bir duvar vardı. Gaz bombaları yüzünden ciğerlerimizin iflas edeceğini sandık. Gazlar insanın halüsinasyon görmesine neden oluyordu. Ortamla hiçbir ilgisi olmayan pek çok görüntü geçiyordu gözlerimin önünden…”

ÇANKIRI…

Hasan Güngörmez, 28 Ağustos 1964’de Konya Cihanbeyli Gölyazı köyünde doğdu. 1987’de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya bölümüne girdi. Aynı yıl TKP/ML’ye katıldı. Güngörmez, 1992’de Devrimci Sol üyesi oldu ve tutuklandı. 1996 yılındaki ölüm orucu eylemine katıldı. 2000’de ise gönüllüydü. Operasyonun 10 saat boyunca sürdüğü Çankırı Cezaevi’nde kendisini yaktı. Operasyon sürüyordu. Herkesle vedalaştı sonra çaktı çakmağı… Yanarken zafer işareti yapıyordu. 4. derecede yanıklarla kaldırıldığı hastanede on günü aşkın süre dayandı. Güngörmez’in Konya’daki cenazesinde imam bulunamadı. Bir yakını kıldırdı cenaze namazını…

İrfan Ortakçı 29 yaşındaydı. Çorumluydu. İmam Hatip Lisesi mezunuydu. Ankara’da tutuklandı. Ölüm orucu 1. ekip üyesi İrfan Ortakçı, baskın sırasında kendini yaktı. Operasyona katılan timlerin kiremit yağmuru altındaydı ve yanarken semaha dönüyordu. Sonra üzerine tazyikli su sıktılar. Ağır yaralanan Ortakçı, kaldırıldığı hastanede bir gün sonra canını soludu.

BURSA…

Ali İhsan Özkan, Bursa Cezaevi’nde yatıyordu. 1974 Çorum Alaca doğumluydu. 15 yaşında ailesinin yanına gitmişti Almanya’ya… 18 yaşında sınır dışı edilmişti. Ankara Yeni Demokrat Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. TKP(ML) davasından tutuklandı. Ölüm orucu 1. ekip direnişçisiydi. Kod adı Salih’ti. Hayata Dönüş yaşamını aldı.

Murat Özdemir, 1961 İstanbul Kumburgaz doğumluydu. Basın Yayın Yüksek Okulunu mezunuydu. Birçok gazetede çalıştıktan sonra Mücadele gazetesinde göreve başladı. 1992 yılında kısa süreli bir tutukluluk yaşadı. Ertesi yıl İzmir’de tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu. Kurtuluş Gazetesi’nin İzmir Temsilcisiydi. 30 yıla hüküm giydi. Bursa Cezaevi’nde 1. ölüm orucu ekibi içerisinde yeraldı. Murat, “operasyon sona ersin” diye kendini yaktı.

UŞAK…

Berrin Bıçkılar 1978 yılında İzmir’de doğdu. Yunanistan göçmeni bir ailenin tek kızıydı. Üç kardeştiler. 1994’te lise öğrencisiyken eylemlere katıldı. Aynı yıl 16 yaşında tutuklandı. Reşit bile değildi. Buca’da üç tutuklunun yaşamını yitirdiği operasyonu yaşadı. Daha sonra Uşak Hapishanesi’ne sevk oldu. 1996 yılında ölüm orucuna gönüllüydü. Berrin Bıçkılar 2000 ölüm orucu eyleminde birinci ekip üyesiydi. 23 yaşında kaybetti hayatını…
Operasyon sırasında Uşak E Tipi Cezaevi’nde Yasemin Cancı ile birlikte kendilerini yaktılar. Çaktılar kibriti, ellerindeki gazete kâğıtlarıyla birlikte kolonya döktükleri saçları da tutuştu. Kısa bir sürede küçük bir kıvılcım, yangına dönüştü, sardı bedenlerini… İkisinin de vücutlarında yüzde 80 oranında yanık vardı. Tam 6 gün dayandı Berrin. Yanık tedavisine “hayır” demedi ancak serum istemedi. Bilincini kaybetti müdahale ettiler. Uyandı, serumu koparttı.

2001 yılında ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiren Gökhan Özocak, Berrin’i anlatıyor:

“Eğer birgün ararsan
ve hani nerde umut nerde güneş diye
Berrin’in yüzüne bakacaksın
ve gözlerinin gülüşüne…”

Berrin gibi hastanede ölen 33 yaşındaki Yasemin Cancı ise, 1992 yılında Denizli kırsalında gerçekleştirilen operasyonda yakalanmış ve ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilmişti. Ailesi Çanakkaleli olan Yasemin Cancı, İstanbul’da doğdu. Cancı, 1989’da Devrimci Solcu oldu ve Kadıköy Kültür Araştırma Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. Tutuklandıktan sonra Buca cezaevine konulan Yasemin Cancı, 1996 yılındaki ölüm orucu eylemine katıldı. 69 gün süren açlığının ardından Uşak Cezaevi’ne sevk edildi. Kendini yakacağı güne dek orada kaldı.

ADANA…

30 yaşındaki Halil Önder, tutuklanmadan önce Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Osmaniye Düziçi doğumluydu. Ölüm orucu direnişçisi Önder, 8,5 saat süren Hayata Dönüş baskınında Ceyhan Cezaevi’ndeydi. “Canım halkıma ve vatanıma feda olsun” dedi kendini yakarken… Hastanede 8 gün dayandı:
“Sabaha karşı 03.00–04.00 sıralarıydı. Pencerelerden gaz bombaları içeriye attılar, daha sonra her yerden saldırmaya başladılar. Ben de saldırıyı durdurmak için kendimi yakmaya çalıştım. Beni bir yere götürdüler, taşlar vardı. Taşların üzerinde sürüklediler, yüzlerce kişi üzerime basmaya ve vurmaya başladılar. Daha sonra hiçbir şey hatırlamıyorum…”
Halil’in cenazesinde ağabeyinin de aralarında bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı. Kardeşi Faik Önder ise kanlı baskın sırasında Ümraniye Cezaevi’ndeydi. İzmir Kırıklar F Tipi Cezaevi’ne sevk edilen Faik Önder Hepatit B ve Akdeniz anemisiydi. Ölüm orucunda sakat kaldı Faik öğretmen.

*

Haydar Akbaba ve Muharrem Buldukoğlu, Hayata Dönüş baskını sırasında Ümraniye Cezaevi’nde yanarak yaşamlarını yitirdiler. MLKP davasından yargılanan Akbaba ve Buldukoğlu, “ajan oldukları” iddiasıyla arkadaşları tarafından öldürülmüştü. Yıllar sonra bu “trajedi”yle ilgili kamuoyuna ve ölenlerin ailelerine şöyle bir açıklama yapıldı:
“19 Aralık operasyonu olmasaydı, bu telafisi imkânsız, vahim hatanın meydana gelmeyeceği kesindir. Soruşturmamız bunu tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. İki ölümden derin bir üzüntü ve acı duyduğunu açıklamayı önemli bir görev ve borç sayar; ölümler ve gerçeğin bu kadar geç duyurulmasından ötürü baş sağlığı ve özür dileriz.”

Hayata Dönüş operasyonunda Çanakkale ve Ümraniye cezaevlerinde iki de asker yaşamını yitirdi. Jandarma Nurettin Kurt, “yüksek kinetik enerjili” bir silahla vuruldu. Ancak tutuklulardan ele geçirildiği iddia edilen 5 tabanca bu kapsama girmiyordu. Jandarma Mustafa Mutlu’nun ölümü de uzun namlulu yüksek enerjili bir tüfek nedeniyle olmuştu. Mermi, asker Mutlu’nun bedenini delip geçmişti.

ÖLÜMDEN DÖNMEK…

Ölüm orucu 3. ekip üyesi Mızrap Ateş, Ümraniye Cezaevi’ndeydi: “Ölüm orucu direnişçilerine ayrılan B–7 koğuşunda kalıyordum. Daha sonra Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nde kendini feda eden İbrahim Erler’in içeri girip ‘operasyon oluyor arkadaşlar’ demesiyle üzerimi giyindim ve hazırlandım. Devlet bizi ‘Hayata döndürmek’ için operasyon düzenliyordu. Askerler bir yandan ‘teslim olun’ diyor bir yandan da otomatik silahlarla üzerimize kurşun yağdırıyordu. İlk ateş esnasında vücudunun çeşitli yerlerinden yüzlerce saçma yarası alan arkadaşlarımız vardı. ‘Arkadaşlarıma yardım edeyim, onlara destek olayım’ derken bacağımın eklem yerinden vuruldum. Vücudum alev alev yanıyor, kanım boşalıyordu”
Hastanede Mızrap Ateş’in sol bacağını diz kapağından kestiler.

Eli, kolu, kafası, burnu kırılanları, kulak zarı patlayanları, yüzü, gözü, bedeni moraranları yazmak sayfalar sürer… Diğer yaralanmalardan bahsedelim. Sadece Bayrampaşa Cezaevi’nde 77 kişi yaranmıştı.

Özlem Civelek’in bedeninde 3 şarapnel parçası vardı. Birini arkadaşları çıkardı. Haydarpasa Numune Hastenesi’ne kaldırılan Bülent Özdemir’in dalak ve bazi iç organlari alındı. Zeki Demir, elinde patlayan gaz bombasıyla yaralandı. Ayhan Engin, sırtından yedi mermiyi… Serdar Salman sağ omzundan, Veysel Bulut elinden, Feyzi Saygılı sol bacağından, Aslan Bahar sağ topuğundan, Dinçer Otluçimen ve Erol Arıkan sağ bacaklarından, Engin Çoban sol kolundan, Bekir Şimşek kalçasından, Serdar Karaçelik sağ ayak bileğinden kurşunlandı.

Muhabbet Kurt, kulak ve bacaklarından, Düzgün Demirpençe omzundan, Gülay Boran sol diz altından, Dursun Önder kafasından, Işıl Eylem Bardak göğsünden bomba yarası aldı. Doğan Çelik, Hanım Harman ve Binali Sarıelmas, şarapnel yağmuruna yakalandı. Serdar Turan’ın sag elinin üç parmağı koptu. Hücresinde kendisini yakan ölüm orucu eylemcisi İbrahim Erler’in parmakları da…

Songül İnce’nin sol koluna önce bomba pimi sonra kurşun isabet etti. Aylarca tedavi görmediği için neredeyse kolunu kaybediyordu. Ölüm orucu eylemcisi Bülent Özdemir, üç kurşunla ağır yaralandı. Hasan Türkal’ın kalbinin yakınına girdi kurşun… Ciğerlerindeki kanı tüple boşaltabildiler.

Mehmet Kulaksız’a beş kurşun isabet etti, Bülent Özdemir’e ise üç… Kenan Taybora’nın kafasına saplandı kurşun… Karnından yaralanan Okan Barış Ekinci, bazı iç organlarını ameliyat masasında bıraktı. Aslan Aksoy’un sol ayak topuğundan giren kurşun ayak parmaklarını parçalayarak çıktı. Orhan Dağdelen, Özgür Sağlam ve Mehmet Doğan birer gözlerini yitirdiler. Çanakkale’de Vefa Serdar’ın kolu koptu. Cuma Şat’ın dirseği parçalandı. Kurşun Rasim Öztaş’ın sağ bacağının kalça hizasından girip çıkmıştı.

Başının üstünde bomba patlayan Yıldız Baguş iki kere beyin ameliyatı oldu. Kısmi felç geçiren Baguç’un tedavisi yıllarca sürdü. İbrahim Türker, Nurettin Pekan, Tayyar Sürül, Yunus Boluçay, Bahar Aslan, Ümit Günger, Deniz Kurt, İsmail Altun, Ahmet Akyüz, Elif Vural, Aydın Hambayat, İbrahim Dalkaya, Güldede Çeven, Fevzi Saygılı da yaralılar arasındaydı. Uşak Cezaevi’nde Devran çocuk da hırpalandı. 4 yaşındaydı…

SOKAKLAR TUTUŞTU…

Tam 32 can alan müdahale ardından devletin önemli gördüğü 9 cezaevinde (Çanakkale, Bayrampaşa, Ümraniye, Bursa, Bartın, Çankırı, Aydın, Malatya, Ceyhan) tutulan siyasi tutuklu ve hükümlülerden 317’si Edirne, 308’i Sincan, 317’si Kocaeli F Tipi Cezaevi’ne sevk edildi. Toplam 942 siyasi mahkûm artık hücrelerdeydi. Öte yandan adli mahkûmların büyük bir özlemle beklediği af çıkmıştı. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 23 Aralık 2000 tarihi itibarıyla 6 bin 904’ü hükümlü, 129’u tutuklu 7 bin 33 kişinin salıverildiğini açıklıyordu.

Operasyonu haber alanlar sokağa döküldü, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere alanlarda ve cezaevleri önünde toplanan yüzlerce kişi, polisle çatıştı. Barikatların kurulduğu, özel araçların tahrip edildiği, polis otosunun ateşe verildiği başkentte ve İstanbul’da coplar konuştu. 400’ün üzerinde gösterici gözaltına alındı. İktidar partisi DSP’nin ilçe binaları işgal edildi. İstanbul Gazi Mahallesi, Okmeydanı, Alibeyköy, Nurtepe, İkitelli, Mustafa Kemal Paşa (1 Mayıs) Mahallesi ve Gülsuyu’nda esnaf kepenk kapattı. Sokak eylemlerini engellemek için öğrenci evleri ve sivil toplum örgütlerinin merkezleri basıldı. Bazı siyasi partiler abluka altına alındı. İnsan Hakları Derneği’nin 6 şubesi, TAYAD ve birçok demokratik kitle örgütünün merkez ve büroları geçici sürelerle mühürlendi.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, ölüm oruçları ile ilgili haberleri gerekçe göstererek 228 toplatma kararı verdi. Adalet Bakanlığı da ölüm orucu haberlerine yer veren bazı gazetelerin reklâm ve ilanlarının kesilmesi için Basın İlan Kurumu’na başvurdu. Yine F Tipi Cezaevleriyle ilgili olarak hazırlanan 50’nin üzerinde özel sayı ve afişin dağıtımı ve asılması engellendi. Muhalif radyolar susturuldu. F Tipi protestolarına katılan 147 kişi cezaevine gönderildi. Sadece İstanbul’da 5 kez tecrit karşıtı miting yasaklandı.

Ölüm orucu içerde ve dışarıda sürerken tutuklu ve hükümlülerden, doktorlara, hukukçulardan, infaz koruma memurlarına, güvenlik görevlilerinden, tutuklu yakınlarına, sivil toplum örgütleri üyelerinden, Adalet Bakanı Türk hakkında suç duyurusunda bulunanlara, cenaze törenine katılanlardan açlık greviyle destek olmaya çalışanlara dek çok sayıda kişi ve kuruma dava açıldı. F tipi hapishaneleri protesto ettikleri için yargılanan 24 kişiye “Yasadışı örgüte yardım ve yataklıktan 3 yıl 9’ar ay hapis cezası verildi. Sanıklardan altısı çocuktu ve bu onlara ancak 1 yıl 3 ay indirim sağladı.

“KANDIRILDIK…”

Yetkililer, 20 cezaevinde yapılan aramalarda, 1 Kalaşnikof, 10 tabanca, 1 av tüfeği, 12 el yapımı bomba, 70 fişek, 315 delici ve kesici alet ile 17 cep telefonu bulunduğunu iddia ettiler.

Operasyon bitiminde, Bayrampaşa Cezaevi’nde “ele geçirildiği” savlanan bir adet Kalaşnikof marka otomatik tüfek ile dört tabanca gazetecilere gösterildi. İşin ilginç yanı, baskında görevli hiçbir askerde kurşun yarası bulunmamasıydı. Üstüne üstlük Tüm Yargı-Sen İstanbul Şube Başkanı Ali Yazıcı, “Aramalar düzenli yapılıyordu. İçerde silah var iddialarını abartılı buluyorum” diyordu.

Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede, Bayrampaşa’daki operasyondan 12 gün önce yapılan aramada ateşli silahlar ile kesici aletlere rastlanmadığı belirtiliyordu. İddianamenin devamında, baskın sonrasında ateşli silahlar, delici ve kesici aletlerin bulunduğu ve bunların cezaevine sokulmasında infaz koruma memurlarının ihmalleri olduğu iddia ediliyordu.

Eski Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, “C Bloğa x-ray sisteminden geçilerek Kalaşnikof sokulması mümkün değil. Kendisini yakacak kadar gözü kararan bir insan, içerde Kaleşnikof olsa kullanmaz mı? Hayata Dönüş baskında kurtarılmak istenenden çok kayıp verilmiştir.” diyordu.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, operasyonun ardından “Adalet bakanı hem arabuluculuk yapanları hem de halkı kandırdı. Kullanıldık” derken İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, operasyon için bir yıldır hazırlık yaptıklarını söylüyordu. Tantan ayrıca tutuklu ve hükümlülerin ölüm orucu yapmadıklarını öne sürüyordu. Sağlık Bakanı Osman Durmuş da Tantan’a katılarak, “Ölüm orucu yoksa kaçıncı gün olduğunun tespiti söz konusu olamaz” iddiasında bulunuyordu. Hatta benim çalıştığım dönemde halkın gazetesi olan bir yayın organı “sahte oruç kanlı iftar” manşetini atıyordu.

Manipülasyon ve dezenformasyonun tarihte gırla örneği vardı. 1984’te “İçeride gizli gizli yiyorlar” dendi. Eylemin 72. günü süt bıraktılar içeriye… Ertesi gün ise baharatlı yemek… 1996’da “Kantinden malları stoklamışlar. Hiçbir şey olmaz” denildi. Anlaşılacağı üzere bu tür söylemler yeni değildi.
Buna karşın tabip odaları yönetici ve üyeleri ise tutuklu ve hükümlülerin hepsinin ölüm orucunu devam ettirdiklerini belirtiyorlardı.

“ÖLDÜRÜCÜ DOZUN ÇOK ÜZERİNDE…”

Yetkililerin “Kendilerini yaktılar” açıklamalarına karşın Adli Tıp Kurumu Bilirkişi Raporu “öldürücü dozun çok üzerinde” gaz bombası kullanıldığının altını çiziyordu. Bombaların üzerinde APG, FLK, ARTİFİCİO, CS, MOD 56, OC, TACİZ EDİCİ, CS SMOKE, CS 70, 5230 RİOT, EL BOMBASI yazıyordu… Baskın sonrasında Bayrampaşa Cezaevi’nde incelemelerde bulunan uzmanlar, bilinmeyen ve niteliği belirlenemeyen materyaller buldu. Boş kovanlar ve mermi çekirdekleri toplanmış, eşyaların yerleri değiştirilmiş, yoğun kan lekelerinin bulunduğu duvarlar çimento ile kapatılmıştı. Akıllara “deliller mi karartıldı” sorusu takılıyordu. Otopsi raporlarında ise ikisi asker 14 kişinin “yüksek enerjili” silahlardan çıkan kurşunlarla öldüğü ortaya çıkıyordu. Bazı cesetler üzerindeki yaralar ise bıçakla genişletilmişti.

Bayrampaşa Cezaevi’ndeki “Hayata Dönüş Operasyonu”nun ardından 167 tutuklu ve hükümlü hakkında “cezaevi idaresine karşı silahla toplu ayaklanma” suçundan açılan dava hala görülüyor. Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 kişinin yaşamını yitirdiği baskının ardının 1615 infaz koruma memuru ve jandarma erine dava açıldı. Tam beş yıl sonra 682 kişinin adının iddianameye iki kez yazıldığı belirlendi. Sanık sayısı bir anda 933’e düştü.

Ümraniye Cezaevi’nde biri güvenlik görevlisi 8 kişinin hayatını kaybettiği operasyonla ilgili ise “cezaevi idaresine karşı silahla ayaklanma, 6136 sayılı kanuna muhalefet, patlayıcı madde bulundurmak, faili gayri muayyen şekilde adam öldürmek ve yaralamak ile bu suçlara iştirak” iddiasıyla 399 tutuklu ve hükümlünün yargılanması sürüyor.

Çanakkale’de yargılanan tutuklu ve hükümlü sayısı ise 154… Çanakkale operasyonu sonrasında “suçun faili belli olmayacak şekilde işlendiği, zaruri sınır ve emrin sınırının aşıldığı” belirtilerek 563 güvenlik görevlisine de dava açıldı. Baskına katılan görevlilere 20’şer yıl hapis cezası isteniyor.

C–1 Koğuşunun sağ kurtulabilenlerinden Münire Demirel, yıllar sonra keşif için olay yerindeydi: “Kurşun izleri hala belliydi ve aradan 5 yıl geçmişti. Şuan orada adli tutuklular kalıyor. O kadar tadilattan geçmesine, boyanmasına karşın kanlı baskının izlerini görebildik. Örneğin üzerimize gaz bombalarının atıldığı tavan deliklerinin bir kısmının nasıl kapatıldığını gözlemledik. Bilirkişi de ilaveleri tespit etti. Koridordaki demir elektrik kolonlarında ve demir parmaklıklarda kurşun delikleri duruyordu. Bunlar tespit edildi. Kayıtlara geçirildi.”

“YANGIN YERİNDEN İZLENİMLER…”

Bayrampaşa Cezaevi’nin C-Blok’una ring aracıyla götürüldük. Daha önce birçok kez iş için girdiğim cezaevini tanıyamadım. Tüm ranzalar yanmış, duvarlar yer yer tahrip olmuş durumdaydı. Yerlere dökülmüş yemekler, lime lime olmuş giysiler, çiftini bulmak imkânsız olan ayakkabı tepeleri, tarumar durumdaki sebze ve meyve çuvalları çatışmanın boyutunu gösteriyordu. C–13 ve C-14’ün havalandırma duvarında operasyonu sırasında askerlerin girmesi için açılan büyük bir deliğin önünde ise tutuklu ve hükümlülerin beslediği kuşlar, devrilmiş kafeslerine sığınmışlardı. Ölüm orucuna yatanların kaldığı C–14 koğuşunda yangın her şeyi kül etmişti. Operasyonla girilen koğuşların durumunun özeti, karanlık, yanık karası, gaz ve yanık kokusu, enkaz ve yürümeyi yer yer olanaksızlaştıran kullanılmış bomba kümeleri, cam kırıkları ve çamurdu. Kısacası C blok koğuşları yatakhaneleri, meydanları, avluları, koridorları tam bir savaş sonrası görüntüsü veriyordu.

Aydın heyetinin ve TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu üyelerinin Adalet Bakanlığı ile eylemci tutuklu ve hükümlülerin görüşmeleri sürdürdükleri C–12 koğuşu daha az hasarlıydı. Giysiler, kitaplar, yataklar etrafa atılmış, davullar patlatılmış, saz ve gitarlar parçalanmış, eylemcilerin yetiştirdiği çiçekler yere dağılmıştı. Arabulucuların yazılarında dile getirdikleri akvaryum ise boştu. Koğuş avluları, gazete, dergi, ayakkabı, terliklerle dolmuştu. Yarısı yanmış fotoğraf, mektup ve günlükler etrafa saçılmıştı. Eylemcilerin bir müdahale sırasında yapılacaklarını sıralayan kâğıtlar ise masa üzerinde ıslak duruyordu. Sergilenler arasında, açlık grevlerinin bitiminde kalıcı sakatlığı önlemek için vitamin olarak kullanılan Ensure (mama), tahrip olmuş Lenin büstü, Che Guevara, Mao, Karl Marks’ın yanı sıra Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya’nın resimleri, Yılmaz Güney’in fotoğrafı, İngilizce dil öğrenme kitapları, ansiklopediler, daktilo, çoğu piyasada satılan kitaplar, kasetler, fotoğraf albümleri, saz, gitar ve davul gibi eşyalar da bulunuyordu.

Ümraniye Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlülerden ele geçirildiği ifade edilen malzemeler arasında ise, Ho Chi Minh, Che Guevara, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Ulaş Bardakçı resimleri, ölüm orucunda yaşamını yitirenlerin resimleri, doküman, iddianameler, kişisel fotoğraf albümleri, şeker, çay, üzüm pekmezi, pirinç, vitamin hapları, tencere, tava, boya, fırça, daktilo, kitap özellikle siyasi içerikli, elektrik güç kaynağı, daktilo, 3 adet video cihazı ve 10 adet teyp, 5’i elektronik olmak üzere 105 adet daktilo, 500 adet teyp ve 300 adet videokaseti, bir nargile, bir adet slâyt makinesi, bir adet teksir makinesi, sigara paketleri ve bir adet demir kapı da vardı…
Evet yanlış okumadınız. Demir kapı ve sigara paketleri…

ÇEŞİT ÇEŞİT AÇLIK GREVİ…

Belediyeden parasını alamayan inşaat mühendisi, emekliler, sendikacılar, üniversite öğrencileri, özürlüler, mevsimlik işçiler, hayvan severler, kulüp başkanı ve antrenör olmadığı için Mersin İdman Yurdu taraftarları, tranfer isteyen Nusaybindemirspor, Adanademirspor yandaşları, yönetim ve denetim kurulları istifa ettiği gerekçesiyle Konyaspor destekçileri, Akşehirspor Taraftarlar Birliği Başkanı Ali Aksoy…

Tezgâhları kaldırılan seyyar satıcılar, alacaklarını isteyen işçiler, Karabük’te esnaflar, taşeron işverenler, işlettiği spor salonundan çıkarılan vücut geliştirme şampiyonu ve bu sporun federasyon başkanı Eryetiş Kurtaral…

Solda birlik isteyen işçi emeklisi, meslekten atılan savcı, sendikadan şikâyetçi belediye başkanı, prefabrik konutlarının boşaltılmamasını isteyen depremzedeler, evleri yıkılan mağdurlar, “savaş bitsin” diye Bağdat’tan dönen canlı kalkan Ahmet Faruk Keçeli, uyuşturucu kaçakçısı olduğu gerekçesiyle Hollanda’da hapsedilen Hüseyin Baybaşin…

Ukrayna, İran, Tunus ve Rusya’da gazeteciler, Rusya’da Rodina adlı gruba bağlı beş milletvekili, Ekvator’da öğretmenler, Ermenistan, Azerbaycan, İran’da öğrenciler, Gürcistan’da yedi bin hükümlü, Fransa’dan oturma izni talep eden Cezayirliler, Yunanistan’da özlük haklarının iyileştirilmesini isteyen polis memurları…

Çin’de yasaklanan Falun Gong tarikatının üyeleri, sahte imza nedeniyle seçime katılamayan faşist Mussolini’nin torunu Alessandra Mussolini, hapisteki Suriye eski milletvekili Mamun Homsi, Karaman’da yaşayan 76 İranlı mülteci, Eurovision yarışması birincisi… Sonra Çakal Carlos, idama mahkûm edilen devrik Irak lideri Saddam Hüseyin…

Örneğin Kamu-Sen’in 2003’de 12 gün süreyle yaptığı açlık grevi eylemine 5124 kişi katıldı, 92 memur hastanelik oldu. ABD’ye ait Küba’daki Guantanamo üssünde 52 tutsak, yaşadıkları baskıyı protesto amacıyla açlık
grevi yaptılar. Fransa’daki cezaevlerinde tutulan 7 komünist İspanyol mahkûm süresiz açlık grevindeydiler.

Aç kalmak insanı eninde sonunda öldürür. Ve sonuçta herkes 62 yıldır yemek yemeyen, su içmeyen ototrof Hint fakiri Prahlad Jani kadar şanslı değil ki.

İngiltere’de başka bir bakımevine gönderilmesini protesto ederek açlık grevine başlayan ülkesinin en yaşlı ikinci kadını olan 108 yaşındaki Alice Knight, bir ay sonra son nefesini verdi. Çernobil kurbanı Pyotr Budyoni (58) iki ayağı kan dolaşımı olmadığı için kesildi. Devletten ev alabilmek isteğiyle başladığı açlık grevinde yaşamını yitirdi. İngiliz hayvan hakları savunucusu Barry Horne ise 5 Kasım 2001 günü, yürüttüğü bir dizi açlık grevinin sonunda hayatını kaybetti.

Ünlü Hintli önder Mahatma Gandhi de açlık grevi yapanlar arasındaydı. 1922, 1930, 1933 ve 1942 yıllarında açlık eylemine başvuran itaatsizliğin ideologu Gandhi, dünya çapındaki saygınlığını bu sayede kazandı.

İrlanda’da 1917 yılında siyasi tutuklu Thomas Ashe, Mountjoy Cezaevi’nde, zorla beslenme sırasında öldü. 1920 Ekim ayında ise Cork Belediye Başkanı Terence MacSwiney Brixton Cezaevi’nde açlık grevi yaparken hayatını kaybetti. Cork’lu iki IRA mensubu, Joseph Murray ve Michael Fitzgerald da aynı eylemde can verdiler. İrlanda İç Savaşı 1923’te bitene dek 8 bin IRA mensubu tutuklu açlık grevi yaptı.

Avrupa’da, Latin Amerika’da, Afrika’da, Kafkaslarda, dünyanın hemen hemen her yerinde, açlık grevi eylemleri gerçekleştirildi. Arjantin’de 116. gününe giren açlık grevi eylemi tek kişinin bile burnu kanamadan anlaşma sağlanarak bitirildi. Avustralya’da sivil göçmenler, ülkeye sokulmamalarını protesto etmek için ağızlarını diktiler. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyeleri, 1973–1989 yılları arasında 10 büyük açlık grevi eylemi yaptılar. Holger Meins 9 Kasım 1974 günü zorla besleme sonucunda yaşamını yitirdi. Siguard Debus ise 10 Şubat 1981 tarihinde eyleminin 73. gününde hayatını kaybetti.
Çibada Abdülhak, 1991 yılında Fas’ta gerçekleştirilen açlık grevi eyleminin, 64. gününde gözlerini yumdu.

1 Ekim Anti-Faşist Direniş Grubu” (GRAPO) üyesi Jose Manuel Sevillano ise, İspanya’daki cezaevlerinde 1990’lı yılların başında gerçekleştirilen açlık grevinde ölmüştü.
Bir başka GRAPO’lu Sebastian Rodriguez’in bedeninde ise, açlık grevi sonucunda, kalıcı hasarlar oluştu. Ayaklarını kestiler Sebastian’ın ve ardından 1990 yılında salıverdiler. Aralıklarla da olsa toplam 432 gün aç kalmıştı Sebastian Rodriguez, 5 yıllık tutukluluğu boyunca… Artık o bir sakattı.

“Chano” lakaplı Rodriguez, yüzmeye başladı serbest kalınca… Ayakları yoktu belki ama umudu vardı. O hırsla 2000 Sidney Olimpiyatları’nda 5 altın madalya kazandı. Yetmedi. Atina’da yapılan Engelli Olimpiyatları’nda da altına uzandı Rodriguez. Ancak vatanı İspanya’da, onun başarılarını alkışlamayanların sayısı çoğunluktaydı. Eski bir devrimci olmasını sindiremeyerek, O’nu ömür boyu “katil” ilan edenler, Franko’dan sonra bile İber Yarımadası’nın bu büyük ülkesinde pek de bir şeyin değişmediğini ispatlıyorlardı, tüm insanlığın yüzünü ekşiterek… Ki o İspanya’da stadyumları dolduranlar, siyahi futbolcuların ayağına gelen her topta maymun sesi çıkartarak gerçek yüzlerini ortaya koyuyorlardı. İngiliz holiganlar da boş durmuyordu hani, ten rengi farklı olanlara muz kabuğu atıyordu. Faşizm ve ırkçılık, tekrar mı hortlamaya başlamıştı?

Ya “Direnme Savaşı”. Birçok devrimcinin ezbere bildiği, her koşulda insan kalabilmenin destanı… Önce Fransa’ya sonra ABD’ye kafa tutmuş, sırasıyla hepsini defetmiş Vietnam’ın şanlı evlatları için zindan direnişi, belki kurtuluşlarının milat noktasıydı. Önemi her şeyden büyüktü. Bir o kadar, onuru da öyle. Saygon zindanları, Poulo Condor adalarındaki kaplan kafesleri… Bir kaç yıl içerisinde direnenlerin tutulduğu birinci hapishane ve kafeslerdeki bin tutsak öldü. Pişmanlık göstermeyen 17 kişi kaldı. Sonra ani bir gece baskını, kalanlardan yedisi daha yitti. Sonra 10, 9, 8, 7, 6, 5. Ölüme bir adım kala pişmanlık gösterenler de oldu. Her türlü işkence altına eylemini sürdürenler de… Trang Trung Tin (Thu Doc), 1961’de açlık ve susuzluktan öldü. Gıkını bile çıkarmadı. Sadece bir yüreği vardı ve çıkarıp onu, “özgür olsun” diye Vietnam’a verdi.

“BAŞAKLARI SAVURAN ŞU RÜZGÂR”

Kuzey İrlanda’nın göz nuru ve sevgili çocuğuydu Bobby Sands, demir kapıyı az önce öfkeyle kapatıp çıkanların üzerinde kendi kanı vardı. Duvarları bok sıvalı, kokudan burun düşüren ufacık mekânında kısılıp kalmıştı. Taş zeminde yapayalnız, taş zeminde çırılçıplak yatıyordu. Artık ona ait olmayan bedeni, bin bir acı içindeydi. Psikopatlıkta sınır tanımayan, görev budalası gardiyanlar yine uğramışlardı hücresine. Sadistçe bir neşe içinde doluşmuşlardı içeriye, her zamanki gibi düşmanca bir öfkeyle saldırmışlardı. Keyif alıyorlardı besbelli… Nefretlerini kusmuşlardı, lanet olasıca uğursuz suratlılar…

Sands, gardiyanların giderken bıraktığı, küf kokan, çorba diye yutturulan bulamacı tekmeledi. Tüm hisleri körelten buzdan keskin bir geceydi. Tir tir titredi, çarşaf inceliğindeki delik deşik battaniyesine daha da sıkı sarıldı. Donmamak için hareket etmeliydi. Son bir gayretle doğrulmaya çabaladı. Destek aradı olabildiğince… Ancak boş ve loş hücresinde tutunacak yer bulamadı. Dermansızdı, düşeyazdı… “Cehennem deliği” adını verdiği hücresinin ıslak ve çamurlu döşemelerini elleri ve dizleriyle arşınlayabildi. Emekleyerek… Kafasını toplamaya çalıştı. Dün katıksız acıydı, bugün ise onlar için orospuydu zaman, o defetti başından… Sadece geleceği düşündü. Başkalarının mesut olacağı yarınları… İşgal postallarıyla çiğnenip, kirletilmeyen bağımsız bir İrlanda’yı… Özgürlük düşünü kim engelleyebilir, bir insan bir halk hangi hücreye sığabilir.

Mayakovski, “Kin duyuyorum her çeşit ölü etine ama tapıyorum yaşam olan her şeye” dememiş miydi? Sands, dudağından sızan kanı yaladı ve sonra demir kapıya yaklaşarak, yoldaşlarına Gal dilinde fısıldadı:
“Bizler yaşamı, uğrunda ölünecek kadar çok seviyoruz. Fakat onursuzca yaşarsak baştan ölmüşüz demektir”

İşte gerçek buydu onlar için. Bezginliğinden bir çırpıda sıyrıldı, bir deri, bir kemik kalmış bedeni gayrı dimdikti. “Hücre hücre eriyerek ölmek” için karar aldıkları günden beri coşkuluydu. “Başakları Savuran Şu Rüzgar”ı söylemeye başladı, birden açlığını unuttu. Sesine yeni sesler katıldı, sarstılar cezaevini. Şarkı bitince alkış tufanı koptu. Bir başka hücreden “Bir Defa Daha Bir Ulus”a başladı yoldaşı, cılız bedenleri zar zor taşıyan ayaklarını vurdular yere. Bertolt Brecht der ya, unutulmamalı dayanışma:

Haydi unutmayalım
nereden biz gücü alırız
hem açken hem de tokken
haydi unutmayalım
bu dayanışmayı

işçileri tüm dünyanın
bir amaçta birleşsin
dünyadaki nimetleri
hep beraber paylaşsın

zenci, beyaz, sarı, esmer
birleşen özgür olur
kendileri konuşsalar
halklar hemen dost olur

işçileri tüm dünyanın
birlikten kuvvet doğar
senin kızıl birliklerin
her türlü zulmü boğar.

haydi unutmayalım.
soruyu somut soralım
hem açken, hem de tokken
bu dünya kimin dünyası?
gelecek kimindir?

Robinsonlar gibi, ‘çileli yol’da yürüyen İsa gibi saçı sakalı birbirine karışmış, acıdan, pislikten ve tam tekmil açlıktan yüzü daha da kararmıştı. Ne yaman bir karşı koyuştu bu. Ne hoş bir duruştu. İçi desen yanardağ gibiydi artık. Isınıverdi. Yere uzandı boylu boyunca, kısa yaşamında yaşadığı mutlulukları düşündü teker teker… Gençti ve dingindi. İçtenlikle inanmıştı; “Tanrı İrlanda’yı Korusun”

Demir Leydi Thatcher’in inadı inattı. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) üyeleri, 5 yıldır süren tek tip elbise dayatmasına, canlarını ortaya koyarak cevap verdiler. İngiliz hükümeti de çözümü, onları ölüme terk etmekte buldu. Siyasi tutsaklar, Long Kesh Cezaevi’nin (Maze) H Bloklar’ında, Mart 1981’de ölüm orucuna başladılar. Politik kimliklerinden ödün vermemek için ölümü göze alan Bobby Sands ve arkadaşlarının direnişi, İngiltere’yi yönetenlerin tüm gizleme çabalarına karşın bir süre sonra kuşatılmış Kuzey İrlanda sokaklarında sesini buldu. Yürekler Sands ve yoldaşları için attı. İrlandalılar, evlatlarının ölmemesi için kampanyalar başlattı. Sands açlık grevinin 66. günü, 5 Mayıs 1981’de son soluğunu verdi. Sands’ten sonra sırasıyla Francis Hughes, Raymond Mc Creesh, Patsy O’Hara, Joe McDonnell, Martin Hurson, Kevin Lynch, Kieran Doherty, Thomas Mc Elwee ve Michael Devine, Sands’ı yalnız bırakmamak için el ele tutuştular, kanatlarını çırpıp uçup gittiler. Resimleri, Belfast sokaklarını bugün dahi süsleyen Sands, yüz bin İrlandalının katıldığı dev bir cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı. Bir birine sarılmış kar maskeli IRA militanlarının omuzlarında taşınan ve saygı atışından sonra toprağa verilen Sands ölüme koştuğu son günlerinde 32 binden fazla oy alarak parlamentoya seçilen bir milletvekiliydi…

Kendinden yaşlı ve deneyimli olan hücre arkadaşı, seneler öncesine gitti. Cezaevine ilk girdiğinde yoldaşının yaşındaydı, ömür tüketmişti içeride. Ve artık dışarısıyla ilgili neredeyse hiç bir anısı kalmamıştı. Kelimelerin üzerine basa basa yanıtladı;

“Dünyanın büyüklü küçüklü birçok ülkesinde cezaevlerine doldurulan siyasi mahkûmlar, en zorlu koşullarda dahi direnme geleneğini hayata geçirdiler. Ölüm ve zulüm karşısında geri atmayan bu gelenek, muhaliflerin farklı eylemleriyle sürekli kendisini yeniledi. Açlık grevleri de bir eylem ve direniş biçimi olarak kullanıldı. Depolitizasyon dayatmasının göğüslenebilmesi için baskı arttıkça tepkilerini de geliştiren tutuklu ve hükümlüler, ölüm orucu ve açlık grevi direnişleri örgütlediler. Gönüllülük temelinde, ‘bedenlerini açlığa yatırma’ projesi uygulamaya sokuldu. Hiçbir koşulda teslim olmayacaklarını haykıran siyasi mahkûmlar, en akıllı geçinenleri dahi sükût-u hayale uğratan eylemleri hayata geçirdiler.
Yüksek güvenlikli cezaevleri, siyasi kimlikten arındırma girişimleri ve tecrit uygulamaları, birbirleriyle ilintiliydi. Yönetenler, yılların getirdiği bilmişlikle politikalarını yerine oturtmuş, sistemlerini gayet sofistike bir şekilde hayata sirayet ettirmişlerdi. Kapitalizmin ve emperyalizmin, en temel dayanaklarından biri olan izolasyon koşulları, tek İrlanda ile sınırlı değildi. Ve insanlar da, koyun değildi. İliklerine işlemişti bir kez hürriyet. Bu sebeple, her nerede yaşanırsa yaşansın, ‘dillerdeki tek sözcük, özgürlük’ olmuştur. Her zaman.”

Bobby Sands, sadece kendi halkına değil, başka coğrafyalarda yaşayan uluslara da rehber oldu. Tahran’da İngiltere Büyükelçiliği’nin bulunduğu caddeye “Özgürlük Savaşçısı Bobby Sands” ismi verildi. Newyork ve Paris’te de sokaklara koydular adını… Birçok ülkenin parlamentosu saygı duruşunda bulundu, şahsı ve anısı önünde. Bobby Sands’ın kız kardeşi Bernadette Sands ise Gerçek İRA’nın ‘siyasi önderliğini’ yürüttü uzun yıllar.

Vatanı için, “yüzünü bile görmediği insanlar” için, inancı için ölen Boby Sands’ın belki son sözüydü. “Tiocfaid ar la” (bizim de günümüz gelecek), son nefeste umutla…
Ve bugün hala Derry Şehir Mezarlığı’nda yatanlar, vatanlarının özgürleşeceği günü bekliyorlar. Aynı W. B. Yeats’ın dizelerindeki gibi,

“Kimileri zaferin düşünü bile kurmadan,
yol aldılar ölüme doğru
İrlanda’nın muradı yücelsin,
yüreği doruklara ulaşsın diye,
ve kim bilebilir yarının ne getireceğini.”

Genç bir kızdı Arzu Güler, içerideki yakınlarına destek olmak isteyen, genç bir ölüm orucu eylemcisiydi. Ve daha güçten takatten düşmemişti. İstanbul Küçükarmutlu’da operasyon kapıdaydı. Kimi yaşamları sonlandıracak saat, tik tak, tik tak ilerliyordu. En canlı pastel renklerle boyalı Boğaziçi, yavaş yavaş griye çalmaya başlamıştı. Yoksul gecekondular, panzerlerle kuşatılmışlığına aldırmadan birbirine sırtlarını dayamıştı. Sümüklü çocuklar, duvarları, slogan kızıllığındaki derme çatma evlerin bahçelerinde, yamalı elbiseleriyle koşuştururken, büyükler sabırsızdı, büyükler tedirgin. Bekliyorlardı. Erguvan mı, lavanta mı, kan mı, ölüm mü kokuyordu, hiç kimse bunları düşünmüyordu.
Dayanışma sınır tanımazdı, tanıyamazdı. Ölmeden önce yapılacak daha çok iş vardı. Arzu Güler, aldı eline kalemi kağıdı, işgal altındaki Derry’nin halkına mektup yazdı;
“F tipi cezaevlerine karşı sürdürdüğümüz ölüm orucu direnişi sadece Türkiye halkı için değil, tüm dünya halkları içindir. Mücadelemizi dünyadaki mücadelelerden ayrı görmüyoruz. Biz Patsy O’Hara ve Michael Devine’nin mücadelelerini biliyoruz ve onların davalarını sürdürüyoruz. Sizleri yüreklerimizin en derin yerinden selamlıyoruz.”

KÜÇÜKARMUTLU’DA ERİYEN BEDENLER…

“Bir viyadük, hem Küçükarmutlu’yu zenginlerin semti Etiler’den ayırıyor hem de kaderlerimizi…” diyor 40 yıllık mahallenin 30 bini aşkın sakini… Boğaz manzaralı bir tepeye oturan Küçükarmutlu, yıkımlar, ölüm orucu eylemleri ve örgütlü insanlarıyla hep gündemde… “Biz ev sahibi olabilmek için yıllarca aç kaldık, işsiz kaldık, elimizde avucumuzda ne varsa verdik. Sol gelenekten geldiğimiz için devrimciler evlerimizi kurmamıza yardım ettiği için gözaltılar ve baskılar hiç bitmedi. ‘Kurtarılmış bölge’ denildikçe şiddetin dozu arttı. Geceleri panzer ve akrep gibi zırhlı araçlar sokaklarımızda tur atıyor. Her eylemde çatılara keskin nişancılar yerleştiriliyor. Giriş ve çıkışlarda uygulamalar yapılıyor, evlerimiz basılıyor.” 1990’da polisin mahallede yaptığı genel arama sırasında çatışma çıktı. Olayda Hüsnü İşeri adlı işçi yaşamını yitirdi, 27 kişi yaralandı. O tarihte Armutlu’ya hâkim tepede bir polis noktası kuruldu. 1992 yılında Küçükarmutlu’daki ilkokulun bahçesine park etmek için manevra yapan polis panzeri, 7 yaşındaki birinci sınıf öğrencisi Sevcan Yavuz’u feci şekilde ezdi. Yine aynı yıl 2 bin polis, mahalledeki evleri teker teker aradı.
Küçükarmutlu 2001 yılında ölüm orucu eylemlerinin yapıldığı evlerle tekrar gündeme geldi. Eylem evlerinde, 6’sı TAYAD üyesi tutuklu yakını olmak üzere toplam 12 kişi ölüm orucunda yaşamını yitirdi. Eyleme son vermek isteyen polis, mahalleyi abluka altına alırken ölüm orucu eylemcilerine yönelik operasyon yapılmaması için barikatlar kuruldu. Mahalledeki eylemciler, ölüm orucuna “özgür iradeleriyle devam ettiklerini” içeren dilekçe yazıp imzaladılar. Dilekçede, eylemcilerin, “bilinçleri kapansa dahi tıbbi müdahale istemedikleri ve Armutlu üzerindeki polis baskısının kalkmasını talep ettikleri” yer aldı. Küçükarmutlu’dan sonra Alibeyköy’de de eylem evi açıldı. Cezaevinden çıktıktan sonra Güneşli, Yenibosna ve Bağcılar’da eylemlerini ayrı ayrı sürdüren eski mahkûmlar, Alibeyköy’de birlikte artık aynı evde kaldılar.

Güvenlik güçlerinin 5 ve 13 Kasım 2001’de Küçükarmutlu’da gerçekleştirdiği iki ayrı baskında, 4 kişi yaşamını yitirirken onlarca kişi yaralandı. Baskın sırasında kendini yakan Haydar Bozkurt, ağır yaralandı.
Operasyonla birlikte Küçükarmutlu’da ölenlerin sayısı 16’ya yükselmiş oldu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir baskının ardından “Burasını sütliman hale getirdik” diye konuşurken eski Halklar ve Özgürlükler Platformu (HÖP) sözcüsü Oya Gökbayrak’ın evine geçici asayiş karakolu kuruldu. Bir süre sonra kaldırılan geçici karakol yakınına Fatih Sultan Mehmet Polis Asayiş Noktası inşa edildi. Panzer kurbanı Sevcan’ın adına mahallelinin yaptırdığı çocuk parkı ise yıkıldı. Salıncaklar, tahterevalliler sökülüp götürüldü. Park alanına polis panzerleri yerleştirildi.

Dört kişinin yaşamını yitirdiği “Şenay Hanoğlu Eylem Evi”, operasyonun ardından harabeye dönerken gaz ve yangın kokusu aradan geçen zamana karşı halen dağılmamıştı. TAYAD’lılar, çeşitli gaz bombalarına ve kurşunlara ait boş kovanlarını gösterirken evde ve çevresindeki yapılarda kurşun delikleri göze çarpıyordu. Küçükarmutlu’daki polis baskınını protesto eden Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki ölüm orucu eylemcileri Nail Çavuş ve Kemal Ayhan ile Sincan F tipi cezaevinde bulunan eylemci Muharrem Çetinkaya kendilerini yaktıklar.

Ölü mü denir şimdi onlara
Durmuş kalpleri çoktan
Ölü mü denir şimdi onlara
Kımıldamıyor gözbebekleri

Ölü mü denir peki
En büyük limanlara demirlemiş
En büyük gemiler gibi
Kımıldamıyor gözbebekleri
Ölü mü denir şimdi onlara

Edip Cansever

ANALAR ÖLÜRKEN…

Gülsüman Ada Dönmez idi adı. Tokat doğumlu 38 yaşında emekçi bir anaydı. Nafakasını çıkarmak için evlere temizliğe giderdi. Canından çok sevdiği bir oğlu vardı bir de mahpus kardeşi… Yoksulluk ve hayatın tüm renklerini kirleten o meşum çarpıklık, taraf olmasına yol açtı. Devrimcilerden yanaydı artık. TAYAD üyesiydi Gülsüman, canının yarısı Çetin Dönmez’e ve onun dört duvar arasındaki arkadaşlarına destek olmaktı tek amacı. 11 yaşında idi o zamanlar Sinan, anasının neden ölüme yattığını kavradı mı bilinmez. Belki ileride, kimbilir…

“Yaşamın onurlu bir yanı vardır. Ölürken de bu onuru taşımak gerekiyor” dedi Gülsüman, tamı tamına 147 gün aç kaldı. Bu süre zarfında Hayata Dönüş adı verilen yaşamı solduran, can alıp, canevinden vurduran kanlı operasyon yaşandı, sonra kardeşi Edirne F tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Sonra tecrit, tecrit, tecrit… Ne de olsa kimse ölüm orucunda değildi. Ya da resmi söylem böyleydi. Ama eriyordu gün be gün bedenler… Önce Cengiz Soydaş yitti. Gözyaşı selinin önündeki tek engel olan yaşamın seti yıkılmıştı. Birbiri ardına gelen ölümlerle, bardaktan boşalırcasına bir hüzün kapladı coğrafyayı. Tarih 9 Nisan 2001. Sarıyer Küçükarmutlu’da bir ev. Gecekondu, fakir. “Hücredeki kardeşi yaşasın” diye öldü Gülsüman Dönmez… O, dışarıda yaşamını yitiren dünyanın ilk açlık grevi eylemcisiydi.

Sinan’ını çağırdı başucuna. Ölüm döşeğindeydi. Son soluğunu vermeden önce, “Seni yoldaşlarıma emanet ediyorum” dedi, oğluna. Gülsüman’ın vasiyet niteliğindeki mektubu şöyleydi:

“…Evlat sevgisi başkadır oğlum. Seni canımdan çok seviyorum. Bunun için ölüm orucundayım ya! Bana yazdığın mektupta, ‘Anne neden orada olduğunu biliyorum ve seninle gurur duyuyorum’ demiştin. Ben ‘şehit’ düştüğümde yine gurur duyacaksın. Duymalısın. Asıl annelik görevini, o zaman yerine getireceğim. Seni çok seviyorum. Hasretle öpüyorum. Canım oğlum, beni anlayacağını umut ediyorum. Hoşçakal. Annen.”

Ablası eyleme başladığında Bayrampaşa Cezaevi’ndeydi Çetin Dönmez. 19 Aralık baskınında yaralandı. F tipi cezaevine nakledildiğinde, vücudundaki şarapnel parçaları çıkarılamamıştı. Ölüm orucuna başladı Gülsüman gibi. 3. ekipteydi Çetin, zaman geçti, tepkisizlik büyüdü. O, hafızasını kaybetti. Cezası mı? Kaldırdı…”

Şenay Hanoğlu da Armutlu’da yaşıyordu. Tıpkı can ciğer arkadaşı Gülsüman gibi temizlikçiydi. Pınar adında 11 yaşında bir kızı ve Erdem isminde 9 yaşında bir oğlu vardı. Daha gençti. 35 yaş dediğin nedir ki. Düğün yapamamışlardı, gelinlik özlemi vardı Şenay’ın… Kocası Yücel ise belediyede çalışıyordu. Tutukladılar bir gün Yücel Hanoğlu’nu… Hapishaneler kaynıyordu. Eşine destek olmak için ölüm orucuna başladı TAYAD’lı Şenay. 164 gün sürdü direnişi. Küçükarmutlu denize nazır bir tepeye kurulmuştu. Ama Şenay, eşine yazdığı mektupta eyleme girene dek bu güzelliğin farkına varamadığını söyleyecekti.
Şenay Hanoğlu, çocuklarına her zaman başlarının dik olmasını öğütledikten sonra 22 Nisan 2001 tarihinde bir daha açılmamak üzere, kendi evinde yumdu gözlerini. Toprağa verilirken kızı Pınar, annesinin çok sevdiği “Karahisar Türküsü”nü söyledi.

Küçükarmutlu’daki ölüm orucu eylemi onun evinde sürdürüldü, “Şenay Hanoğlu Direniş evi”nde… İçeriyi yakıp, yıkan operasyonun, ikinci ayağı dışarıdaydı. Bir nevi ikinci “Hayata Dönüş” baskını. Sarıldı Küçükarmutlu, bir sabah erken saatlerde, hedef Şenay’ın eviydi. Baskın, dört can aldı. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde yatan baba Yücel çıktı çok sonraları, hiç vakit kaybetmeden koştu Armutlu’ya, bir duvarı çöken, yakıp, yıkılan eviyle karşılaştı. Her şeye karşın, tüm köşelerine anı sinen, eşinin yadigarı yuvasında, çocuklarıyla birlikte oturmak istedi. Ama bürokrasi denilen, duygudan nasibini almamış sistem, dikildi karşısına… Karakol ve adliye arasında koşturdu durdu.

Rizeli Ahmet Kulaksız’ın hayatta en değer verdiği şey, iki kızıydı. Canan 19 yaşındaydı, ömrünün baharında… Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü 1. sınıf öğrencisi, babası Ahmet Kulaksız’ın küçük kızıydı. Ablası Zehra Kulaksız ise İstanbul Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü 4. sınıf öğrencisiydi. Zehra 22 yaşındaydı ve kız kardeşiyle birlikte İstanbul Yüksek Öğrenim Gençliğiyle Yardımlaşma Derneği (İYÖ-DER) üyesiydiler.
Amcaları Mehmet Kulaksız, mahpushanedeydi. Ölüm orucuna, F tipi cezaevlerine karşı direnen tutuklu ve hükümlülere, dışarıdan destek vermek amacıyla birbirlerinden habersiz başladılar. Biri İzmir’de diğeri İstanbul’da… Büyükanneleri, küçüklüklerinden beri birbirlerinin bastığı yere bastıklarını söylüyordu. İlişkileri, sevgi ve bağlılıkları çok derinlerdeydi. Daha sonra Canan açlığını, İzmir’den İstanbul’a taşıdı. Canan yaşamayı çok seviyordu, hemen herkes gibi… “Yaşamayı ben de seviyorum. Ama ne yazık ki hak almak için bedel ödemek gerekiyor. İçerdekilere tabutluk hazırlanmış. İçerde bunlar olurken ben dışarıda hiçbir şey olmamış gibi yaşayamam. 8 metrekarelik hücrede kimsenin yaşaması mümkün değildir”.

Kardeşlerin direnişi Küçükarmutlu’daydı artık. Sık sık ziyaretçilerin “Neden aynı aileden iki kişi bu eylemi sürdürüyorsunuz, biriniz bırakın” tepkileriyle karşılaştılar. Ancak onlar bu sözlere gülüp geçtiler ve “Bedeli hisse yapıp ailelere bölüştürmemişler ki. Birlikte yaşadık, birlikte ölürüz” dediler. Ve Canan’ın kalbi eyleminin 137. günü atmaz oldu. Zehra ise kız kardeşi Canan’ın resmi altında devam etti direnişine. “Canan ölünce daha bir sarıldım eyleme…”

Zehra’nın durumu da ağırdı. Ancak Zehra, çok sevdiği kardeşini yitirince, beklenilenin aksine sağlığında iyileşme görüldü. “Gerek Canan, gerek ben direnişimizi ölmek için değil, yaşatmak için yapıyoruz. Ben, şu andan itibaren Canan’ı ve onun direnişini kendimde yaşatıyorum. Eğer Canan bu eylem de değil de, başka bir şekilde ölseydi yıkılırdım.”

Refakatçi Özlem Pakkan, Zehra’nın son anlarına dek mücadeleyi bitirdiklerinde, yapacaklarını anlattığını ifade ediyor:

“Zehra’nın en büyük düşü Karadeniz’i bir ucundan bir ucuna dolaşmaktı. Ormanları ve yaylaları özlediğini söylüyordu”

Pakkan, Zehra’nın ölmeden kısa süre önce yaşadıklarını ise şöyle anlatıyor:

“Zehra sanki öleceğini anlamıştı. Herkesi yanına çağırıyor ve vedalaşıyordu. O gün babasına bu mücadelede kararlı olduğunu, bu saatten sonra vazgeçmeyeceğini ve sonuna kadar sürdüreceğini söylemiş. Son dakikalarında ise Mahir, Hüseyin, Ulaş’la ilgili birşeyler mırıldanıyordu. Derken gözleri kaydı ve bilincini yitirdi. Akşam saatlerinde ise aramızdan ayrıldı.”

Canan 15 Nisan 2001’de öldü, Zehra ise 29 Haziran 2001 tarihinde, açlığının 227. gününde… Rize’de toprağa verildiler. Hani yeşil ile mavinin en yakın durduğu, yaylalarına sis basan, çeşmelerinden maden suyu akan, horonları bulutlar üstünde çekilen, dalgaları hırçın, insanı yalçın kentte… Karadeniz’in has kızlarından Zehra Kulaksız’ın çok sevdiği Adnan Yücel şiiri okunur, mezarı başında…

“Saraylar saltanatlar çöker
Kan susar bir gün, zulüm biter
Bugünlerden geriye
Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar adına direnenler…”

Babaannenin feryadı, ağıtlara karışır, baba Ahmet Kulaksız tutunacak bir dal arar, bulamaz. Ama dimdik ayakta kalmayı, bir şekilde başarır. Ve Sevgi Erdoğan ölmeden bir gün önce istedi, Ahmet Kulaksız ölen kızları için “Canan ve Zehra” adlı kitabı yazdı. Zehra Kulaksız Ölüm Orucu ekibi diğer adıyla 9. ekip, 30 Kasım 2002’de eyleme başlar.

Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışarıdaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerideydik

Edip Cansever

“ONLARIN EKMEĞİNİ YİYEMEZDİM”

45 yaşındaki Sevgi Erdoğan, tedavisinin devamı için 6 ay süreyle cezasının ertelenmesinin ardından eylemini İstanbul Büyükarmutlu’daki adeta çiçek bahçesine dönen bir eve taşıdı. İlk röportajda 20 kiloya düşmüş bir beden ancak zehir gibi işleyen bir zihinle karşılaştım. Tuz alamayan Erdoğan, sadece şekerli suyla eylemini sürdüyordu ve “Mevsimleri teker teker devireceğime inanmazdım. Eylemin varlığına artık yaşadığım her gün kendim tanıklık ediyorum” diyordu. Dördüncü mevsime giren eyleminde, kalbi duran, bilinci gidip gelen, eriyen vücudunda serum takmak için damar bulanamayan Erdoğan’ı muayene eden doktor ise durumu şu cümleyle özetliyordu: “Bir beynin bir de gözlerinin parlaklığı kalmış”

Sevgi Erdoğan, İzmir Tabip Odası’nın, “Bu koşullarda tedavisi yapılamaz” tespitiyle Adalet Bakanlığı’na yaptığı başvuru sonucu tahliye edildi. İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesi’nde 6 ay kadar kalan Erdoğan, daha önce de Metris’te 3 kez 28 günlük, Konya Cezaevi’nde ise 45 günlük açlık grevi eylemlerine katıldı. Eylem nedeniyle 28 kilo vererek 20 kiloya inmişti. Sevgi Erdoğan ölürken 17 kiloya kadar düşecekti…

Sevgi Erdoğan, çeşitli rahatsızlıklar ve hastalıklarla boğuştuğunu vurgulayarak, “Eylem öncesinde ayağımdaki sakatlık nedeniyle bastonla yürüyordum. Bugün ise yataktan kalkamıyorum. Sesten ve görültüden etkileniyorum, vücudumda yatmaktan kaynaklanan yaralar var. 5 aydır bağırsaklarım çalışmıyor, böbreklerim iflas etmiş durumda. İstanbul’a gelene dek 24 saat gözlerimi kapatamıyordum, artık 3 saat uyuyabiliyorum. Tuvalete çıkamıyorum” diyordu.

Eylemi sonuna kadar sürdüreceğini ifade eden Sevgi Erdoğan şöyle konuşuyordu:
“Ben gönüllü bir direnişçiyim. Hastanede yemek yiyenlerin arasında tutuldum. Sürekli olarak yanıma süt ve yoğurt bıraktılar. Yakınlarımı dahi eylemi bitirmem için bana baskı yapmaya zorladılar. Adalet Bakanlığı müfettişlerine ve doktorlara benim sıradan bir hasta olmadığımı ve kararlılığımı anlattım. Kalbim durdu, bilincim gidip, geldi. Doktorlar vücudum eridiği için damar dahi bulamadı. Ayağımda bulduğu damar ise çatlamıştı.”

Sevgi Erdoğan 3 Ekim 1956 günü Erzurum Ilıca’da dünyaya geldi. İstanbul Fatih Kız Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. 1970’li yılların sonunda Devrimci Kadın Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. 1978’de İbrahim Erdoğan ile evlendi. Cuntanın ardından 1981 yılında eşi ve çocuğuyla birlikte gözaltına alındı. Evli olduğu anlaşılmasın diye alyansını yuttu. Ancak kızı Şirvan dahi işkence gördü. Metris Cezaevi’nde 2 yıl tutuklu kalan Erdoğan, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) eylemleriyle ilgili olarak da 1993 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde 6 ay kadar yattı. İki kez trafik kazası süsü verilerek öldürülmek istendi. Bir kez de onu kaçırmaya çalıştılar. Mersin’de kaldığı eve düzenlenen operasyonda iki arkadaşı öldürüldü. Kendini evden aşağı atan Sevgi Erdoğan’ın iki ayağıda kırıldı. 1994 yılında tekrar tutuklanan Erdoğan, 19 Aralık 2000 günü gerçekleşen Hayata Dönüş Operasyonu’na kadar Konya ve Uşak Cezaevleri’nde kaldı. Erdoğan hükümlüydü. 12,5 yıl hapis cezası almıştı. Erdoğan’ın Hayata Dönüş Operasyonu sırasında yaşadıklarından:
“Operasyon sırasında kolonyaları üzerimize dökerek ateşledik. Ancak bu ateş yanmamıza yeterli olmadı ancak bir anda koğuş tutuştu. O sırada bayılmışım, ayağımdaki ortopedik rahatsızlıktan dolayı giydiğim ayakkabının demiri ısınınca kendime geldim. Jandarmaların cop darbeleri altında arkadaşlarım beni alevlerin içinden kurtardı. Polis ve jandarmalar beni merdivenlerden sürükleyerek dışarı çıkarttıktan sonra ahlak dışı arama yapıldı. Bir kadın polis bana serum takma girişiminde bulundu. Hortumu parmağımla kırdım. Serumu çıkarttım”

“Neden bu eylem bu kadar uzadı?” diye sordum Sevgi Erdoğan’a…
Yüzünü buruşturdu: “Direnenler olduğu gibi kaçanlar da oldu. Devlet bırakanların çokluğunu görünce daha da yüklendi. Ancak direniş daha sonra tekrar toparlandı.”
“Peki ya sen bırakmayı hiç düşündün mü?” dedim.
“Asla” dedi ve ekledi: “Onların ekmeğini yiyemezdim”

Birinci ölüm orucu ekibinde yeralan Erdoğan’ın Şirvan Erdoğan adında 22 yaşında üniversite mezunu olan bir kızı var. Sevgi Erdoğan’ın eşi, Devrimci Sol (DEV-SOL) örgütünün liderlerinden olan İbrahim Erdoğan ise, 12 Temmuz 1991’de İstanbul’da düzenlenen operasyonda öldürülmüştü. İbrahim Erdoğan 1984 ölüm orucu eylemine katılmıştı.

Sevgi Erdoğan eyleminin 265. günü Küçükarmutlu’da yaşamını yitirdi. Tarih 14 Temmuz 2001 idi. Sevgi Erdoğan ben Küçükarmutlu’daki başka bir eylem evinde röportaj yaparken son soluğunu verdi. Birkaç dakika sonra oradaydım. Hazırlıklar yapılıyordu. Karanfillerle süslendi yatağı… Cezaevinde hafızalarını yitiren Doğan Karataştan ve Mustafa Karaağaç, Erdoğan’ın yatağının başında saygı duruşunda bulunuyordu. Erdoğan’ın vasiyeti tam 10 yıl önce öldürülen eşinin mezarına gömülmekti. Karacaahmet Mezarlığı’nda gerçekleştirilen cenaze törenine bin 500 kişi katıldı. Sevgi Erdoğan, eşinin mezarına defnedildi. Sevgi Erdoğan’ın gülümseyen resimleri artık Bobby Sands’ın yanında Belfast’ta…

Erdoğan’ın refakatçısı Jale Çelik anlatıyor:

“Sabah saatlerinde yeni elbisesini giydirmemizi ve ellerine kına yapmamızı istedi. Saat 10.20’de bilinci gitti. On dakika kadar sonra ani bir şekilde başını çevirerek eşi ve kızının fotoğrafına baktı ve derin bir iç çekti. 12.45’te cezaevinden yeni tahliye olan korsakoff hastası Doğan Karataştan onun ellerini tuttu. Gözünden bir damla yaş geldi. Doğan eliyle, onun gözlerindeki yaşı sildi. 14.45’te nefes alışları kesildi, eli ayağı düştü. 14.47 de ise yaşamı sona erdi.”

Şair Orhan Alkaya’nın Sevgi Erdoğan’a yazdığı şiir…

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Müthişti, yeterince cümleydi
Aklı başını aşmıştı çoktan
Buruşuk bir hayatı ütüler gibiydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Ne çok ölmüştük, belli etmezdi
Eski arkadaş işte, cem’an aşktan
Durduk yerde Sevgi kimseyi üzmezdi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Oldum olası inadın güzelliğiydi
Tanrım! gözleri baştan aşağı vatan
Sevgi ihaneti bilir de bilmezdi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
On dokuz kiloydu karşımda yatan
Arkadaşım, canımın içi Sevgi’ydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Unutulmuş vezin, hayatımız gibiydi
Burada hiçbir şey varolmaz yoktan
Açlık bacımda bir ziyafet siniydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgiyi
Yollar çok, istek genç ve birdi
Hayatımızın özetiydi, ta baştan
Gençliğimizi baştan kurar gibiydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Gördüm, zaman oluğundan zamana akan
Kardeşlik, müsavat, adalet diliydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Ne bir roman, ne oyun, ne şiirdi
Gözümü arayıp içine doğrudan bakan
Yanardağ değil, şu kardeş gözleriydi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
Anna Karenina olamaz, basübadelmevtdi
Hayatın suyuydu deriden kemiğe sızan
Ve kemikten üreyen insan hücrelerdi

Yirmi yıl sonra gördüm Sevgi’yi
İnanmayacaksınız, gördüm, sevgiydi
Hayatın atardamarıydı hayata ağan
Uzun parmakları kınalı bir ülkeydi
Sevgi’yi gördüm, yirmi yıl geçmişti aradan

“UZAK DİYE BİR YER YOK…”

44 yaşındaki Osman Osmanağaoğlu, Artvin’in Hopa ilçesinde doğdu. İstanbul Ümraniye Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı. 1976 yılında 19 yaşındayken örgütlü mücadelenin içine girdi. Osman, 1981 ve 2001 yılları arasında tam 15 yıl cezaevinde kaldı. Ölüm orucu 1. ekip üyesiydi. Hayata Dönüş operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi’ndeydi. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevkedilen Osman Osmanağaoğlu, güvenlik görevlilerinin kendisine copla tecavüz ettiğini öne sürdü. TAYAD üyesi ağabeyi Feridun Osmanağaoğlu’nda söz:
“F tipi cezaevinde sistemli işkenceyle karşı karşıya kalmış. Ve hatta bana bazı şeyleri anlatırken tüylerim ürperdi ve yapmış oldukları şeyler insanlık onuruyla kesinlikle bağdaşmaz. Anlatırken bile utanıyorum, onların yapmış olduğu pislikleri. Size bir tanesini söylemeye çalışayım. Kardeşim Osman Osmanağaoğlu’na copla tecavüz etmişler.”

”Uzak diye bir yer yok
Paylaştığımız gökyüzü
Birleştiriyor bizi…”

Osman, durumu ağırlaşınca İzmit Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanede üç ay yattıktan sonra tahliye edildi. Küçükarmutlu’daki eylem evinde ölüm orucuna devam etti. Osman Osmanağaoğlu ölüm orucunun 299. gününde 14 Ağustos 2001 tarihinde yaşamını yitirdi.

“Yattığı yerde adeta bir iskelet görüntüsü vermesine ve durumu oldukça ağır olmasına karşın, bilinci şaşırtıcı derecede açık… Başından geçenleri anlatıyor, alçak ve çok yorgun bir sesle, kimi zaman iki dakika ara vererek, dinlenerek… Geçtiğimiz Perşembe günü İzmit Devlet Hastanesi tutuklu ve hükümlü koğuşundan Küçükarmutlu’daki eve getirilmiş. Yani o da Veli Güneş’in ölümünün ardından Kandıra F tipinden tahliye edilenlerden. Osmanağaoğlu 1957 doğumlu. Cezaevinden İzmit Devlet Hastanesi’ne nakledildiğini ve burada kendisine ve arkadaşlarına zorla müdahale edilmeye çalışıldığını söylüyor. Ancak müdahaleyi reddetmişler. Osmanağaoğlu müdahaleyi kabul etmedikleri için 3 gün boyunca ellerinden, bacaklarından ve ayaklarından bağlı tutulduklarını söylüyor. O zamanlar eylemin 209. günündeymiş. Osmanağaoğlu, “Biz hiçbir yaptırımı, uygulamayı kabul etmedik. Sonra bizimle pazarlık etmeye çalıştılar. Bize, ‘Tedaviyi kabul edin sizi tahliye edelim’ dediler. Biz yine kabul etmedik” diye konuşuyor. Eylemin 213. gününe geldiklerinde ise hastanenin tutuklu ve hükümlülere ayrılan koğuşuna geri götürülmüşler. Burada kendisine ağabeyi Feridun Osmanağaoğlu, refakat ediyormuş. Osman Osmanağaoğlu’nun tedaviyi reddetmesi üzerine ağabeyi hastaneye refakatçi olarak alınmamaya başlamış. Bunun üzerine ablası gelmiş hastaneye. “Ablama, ‘eğer onu ikna etmezsen seni de içeri almayız’ demişler. O da ‘benim için geçerli olan kardeşimin iradesidir’ diyor ve müdahaleyi reddediyor” diye konuşuyor. Osmanağaoğlu, en sonunda Güneş’in ölümünün ardından tahliye edilmiş. “Ben orada ölmek istemiştim, ama orada ölmeme izin vermeyeceklerini biliyordum” diyor. Osmanağaoğlu, ölümü benimsemiş. Ölüm onu korkutmuyor. Osmanağaoğlu, “Ölmek çok güzel. Halkım için, ailem için ve benim ailem çok büyük” diyor. Şöyle devam ediyor Osmanağaoğlu:
“Bana her seferinde ölür müsün diye soruyorlar. Kızıyorum. Ben bu yola tereddütsüz çıktım ve tereddütsüz devam ediyorum. Yüzlerce gündür ‘amansız’ denilen, ‘ne kadar uzunmuş’ denilen bu yolculukta gözümü kırpmadan bu güne kadar yaşadım. Ben, her gün, her an, her defasında hazır olduğumu söyleyeceğim.”

Ölüm yatağında espri

Osman Osmanağaoğlu, bizi 21 kiloluk bedeniyle gülerek karşıladı. Hatta “Bu ikinci röportaj… Röportaj ücreti alıyoruz. Paraları hazırlayalım arkadaşlar. Ama siz fakirsinizdir. Fotoğraf makineniz para ederse çıkışta makinelerinizi bırakın ve gidin” diyerek espri yapıyordu. Edirne F Tipi Cezaevi’nden on gün önce tahliye edilen Mustafa Karaağaç da oradaydı. Hafızasını yitirmişti genç adam… “Hücresinde” eline yazdığı “çıktıktan sonra ilk iş olarak fidan alınacak” yazısını göstererek, “En dik duran fidanı seçtim. Fidanı, Osman Osmanağaoğlu’nun bahçesine, ölen arkadaşlarımın anısına diktim. ‘Direniş ağacı’ olması için… Artık rahatladım…” diyordu.

“BAŞKA ANNELER YANMASIN”

Pir Sultan Abdal sevdalısıydı Hülya Şimşek. Erzincan doğumlu ve 39 yaşındaydı. Dikiş nakış öğretmeniydi Hülya. Hiç evlenmemişti. Eylemden önce ciddi rahatsızlıkları vardı Hülya’nın, iki yıl bitkisel yaşamda kaldı. Konuşamadı, yürüyemedi. Nasıl olduysa, iyileşti. TAYAD Bülteni sahibi ve yazı işleri müdürü, Anadolu TAYAD’ın ise kurucu üyesiydi. Bursa’da, kardeşi Zeynel Abidin için ölüme yatırdı bedenini. Tutukladılar O’nu, cezaevine attılar. 40 gün kaldı içeride. Çıktı, eylemini İstanbul’a taşıdı. Açlığının 286 gününde, artık bedeni 20 kiloya düşmüştü. Anne Sakine Şimşek, “Ben yandım başka anneler yanmasın. Babaları Kemal Şimşek kanser hastası, geldi çocuklarının yanına sonra çok kötü oldu. Bu işkence ve tecrit kalksın. Gözümün önünde nice çocuklar gitti. Ciğerim yandı” diyor, başka bir şey demiyordu. Hülya, Küçükarmutlu’da kapadı gözlerini, memleketinin Sün Köyü’nde, jandarmanın müdahale ettiği bir törenin ardından toprağa karıştı.

Zeynel Abidin Şimşek, ablasıyla aynı anda yatırdı, bedenini açlığa. Edirne F Tipi Cezaevi’nde 6. ekipteydi. Direnişlerini, biri içerde, diğeri dışarıda sürdürdüler. Hülya öldü, Zeynel komaya girdi, 27 yaşında. Korsakoff yakaladı onu. Tahliye edildi, örgüt bombacısı olduğu iddiasıyla bir süre sonra tekrar tutuklandı.

Abdulbari Yusufoğlu, ölüm orucundaki yakınlarına destek amacıyla, İzmir’de başlattığı eylemini, Küçükarmutlu’daki bir evde sürdürdü. Mardinliydi Abdulbari. Arkadaşları Bahri diyordu ona… Henüz 21 yaşındaydı. Uşak Meslek Yüksek Okulu’na kaydını yaptırdığında dahi yaşamak için seyyar satıcılık yapıyordu. TAYAD üyesi olan Abdülbari Yusufoğlu, kısa bir süre Bergama Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olarak kalmıştı. Uzun kızıl sakallı, kendi halinde, çok düşünen sessiz genç bir adamdı. Eyleminin 139. gününde, 20 Eylül 2001 tarihinde, ömrü soldu. İzmir’de 6 Haziran 2000 tarihinde, “Hücre Karşıtı Platform” kurulmuş ve bu oluşuma, 30’un üzerinde sivil toplum örgütü iştirak etmişti. Platform, konferans, panel, sergi, bildiri dağıtılması ve basın açıklaması gibi çeşitli etkinlikler düzenlendi. Platform üyelerine, 13 Ocak 2001 günü Abdulbari Yusufoğlu’nun katıldığı basın açıklaması nedeniyle, İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Abdülbari, mahkeme sürerken yaşamını yitirince, dosya kapandı.

Zonguldak doğumluydu Gülay Kavak, Ümraniye Cezaevi’nde 1. ekipteydi. Gülay 1996 yılında da ölüm orucu eylemine katılmıştı. 1 Temmuz 2001 günü tahliye edilince eylemini Küçükarmutlu’ya taşıdı. İşçiydi ailesi… Gülay Kavak, altı kardeşin en küçüğüydü. “Kendi isteğim ve irademle devam ettiğim eylemimi, taleplerimiz kabul edilene ve tecrit kaldırılana dek sürdüreceğim” diyordu. Kendisine üç kez zorla müdahale edildiğini anlattı gazetecilere… “Hastanede altının hiç temizlenmediğini, iki gün süreyle yatağı hep ıslak olduğunu” söyledi. 30 yaşındaki Gülay Kavak, 7 Eylül 2001 günü saat 19.50’de hayatını kaybetti. Gülay’ın vasiyeti, “Mezarıma bir iğde, bir söğüt, bir defne, bir de çınar ağacı dikilsin.” idi. Gülay Kavak, 22 yaşında Erol Yalçın ile evlenmişti. İstanbul Devrimci Gençlik sorumlusu ve YÖK boykotları örgütçüsü Erol Yalçın, evliliklerinin dördüncü ayında polis tarafından öldürüldü. Gülay Kavak, 8 yıl sonra Hasköy Mezarlığı’nda yatan kocasının yanına gömüldü.

“YAŞAYAN ÖLÜLER…”

Ümüş Şahingöz ve Zeynep Arıkan anlatıyor: “Eyleme 20 Ekim 2000 günü Ümraniye Cezaevi’nde başladık. 19 Aralık günü Hayata Dönüş operasyonu adı altında katledildik. Yanı başımızda pek çok arkadaşımız kurşunlanarak yaralandı. Operasyonun ardından zorla müdahale için hastanelerde taşındık. Neredeyse eylemimizin yarısı hastanelerde geçti. Tedavi altında bizi ‘yaşayan ölülere’ çevirdiler. Birçok arkadaşımız bilincini kaybetti. Ardından da tahliye adı altında eylemimizi kırmak için bizi sokağa attılar. Ancak her şeye karşın eylemimiz devam ediyor.”

Nakış öğretmeni Yozgatlı Ümüş Şahingöz, dört kardeşin en büyüğüydü. 1997 yılında tutuklanmıştı. Ölüm orucu 1. ekibindeydi. Hayata Dönüş operasyonunda biri asker 8 kişinin öldüğü Ümraniye Cezaevi’ndeydi. Kartal Özel Tip Cezaevi’ne sevkedilen Şahingöz, durumu ağırlaşınca Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. 32 yaşındaki Ümüş Şahingöz, 14 Eylül 2001 tarihinde eyleminin 330 gününde hayatını kaybetti.

Ümüş Şahingöz için Küçükarmutlu’da düzenlenen cenaze töreninin ardından olaylar çıktı. Plastik mermiler ile gaz ve göz yaşartıcı bomba kullanan polis, göstericiler tarafından kurulan barikatlara panzerlerle müdahale etti. Eyleme destek veren bazı gruplar ise polise molotofkokteyli, ev tüpleri ve taşlarla karşılık verdi. Gün boyu süren çatışmalar nedeniyle çok sayıda kişi yaralanırken aralarında ölüm orucu eyleminde sakat kalan Alişan Şanlı ve Serdar Salman’ın da bulunduğu yaklaşık 150 kişi gözaltına alındı. Ölüm orucunda bulunan Özkan Güzel, “Eylemi sürdürenlere yönelik olası bir müdahale karşısında kendimizi yakacağız” dedi.

Cenaze törenine müdahale hücrede can aldı

“Yürek atışı bu
Kim durdurabilir ki
Yüreğin umut atışı
Yürek bu
Yıldızın göz kırpışı”

İbrahim Erler

Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde kalan ölüm orucu 4. ekip üyesi İbrahim Erler, Ümüş Şahingöz’ün cenaze törenine yapılan müdahaleyi protesto etmek için ertesi gün kendini yaktı. Erler, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldı. İki gün sonra 17 Eylül 2001 günü yaşamını yitirdi. 29 yaşındaydı.

TECRİDE KARŞI MÜCADELEDE ÖLEN ÇİFT…

Zeynep Arıkan Gülbağ, Malatyalıydı. Hekimhan ilçesinin Akpınar köyünden… 33 yaşındaydı. Dört kız kardeşten ikincisiydi. Altı yaşında İstanbul’a taşındı ailesiyle… Davutpaşa Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümü’ne girdi. Mücadele Dergisi’nde çalıştı. Kazım Gülbağ ile 1992 yılının mart ayında hayatlarını birleştirdiler. Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü ile Harbiye Orduevi’nin lav silahıyla vurulması eylemine karıştığı gerekçesiyle 1997 yılında tutuklandı. (Birlikte gözaltına alındığı Ecevit Şanlı Wernicke Korsakoff Sendromu’na yakalandı.) Ölüm orucu 1. ekibindeydi. Hayata Dönüş sırasında Ümraniye Cezaevi’nde kalıyordu. Operasyonun ardından annesi çok aradı kızını. Zeynep’i 10 gün sonra görebildi. Durumu ağırlaşınca tahliye edildi. Küçükarmutlu’da sürdürdü eylemini… Eyleminin 343. gününde yaşamını yitirdi. Zeynep’in eşi Kazım Gülbağ (33) ise Almanya’nın Regensburg kentindeki yüksek güvenlikli bir cezaevinin önünde “Tecrit uygulamalarının son bulması” için kendini yaktı. Karıkoca altı ay arayla yaşamlarını yitirmişti.

Zeynep Arıkan ve Ali Rıza Demir aynı gün aynı cezaevinde ölüm orucuna başladılar, aynı gün aynı yerde öldüler.

Ali Rıza Demir, eyleminin 343. gününde Küçükarmutlu’da yaşamını yitirdi. Ali Rıza, Adıyaman’da 1973 yılında yaşama “merhaba” dedi. Yatılı okudu Ali Rıza Demir daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü kazandı. 21 yaşında henüz öğrenciyken gözaltına alındı. İstanbul DGM tarafından tutuklanarak cezaevine konuldu. 1996 ölüm orucu eyleminde 2. ekipteydi. 2000 ölüm orucu direnişinde ise 1. ekipte… Hayata Dönüş Operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi’nde olan Ali Rıza, Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. İzmit Devlet Hastanesi’nde o ve arkadaşları birçok kez zorla müdahaleye maruz kaldı: “Bilinci yerindeyken hastaneye kaldırılan arkadaşlara şeker vermeyi de kesiyorlar. Amaçları bilinçlerini yitirtip, müdahale etmek”.
28 Haziran 2001 tarihinde CMUK 399. gereği sağlık nedeniyle 6 ay süreyle tahliye edilen Ali Rıza Demir, eylemini Küçükarmutlu’da sürdürdü. 27 Eylül 2001 günü hayata veda etti.

KANLI KÜÇÜKARMUTLU BASKINI…

Küçükarmutlu operasyonunda yitip giden ölüm orucu eylemcisi Arzu Güler 23 yaşında bir konfeksiyon işçisiydi. Tunceli Hozat’ta doğdu. Ailesi önce Mersin’e sonra İstanbul’a taşındı. Genç yaşında evlenip boşandı Arzu Güler… TAYAD üyesiydi. Dayısı F tipi cezaevindeydi. Kız kardeşi Ayfer ve Kuzeni Eylem Yeşilbaş da ölüm orucundaydı. Eylem Yeşilbaş, Korsokoff’a yakalandı. 7 yaşındaki bir kız çocuğuna dönüştü.
Arzu Güler, Canan ve Zehra Kulaksız kardeşlerin peş peşe yaşamını yitirdiği evde ölüm orucunu sürdürüyordu. Odasında balık besliyor, “Yaşamı herkesten çok seviyoruz. Ve yaşamı sevdiğimiz için ölüm orucundayız” diyordu.
Arzu, “Hayata Dönüş” operasyonundan sonra ölüm orucuna başlamaya karar verdiğini söylüyordu:
“Ne adına olursa olsun, insanlarımız o şekilde ölmeyi hak etmiyordu. Biz bu ülkede yaşıyoruz, bu ülke bizim. İnsanım diyen, ülkemi seviyorum, yaşamayı seviyorum diyen herkesin eylemimize ses vermesini istiyoruz. Yarın o hücrelere bizlerin ve düşünen tüm insanların atılmaması için…”

TAYAD üyesiydi Sultan Yıldız… Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Topardıç Köyü’nde dünyaya geldi. Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. Öğrenciyken Kırşehir’deki Kızılırmak, İstanbul’a gelince ise Kurtuluş Gazetesi’nde çalıştı.
28 yaşındaydı. Küçükarmutlu baskınında can verdi.

Bülent Durgaç, Kahramanmaraş doğumluydu. Lise terkti. Dolmuş muavinliği ve su tesisatçılığı yapmıştı. 1996 yılındaki ölüm orucu eyleminde 1. ekibindeydi. Eylem sonrası eskisi gibi olamadı. Unutkanlık ve denge sorunu yaşadı… Hayata Dönüş baskınında Bursa Cezaevi’ndeydi. Bülent Durgaç, 8,5 yıllık cezasını tamamlayıp Küçükarmutlu’ya gitti. Ölüm orucu eylemcilerine refakatçilik yaptı. Cezaevinden çıkalı henüz 2 hafta olmuştu. Küçükarmutlu operasyonu canını aldı.

Çoban Barış Kaş, 20 yaşındaydı. Kent dışından eylem evlerini ziyarete gelmişti. Barış’ın ailesinden iki kişi F tipi cezaevlerinde yatıyordu. Küçükarmutlu baskınında ölen dördüncü kişiydi.

BASKINI KENDİLERİNİ YAKARAK PROTESTO ETTİLER…

Muharrem Çetinkaya, Malatyalıydı. Öğretmen lisesinde okudu. 17 yaşındayken ilgisinin olmadığı bir olayın ardından gözaltına alındı. Ölüm orucu 5. ekip üyesiydi. Küçükarmutlu baskınından sonra Sincan F Tipi Cezaevi’nde hücresinde kendini yaktı. Açlığının 170. günündeydi. Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. 12 Kasım 2001 günü öldü. Naili Çavuş, Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuydu. “Yeni Çözüm” ve “Mücadele” dergilerinde çalıştı. Çanakkale E Tipi Cezaevi’ndeydi Hayata Dönüş operasyonu sırasında… Baskının ardından Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne konuldu.
Naili Çavuş’un kardeşi Şemsi Çelik anlatıyor: “…Onu aldıklarında elbiselerini soyundurup, ellerini ayaklarını zincirleyip işkence yaparak F Tipine götürüldüklerini, orada 4 gün boyunca çıplak kaldıklarını, kaloriferlerin yanmadığını, suların kesik olduğunu, zorla saçlarını sakallarını tıraş ettiklerini söyledi. Yüzü yanmıştı, burnu kırıktı. Vücudunun her yerinde darp izlerinin olduğunu, kaburgasının kırık olduğunu söyledi. Ben gördüğümde durumu çok kötüydü, ayakta zor duruyordu, zor konuşabiliyordu. On dakika zor görüştürdüler.”
Naili Çavuş, ölüm orucu 4. ekip üyesiydi. 37 yaşındaydı. Gazi Mezarlığı’ndaki cenaze töreninde çok sevdiği “Geçti dost kervanı” türküsünü söylediler.
“Onur, namus ve erdem” adına 4. ekipte ölüm orucuna başladığını söyleyen Eyüp Samur, Küçükarmutlu operasyonunu protesto etmek için kendisini yaktı. Kundura işçisiydi Eyüp Samur, 23 yaşındaydı.

ANKARA…

34 yaşındaydı Ayşe, Balıkesir’de doğmuştu. Anne tarafı Bulgar göçmeni, babası ise yerleşmiş Yörük’tü. Ayşe Baştimur, hemşireydi ve mesleğine 1985’te İstanbul’da başlamıştı. Örgütlü mücadeleyle hemşire derneğinde tanışan Ayşe, 1992 yılında tutuklandı ve 9 yıllık mahkûm hayatından sonra WKS nedeniyle tahliye edildi. Eylemini dışarı taşıyan Ayşe Baştimur’la birlikte ölüm orucunu sürdüren Özlem Durakcan ise daha 18 yaşındaydı. Küçükarmutlu’da ölüm orucu direnişçilerinin yanında refakatçi olarak kalan genç kız, Ankara’da eylemci oldu.

Ankara Tuzluçayır Şahintepe Mahallesi 103. Sokaktaki bir evde TAYAD’lı arkadaşı Özlem Durakcan ile ölüm orucu eylemine devam eden birinci ekip üyesi Ayşe Baştimur, hastanede “çarmıha gerilişini” şöyle anlatıyordu:
“Beni yatağa zincirlediler. Hemen hemen 10 gün yatakta zincirli kaldım. Sözde yaşatmak için hastaneye götürüyorlardı, ama yapılan her şey, benim ve arkadaşlarımın durumunu daha da ağırlaştırdı. Bilincim kapanmamıştı ancak onlar yine de zorla müdahalede bulundular. Beni çarmıha gerer gibi ellerim ve ayaklarımdan yatağa bağladılar, zorla serum taktılar. Onlara zorla müdahale ettiklerinde kendime zarar vereceğimi, engel olacağımı anlattım, dinlemediler. Yeniden yeniden aynı şeyi yaptılar. Elim simsiyah olmuştu. Ve sonunda başardım serumu çıkartmayı. Damarlarımdan kan boşalsın diye bekledim. Kendimden emin tavrım üzerine serum takmaktan vazgeçtiler.”
Ayşe ve Özlem, yani aynı evi paylaşan ve aynı eylemi sürdüren iki kadın, aynı gün yani 28 Eylül 2001 günü ölümü de paylaştılar. İki can daha gitmişti. Ayşe, kimsesizler mezarlığına gömüldü. Polis, evde kalan 9 kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlardan Özlem Türk, İbrahim Akın ve Şerafettin Taş hakkında 2 kişiyi öldürmek suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi. Devletin kurumları olayı çözmekte zorlandı. Ankara Adli Tıp Kurumu, Baştimur ve Durakcan’ın ölümlerine piknik tüpünün neden olduğunu belirtirken İstanbul Adli Tıp Kurumu ise iki kadının açlık yüzünden yaşamlarını yitirdiklerini açıklıyordu.

İZMİR…

Erdoğan Güler’in kardeşi cezaevindeydi. Erdoğan, Ege TAYAD üyesiydi. 29 yaşındaydı. Tunceli Ovacık doğumluydu. Erdoğan, F tipi cezaevlerini protesto etmek için Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) İzmir İl Başkanlığı’nda ölüm orucu eylemine başladı. Hayata Dönüş baskını cezaevlerinde sürerken polis de İzmir ÖDP’yi basıyordu. Hastaneye kaldırılan Erdoğan Güler tedavi olmayı reddetti. İzmir’deki bazı evlerde ölüm orucuna devam etti. 25 Nisan 2001’de eyleminin 147. gününde İzmir Kahramanlar Mahallesi’ndeki bir evde yaşamını yitirdi. Kardeşleri inancı için öldüğünü söylediler. Manisa Salihli’de toprağa verildi.

Mahmut Gökhan Özocak, Buca Cezaevi’nde ölüm orucuna başladı. Durumu ağırlaşınca tahliye edildi. Hastane kapısının önüne sedyeyle bıraktılar onu. Ailesini bile beklemeden. İzmir’in Yamanlar ilçesindeki bir tutuklu yakınının evinde ölüm orucunu sürdüren Mahmut Gökhan, 5 Temmuz 2001 günü yaşamını kaybetti. 42 yaşındaydı. Eski bir belediye işçisiydi.

MERSİN…

Uğur Türkmen 29 yaşında öldü. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Burdur Meslek Yüksekokulu İnşaat Bölümü öğrencisiyken devrimci oldu. Kurtuluş Gazetesi’nin Mersin temsilciliği görevini yaparken 1998 yılında tutuklandı. Mersin, Adana Kürkçüler, Antep ve Ceyhan Cezaevlerinde kaldı. Ölüm orucu 2. ekipteydi. Ceyhan Cezaevi’nde Hayata Dönüş operasyonunu yaşadı. Sincan F tipi Cezaevi sevkedildi. Sincan’a geldikten 15 gün sonra ve cezasının bitimine bir ay kala 5 Ocak 2001 tarihinde Şartlı Salıverme Yasası gereğince tahliye oldu. Eylemini Mersin Tarsus’taki evinde sürdürdü. Cezaevinden çıktıktan sonra eyleme devam ilk kişi olarak tarihe geçti. 27 Mayıs 2001’de saat 21.17’de ölüm orucunun 204. gününde yaşamını yitirdi. Uğur Türkmen’in kardeşi Yeliz Türkmen, Niğde Cezaevi’nde ölüm orucuna başladı. Ankara Numune Hastanesi mahkûm koğuşunda, zorla müdahale sonucu hafızasını kaybetti. Kardeş Yeliz’in ağabeyi Uğur’a yazdığı mektuptan:
“Merhaba, bu sabah ablam ‘biraz yazalım’ dedi. Kâğıt, kalem verdi bana ve bende yazmaya başladım. ‘Ne yazacağım’ diye sorduğumda ‘benimle ne konuşuyorsan, ne söylüyorsan onları yaz’ dedi. Sonra aklıma bazı arkadaşlarımın ismi geldi. Ablam onların yoldaşım olduğunu söyledi. Kendimi yeni doğmuş gibi hissediyorum. Daha önceden ne yapardım, nasıl yasardım, kimlerle birlikteydim bilmiyorum. Ablam anlatınca aklımda kalıyor. Buraya gelmeden önce Niğde Hapishanesi’nde kalmışım ama hatırlamıyorum. Nasıl cezaevine girdim, ondan önce ne yapıyordum anımsamıyorum. Uğur ağabey, ablam senin mücadeleye devam ettiğini söylüyor. Sen ölüm orucundaymışsın. Seni çok seviyorum. Ablam seni anlatıyor. Kendimi daha önce hiç yasamamış da simdi yasıyormuşum gibi hissediyorum.”
Ekmek ve Adalet Dergisi muhabiri Yeliz Türkmen, eş zamanlı 1 Nisan 2004 operasyonunda tekrar tutuklandı.
Abla Sevtap Türkmen ise birçok kez gözaltına alındı. Genç bir kızı ölüm orucuna zorladıkları iddiasıyla kısa bir süre de tutuklu kaldı Sevtap Türkmen…

İSTANBUL AKSARAY…

Feride Harman 29 yaşında hayata veda etti. Malatya doğumluydu. Malatya E Tipi Cezaevi’nde 512 gün önce ölüm orucuna başlamıştı. Bu 17 aya tekabül eder. Demek ki Feride yaklaşık 1,5 yıl aç kalmış. 1996 yılında tutuklanan Feride Harman, Malatya Cezaevi’nde ölüm orucuna başladı. 6. ekipteydi. Durumu ağırlaşınca Ankara’ya gönderildi. Ankara Numune Hastanesi’nde kaldığı 5 aylık süre zarfında, çok sayıda arkadaşını yitirdiğini anlatan Harman, “Eylemimi F tiplerindeki tecrit kaldırılıp tutuklu ve hükümlülerin talepleri kabul edilinceye dek sürdüreceğim” diyordu. Bir baba olarak kızının ölmesini istemediğini vurgulayan emekli öğretmen Asef Harman şöyle konuşuyordu: “Eylem sırasında 96 arkadaşını kaybetti. Bırakması için onu zorlayamam. Çünkü tek Feride yok, yüzlercesi var.”
Anne Hatice Harman ise “Feride eriyor, ben de eriyorum. Biz aileler acıları paylaştık. Onun için dik durabiliyorum” şeklinde konuşuyordu. Adli Tıp Kurumu’nun raporu üzerine 6 ay süreyle tahliye edilen Feride Harman eylemini önce Alibeyköy’e sonra da Aksaray’a taşıdı. Bedeninin ağırlığı 20 kiloya düşmüştü. Hareket edemediği için eylemini yatakta sürdürdü. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Mihri Belli, Vedat Türkali… Birçok yazar ve aydın Feride’yi ziyaret etti. Yaşar Kemal, “Feride, direnenlerin bir sembolüdür” dedi. Feride, ziyaretçilerine elleriyle yaptığı kokulu çiçeklerden oluşan küçük torbalar hediye etti. Feride Harman, 15 Aralık 2002 günü öldü.

İSTANBUL ŞİŞLİ…

Fatma Koyupınar, 27 Nisan 2006 günü saat 20.20’de yaşamını yitirdi. 35 yaşındaydı. Eylemin 122. ve son kaybıydı. (Bu kitap yazılırken üç ölüm orucu eylemcisinin açlığı sürüyordu)
Gaziantep doğumluydu. Fakirdi ailesi… 10 kardeştiler. Fatma dokuzuncu sıradaydı. Cunta yıllarında ilkokul öğrencisiydi. Hem okuyor hem de şeker ve baharat atölyelerinde çalışıyordu. Gaziantep Üniversitesi Mühendislik Yüksek Okulu İnşaat Bölümü’nü kazandı. 1990 yılında 18 yaşındayken 6 Kasım YÖK boykotu nedeniyle tutuklanıp Gaziantep E Tipi Cezaevi’ne konuldu. Fatma bir yıl sonra tahliye edildi. İstanbul’da 12 kişinin yaşamını yitirdiği 16–17 Nisan 1992 operasyonu ile gözaltına alınıp tekrar tutuklandı. Bu kez yaklaşık 10 yıl içerde kalacaktı. 2001’de serbestti. 2003 Ekiminde 3. kez tutuklandı. Önce Bakırköy Hapishanesi oradan da Gebze M Tipi Cezaevi’ne sevk edildi. Fatma Koyupınar, 9 Mayıs 2005 günü 12. ölüm orucu ekibinde direnişe başladı. 10 Mart 2006’da üçüncü kez özgürdü. Artık dışarıdaydı. Ancak eylemini sürdürmeye de kararlıydı. Yaptığı ilk açıklamada “Ben son olayım” dedi. Eylemini, Şişli’de bugün avukat Behiç Aşçı’nın ölüm orucunu sürdürdüğü eve taşıdı. Yaşamını yitirmeden iki gün önce bilinci kapandı. Kendisini gözaltında zannediyordu. Yanında bulunan ablası Zeliha Koyupınar ve refakatçisini ise polis olarak görüyordu: “Beni kaç gün daha tutacaksınız? İstediğiniz kadar tutun benden bir şey alamayacaksınız. 12 Eylül döneminde 90 gün yoldaşlarımızı gözaltında tuttunuz elinize bir şey geçmeyecek.”
Tam 354 gün aç kaldı Fatma. 11 gün sonra açlığının 1. yılı dolacaktı.

TECRİDE KARŞI ULUSLARARASI DAYANIŞMA

Türkiye’deki F tipi cezaevlerine ve tecride karşı mücadele edenler yalnız kalmadı. ‘Uluslararası Tecritle Mücadele Platformu’nun (UTMP) “İçerdeki biz” çağrısına Avrupa ve Amerika’daki siyasi mahkûmlar yaptıkları destek açlık grevleriyle yanıt verdiler.

Aşağı Batı Yakası’nın Halk Bahçeleri’den Brezilya’da ki Sem Terra Hareketi’nin kamplarına… Paris Komünü’nden Chiapas otonomlarına… Tarihi Hamburg setlerinden Oxaca barikatlarına… İnsanoğlunun “başka bir dünya mümkün” düşü sürüyordu.

Örneğin ABD cezaevlerinde ölüm cezasının infazını bekleyen Kara Panterler’den Mumia Abu Jamal… Oakland liman işçileri en son onun için iki gün boyunca fabrika kapattılar. Mumia, ABD’deki siyasi mahkûmların en ünlüsü ve o da F tipi cezaevlerindeki tecrit koşulların kaldırılması için açlık grevi yaptı:
“Çelik ve tuğlalar ayırsa da beraberiz. Arkadaşlarım, kardeşlerim, bacılarım, tüm kalbimle uluslararası tecride karşı mücadele girişimini destekliyorum. Türkiye, Bask Ülkesi, Filistin, Guantanamo, Almanya’daki ve tüm dünyadaki kardeşlerimin ve kız kardeşlerimin bu eylemine katılacak, küresel adaletsizliğe karşı Açlık Grevi yapacağım. Haydi harekete! Hareketi özgürleştirin!”

ABD cezaevlerinde yatan Küba’nın onuru beşlerden Ramon Labanino Salazar: “Savaşmayan insan ölü insandır. Sevgili dostlar,19–22 Aralık tarihleri arasındaki Siyasi Tutsaklar için Uluslararası Kampanyaya katılmakla onur duyuyor, ‘Uluslararası Tecritle Mücadele Platformu’yla dayanışmamı ifade ediyorum.”
Tennessee’de tutulan Anarşist Harold Thompson:
“Aynı mücadele içindeyiz, Sadece Savaş Meydanlarımız Farklı… Açlık Grevi yaparak yerine getiriyorum. Onların beyinlerini susturmaya, ruhlarını ezmeye ve insanlık onurlarından mahrum etmeye çalışan dünyanın canavarlarına karşı Türk mahkûmların mücadelesini hem içeride hem de dışarıda desteklemek önemlidir. 1984’de Türkiye’deki ölüm oruçlarında yaşamlarını yitirenler uluslararası açlık greviyle şereflendirilmeyi hak ediyorlar ve Fransa, İspanya, Türkiye, İrlanda, Şili, İsrail, Irak, Kolombiya, Filistin, Nepal ve Amerika Birleşik Devletleri, artı birçok diğer ulusun lağım çukuru zindanlarındaki siyasi mahkûmların desteğe, farklarına varılmaya ve dayanışmaya ihtiyaçları var.”

“Benim adım Matthew Lamont… Alabama’dan… Lakabım ‘Yakıp Yıkan’dır. Şu an bir Neo-Nazi/faşist buluşmasına kundakçılık aygıtlarıyla saldırmaya kalkışma iddiasıyla Kaliforniya’daki Centinella Devlet Hapishanesi’nde bulunmaktayım. Hala en karanlık yerlerde ve en karanlık anlarda hiç yılmadan mücadele eden yoldaşlara bütün dayanışmamı sunuyorum.”

Kızılderili esir John Andy Riendeau: “Alçakgönüllülükle, onurla, saygıyla Türkiyeli siyasi tutuklu ve hükümlülerin yanındayım. Dua ediyorum ki, hepiniz sıkılmış yumruklarla ve damarlarınızdan akan direniş ruhuyla bu selamımı alırsınız. Emperyalizme, sömürgeleştirmeye, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı savaşanlar için; Dünyaya usanmadan tecavüz eden çokuluslu elitlere karşı savaşanlar için dayanışmamı koruyorum. Ben yaşam biçimlerimizi korumak için savaşan kardeşlerimle birlikteyim, balta girmemiş ormanları koruyanlarla birlikteyim; Ben orada gettolarda, siperlerde, sokaklardayım. Filistinli bir çocuk kendi sömürgecisine bir taş savurduğunda, Iraklı bir kadın Amerikalı savaş tüccarının yüzüne tükürdüğünde, sokaklarda bir çatışma olduğunda ve direnişin sesi yükseltildiğinde, benim de yüreğim kadar ruhum da oradadır.”

Teksas Iowa Park’tan Afrika kökenli Prince Imari A. Obadele destek amaçlı açlık grevine katılanlardan… “Bu özel yerde yalnız kalsam da, bu direniş çağrısının yaygınlaşacağını ve çok uzaklarda da duyulacağını ve tüm siyasi mahkûmların özgürleşmesinde faydalı olacağını içtenlikle umut ediyorum! Mücadele sürüyor…”

Yine Teksas’tan Ana Lucia Gelabert, “Uluslararası Tecritle Mücadele Platformu’ndaki sevgili yoldaşlar, 19–22 Aralık açlık greviyle ilgili notunuz için teşekkürler. Grevcilerle tüm dayanışmamı ifade eder ve diğer yoldaşlarla eylemi destekliyorum. Ne yazık ki yaşımdan (65) ve sağlık durumumdan dolayı katılmam mümkün değil. Kalan tüm gücümü bu parmaklıklar arasında mücadeleyi devam ettirmek için kullanacağım.”

Angola Üçleri’nden Herman Wallace, Kara Panterler örgütü üyeliğinden Amerika’da 33 yıldır tutsak… Türkiye’deki siyasi tutuklu ve hükümlülere mektup gönderdi:
“Hükümlülüğümün bu noktasında baskıların hayal edebileceğinizden daha çok yoğunlaştığını anlamanızı istiyorum. Bu hapishanede tam 7 üst düzey subay var. Yoldaşımdan ve benden, hükümlülüğümüzün dışında milyonlarca dolar tazminat istiyorlar. Onların tek hayalleri, bizim yeryüzünden kaybolmamız. Bu nedenle, bedenlerimizi yıpratmak için bize her türlü fiziki baskı uyguluyorlar. Buralarda sağlığımız en iyi dostumuzdur. Ve dostumuza olan minnet borcumuzu ödemek için hassas olmalıyız. Ama tabii ki, 17–20 Aralık orucuna katılacağım.”

Anarşist Cassidy Wheeler, “Bir çift çorap kamulaştırdığım için 8,5 yıl hapis cezasına çarptırıldım. Sevgi ve dayanışmamı, boğucu üzüntülere karşın dimdik ayakta duranlara, doğru bildikleri düşüncenin uğruna asgari konforlarını feda edenlere sunarım. Ve benim sunabileceğim en önemli şey, ABD’deki devrimin ölmeyeceğidir. Şer imparatorluğu şimdiden sendelemeye başladı bile!” diyordu.
15 bin kişinin tutulduğu Kaliforniya Hapishanesi’nden Sara

Jane Olson, “ABD’de tutsaklık, sosyal kontrol aracının en ağırıdır. ABD, dünyadaki en büyük tutuklu kitlesine sahiptir. Bir siyasi tutuklu için en ağır cezadır tecrit, çünkü topluma adanma siyasi tutuklunun inancının, köşe taşlarındandır. Amerika Birleşik Devletleri, hiçbir tutukluyu ‘siyasi tutsak’ olarak kabul etmiyor. Tutuklular onlar için birer ‘başıbozuk bozguncudur’. Tekellerin denetimi altındaki hükümet ve medya, insanları öyle bir hipnotize etmiş ki, halk ölçüsüz bir korkuya, tüketiciliğe ve körü körüne Hıristiyanlık inancına boğmuştur.”

Jericho Af Hareketi’nin kurucu, “Biz kendi kurtuluşçularımızız” kitabının yazarı Jalil Muntaquim: “ABD’de tecrit hücreleri, ülke genelinde sıradan bir uygulamadır. Hatta uzun süreli tutsak olanlar için, 23 saat tecrit politikası uygulanan özel hapishaneler var. Ben defalarca tecritte kaldım. Bir keresinde 2 yıl tecritte kaldım. Başka bir kez 9 ay. İki kere de 4 ay tecritte tutuldum. Tecrit edilmemin nedeni, zorunlu çalışmaya karşı grev örgütlemek, havalandırmada oturma eylemi yapmak ve idarenin baskıcı politikalarına karşı gösteriler örgütlediğim içindi. Çünkü ben siyasi bir tutsağım. Eski Kara Panterler Partisi ve Kara Kurtuluş Ordusu üyesiyim. Birçok eylemden dolayı sıkı gözetim ve denetim altındayım. Ancak 33 yıllık tutsaklıktan sonra, artık hapishane idaresi de bilir ki, eğer ben eyleme geçiyorsam, bunun haklı bir nedeni var. Bunca yıllık tutsaklıktan sonra, ırkçı zulme karşı halen ayaktayım ve hala güçlü bir şekilde direniyorum…”

ABD cezaevlerindeki siyasi tutuklulardan Jaan Laaman, kullanmak zorunda olduğu ilaçlar dışında bir şey almayan Richard Williams, Anarşist Brian McCarvill, yine Amerika’da tutuklu olan “Siyahi Kurtuluş Ordusu” üyesi Sundicata Acoli, 51. Gönüllüler Tugayı üyesi John Courage, Almanya’dan Klaus S., İtalya’dan Massimilliano Speciale, Yunanistan 17 Kasım örgütü ve ELA üyesi 13 kişi tecride karşı destek açlık grevi eylemi yaptılar.

Doğu Almanya doğumlu Rainer Dittrich ise, yaklaşık 17 yıldır Alman cezaevlerinde tutulan ve bunun büyük bir bölümünü “Beyaz İşkence” hücrelerinde geçiren siyasi bir hükümlü. Cezası müebbet… Yıllarca Türkiye’deki ölüm orucu eylemcilerine destek olmak için düzenli bir şekilde dönüşümlü açlık grevi yaptı. İçerdeki yıllarını üç gün yemek yiyerek, beş gün aç kalarak geçirdi.
Rainer Dittrich, “Bu ülkedeki (Almanya) insanları Türkiye’deki zindanlarda mücadele yürüten insanların hedefini sahiplenmeye ve katkılarının ölçülerini bir daha gözden geçirmeye çağırıyorum. Ayrıca eğer Türkiye’deki yoldaşlarıma destek verilmeyecekse, benim şahsi durumumu düzeltmek için de herhangi bir dayanışma da bulunmalarını istemiyorum. İnsanlar politikleşmeli ve bu, bilinç düzeylerini de etkilemeli…” diyordu.

ANALAR AĞLAMASIN…

Koşullar gerçekten ağırdı. Tecride karşı çıkmanın bedeli ödeniyor, ölüm orucu bütün hızıyla sürüyordu. Yürekler sağır, duygular kördü. Sığlık konusunda birbiriyle yarışanlar ise, her dönemde olduğu gibi çoktan ahkâm kesmeye başlamıştı. Kendi gerçekliğinden kopan muhalefete inat, dışarıdaki tek karşı duruş, tutuklu ve hükümlü yakınlarından geldi.

Ve analar… Onlarla ilgili ne söylenebilir, kelimelerin etkisini yitirdiği yerde, çıkarlar karşımıza. Gökkuşağının renkleri solarken, aklıselim davranabilmek ne mümkün… Yavrusunun kokusunu bir anadan iyi kim bilebilir. İz sürer analar, Kızılderili öncülerden de iyi koku alırlar. Analardan başka sonsuz aşkla sevdiğine ulaşmak için her türlü melaneti göze alan var mı? Hileli, tuzak dolu yolları, gül bahçesine kim çevirebilir onlar gibi.
Basmakalıp ifadelerle anlatır kendini analar, basit ama öz, bilgisiz bilgelerdir onlar, baş eğmez kolay kolay… Atlas’ı kıskandırırlar, taşırlarken dünyayı… Sefa, cefa problemlerine takılmadan, bıkıp usanmadan, karınca gibi çalışır dururlar. Birbirine benzer onlar, çokça fakir ve sabır küpüdürler.

Görüş günleri, elde avuçta ne varsa, taşırlar evlatlarına. Delik olmayan bir çorap bulurlarsa, mutlak yavrularına gidecektir. Mümkün olsa, soluklar tutulacak, dört duvar arasında boğulan çocukları, “hava alsın” diye, yaşlı ciğerlerinde kalan son nefeslerini götüreceklerdir.
Erken kalkar analar, yamalı ama temiz elbiselerini geçirirler sırtlarına, kent dışına kurulu hapishanelere koşarlar. Kendilerini dinleyecek birini mi buldular, anlatacakları hemen hemen aynıdır;

“Zorda ve darda kaldık. Çocuklarımıza para yatırabilmek için en temel ihtiyaçlardan, mutfak masraflarından, harcamalardan kıstık. Torunlarımın harçlıklarını, veremiyorum artık. Kucaklayıp, sarıp, sarmalayamıyorum. Öteberi almak için pazara gidiyorum. Sebze, meyve tezgâhlarına ayağımı sürüyerek varıyorum. Yemek yapıyorum, keyifsiz. Tadı tuzu değişti, çektiğimize benzer oldu, acılaştı.”

Gerektiğinde analar, “gık” bile demeden, “hoş geldin” karşılaması yaparlar ölüme. Ve bıraksalar, oğullarının, kızlarının sevdasına, bin yıl hapis yatarlar. Tehdit ve tehlike altındayken yavruları, analar bir kaplan gibi her an saldırmaya hazırdır. Yürekleri yaralı kaşları çatıktır artık… Korsakoff hastasıyken tekrar cezaevine düşen, muhalif müzik topluluğu Grup Yorum’un üyesi İhsan Cibelik’in seslendirdiği şarkıda olduğu gibi, “Zalim zamanlarda önce analar düşer toprağa…”

— Artık oğullarımızın ve kızlarımızın ölüm haberlerini almak istemiyoruz…

Yıllar yılı ağladı analar, “Çözün… Tecridi kaldırın. Ölümleri durdurun” diye bas bas bağırarak…

Bir “anneler günüydü”, hiç unutmam. Tecridi protesto için toplanmışlar, beyaz örtüleri ve kızıl bantlarıyla onlarca temsili tabutun altında sıraya girmişlerdi. Polis barikatlarıyla kesilmişti önleri… Gökte pırıl pırıl bir güneş vardı. Onlar, ayaklarına karasular inmesine aldırmadılar, saatlerce beklediler. Sonra klarnetten dökülen hüzünlü ezgilerin eşliğinde, sessizce yürüdüler, ellerindeki karanfilleri incitmemeye özen göstererek. Gözyaşları sel oldu. Yürek dağlayan ağıtlar yaktılar;

—Yine bir Anneler Günü ve evlatlarımızın ölüm orucu eylemi hala sürüyor. Kızlarımızı, oğullarımızı kaybettik. Kaç yıl oldu Anneler Günü’nü kutlayamadık.

Ahlar, vahlar bitip, tükenmeler. Çoktan konuldu hepsi bir yana ve artık bayraktarıdırlar, birçoklarından kopup gitmiş hislerin… “Bizler suskun birer ana babaydık, dayandık zulüm kapılarına dayandık, ses verdik evlatların haykırışına, yıktık korku kalelerini yıktık” nidalarıyla.

Onlar direnmeyi bir sanat haline getirmiş, eylem adamlığını somutlaştırmış, gelenekselleştirmişlerdi. Cuntanın en amansız zamanında, tabiri caizse yaprak bile kımıldamazken, tutuklu ve hükümlü aileleri çıkmıştı alanlara. Kapatmalar, soruşturmalar, cezalandırmalar bitmek bilmedi. Adları değişti, TAYAD oldu, TİYAD oldu, TUYAB, DETUTAP, DETAK, TUAD oldu. Yaşamaktan vazgeçip, en kutsal, en mahrem hazinelerinin peşine düştüler.

1 Eylül 1987 yani Dünya Barış Günü’nde cezaevlerindeki koşulların iyileştirilmesi amacıyla yapılan Ankara yürüyüşü sırasında, polis tarafından tartaklanan ve şeker komasına girerek yaşamını yitiren tutuklu yakını ve insan hakları savunucusu Didar Şensoy gibi;

“Durun
bekleyin biraz
Didar Şensoy geçiyor sokağınızdan, bakın
pencerenizin tam altından
sarmaşıklara sürünerek.
Tarayın saçlarınızı, gömleğinizin yakasını düzeltin
ve dik durun.
Maltanızdan, avlunuzdan geçiyor
Didar Şensoy
parmaklıkları kanıyla eriterek

Bekleyin biraz, bekleyin!
Herşeyin sırası var!”

“Analar yine yırtıyor yazmalarını
Kara haberler koşuyor heryerde
Telgraf tellerinde
Haber bültenlerinde
İlk çağların bir uzay çağdaşlığı
Okunuyor yine kan efsanelerinde”

Aileler biliyordu. Duracak zaman, susacak an değildi. Nazım Hikmet, yıllar önce söylemişti. Günler ağırdı ve ölüm haberleriyle geliyordu;

Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
dudaklarını kanatarak
dayanılmakta ağrıya.
Şimdi çıplak ve merhametsiz
bir çığlık oldu ümid…
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır…

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
zalim
ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız
– halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı –
ölüyor insanlarımız
– ne kadar çok –
sanki şarkılar ve bayraklarla
bir bayram günü nümayişe çıktılar
öyle genç
ve fütursuz…

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları
yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı:
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı…

Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır…

Lügatlerinde “bırakmak” diye bir kelime yoktu. Kutsal bir kitap gibi inandıkları, yüreklerine kazıdıkları kural, kaide baştan belliydi. Her durumda ve koşulsuz bir kararlılıkla, evlatlar savunulacaktı. Yaratıcılık ise sınırsızdı. Ne olursa olsun. Yakınlarının sesi dışarı taşmalı, “sansür duvarı” yıkılmalıydı. Bunu düstur edinen Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) üyesi aileler, “İşgal ortaklığına ve tecride son” sloganıyla daha önce benzeri görülmemiş bir eylem gerçekleştirdiler; Yüksek ötesi güvenlikteki F tipi cezaevlerindeki hücreleri simgeleyen, içerisinde dört kişinin bulunduğu “beton tabutlarla” İstanbul E-5 Karayolu’nu bir saat süreyle trafiğe kapattılar. Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalandığı için Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından cezası kaldırılan eski ölüm orucu eylemcisi Mehmet Güvel oradaydı. Tek kişilik hücrede kendisini asan Volkan Ağırman’ın babası Niyazi Ağırman da… Sonra Küçükarmutlu’daki ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiren Osman Osmanağaoğlu’nun ağabeyi Feridun Osmanağaoğlu ve Sezai Demirtaş da katıldı aralarına… Dördü eylemden birkaç gün önce hazırladıkları beton tabutlara sabah saatlerinde girdiler ve üstleri sadece başları dışarıda kalacak şekilde hafif bir malzemeyle kapatıldı. Beton tabutların daha sonra bir kamyona yüklenerek olay yerine getirilmesi ve vinç yardımıyla yol kenarına indirilmesinin ardından eylem başladı. Beton tabutlar, onlarca kişi tarafından güçlükle sürüklenerek yola dizildi ve ardından da tabutların arasındaki boşluktan araç geçmesin diye kalaslar ve taşlarla barikat sağlamlaştırıldı. Bir süre sonra polis geldi olay yerine, tabutlardaki eylemcilerin de aralarında bulunduğu 60 kişiye gözaltına aldı. TAYAD’lıların gösterileri bununla da sınırlı kalmadı. İstanbul Okmeydanı’nda ana yol üzerine, içinde beş kadının bulunduğu dört demir kafes yerleştirdiler. Trafik sıkışınca olay yerine gelen polis, kafesleri yol kenarına çekti. Fakat kilitler açılmayınca akıllarına tutuklu yakınlarını kafesleriyle birlikte gözaltına almak gibi parlak bir fikir geldi. Bu nedenle yoldan geçen bir kamyonet durdurdular, içindekilerin yaralanması pahasına kafesleri arkasına yükleyip, şubeye götürdüler.

Eurovision’dan Felsefe Kongresi’ne Avrasya Maratonu’ndan Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına… Dünya Barış Günü’nden, Emekçi Bayramı’na, Emekçi Kadınlar Günü’nden, Nevruz’a… Cumhurbaşkanlığı köşkünün önünde, Başbakanlık binasının kapısında… Kız Kulesi’nde, Boğaziçi Köprüsü’nde… Yakınları için her zaman her yerde farklı eylemlere ve gösterilere imza attılar. Gözaltına alındılar, Ankara yürüyüşleri sırasında saldırıya uğradılar, yaralandılar. Ancak yılmadılar. Başkentteki Abdi İpekçi Parkı’nda, karda, yağmurda, soğukta, buram buram sıcakta bin günü aşkın süreyle oturma eylemi ile dönüşümlü açlık grevi yaptılar. Birçok kez dövüldüler, parktan çıkartıldılar. Yine geri döndüler. TAYAD’lıların son dönemlerindeki eylemlerinde linç girişimleri de yaşandı.

Sanırım en dramatik, en acıtan, en gerçeküstü olay ise yedi tepeli kentin boğaz manzaralı gecekondu semtinde yaşandı. Nasıl anlatılır bilinmez. Çürüme, yozlaşma sarmıştır kenti. Dekadans. Bağır çağır dekadans. Hangi ruh hali, hangi kahır resmeder, böyle içten bir gerçeği. Hücre hücre eriyen evladının başında bekleyen bir ana, yavrusunun inancına saygı duyan ama aynı zamanda onu kaybetmekten deliler gibi korkan… Bu ne ağrıtan bir süreçtir, soluklar durmuştur çoktan. Hadi empati yaratın, sahneyi gözlerinizin önünde canlandırın, sonra kendinizi ve çocuklarınızı düşünün… Aynı durumda olmak… Çözümsüzlüğün girdabında kaybolup gitmek… Eli kolu bağlı kalmak gerçeğini, dibine kadar hissetmek.

Yaz sıcağı nasıl kavuruyordu günü, hafif hafif esen boğaz yeli olmasa tutuşabilirdi insan. “Kahramanlar ölmez halk yenilmez” sloganı gecekondu mahallelerinde yankılanıyordu. Ablukaya alınmıştı Küçükarmutlu, tüm giriş ve çıkışları tutulmuştu. Ziyaretçilerin çiçeklerine el konulmuştu. Özellikle kızıl olanlarına… Şaşırtıcı değildi… Bu coğrafyada, oylarla getirilenlerin yahut kimse çağırmadan çat kapı davetsiz gelenlerin, renklerle sorunu hiç tükenmemişti ki…

Neyse, barikatlara sarınmış Küçükarmutlu’daki direniş evinde, oğlu ölüm orucunda olan anneye sormuşlardı “Nasıl dayanılır” diye?

Bendeniz gazeteci, kâğıt kalem elimde, kulak misafiri olmuştum;

“Baş etmek zordur hele bir ana için sınırdır evladını yitirmek. Yavrunun gözlerinin önünde erimesi ise kelimelerle anlatılmaz ki… Ayılmak, bayılmak, gözyaşı dökmek getirmez sonsuz aşkla sevdiğini… Önce korku kalelerini yıkıp, suskunluğuna kızacaksın. Sonra silersin elinin tersiyle gözlerini, acını yutar, öfkeni tükürürsün. Ancak böyle sıyrılabilirsin içine en zehirli etkisiyle çöreklenen ayrılık denen illetten…”

Sonra başı dik yürümüştü anne, arka odaya geçip kimseye, kimselere görünmeden son gözyaşlarını dökmek için…

Ben ise uysal adımlarla dışarı çıkıp, söyleniyorum kendi kendime;

Tedarikli değilim artık
Vahamet bundan mahsus
Mütemadiyen gelir, gider
Mümkün mertebe mahpus
Zırdeli olgunluğuma teşhis
Koyacak hekim cahil
Acılar donatır insanı
Yakalansa da yaşama gafil.

Sonra başka bir eylem evinde alıyorum soluğu… Tüm gücümü toplamaya çabalıyorum. Anlayacağınız destursuz içeri girmeye mecal yoktur. İçerde gencecik bir kadın, bir deri bir kemik yatar. Gözünüzün önünde küçüldükçe küçülür, 40, 35, 30, 25, 20 kiloya iner. Bedeni kıpırtısız kalana dek… Beni görmedi önce, ilk keşfine hazır bir çocuğun ikircikli dokunuşları ile ziyaretçisinin hediyesini inceliyordu. Varlığımı fark etmesi uzun sürdü. Bir süre sohbet ettik, sonra dağıldı ilgisi, kapattı her şeye kendini… Şair, “Dayan yüreğim geçeceğiz bu acılardan” demiş ama el insaf buna hangi yürek dayanır. Zor bela attım kendimi dışarı, oturdum bir köşeye yaktım sigaramı… Keder ve efkârla üfledim. Cezaevinden yeni tahliye olmuş bir grup, ölüm orucu eylemcilerini ziyarete gelmişti. Yanımda oturan adam birden boynuma sarıldı; “Yoldaşım seni iyi gördüğüme çok sevindim” diye… Dedik ya bellek puşt… Artık sakat kalmış eski direnişçi, yıllardır aynı cezaevinde kaldığı ranza arkadaşıyla karıştırmıştı beni…

Medyatik aydınlar, televizyon aydınları bilemez. Gecekondu mahallelerinde hala sümüklü çocuklar koşar, ağaçlara tırmanmayı unutan yetişkinleri, sükûtu hayale uğratarak… Dikenler, böğürtlen, akşamsefası, çalı, çırpı ve naylon ayakkabısı hala acıtır ayağını. Açlık ve yoksulluk sınırının altında, sürünür durur insanlık. Hem çöpten beslenirken âdemoğlu, “başkasını açken sen tok yatamazsın” sözünün ne hükmü kalır ki…

“Abesle iştigal ediliyor”, “boşa kürek çekiliyor” vs. vs. Laf ebeliğinde sınır yok. Fakat çabaların sonunu görmek gerek. Soyut kavramlar, kelebek gibi uçuşurken, somut adımlar atılamaz ki… Sorunu anlatmak gayretiyle kasılsan ne fayda… Herkesin bir fikri vardır, eninde sonunda. Çözüm, Kaf Dağı’nın ardındaki uzak bir düşse, çözümsüzlük, Godot’ya rahmet okutur. Kördüğüm düğüm düğümse, ölü saymak dışında ne kalır elde. Hâlbuki kan, gözyaşı, ölüm ve zulüm içeren haberler değil, izlediğimiz kurgusal filmler ağlatır bizi. Kahpe dünya, sahte bir sahne aslında… Ve biz, hepimiz, kuklayız. İplerimiz, hünerli parmaklara bağlı, canımız varmış gibi candan roller kesiyoruz.

Acemi yanımız aciz kalırken acıklı öykülerin en dramatik sayfalarında, açlar bir yanda açgözlüler diğer yandadır. Ne anlamsız bir terazidir oysa. Hiçbir şekilde ve durumda eşit değildir kefeleri. Açlıktan debelenirken birileri, bir adım ötede, Fransız menşeili adabımuaşeret kuralları çerçevesinde, birçok insanın düşlerinde görebileceği yiyecekler midelere indirilir. Elit, sosyaelit ve herhangi bir eliti utandıran gurultulara, doymuşluğun “garkkkk”ları eşlik eder artık.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

SAVAŞÇILAR GECEYE KARIŞTI

Zor günler kapıdaydı artık. Çok geçmedi, faşizm kulakları sağır eden korkunç böğürtüsü, kıyıcılıkta ve can yakıcılıkta sınır tanımayan etkisiyle çıka geldi. Ve bir kasırga gibi vurdu zulüm. Kötülük aşındırdı yaşamı, ahtapot kollarıyla sağıp, cılız bıraktı her şeyi… Hiç acımadı. Masumiyeti kirletti, günü kanattı. Üstesinden gelinebilecek gibi değildi… Pusulası şaştı insanlığın, hesap karıştı. Mezarlar genç ve taze bedenlerle dolup taştı. Unutmadı Ramon, nasıl unutabilirdi ki. Gündüzler yanarken, geceler delik deşikti.

Yükselen devrimci muhalefet dalgasından rahatsız olan egemenler, halkı sindirip, mücadeleyi sonlandırmaya yönelik korkunç bir ava girişmişti. Ateş, kan ve barut, bir kez daha çıkmıştı tarihin zulasından. Ezilenler de boş durmadı, elde avuçta ne varsa ortaya döktüler, savunmak için geleceği, hazırlıklara başladılar. Güç dengesi aleyhlerine de olsa mutlu ve umutluydular; yine bir sınavdan geçilecekti. Savaş çağrısını, hayatı sil baştan kurabilmek için kabul ettiler. Eski savaşçılar, yenilerin tuttu ellerinden, kavga dostları birleşti, yeniden dağa çıkmanın zamanı gelmişti. Tablo aşağı yukarı şöyleydi; Derme çatma siperler, yalınayak erler, elden ele dolaşan tüfekler… Göğüslerinde çapraz fişeklik ve ekseriyetle güherçile kokusu… Çatışmanın sesi, yaralıların sesi, bayrağın rengi, ateşin rengi… Ağıda meyilli dillerden çok uzakta, kararan gözler, korkuyla titreyen eller… İtliğine duran bir zaman ve isin pisin tozun dumanın ortasında çılgın bir hengâme. Cansiperane… Her şeyden öte yine kan, ille de can…

Gece yarısıydı, aile babasını yolcu ediyordu. Adam bir parça buruktu. Şüphesiz ayrılık hasrete dairdi. “Bin beter olsunlar” diye lanetler savurdu, dönememeyi bir seçenek olarak önüne koyanlara… İçini göstermedi baba, “sonra hayıflanırım” diyerek gülümsedi. Karısının ve oğlunun bakışlarının üzerinde gezindiğini hissediyordu. Sahte bir keyifle sadece nakaratını bildiği saçma sapan ve hayli neşeli bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Ramon ile birlikte çakaralmaz tüfeğini, altı patlar tabancasını, paslı el bombalarını ve türlü mühimmatını gömdüğü yerden çıkardı. Rütbe işaretleri bulunmayan eprimiş haki renkli üniformasını tavan arasındaki sandıkta buldu, babasından yadigâr bayrak da aynı yerdeydi. Sonra çekmeceleri karıştırdı. Maharetli elleri fotoğraf albümünü bir çırpıda buldu. Eşinin ve yavrusunun fotoğraflarını öperek çıkardı albümden ve aceleyle koynuna soktu. İki matarası vardı, birini kanyakla doldurmayı unutmadı.

Şafaktan önce gidecekti babası. Ramon, onu son kez gördüğünü bilemezdi. Adam, kırık aynasını aldı, kendine baktı. Uzunca süredir kesmediği sakalı ve üniformasıyla tam bir savaşçıya benziyordu. Döndü sonra sevdiklerine, kulübenin içindeki ağır havayı dağıtmak gayretiyle “yakıştı mı?” diye sordu. Sonra onları öpüp, sıkı sıkı sarıldı. Anasının gönlü kırık, gözü yaşlıydı, ikiz kızlarına hamileydi kadın. Titreyen ellerle hazırlamıştı yolluğunu kocasının… Ve ağlıyordu bir yandan sessiz sedasız… Kadının aklına dayısının kolluk güçlerince vurulduğu gün düşmüştü. Hayli zaman önceydi. Hatırladığı kadarıyla hasat döneminin sonuydu. Kara haberi tarlada almıştı yengesi ve mayına basmışçasına çığlıklar atmıştı. Yakarışlar fayda etmemiş, yerinden kıpırdatamamışlardı acılı kadını. Kafese kapatılmış bir kuş gibi çırpınıp durmuştu uzunca bir süre. Teskin edememişlerdi, yarasını saramamışlardı.

Baba, Ramon’un önünde diz çöktü, onun eğik başını kaldırdı. Göz göze geldiler; “Oğlum artık evin reisi sensin. Anana sen bakacaksın. Sana öğrettiklerimi hiç ama hiç unutma… Biliyorum sen de benimle gelmek istiyorsun. Ama bugün o gün değil. Çünkü önce büyümelisin.”

Kapı çalınınca ayağa kalktı adam, üç kere tık tık tık. Şifre buydu, gelenler yoldaşlarıydı. Belli etmemeye çalışsalar da hepsi heyecan içindeydi, yerlerinde duramıyorlardı. Daha gitmeden baba, özlem sinmişti yoksul yuvaya. Ve son bir sarılma, savaşçılar geceye karışmadan…

İnsan avı aralıksız sürüyordu. Gülmek yok, ağlamak çoktu. Kentlerde gizli polis, köy, kasaba ve kırlarda paramiliter gruplar, dağlarda ise ABD destekli diktatörlük askerleri aman vermiyordu. Kontrgerilla adeta Azrail ile yarışıyordu. “Hayatları sonlandırma” konusundaki azimleri neticesinde, kayıplar, ölümler birbirini izledi. Sürgün sıradanlaştı, cezaevleri muhalifleri ağırladı, hatta kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde toplama kampları inşa edildi. Düşünce suç kabilindeydi. Meydanlarda kitaplar yakıldı. Öbek öbek…

Ramon’un kasabasına da büyük bir karakol kuruldu, toprak ağası karşıladı tüm giderlerini, kale bozması işkencehanenin… Artık dağa çıkanlar dışında, kalanlar da bedel ödeyecekti. Kaç delikanlı ve genç kız taşındı tezgâhlara. Belli değildi. Baskı ve işkence günlük hayatın olmazsa olmazlarından olmuştu. Ama onlar direndiler, çelik gibi sertleştiler. Aç kalmamak için daha çok çalışmaları gerekti, çocuklar ise erken büyüdü. Evlatlarını dağa verenlerden pek çoğu verem oldu, nasıl olmasınlar dertler katar katardı. Hünerli ellerle sarılan sigaranın tükettiği ömürler gibiydi, sararan parmaklarla gösterilirdi ölüm.

Zaman su gibi akıp geçiyordu. Onlar gideli, aylar geçmişti. Arada bir Ramon, babasından mektup alırdı. Mektupları, ağaya değil de devrimcilere yataklık yapmayı tercih eden peder getirirdi. Papazın işi bununla da bitmezdi. Hiç istemese de, ağrısına gitse de ölenlerin haberlerini ulaştırırdı. O zaman cüppesini gözlerine dek indirir, ellerini önden kavuştururdu. Bu kaçıncıydı. Yine yakınlarını yitirenlerin feryatları, titretmişti geceyi.

Gerillanın günlük yaşamından, destansı çatışmalarından ve çemberin gitgide daraldığından bahsederdi babası, nasıl da özlem kokardı mektupları. Mevsimlerden güzdü. Hazan yağmurları ıslatırken kasabalarını, birden bıçak gibi kesildi, babasından gelen mektuplar. Endişeleri gerçek oldu, babasından ve onunla aynı birlikte bulunan komşularından bir daha asla haber alamadılar.

Doğanın söyleyecekleri bitmemişti. Kendi kanunu bir kez daha dayattı. İşte o günlerde, sevimli iki bebek dünyaya açtı gözlerini, Ramon’un kız kardeşleriydiler onlar. Bebeklerin gelişiyle ana oğul birbirine daha da kenetlendiler, tek bir söz etmeden söz verdiler, onlar babasız büyüyeceklerdi ama sevgisiz asla.
Fakir kulübelerinde, buruk bir sevinç yaşanır olmuştu. Ramon daha çocuktu ancak kardeşlerinin ve annesinin sorumluluğunu üstüne aldığını biliyordu. Okuldan çıkar çıkmaz anasına yardımcı olmak için eve koşuyor, hafta sonları ise para kazanmak için tarlalarda ter döküyor, köylülerle omuz omuza çalışıyordu. Teori başka pratik başkaydı. Emek mücadelesinin içine girince düzeninin çarpıklığı iyice ortaya çıktı. Ve o günlerde zaten siya siya gidiyordu ekmek teknesi. Hayat hepten angaryaya çevrilmişti. Dert çok, derman yok bir ömür. Anasının, erken beyazladı saçları. Yoksuldular. Kendilerine ait olmayan topraklarda sersefil bir yaşama tutundular.

Devrimciler ise her zaman yanlarındaydı, yoldaşlarından miras kalan aileye, maddi ve manevi her türlü katkıda bulunuyorlardı. Ramon, gecenin karanlığından sıyrılıp gelen bu adamlarla iyi anlaşıyordu. Çünkü onlar, babasının mücadele arkadaşlarıydılar. Anası kahve pişirirken ayaküstü yapılan yoldaş sohbetlerine onu da katmışlar, oyun oynamayı uzun zaman önce sonlandırmış artık dünya sorunlarını dert etmeye başlamış Ramon’u büyük bir adam yerine koyup canı gönülden desteklemişlerdi. Ramon’un, güncel olaylar karşısındaki tespitlerini ağızları açık, hayretler içinde dinleyen adamlar, ondaki cevheri görmekte gecikmemişlerdi.

Sürekli, yasaklı kitaplar getiriyorlardı Ramon’a… O ise hiç vakit kaybetmeden kitapları alıp bir köşeye çekiliyor, kırmızı renkli eski bir gemici fenerinin solgun ışığında bir çırpıda okuyup, beynine kazıyordu. Okudukça huzur buluyor, gelişme sürüyor, ufku büyüyordu. Dünya, her satırın sonunda bir başka anlam kazanıyor, hayal gücü sayfaların tükenmesine tezat arttıkça artıyordu. Keşfedilenleri tekrar keşfetse de gezgin misali başka coğrafyalarda dolaşmak gayet hoş olmuştu. Bilge bir balinaydı artık o, öğrendikçe genişleyip, derinleşen hayali okyanuslarda tek başına yüzen…

Hayal gücünün kapısını ışığıyla besleyen kırmızı gemici feneri de zamanla devasa boyutlara ulaşmıştı. Limana sığınabilmeleri için çakıp duruyordu ışığını, en çaresiz gemilere yol gösteriyordu. Kanı iyice kaynar olmuştu. Ve sanki içten esen bir rüzgâr, sürekli bir şeyler yapması gerektiğini fısıldıyordu. Ramon kararını vermişti, devrimci olacak ve harekete katılacaktı.

Onları her gördüğünde kendisini de aralarına almalarını istiyor, sürekli görev talep ediyordu. Yıllar geçiyor, o büyüyor, serpiliyordu. Artık 15 yaşındaydı. Umudu kaybolmaya yüz tutarken alıp, götürdüler Ramon’u… Günü gelmişti. Küçük bir tören düzenlediler. O, coşkuyla yemin etti ve illegal alanda kullanacağı kod adı olarak babasının ismini tercih etti. Ardından silah tutuşturdular eline, atış talimi yaptı ve kısa bir süre sonra vurdu hedeflerini 12’den.

Vahşiliğinden bir şey kaybetmemiş bir de atı vardı Ramon’un. Babası, onu daha tayken bulmuştu, ölmüş anasının yanında aç kurtlara yem olmayı beklerken. Ramon için ondan güzel bir hediye olamazdı. Babasıyla birlikte koydular adını İsyankâr dediler… Hiç semer vurmadı atına Ramon, dizginler yerine yelelerini tuttu. İlk görevi gerilla ile kasabadaki partizanlar arasında kuryelik yapmaktı. Hemen devraldı görevini, bindi atına, anasından habersiz notlar taşıdı şifreli, şifresiz. Paha biçilmez bir hazineymişçesine saklardı onları, kısa sürede notları kaptırmaktansa ölmeyi tercih edeceğini gösterdi, hareketin tüm kadrolarına…

İlk gözaltısı aynı yıla denk geldi. Kamptan ayrılmış, geri dönüş yolunu tutmuştu. Dağ savaşçısı olma düşü peşinde, atını dörtnala kasabasına doğru sürüyordu. Çok uzaktan seçilebiliyordu artık kasabanın ışıkları. Ne olduğunu bir an anlayamadı sonra aydı, devriyeler çevirmişti yolunu. Bir tokatla yıkıldı atının üzerinden. Kar maskeli timler, tekme tokat bindirdiler onu, arazi aracına. Atı da arkaya bağladılar. Vakit kaybetmeden götürdüler, kasabalarındaki karakola tıktılar. Haber tez ulaştı anasına, nasıl da çılgına dönmüştü kadın. İlk göz ağrısı için çırpındı durdu, karakolun önünde.

İnsanlığa düşman olanları, yalnızca babasının hikâyelerinden tanıyordu. Şimdi hayat bulmuşlar, dişlerini gıcırdatarak karşısına dizilmişlerdi. İşlerinin ehliydiler. Kısa süreli bir kaba dayak faslının ardından falakaya yatırdılar Ramon’u. O, gık bile demedi. Kahkahalar atarak görevlerini yerine getirdiler ve sonra ayakta duramayan Ramon’un kollarına girerek inzibat yüzbaşısının karşısına çıkardılar. Yüzbaşı, ağzı sürekli leş gibi alkol kokan, koca kafalı eğri burunlu despot bir adamdı. Biri Ramon yaşlarında, dört çocuk babasıydı üstelik. İşkenceci yüzbaşı, konuşması için tokatlarken Ramon’u, dışarıda ananın “bırakın oğlumu” feryatları duyuluyordu. Hiçbir telkin, tehdit, sövgü kar etmedi. Çözülmedi Ramon. Baktılar bizimkisinde ses yok, sabah saatlerinde bıraktılar. Çıkınca güneş gözünü kamaştırdı. Ve yaşamın ne denli paha biçilmez olduğunu işte o an anladı. Kısa bir süre soluklandı ve sarıldı anasına. Yol boyunca, mutlulukla gülümsedi kadın, yürümesi için destek verdi oğluna.

Ramon’un yılmaya, geri kalmaya ayıracak zamanı yoktu. İfil ifil eserken gençlik yelleri başında, o, şeker kamışı tarlalarında, kahve çiftliklerinde görev aldı, delikanlının adı tüm yoksul sohbetlerinde, övgüyle anılır oldu. Yetmedi, yaz tatillerinde de maden işçiliği yaptı Ramon. Eylem adamı olabilmek adına erken büyümeyi seçti.

KOD ADI: DİRENÇ YOLDAŞ

Ramon, canı gibi sevdiği kasabasına “elveda” demek zorundaydı. Dokunaklı, içten bir vedalaşmaydı. Kasabasını bir daha görüp göremeyeceğini bilmiyordu. Gözü yaşlı anasını, büyümekte olan kız kardeşlerini ve çocukluk hatıralarını arkada bırakarak, üniversiteyi okumak için deniz kıyısındaki tarihi kentte yerleşti. Şehre geldiği ilk gün nasıl heyecanlanmıştı, iyice abartıya kaçan renkli tabelalar ve pırıl pırıl caddeler onu karşılamış, elinde bavullar, onca kalabalığın arasında kendisini yalnız hissetmişti.

Genzini saran deniz kokusuydu, görür görmez tutuldu. Çekim gücü korkunçtu. Deryaya daha fazla sokulabilmek için neyi varsa, emanetçiye verdi. Keyfi yerindeydi. Çıkardı ayakkabılarını, iğne atsan yere düşmeyen kumsalda, neşeyle dolaştı. Tenha bir yer bulunca oturdu. Kumlar, bej bir kadife gibiydi, ayaklarını sarmıştı. Deniz ise en güzel, en dingin mavi tonuna bürünmüş ve bu ona çok yakışmıştı. Dayanamadı, denizin kollarına bıraktı kendini. Beline dek gelen suda acemi kulaçlar attı. Çıktı, yetişkin olmayı marifet sayanların, küçümseyen bakışları altında, çocukça bir neşeyle kumdan kaleler yaptı. Kayıt yaptırması gerektiği aklına geldi, keyifsiz bir şekilde giyindi. Dağın çocuğu, düze inmiş, denizine kavuşmuştu. Gömleğinin cebinde güneşin kuruttuğu küçük bir denizyıldızı, çantasını daha da ağırlaştıran renk renk çakıl taşları ise hoş geldin hediyesi olmuştu. Sonra üzerinde bedenini yakan denizin tuzu, büyük bir heyecanla okuluna gitti.

Üniversite kampusu, içinde tarihi binaların sıralandığı geniş bir alanda yer alıyordu. Yemyeşil bahçesini arşınladı okulun, bıkmadan usanmadan gezdi, tozdu. Kasabasından tanıdığı birkaç kişiyle gerçekleşen ayaküstü bir sohbetin ardından, kaydını yaptırıp, babasından sıkça duyduğu, başka başka hayatların perdeye yansımasını seyretmek için sinemaya koştu. İlk izlediği filmi beğenmedi ama sinemanın büyüsüne kapıldığını da itiraf etti. Sinema çıkışında, kent merkezine yakın bir bara uğradı. Geleceğin şavkı vurmuştu yüzüne. Acıkmış ve susamıştı. Tortilla ısmarladı kendine ve yeni bir yaşamın şerefine dikti ağzına bir şişe tekilayı…
İlklere imza atmayı sürdürüyordu kent, kasabalarında görmeye pek alışık olmadığı genç ve güzel kızlar, bir anda ilgisini çekmişti. Ne de olsa o, kendince afili bir genç adamdı. Büyükleri, her fırsatta yakışıklı olduğunu söylerlerdi Ramon’a, ancak beğenilmeyi kızların hülyalı bakışlarında görmek şaşırtıcıydı.

Hiç sıkılmadı, saatlerce kentin kalburüstü semtlerinde dolaştı. Alımlı, çalımlı, kıyak dilberler ve çıtkırıldım, kasıntı, lakayt beyzadelerle tanıştı. Aynı dünyanın insanları olmadıklarına inandı. Silkindi. İhtişam gözlerini karartmasın ve gelecekle ilgili planları tıkır tıkır işlesin diye, kent hayatına sarınmamaya karar verdi. Anaryaya ayıracak vakit yoktu.

Zaman kaybetmeden hareketiyle bağlantı kurdu. Yoldaşları onu, boş zamanlarında çalışsın diye bir fabrikaya yerleştirdiler. İşçiler haricinde, okul ve yurttaki öğrenci arkadaşlarını da örgütlemek için gecesini, gündüzüne kattı. O mutluydu. Okudu, çalıştı. Çalıştı, okudu. Anasına para bile yolladı.

Hareketi ondan çok şey bekliyordu. Ramon da, davasına dört elle tutundu. Kendi dâhil kimseyi, hayal kırıklığına uğratmadı. Göz açıp kapayıncaya dek geçen zamanda, öğrenci lideri oldu. Forumlarda, mitinglerde, protesto gösterilerinde, karşıt görüşteki öğrencilerle yapılan kavgalarda başı çekti. Kızıl atkısını boynuna sarar, bir işaretiyle yürütürdü kitleleri. Tükenmez bir enerjisi vardı. Kâh burada, kâh oradaydı. Sabıka listesi de uzayıp, gidiyordu. Polisler ise artık onu gözaltına almaktan bıkmıştı.

Ramon, hayatını dolu dolu, deli dolu yaşıyordu. Öğrenciyken bir de müzik girdi kanına. Mızıkasını pantolonun arka cebinden hiç eksik etmez, gitarı ise çok daha iyi çalardı. Sesi de yamandı doğrusu. Farklı, sıcak, etkileyici… İnci gibi dişlerinin arasından dökülen sözler, gitarının ezgisiyle buluşurdu.

Latin kanının ateşiyle iyice yanıp, tutuşan Ramon, özelikle dans söz konusu olunca, yerinde duramazdı. Eline kimse kolay kolay su dökemez, onun ile kapışmak, boy ölçmek şöyle dursun, rüzgârını dahi yakalayamazlardı. Adeta müzikle bütünleşip, tek bir vücut olurdu. Kendini kaptırır, hayaller âlemine dalar, ayakları yerden kesilirdi. Doğal ve kendinden emin tavırları, yeteneğiyle süslenir, ortaya dökülen ritmik salınımlar karşısında kızlar erir, biterdi. Hayranlarına yeni hayranlar eklenirdi.

Gençti. Şiddet dolu, belalı günler akıp, gidiyordu. Ancak her şeye rağmen yaşam güzeldi. Herkes gibi Ramon’da, kadın ve erkek arasındaki etkileşimden kendi payına düşeni aldı. Birbirinden güzel kızlar girdi hayatına. Çocukça bir oyun gibiydi. Çabuk sıkılıyordu. Birçok sevgilisi olduysa da sonuçta, hiçbiri onun temposuna dayanamadı. Zaten o da beklediği aşkı bulamamıştı. Günübirlik ilişki peşinde değildi. Ruh eşini arayacaktı, hayat boyu sürse de… Arkadaşlarına bunu şöyle itiraf ederdi;

— Aşkı bulabilirsem ne mutlu bana. Aksi durumda, mutlak bir eksiklik yapışıp kalacak.

Üniversiteyi bitirdiği yıl, hareketin genel komite üyeliğine ve kent sorumluluğuna atandı. Topladı kadrolarını, hareketin merkez komitesinin de onayıyla sempatizanları bilinçlendirip, örgütlenmeyi büyütmek ve yeni bir atılıma geçmek konusunda anlaştılar ve zaman kaybetmeden Che’nin “yeni insan”ının peşine düştüler. Yoldaş sevgisi, sevdaların en güzeliydi. Söz verdiler birbirlerine, kalpleri hiç durmayacak ve asla susmayacaktı. Ve hiç kuşkusuz, korkusuzdu Ramon. Yılmadan, bıkmadan, usanmadan koşturup, duruyordu. Atılım yıllarıydı. Kentler, kasabalar, köyler bir anda sıcak çarpışmaların, sokak çatışmalarının yaşandığı yerler haline gelmişti. Yeni yeni mevziler kazanılıyor, barikatlar ve siperler, daha da sağlamlaştırılıyordu. Sabotajcılar artık sadece geceleri değil, gündüzleri de yeraltından çıkmaya başlamıştı. Gemi azıya alan düşman dahi korkmuş, kaskatı kesilmişti. Halk, tüm yoksulluğuna karşın elinden geleni yapıyordu, neleri varsa, umutla kavgayı yükseltenlerle paylaşıyorlardı. İlerleyen günlerde, babasını da kaybettiği vahşi operasyonla sekteye uğrayan ve birçok savaşçısını yitiren gerillaya, hem insan, hem cephane takviyesi yapıldı. Gelen haberler yüz güldürüyordu. Ülkenin güneyinde kurtarılmış bölgeler yaratılmıştı.

Ramon için dağ kadrolarına katılma zamanı gelmişti. Savaşçı oluyordu artık. Önceleri sadece yaz mevsimlerinde çıktı dağa, sonraları ise bir dönem aralıksız sürdüreceği gerilla yaşamı başladı. Çocukluk dileği gerçekleşmiş, gerillanın yaşattığı mücadeleye omuz vermişti. Bir sıra neferi gibi, babasından silahı devralmıştı.

Sonuçta Binbaşı Ernesto Che-Guevara;
“Hadi gidelim dostum
asi yıldızlar parlasın alınlarımızda
yenemezsek
ölürüz
ne çıkar…” dememiş miydi? Ölümü kucaklayacağı Bolivya dağlarında, kod adı olarak Ramon’u seçmemiş miydi?

Ve Che’nin devrim andı artık gerillanın mirasaydı:

“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin
savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa
ve silahlarımız elden ele geçecekse,
başkaları mitralyöz sesleriyle,
savaş ve de zafer naralarıyla
cenazelerimize ağıt yakacaklarsa,
Bu uğurda ölüm hoş geldi, safa geldi.”

Taşralıydı Ramon, dağa ve kıra alışıktı. Ancak deneyim eksikliğini gidermek ve yaşamsal öneme haiz gerilla prensiplerini benimsemek kolay olmadı. Gözlem gücünü ve reflekslerini geliştirdi, kurallara itaatle uydu ve en başta kendini disiplinle donattı.
Kavgaya her gün yeni yeni katılımlar oluyordu, gitgide büyüyen gerilla birliğinin, komutan yardımcılığına uygun bulununca, üzerindeki yük daha da ağırlaştı. Birlik komutanı, sarılarak kutladı Ramon’u, yeni bir kod ad belirlemesini istedi. O ise kendisinin değil de, arkadaşlarının uygun bulduğu ismi tercih etti. “Direnç” dediler ona, Direnç Yoldaş…

Sayısız sinsi pusudan, kanlı baskından sağ çıktı. Sanki dokuz canlıydı. Ölene dek taşıyacağı yara izleriyle doldu bedeni. Yüzünü süsleyen dikenli tel yarası ise, onu çirkinleştireceği yerde, ayrı ve farklı bir hava katmıştı. Onlar için ölmek, yaralanmak veya tutsak düşmek ne kadar olağandı. Arkadaşları kollarında can verirken bile metanetlerini korurlardı. Gözlerinde yaş yoktu, sırası değildi. Gençtiler, birçoğu yerli veya melezdiler. Kast sistemini yıkıp, insanca yaşamak, bağımsız, sınırsız, sınıfsız bir dünya kurmak için düşmüşlerdi yola. Sonra toprağa…

İsyanın ayak sesi, alanları döv!
Yukarı, gururlu başlar dizisi!
Biz, ikinci Nuh tufanıyla
Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini.
İsyanın ayak sesi, alanları döv!
Yukarı, gururlu başlar dizisi!
Biz, ikinci Nuh tufanıyla
Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini.

Günlerin öküzü hantal,
Yılların kağnısı ağır,
Tanrımız koşudur bizim
Yüreğimizse davul.

Altınımızdan daha yücesi var mı?
Kurşun vızıltısı mı bizi sindirir?
Çınlayan sesimizdir o altın;
Silahımızsa türkülerimizdir.

Yeşilliklerle örtülsün kırlar
Serilsinler günlerin altına
Gökkuşağı koşum olsun
Yılların Küheylanına.

Gök pek sıkkın görünmede nedense,
Onsuz dalgalandıralım türkülerimizi,
Hey büyük Ayı! Söyle de
Oraya yaşarken alsınlar bizi!

Mutluluğu iç! Türkünü söyle!
Bahardır akan damarlarımızda
Vursun savaş temposunu yürek
Bakır bir trampet olan bağrımızda.

V. Mayakovski

Sürek avı başlatan ordu birliklerinin en büyük cephaneliğini imha etme emrini aldıklarında, düşmanın onları beklediğini bilmiyorlardı. Yüz kişi vardılar, kızıl bayraklarını açıp, yola çıktılar. Saatler sürdü yolculuk, hedef artık önlerindeydi. Cephaneliğe iyice yaklaşmadan önce, keşif birliğini çevreyi kolaçan etmek için yolladılar.
Öncülerin saldırıya uğradığını, ovayı çınlatan silah seslerinden anladılar, vururken vuruldular. Yaşanan ilk paniğin ardından, savaşçı içgüdüsüyle kısa sürede toplanıp, siper aldılar. Helikopterler, üzerlerine ölüm yağdırıyor, havanlar, geri çekilme yollarını dövüyordu. Yapacak tek şey vardı, onu yaptılar. İnançlarına sarıldılar. Dövüşmeye susamışçasına çatışarak, vuruşarak, süngü mesafesine dek sokulan düşmanı püskürttüler. Roketatarlar ve el bombalarının yardımıyla, düşmanı oyalayıp, az da olsa biraz vakit kazandıkları an, geri çekilme kararını bildirdi Ramon. Bazıları için ise artık çok geçti. Kayıpları fazlaydı. En çok yoldaşlarının cesetlerini, düşmana bırakmak zorunda kalmalarına üzüldüler. Kurtulanlar biraraya gelince, gecenin karanlığından da destek alıp, dönüş yolunu tuttular. Ramon, insanüstü bir gayretle ağır silahını boynuna asıp, çalılar arasında yatan yaralı yoldaşını da sırtına aldı. Yolculuk zorluydu. Şafak sökmek üzereydi artık, O, kan ter içinde kampa kadar taşıdı yoldaşını, soğuyan bedeninden öldüğünü anlamış olmasına karşın…

Birliğin siyasi komiserliğini de üstlendi. Kampı, parti okuluna çevirdiklerinde yıl 1994 idi. Acemiler, usta birer savaşçıya dönüşmüştü. Hareket ona tekrar kente dönmesi için çağrıda bulundu. Kararı sorgulayacak, yargılayacak, hatta yadırgayacak durumu yoktu. Yapacak daha çok iş vardı. O, dağdan inerken, Meksika’nın Chiapas eyaletinde yerli halk isyan ediyordu. Meksika’nın en uç köşesinde, Guatemala sınırındaki yoksul bu eyaletten Ya basta! (artık yeter) çığlıkları yükseliyordu. Davası eski, kendisi yeni bir oluşum hayat buluyordu. 1983 yılı sonunda biri kadın altı kişinin kurduğu ortak düş, aradan geçen 10 yılda 4500 silahlı adam ve kadın tarafından sürdürülüyordu. Emiliano Zapata’nın izindeydiler. Zapatista idi adları ve başlarında “daha iyi görünmek için yüzünü kapatan” Subcommandante (komutan yardımcısı) Marcos vardı.

Ramon, şehirdeydi yine. Yılgınlığı derdest etmiş, yengilerden gelmişti. Muzafferdi. Ve artık tebdili kıyafet bir kenara bırakılmalıydı. Alışkanlıktan gelen bir noksanlık hissedilse de, sivillere özgü urbalar giyinilip, arzı endam etme vaktiydi.
İşçilerin, köylülerin ve öğrenci gençliğin büyüttüğü kurtuluş mücadelesine, belli ki korkudan sırt çeviren aydınlarla bağlantı kurmakla görevlendirildi. Dağdaki savaşının yarım kalmasına üzülmüştü, ancak görev görevdi ve emir, demiri keserdi. Hareketin, legal alandaki ilişkilerini, güvendiği bir isimle sağlayıp, sürdürebilmesi için aynı zamanda akademik kariyerine devam etmeliydi. O da öyle yaptı. Sıvadı kollarını…

MAYIS ÇİÇEĞİ’NDEN KONTRGERİLLAYA

Kız kardeşleri iyice büyümüştü, kasabaları ise onlar serpildikçe, sanki küçüldükçe küçülmüştü. Elmanın iki yarısı gibiydiler. Birbirlerinden ayrılmaz bir bütündüler. Kararlarını verdiler. Ramon’un yanında yaz tatillerini geçirirken vuruldukları şehirde yaşamak, okumak ve çalışmak için ağabeylerinin yanına gitmeye karar verdiler. Öldüğünü bildiği halde yıllardır kayıp kocasının yolunu gözleyen anne, her ne kadar yuvasından ve pek çok sevdiği kasabasından ayrılmak istemese de, evlatlarını yalnız bırakamazdı. Birkaç büyükbaş ve küçükbaş hayvanı satıp, eşyaları da külüstür bir kamyona yükledikten sonra kente doğru yola çıktılar. Sabah sabah korna sesiyle uyandı Ramon, davetsiz misafirlerini büyük bir sevinç ve özlemle karşıladı. Kucak açtılar birbirlerine, yıllar sonra tekrar aile oldular. Ramon’un bekâr evinde hep birlikte kalamayacakları anlaşılınca, şehrin kenar mahallesinde, küçük bir bahçesi olan büyük ve eski bir müstakil eve taşındılar. Hasret kaldığı anasının yemeğine tekrar kavuştuğu için keyfi iyice yerine gelmişti Ramon’un.

Her sene bir Güney Amerika ülkesini gezmeyi alışkanlık haline getirmişti Ramon. Hem var olmalarına sebep kültürlere saygısını sunuyor, hem de yoksulluğun ve varsıllığın birinci elden tanığı oluyordu. Hareketinin de onayıyla, Latin dünyasının devrimci örgütleriyle bağlantı sağlıyor, öncelikli hedef eylem birliği olsa da o şansını zorluyor, uluslararası bir örgütlenmenin hayata geçirilmesi için devrimci liderlerle görüşmelerde bulunuyordu. Sol görüşün yeni, etkin ve yetkin teorisyenlerinden biri olarak adı tüm kıtaya yayılmaya başlamıştı. Bugüne dek yayımladığı bildiriler, özellikle akademik çevrelerde yankı getirmişti. Yazdıklarının yarattığı etkiyi gören Ramon, düşün hayatını resmeden bir dizi teorik kitap yazmayı aklına koymuştu.

Yıllar geçti ve o basamakları teker teker çıkarak üniversite de kürsü sahibi bir tarih profesörü oldu. Unvanlar pek de umurunda değildi, kendine verdiği sözleri yerine getirmek, mutlulukların en güzeliydi. Kitapları artık peşi peşine raflardaki yerini almış, Ramon bir anda kendisini, Amerikan tarihi dersi verirken bulmuştu. Öğrencileri kendisine büyülenmiş gibi bakarken o artık üniversite amfisinde değil dağlardaydı;

“May Flower (Mayıs çiçeği) isimsiz bir gemiydi, Avrupa’dan kalkarken… Sağ salim ulaştırınca ilk göçmenleri, onlar için yeni bir kıta olan Amerika’ya, adı ünlendi birden. Sonra tıka basa dolu diğer gemiler, aç Avrupalıları taşıdı, durdu. İstenmeyen konuklar çoğaldıkça çoğaldı, ardı ardına kuruldu koloniler… Onlar, çekirge sürüleri gibi ürediler ve tüketmeye başladılar, Kızılderililerin bereketli topraklarını. Doğa tahrip edildi, Kuzey çayırlarının ehlileşmeyen bizon sürüleri azaldıkça azaldı. Vahşetlerini yeni kıtaya taşıyanlar, kendilerine kucak açan ve barış çubuğunu ortak tüttürmek için kendilerine uzatan ev sahiplerini de katletmekten çekinmedi. Kızılderili atalarımız, tabiata ve her türlü canlıya saygı duyarlardı, konukseverlik konusunda ise adeta birbirleriyle yarışırlardı. Yabandılar ama insandılar.

Kendilerine Amerikalı adını verenler, çalışmayıp yan gelip yatmak, kan ve can alıp, emek sömürmek için insan tacirlerine görev verdiler. Zalim beyaz adamlar, ‘Kara Kıta’ Afrika’nın siyah insanlarını, zor kullanarak ve zincire vurarak, Amerika getirdi. Kızılderilileri yurtsuz bırakıp asimile edenler, Afrikalıları da köle yaptılar. Güney ve Orta Amerika’da da durum farklı değildi. İspanyol ve Portekiz istilası birçok medeniyeti sildi, süpürdü. Aztekler, İnkalar, Mayalar, Olmekler, Zapotekler, Miksteklerin torunları köle haline getirildi. Kadınlarına tecavüz ettiler, melez bir ırk inşa ettiler. Önce altın sonra toprak için katliama giriştiler. Misyonerlik faaliyetlerine hız verip, baskı ve eziyetle yerli halkların dinlerini değiştirmelerini sağladılar.

En nihayetinde koloniler birleşti ve çağımıza da damgasını vuran korku imparatorluğunu yani ABD’yi kurdu. Vatanlarımız, işbirlikçilerin de marifeti ve gayretiyle dünyaya hükmetmek isteyen imparatorluğun arka bahçeleri haline getirildi.

Direnmekten başka çare yoktu. Ya kulluk edecektik, ya da isyan… Plantasyonlarda geberip gitmemek için ayaklanmayı seçtik. Düşman kararlıydı. Acımasız katilleri, kontrgerillayı devreye soktular. Kukuletalı cinayet şebekelerinden farkı yoktu onların. Klu Klux Klan benzeri örgütlenmelerle başladılar ve istisnasız hepsi Neo Nazi idi.

Yaşam alanlarını CIA’nin desteğinde bulan kontralar, sahiplerini asla utandırmadılar, vahşette sınır tanımayıp ayak bastıklarını yerlerde dehşet saçtılar. ‘Ölüm mangaları’ dedik onlara, oluk oluk kan akıttıklarını gördükten sonra… Meksika, Kolombiya, Nikaragua, inim inim inledi tüm Latin Amerika.

Brezilya devleti 1969 yılından sonra ‘iç düşman’ adını uygun bulduğu, kendi evlatlarını avlamaya başladı. Sistematik işkence oturdu Amazon’un kalbine. Ölümler, ölümler, ölümler. Sokak çocukları ileride bela olmasın, hobi adı altında, ‘zenginlerin insan öldürme merakı giderilsin’ diye kurban seçildiler. Varoşlarda, ara ve arka sokaklarda güpegündüz vuruldular.

Latin Amerika’nın en küçük ülkesidir El Salvador. Çoğu köylü olan halkı, biri 1932 yılında diğeri 1979’da iki ayrı darbe yaşadı. Cuntalar, 60 binden fazla insanı katletti, yaklaşık bir milyon kişi, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. El Salvador’daki hemen hemen her şey, 14 zengin ailenin tekelindedir. Ve onların hizmetindeki kontralar, yüksek tabakaya ait bir mezbahada, yüzlerce devrimcinin boynunu testereyle kestiler. Tek istekleri özgürlük olanlar, koyun gibi boğazlandılar.

Guetamala’da ölüm mangaları, dört yıl içerisinde 20 bin kişiyi katlettiler. Uruguay’da Tupamarolar, korkunç bir şaka gibi Özgürlük (Libertad) adı konulan cezaevine düştüler. İşte Uruguay’da bulunan yüksek güvenlikli bu cehennemde, bilimsel yöntemler(!) kullanılarak gerillaların siyasi kimlikleri yok edilmeye çalışıldı. Daha önce de Cezayir’de, İrlanda’da ve yeryüzünün birçok ülkesinde laboratuara dönüştürülmüştü cezaevleri ve siyasi esirler üstünde denenmişti her türden ilaç. ‘Akıllarını kaçırsınlar’ diye.

Arjantin’de 1976–1983 yılları arasındaki askeri diktatörlük döneminde de insan avı uygulamalarından mağdur olan birçok çocuk bulunuyordu. Yıllar sonra bu ülkede, ‘kirli savaş’ sonrasında çocuk yaşta iken gözaltına alınan, kaçırılan veya annesi gözaltındayken doğanlara tazminat ödenmesi kararlaştırıldı.”

Kızgınlığı suratından okunuyordu. Önündeki bardağa uzandı. İçindeki suyu, bir dikişte içti. Alnında biriken teri, mendiliyle sildi. Herkes pür dikkat kesilmiş, O’nu izliyordu. Salona suskunluk hâkim olmuştu:

“Tazminatmış. Sizden gelecek her şey gibi vereceğiniz para da batsın. ‘Çocuklar analarının babalarının gözleri önünde kurban edilir, hamile kadınlar düşük yapar, kocalarını suçlamaları için kadınlara eziyet edilir’ gibi ilkeleri olan bir program yarat, sonra pişkin pişkin mağdurlara para verip, kurtul. Bak sen şu işe… İnsanlık suçuna imza atanlar hesap vermeden, yürekleri yangın yerine çeviren kin soğumaz, öfke ise kılıçtan keskin olması için bileylendikçe bileylenir…”

Öğrencilerin ayağa kalkıp, Ramon’u alkışlamasıyla biterdi tüm dersler… Soruşturmalar ise, birbiri ardına gelirdi. Gizli polis desen zaten yıllardır peşindeydi, fırsat kolluyorlar, bir açığını arıyorlardı. O ise oyun oynuyordu iz sürücüleriyle.

Her gün yapsa da hiç sıkılmadığı, hatta ve hatta eğlenceli bulduğu bir tür saklambaç oyunu vardı. Ders bitiminde sigara içmek ve gezmek amacıyla okulun bahçesine iner, etrafını çeviren öğrencilerini kendisine siper edip ardından gidip bir ağacın arkasına sinerdi. Böylelikle sürekli takiple görevli, abesle iştigal etiketli polislerden saklanır, onların telaşa kapılıp, her yeri didik didik araması karşısında koyuverirdi, kampusu ayaklandıran kahkahasını.

YEMYEŞİL BİR BAHAR

Zaman nasıl da hızlı ilerliyordu. Çocukluğunda uzak bir düş olan 2000’li yıllar çıkıp, gelmişti. Ramon’un yaşı kırka dayanmıştı. O günlerde, kendisini havalara uçuran şifreli bir mesaj aldı. Devrimci savaşa önderlik eden hareketi, örgütlenmeden sorumlu merkez komite üyeliğiyle onurlandırmıştı onu. Artık hareketin liderlerinden biriydi. Doğum günü hediyesiydi adeta. Ramon’u bahtiyar eden olaylar bununla da bitmedi. Başkentten yeni dönmüştü. Üniversitede yeni öğretim ve öğrenim dönemi başlıyordu. Ülkenin çeşitli bölge ve kentlerinden gelen hareket kadro ve sempatizanlarının, okula ve öğrenci yurduna yerleştirme işini üzerine aldı.

Sabah her zaman ki gibi erken kalktı. Anası, evlenen kız kardeşlerini ziyarete gittiği için, kahvaltı masasını hazırlama zahmetine hiç girmedi. Banyo ve tıraş faslından sonra ayaküstü bir şeyler atıştırdı.
Kot pantolonunu ayağına geçirdikten sonra ütü yüzü görmeye hasret yakası eprimiş beyaz gömleğini, onun üzerine de dirsekleri deri yamalı siyah kadife ceketini giydi. Hazırdı. Evrak çantasını kapıp, attı kendini sokağa. Hava bir açıp, bir kapıyor. Güneş, bulutlarla oyun oynuyordu. Yağmur hafif bir çiseledi. Ne çok severdi, yağmurda ıslanmasını ama bugün acelesi vardı Ramon’un…

Okulun kapısında rastladı ona. Kayıt yaptırmaya gelen öğrenciler arasındaydı. İşte rüyalarının kadınını bulmuştu. Dolores böyle girdi hayatına. İlk görüşte aşk… Hücre hücre duyumsadığın bir gerçek sevda… Tarifsiz.

Büyüktü gözleri iri iri ve olabildiğince güzel. Bir içim suydu ışıl ışıl yemyeşil. Yürek ısıtan, asla ilgisiz kalınamayan… Yutkunmana ne engel olabilir. O, sıra dışıydı ve taptaze. Yemyeşil bir bahardı, her dem. Kokar mıydı göz dediğin çiçek tarlası gibi…
Simsiyah saçları, buğday teni, minicik burnu, etli, dolgun dudaklarıyla hayallerinin kadınını bulmuştu. Dudak kıvrımlarına yerleşmişti, belliydi. Muzipti ve müstehzi… Belki tekti. Evet, evet. Tekti.
O dakika fark etti, kız çıkıp, gidiyordu kapıdan, Ramon, kaynar sular döküldü sandı başından. İşini gücünü, acelesini unuttu gitti, güç bitti, takati kesildi. Vurulmadan düşmemek, heder olmamak gayretiyle ve son atımlık gücüyle bir koşu tutturdu, geçti önüne. Sonra durdu, geri döndü. Tekrar göz göze gelmek için… Düşse uyanmak, yanıldığını kanıtlamak gayretiyle… Ama lanet olsun. İlk gördüğünden daha güzel ve bugüne dek gördüğü her şeyden özeldi. Şaşırma sırası kızdaydı. Ne olduğunu anlayamamış, önünü kesen ve garip garip bakan adam nedeniyle durmak zorunda kalmıştı.

Ramon, sesinin çatallaşacağını biliyordu. Elini yumruk yapıp ağzına götürdü. Boğazını temizledi. Az kalsın, heyecandan ölecekti. İlk gençlik günlerine döndüğünü sandı. Senelerdir ulaşmayı umduğu duygular, sükûn etmişti. Hazırlıksızdı, soluksuz kalabileceğini hesaplamamıştı. Neydi öyle, hani istese yüreğini söküp verecekti. Kız da dikkatli bakışlarıyla onu inceliyordu. Açıkçası beğenmişe benziyordu kendisini. Ya da Ramon’a öyle geliyordu. Çevrelerindeki her şey durdu, hareketsiz kaldı. Ramon, gülümsedi ve içten gelen bir “merhaba” ile ilk selamını verdi, sonra tokalaşmak için elini uzattı. Heyecandan terleyen avucunu pantolonuna silmeyi unutmuştu. Sevda yeline tutulan yüreği tomurcuklanmış, gönlünü sahibine kaptırmıştı. Antoine Bret der ya, “aşkın gelişi, aklın gidişidir”…

Aralarında tatlı bir sohbet başlamıştı. Konu konuyu açıyor, birbirlerinden duymak ve öğrenmek istediklerini ardı ardına sıralıyorlardı. Ayakta ne kadar dikildiler, bilemiyorlardı. Yorgundular, hissetmiyorlardı. Akşam olmak üzereydi. Sohbetleri gıcırdı. Ramon, hangi liman kentinden aldığını unuttuğu, gümüş işlemeli, eski tütün tabakasını çıkardı. Bir gözü Dolores’de, sardı kendine bir sigara. Zevkle, tüttürdü. Cesaretini iyice toplamış olan Ramon, yemek teklifinde bulundu. Dolores, çekingendi. Onun kararsızlığını gören Ramon’un yüzü soldu. Dolores fazla nazlanmadı. Gülümseyerek, “tamam” dedi. Sonra göz göze gelmemek için başını eğdi, “Arkadaş olabiliriz. Ama ilerisini düşünme” diye tembihlemeyi de unutmadı. Kanatlanmıştı sanki Ramon, bir başka dünyadaydı. Yediği yemekten pek de bir şey anlamadı, sürekli Dolares’i kesiyordu, göz ucuyla… Bir yandan hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, diğer yandan kendini alamıyor, izlemeden, bakmadan duramıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, onu yatakhanesine bırakırken, artık iyice içli dışlı, senli benli olmuşlardı.

Ramon, hayatın tadını yeni yeni çıkarıyordu. Mutluydu ve sırılsıklam âşık. Dolores’in de direnci kırılmıştı. Yaşamına giren ilk erkek Ramon’du. Ve genç kız, kısa bir süre sonra onu sevdiğini kabul etmişti. Nasıl sevmesin idi. Ramon, şiirler yazıyordu ona ve seher güllerini derip, getiriyordu.

Uzatmanın anlamı yoktu. Uzatmadılar. El ele verdiler. Ortak bir yaşamı arzulayıp, sevgili oldular. Aralarında yaş farkı vardı ama asla ayrı dünyaların insanı değildiler. Ramon’un siyasi kimliği, bu nedenle Dolores’i rahatsız etmedi. Kendini, ezilenlerin kurtuluşuna adayan adama karşı, her zaman hoşgörülü oldu. Tüm zorlukları, birlikte göğüsleyeceklerdi. Boş durmak olmazdı. Dolores de, aşkını yakalayabilmek, serpilip büyüyebilmek için harekete geçti. Sürekli okudu, forum, toplantı ve gösterilere katıldı. “Kadınlar özgür olsun” diye çalışan, mücadele eden gruplara destek verdi. Nerede bir etkinlik varsa artık Dolores de oradaydı. Açık davrandı Ramon, ona örgütünü anlattı. Aklına yattı Dolores’in, davanın gönüllüsü, sempatizanı haline geldi. Ramon, sevgilisinden sadece hareketin liderlerinden biri olduğunu gizledi. Çünkü onun bile buna yetkisi yoktu. Hatta bir gün Dolores, gizemli “Direnç Yoldaş” ile tanışabilmeyi çok istediğini söylediğinde, ağzındaki lokma genzine kaçtı. Dolores, öksürüp, tıksıran ve bir bardak su isteyen adamın, aslında için için güldüğünü, o, ölene dek anlayamayacaktı.
Dolores, Direnç Yoldaş’ın, partinin yayın organında çıkan yazılarının, tiryakisiydi. Nereden bilsin idi. Yanı başında harıl harıl ders notlarını düzenlediğini sandığı adamın, devrime giden yolun kurmaylarından olup, dahiyane saptamaları kaleme aldığından…
2001 yılının sonu geliyordu. Birlikte piknik yapmışlar, ikinci şarabı da devirmişlerdi. Ramon, dikkatini çeken bir yazıyı Dolores’le paylaşmak istedi. The New York Times’tan alıntı bir haberdi. Yüksek sesle okudu Ramon, “Modern tarihin en uzun eylemi” başlığıyla verilmişti. Onlar kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışırken, tecride ve yüksek güvenlikli cezaevlerine karşı, Türkiye’deki siyasi tutuklu ve hükümlülerin başlattığı, açlık grevi eylemi birinci yılını doldurmuştu.

“İNSAN BİR HİÇTİR”

Ramon, bin bir zahmetle aldığı evini, iyice yaşlanan annesine bıraktı. Bir süre önce ikiz kız kardeşlerinden görece sakin ve kendisine daha yakın olanı, aynı zamanda Ramon’un eski bir öğrencisi olan kocasının baskısından bunalmış, hâkim ilk celsede boşanmalarına karar vermişti. Ramon, babasının emanetine kötü davranılmasına müsaade edemezdi. Her gece, başka bir kadının yatağına demir atmaktan, mafya üyelerine akıl hocalığı yapmaktan gayrı bir işi olmayan, eski öğrencisinin ağzını, burnunu birbirine sokmakta gecikmedi. Genç kadın, kucağında altı aylık bebeği, ana ocağına geri döndü. Ramon’un anası, artık kızı ve torunuyla birlikte kalacaktı.
Dolores ve Ramon ise, kendi yuvalarını kuracaktı. Evliliğe hazırlanıyorlardı. Daha okulu bitmemişti Dolores’in, ama ailesinden izni, bir şekilde koparmıştı. Azdı paraları, kıydılar. Yetmedi, bulup, buluşturdular. Okula yakın bir semtte, kiralık bir çatı katı daire tuttular. En canlı renklerle bir güzel boyadılar evi, saksı saksı çiçeklerle, iyice süslediler. Eskiciden paslı ama sağlam bir somya aldılar. Kap kacak, bir de yatak. Düzülüyordu ev yavaş yavaş. Bir arkadaşları, mobilyalarını değiştiriyordu, destek olmak için kırmızı renkli eski koltuk takımını verdi. Dostları ve akrabaları da boş durmuyordu, herkes kesesine göre bir şey getirdi. Ne eksikleri varsa, onu hediye ettiler. Ramon’un binlerce kitabı, dairenin yarısını işgal etti. Ramon ve Dolores, böylelikle evlerini dayayıp döşediler, aile olmak için ilk adımı attılar.

Ramon’un öğrencilik yıllarından kalma, külüstür bir arabası vardı. Rengi süt beyaz, 1957 model Plymouth Belvedere Sport Coupe. Otomobili daha yaşlıydı Ramon’dan. Gözü gibi bakardı ona, saat gibi çalışırdı araba. İki sevgili el ele verdiler, aracı düğün için hazırladılar. Geline benzettiler. Düğün telaşı sarmıştı yakınlarındaki herkesi. Ayrıntılardan boğulan Ramon, her şeyin mükemmel olmasını isteyen anasına topu atmakta gecikmedi. Çünkü “Tek oğlumsun, bu nedenle benim dediklerim olacak.” diye tutturmuştu kadın. Dolores’i de yanına çekmekte gecikmemişti. Annesinden gelen özel istek doğrultusunda, kasabalarının, komünizme gönül veren Katolik rahibini, evlilik törenini yönetmesi, bu mutlu izdivacı kutsaması için çağırdılar. İki gün sonra çıkageldi adam. Unutulmamak mesut etmişti onu. Aradan geçen yıllar, pederi hiç değiştirmemişti. Hasretle kucakladılar, birbirlerini.

Düğünden bir gece önceydi, Ramon aldı karşısına Dolores’i açık açık konuştu. Gözlerini uzaklara diken adam anlattı, gözlerini kapatıp, söylenenleri hayalinde canlandırmaya çalışan kadın dinledi. Ramon, bir süredir, etrafındaki çemberin giderek daraldığını hissediyordu. Cuntanın eli kulağında, tehlike ise çok ama çok yakınlardaydı. İlk hedeflerden birinin, kendisi olacağından zerre şüphesi yoktu. Bilinci “sevdiğin kadını ateşe atma” diyordu, yüreği “sonuna kadar devam.”…
Ramon, bir an sustu. Elleri, Dolores’in saçlarını merhametle okşamayı sürdürüyordu. Detaylara girmemek için uzatmadı, sıcacık bir sesle, Ona kararını son kez sordu. Yüzünü Ramon’a daha da yaklaştırdı Dolores, gözü yaşlıydı, sevgiyle baktı. Yaşanacak zorlukların, kendisini asla yıldıramayacağını söyledi, bir çırpıda. Ve mutluluk Ramon’un sevecen gözlerinde ifadesini buldu.

Sonra nefesleri birbirine karıştı. Dolores, kaybetmek korkusuyla sıkı sıkı sarıldı erkeğine. Konuyu değiştirdiler, yatmadan önce her zaman yaptıkları gibi uzun uzun dertleştiler.

Sabah erken kalktılar. Dolores, babaannesinden kalan gelinliği, son bir kez elden geçirdi. Yetenekliydi hani. Tacını da kendisi yaptı, düğün çiçeğini de. Annesinin hediyesi, inci kolyeyle boynunu süsledi. Nedimeliğini de üstlenen çocukluk arkadaşının, yardımıyla duvağı takar takmaz, günlerdir damatlık giymemek için çocukça kaprisler yapan, “Bir gömlek, bir de pantolon. Yeter de artar bile” diyerek huzursuzluk çıkaran Ramon’un yanına koştu. Evi bir nevi tımarhaneye çeviren, bilmiş kadınlar kümesi, “uğursuzluk getirir” diye onu engellemeye çalıştı. Nafileydi tüm çabaları. Dolores dediğim dedikti.

Ramon’u köpürmüş bir halde buldu. Yapmacık bir sinirle kravatını bağlamaya çabalıyordu. Gelinliği içinde melekleri andıran Dolores’i görünce, yelkenleri suya indirdi. Sahici bir gülümseme yayıldı yüzüne.

— Neden bu kadar huysuzsun? Koca adam oldun, ama hala bebek gibi davranıyorsun.

— Bu bana ters geliyor. Aklı fikri kızları zenginliğiyle etkilemek olan, balo gediklisi, şaşaa düşkünü zengin bir züppe değilim ben. Ayrıca kendimi, bu kıyafetler içinde yaşlı bir kumarbaz gibi hissediyorum.

— Hadi bırak nazlanmayı. Bak, daha tıraş bile olmamışsın. Oyalanacak vaktimiz kalmadı. Fotoğraf çekimi için iki saat sonra randevumuz var. Hem böyle çok daha yakışıklı görünüyorsun.

— Beni öpersen, dediklerini büyük bir keyifle yaparım. Yoksa şurdan şuraya adımımı bile atmam. Haberin olsun.

Dolores, kaderine boyun eğdi. Usulca yaklaştı. Ramon’a yetişebilmek için ayak parmakları ucunda yükseldi. Ateşli bir öpüşmeyi, dışarıda bekleşen kadınların ısrarı üzerine kapıyı çalan ve kim olduğu anlaşılsın diye yüksek sesle öksüren rahip kesti. “Bunun daha akşamı var” avuntusuyla, gülerek ayrıldılar birbirlerinden. Uzak bir kentte yaşayan Dolores’in annesi ve babası, yedinci ve en küçük çocukları olan Dolores’i, mutlu gününde yalnız bırakmamak için bir hafta önce gelmişlerdi. Ağabey ve ablaları ise her boydan ve her yaştan çocuklarıyla birlikte düğün gününe zar zor yetişebildiler. Sadece Dolores’i canı gibi seven en büyük ağabeyi katılmamıştı onlara. Adam, karısı ve çocuklarını göndermeyi ise ihmal etmemişti. Subaydı adam. Sağ görüşlü ve muhafazakârdı. Ramon’un komünist olması, ondan nefret etmesine yetiyor ve artıyordu. Ve bunu, saadetten uçan kız kardeşine söylemekten çekinmemişti.

Ailelerinin ve eski dostları rahibin, “kutsanmış evlilik” istekleri karşısında daha fazla dayanamadılar, tuttular kilisenin yolunu. Küçük kilise tıka basa dolmuştu. Herkes hemfikirdi. Dolores ve Ramon, bugüne dek gördükleri çiftler arasında birbirine en çok yakışanıydı. Peder, “Artık gelini öpebilirsin” demeden önce, karşılıklı sevgi ve saygılarının ömür boyu sürmesi diledi ve birleştirdi onları. Kısa sürmüştü seremoni. Göz kamaştırmaktan haliyle uzak, sadece sevgiyle süslenmiş bir düğün töreniyle, dünya evine girdiler. İzdivaç böylelikle hâsıl oldu.
Akşam ise, yoldaşlarının tertiplediği eğlenceye katıldılar. Kendini erken emekli etmiş, yaptığı muhteşem mojitolarıyla iyice ünlenmiş Kübalı bir arkadaşlarına ait, zaman zaman hareketin gizli bir karargâh olarak da kullandığı denizin kıyısındaki barda, Ramon ve Dolores için toplandılar. İnsanların mutluluğu, gözbebeklerinden okunuyordu. Devrim, bir tren gibi rayına oturmuş ve yoluna devam ediyordu. Evlenen yoldaşlarıyla sarmaş dolaş oldular. Ramon’u eski kod adıyla tanıyorlardı. Zaten partilerinin genel sekreteri, birkaç merkez komite üyesi ve bir avuç komutan rütbesindeki dağ kadrosu dışında, onun esrarengiz Direnç Yoldaş olduğunu bilen de yoktu. Bilselerdi, şüphesiz sevinçleri katlanırdı. Yine de, sarhoş olmaktan kimse onları alıkoyamazdı. Deli gibi içtiler, sabaha dek dans ettiler. Kadehler, önce umuda ve yarınlara, sonra yeni evlilerin mutluluğu ve esenliğine kaldırıldı.

Aynı saatlerde, kuş uçuşu mesafede, Dolores ile Ramon’un kaderini de belirleyecek karanlık planlar masaya yatırılıyordu. Ülkenin en zengin adamının, üzerini kara bulutlar kaplamış şatovari köşkünde, diğer patronların da katılımıyla gizli bir toplantı yapılıyordu. Üst düzey komutanlar ve polis şeflerinin de, artık gözden çıkarılmış ve işlevsiz hale getirilmiş hükümetten habersiz davet edildiği mini zirvenin, ABD’li diplomatlar ve CIA ajanları tarafından organize edildiği, daha ilk bakışta anlaşılıyordu. Zenginliği ve “soyluluğu” ile her fırsatta övünen adam, bir burjuvaya yakışan sahte nezaketle, konuklarını yemek masasına davet etti.
Ağzından asla eksik etmediği kaliteli puronun dumanını, kaba olmaktan gurur duyan bir edayla, kendisine eşlik eden kadının yüzüne üfleyen ve küllerini ise kül tablası niyetine pırıl pırıl parlayan zemine silkeleyen bol yıldızlı komutan, hemen konuya girdi:
— Harekete geçmek için aslında geç bile kaldık. Hareketsizliğin o kendine özgü rahatlığı beraberinde bize yılgınlığı da getirdi. Tepkisiz kaldık. Hainler, başkentin göbeğinde, subaylarımızı öldürmeye başladı. Yakında sıra, işadamlarına ve toprak sahiplerine de gelecek. Düşmanlarımız hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Amerikalılar, tehlike sizi de bekliyor. Hatta hedefleri arasında, önceliği size vereceklerinden kuşkunuz olmasın. Yapılacak ilk iş, yönetime bir an önce el koymak. Lider kadroları temizledikten sonra nasıl olsa gerisi gelir.

Çiçek bozuğu yüzünü kaşımayı tik haline getiren şişman ötesi toprak ağası, iyice gömüldüğü koltuğundan kımıldamadan müdahale etti:

— Peki, kim lider, kim değil. Bunu nasıl anlayacağız. Suçluyu, suçsuzdan nasıl ayıracağız?

Arka arkaya yuvarladığı kadehlerden dolayı, dili peltekleşen, şom ağızlı polis şefi yanıt vermekte gecikmedi:

—İl Duçe (Benito Mussolini), “İnsan bir hiçtir” derdi.

Karar, o gece verildi. Cunta hazırlıklarına başlanacaktı. Amerikalılardan alınacak yeni silahların gelmesi, kontrgerillanın büyütülüp, güçlendirilmesi ve paramiliter grupların desteklenmesi ve planlarının tıkır tıkır işleyebilmesi için belki birkaç aya ihtiyaçları vardı. Ancak bu onların, ölüm listeleri hazırlamalarına engel değildi. Ev sahibinin, “Burada bulunanlar, fırsat bu fırsat hoşlanmadıkları ve aynı havayı solumak istemedikleri insanları da listeye alsınlar.” teklifi kahkahalarla karşılandı. Şimdi artık şampanyalar patlatılabilirdi.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

TECRİT ÖLDÜRÜR

“Biz biz olduğumuzu, geçmişimiz olmadan nasıl bileceğiz”

John Steinbeck

Bu insanlar neden ölüyorlar… Tecrit nedir? Anlatmaya çalışalım (Yaşayanların deneyimlerinden yararlanarak…). Beyaz ölüm, sessiz ölüm, ölü bölüm, sessiz bölüm, disiplin bölümü, mitar (çukur), tabutluk, kör hücre, boxcar hücreleri, cehennem çukuru, kaplan kafesleri, kontrol üniteleri, yüksek güvenlikli süper cezaevleri… İtalya orijinli “Ölümün Kolları” ve “Ölümün Küçük Kolları” denilen mahpushaneler, İspanyol icadı “puerto” mahlaslı metal plakalı tecrit hücreleri, ABD’deki bütün hücrelere hâkim yuvarlak tipli Statev Cezaevi, temelini Nazizmin 1938’de attığı modern zamanların ilk tecrithanesi Stuttgart Stammheim… Berlin’in ünlü Moabit cezaevi, ABD’nin Marion, Lexington, Butner tabutlukları, IRA üyesi mahkûmların tutulduğu Maghaberry hapishanesi, Fransa’daki Bask ülkesi için savaşan ETA’lıların yattığı Iker Heredia de Elu Fresnes zindanı…

“Acaba İnsanoğlunun gözünün açılması için daha kaç yüzyıl geçecek? İnsanlığın büyük yarınlara varabilmesi için kaç hücre gerek daha?” diye konuşur Nazizmin darağacına yolladığı gazeteci yazar Julius Fuçik, canı candan yalıtan, susturan, kan kusturan hücreleri anlatırken…

“Öteki Hayata Dönüş” operasyonu sonrasında sol bacağı diz üstünden kesilen, üstüne üstlük bu haliyle ve pek tabii güvenlik gerekçesiyle hastanedeki yatağına zincirlenen Mızrap Ateş de tecridi şöyle ifade eder; “Tecrit sessiz imhadır. Tecrit insani duyguların yok olup körelmesidir. Tecrit renk körlüğüdür. Tecrit kurgular yapmaktır…”

Başta söylediklerimizi biraz açalım… İnsan hakları savunucularınca “beyaz ölüm” veya “beyaz işkence” diye isimlendirilen tecrit hücreleri, Amerika ve Kanada’da “sessiz hücre” veya “sessiz odalar”, Almanya’da ise “ölüm bölümleri” adını alıyor. Siyasi Tutsaklarla Dayanışma Örgütü (Libertad), tek kişilik hücrelerde sağlıklı kalma süresini 6 ay olarak açıklıyor. Bilim adamları da, tecrit ve izolasyon uygulamalarının, adet kesilmesi, erken menopoz, verem, bağışıklık sisteminde gerileme, kas ve eklem rahatsızlıkları gibi sağlık sorunlarını beraberinde getirdiğini vurguluyor.
Yetmiyor, algı ve duygu bozuklukları, görmede azalma, sinirsel tipte sağırlık, kulak çınlaması, yoğunlaşma bozuklukları, depresyon, halüsinasyon, uyku bozuklukları, entelektüel yeti azalması, sosyal kimlik algısında bozulma, güvensizlik duyguları, kuşkuculuk, sosyal ilişki kalitesinde azalma, karşı cinsle ilişki kurmakta güçlük, sıkıntı, huzursuzluk, kötülük göreceği korkuları, sanrılar (hezeyanlar), gerçeklik duygusunun yitimi gibi rahatsızlıklara da neden oluyor.

İstanbul Tabip Odası’nın Kandıra F tipi Cezaevi Raporu’nda ise, hücrelerin görmede daralma, işitmede azalma, sinirsel sağırlık, tümör büyüme hızında artış, algı ve duyu bozuklukları, saldırgan davranış, güvensizlik gibi çeşitli rahatsızlıkları da beraberinde getirdiği açıklanıyor.

“Tabutluk şunu hedeflemektedir. Tutsağın kendi kimliğini yok etmesini, en sonunda ise kendi varlığını” örneğin Alman RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) üyesi Ulrike Meinhof’a (1976 yılında hücresinde şüpheli bir şekilde ölü bulundu) göre tecrit işte böyle bir şeydir. “Ölü bölüm”ün kendisine hissettirdiği “duyguları” tarif eder Meinhof;
“Kafamın içinde patlayan, omuriliğini beyne presleyen, beyni fırındaki sebze gibi, yavaş yavaş kendi içine çökerten duygular. Uzaktan kumanda ediliyor olmanın duygusu, sidiğini durduramıyormuşçasına, vücudun ruhuna işemesi duygusu, hücrenin hareket halinde olması duygusu, sesini yitiriyor olmanın duygusu, içinin yanıp kül oluşunun duygusu, zamanın ve mekânın iç içe geçmiş olması duygusu, zamanın hemen şimdi tükendiği duygusu, insanın görüntüsünü dağıtan bir aynalı odada bulunma duygusu, derinin sanki yüzülüyormuş gibi olduğu duygusu, sarkık bir şekilde hareket ettiğin duygusu, vakumun içinde olma duygusu, kurşunun içine kapatılma duygusu… İçerde aklıma gelen karşılaştırmalar, kavramlar: öğütme makinesi, hızdan dolayı derinin gerilmesi, uzay simülasyon kapsülündeki gibi, Kafka’nın ceza kolonisi, çivi yatağın üzerindeki adam, sürekli dönme dolapta olmak gibi”…

Imgard Möller, 22,5 yıl kaldığı tecridi şöyle resmeder; “Tecritte insan bilincini ve hafızasını kaybediyor. Gerçekle hayal arasındaki çizgiler kalkıyor ve gerçekle hayali karıştırıyorsunuz. Bu şartlar altında insan konuşmayı da unutuyor. Çünkü hiç kimseyle konuşamıyorsunuz. İnsan bir süre sonra konuştuğuyla düşündüğünü ayırt edemiyor. Gerçekten ifade etmesi zor bir durum, insanın bilincini ve kişiliğini kaybetmesi amaçlanıyor zaten tecritle”…

Birgit Hogefeld ise tecritteki ruh halini şu şekilde özetler; “İzolasyonda her ruh hali bir boşluğa akmaktadır, keyfin yerinde mi? Üzüntülü müsün, kızgın mısın? Bunlarla hiçbir yere varamazsın. Yani bunlarla yaşayamazsın, bu yaşanan her şeyin içinde kalması demektir. Sen, senin içine hapsedilmişsin ve hep böyle kalacaksın”…

K. Plein ve W. Schlegel’in “Mezar Türküleri” adlı kitaplarında da tecridin tasviri yapılır;
“Tecrit, seni kaplayan, boğmak isteyen ve kimi zaman kendi sesini duyabilmen için artarak dışarıya taşan gürültüsüz bir çığlıktır. Tecrit, hücrenin her köşesinde yuvalanan ve seni ısıtan bir insana duyduğun özlem yüzünden uyuyamadığın gecelerde ortaya çıkan dalkavuk, soğuk griliktir. Tecrit, bundan böyle diğer erkek ve kız kardeşlerinle birlikte normal bir yaşam süremeyeceğin korkusudur. Tecrit, ilk önce bedenin ve sonra da ruhun yavaş yavaş önlenemez ölümüdür. Tecrit, sessiz, temiz ve tam bir yok etmedir”

Evet, “tecrit, sosyal bir yok oluştur”… Angelika Goder, 11 yıl süreyle Alman cezaevlerindeki tecrit koşullarında ayakta kalmış bir devrimci. Artık kendini tasfiye etmiş “İki Haziran Hareketi” adlı illegal sol örgütün eski bir üyesi… Cezaevinde sağlığı bozulduğu için erken tahliye edilen 55 yaşındaki Goder, Alman devletinin kendisine vermesi gereken sosyal yardımı erken kesmesi nedeniyle artık resim yaparak yaşamını kazanmaya çalışıyor… “Tecridin etkilerini tecritten uzaklaştıkça anlayabiliyorsun” diyor Angelika ve dışarıya uyum sürecini anlatıyor; “Sağlık sorunum nedeniyle erken tahliye edildiğim için 3 yıl devlettin sosyal yardımıyla geçindim. Sokakta ne yapabilirim, insanlarla nasıl ilişki kurabilirim? Düşüncesinden uzun süre kurtulamadım. İnsanlarla deneyimlerimi paylaşamıyordum. Yoldaşlarımızla esas olarak gündeme getirdiğimiz kendi ilişkilerimizin ne kadar değiştiğiydi. Ama insan her şeyde olduğu gibi bunu da aşabiliyor. İçerideki tutsakların yaşadığı deneyimler ileride bir şekilde kamuoyuna açıklanacak.”
Andreas Vogel ise “tecritte insan ancak direnirse yaşayabilir” diyor.

“Tecridin sınırı yoktur…”

…İki metre boyun bir metre enin / Eksik olmaz yaşın, yeşermiş nemin / İğrenç geldi bana her günün / Sen iğrençsin hücrem bu düzen gibi…

İsrail’in, nükleer silahlara sahip olduğunu dünyaya duyuran ve 18 yıl cezaevinde tutulan eski nükleer uzmanı Mordeçay Vanunu serbest bırakıldı. Vanunu, 31 yaşında girdiği Aşkelon’daki Şikma cezaevinden 49 yaşında zafer işareti yaparak çıktı. Vanunu, Aşkelon’daki cezaevinde yaklaşık 12 yıl boyunca 1.80’e 2.70’lik bir hücrede tecritte, geceyle gündüzü karıştırmasına neden olan 24 saat yanan bir flüoresanın altında geçirdi. Gazete okuması ve televizyon izlemesi yasaktı. Perulu felsefe hocası Doktor Abimael Guzman biraz daha açarsak “Aydınlık Yol” örgütünün lideri nam-ı diğer “Başkan Gonzalo”… Guzman’a cezaevinde özel bir rejim uygulandı. Gardiyanları kar maskesi takıyordu. O, yıllardır yeraltında tutuluyor. Guzman kafeste yargılandı ve ömür boyu mahkûmiyet cezası aldı. Perulu siyasi tutukluların bir bölümü And Dağları’nda tam dört bin metre yükseklikte inşa edilen cezaevlerine tıkıldılar. Egemen güçler, onlardan bir an önce kurtulabilmek için yemeklerinin içine cam parçaları, ölü sıçan ve böcekleri karştırdılar. 1940 yılında Chicago’da 400 tutukluya denek gibi sıtma mikrobu enjekte edilmişti. Nazi doktorlarını kıskandırırcasına…

Jose Padilla, 2002 yılında Pakistan’dan Amerika’ya dönerken havaalanında El Kaide için bombalı saldırı yapacağı iddiasıyla gözaltına alındı. “Düşman Savaşçı” sıfatıyla Güney Carolina’daki bir askeri hapishaneye konuldu. Padilla’nın gözünde etrafını görmesini engelleyen bir gözlük, duymasını imkânsızlaştıran kulaklık ve ayaklarında yürümesine mani olan zincir vardı.
ABD’nin yeni sorgu yöntemleri, ABD basınına fotoğraflarıyla yansıdı. Etkisi yüksek bir uyuşturucu olan LSD verilen mahkûmlar, aşırı derecede gürültü, kötü koku, ışık, soğuk-sıcak, uykusuzluk içinde tutuldular. Akıllarından olsunlar diye…

Arjantin’in gayrı resmi zindanlarında, mahkûmlar kelepçelenir ve yüzükoyun yere yatırılırdı. Günlerce hatta aylarca sürerdi bu hareketsizlik. Kişiyi nesne haline getirmek için… Teksas Cezaevi’ndeki intihar edenlerin yüzde 97’si tek kişilik hücrelerde kalanlardır. Üstüne beyin yıkama programları, mahkûmu eşyaya çevirmekle yükümlü Ponapsiyon uygulamaları…

Adana’nın önce “kapıaltı hücreleri” ve “orta kapalı hücreleri”ni ardından da işkencehaneye dönüşüveren hamam yanındaki küçük hücreleri anlatır Nevin Berktaş, “Burası tam bir tabutluktu. Diri diri mezara gömülüyorsun… Otur, çömel, ayağa kalk ve bol miktarda düşün… En fazla boyu iki, eni bir metre…”

İlk kez 12 Eylül’de Sağmalcılar Cezaevi’nin içerisinde özel tip adında hücre tipi bir hapishane inşa edildi. Bu hücrelerde havalandırma yoktu ve kapılar hiç açılmıyordu. Kartal Cezaevi’ndeki hücreler, 1,5 metreye 2,5 metre ebadındaydı… Eskişehir tabutluklarının havalandırması kuyu dibi gibiydi… Güneşi görmek hemen hemen mümkün değildi.

F TİPİ GERÇEĞİ…

Örneğin Kocaeli F tipi hapishanesi 373 kişilik kapasitelidir. 103 adet 3 kişilik hücre ve 64 adet tek kişilik hücreden oluşur. 3 kişilik hücreler iki katlıdır, 25 metrekarelik alt katta tuvalet—banyo, üst katta 3’er adet yere sabitlenmiş yatak ve çelik eşya dolabı mevcuttur. Üst katta havalandırmaya bakan 2 pencere ve alana göre yetersiz bir radyatör bulunmaktadır. Hücre giriş kapısı çelik, baş hizasında küçük bir mazgal gözleme deliği ve kapının 1/3 alt bölümünde yemek servisinin yapılacağı bir boşluk vardır. Fiziksel olarak “eğilmeden” yemek almak mümkün değildir. Havalandırmaya alt katta bulunan bir kapıdan çıkılmaktadır ve 30 metrekare havalandırmanın etrafı 8 metre yüksekliğinde beton duvarlarla kapalıdır. 3 kişiliklerin bulunduğu koridorlarda bu hücrelerden 3 adet bulunmaktadır. Koridorlar ana koridora açılmaktadır.

Tek kattan ve sadece 8 metrekare kullanım alanına sahip olan tek kişilik hücrelerde de 1,5 metrekare alanlı tuvalet ve banyonun birlikte kullanıldığı bir alan mevcuttur. Alanın küçüklüğü ve tesisat döşemesi tuvalet taşının üzerinde banyo yapılmasını mecbur bırakmaktadır. Havalandırmaya bakan bir pencere bulunmaktadır, havalandırmaya açılan kapı dışarıdan kilit sistemlidir. Havalandırma 25 metrekare alanlı ve çevresi yine 8 metre yüksekliğindedir. Tek kişilik hücrelerin üst katlarında iş atölyeleri bulunmakta, faal olduğu zamanlarda çıkardığı ses ve gürültü tek kişilik hücrelerde işkenceye dönüşmektedir. Tek kişilik hücrelerin belirli bir kısmı tek kişilik havalandırmaya açılmakta, az bir bölümünde ise 3 kişilik ile tekli hücreler aynı havalandırmaya çıkmaktadır. İki tane de havalandırmasız hücre vardır.

İki ayrı yerde 6’şarlı olmak üzere 12 aile kapalı görüş yeri vardır ve arada demir parmaklık olmak üzere çift taraflı ses geçirmeyen kalın camlarla ayrılan sadece göğüsten yukarısının görülmesini sağlayan görüş yerlerinde iletişim telefon cihazları ile sağlanmaktadır. Görüşmelerin tamamı görevli memurlarca dinlenmekte, keyfi ve gerekçesiz olarak telefonlar kullanıma kapatılabilmektedir.

Arama, tarama ve Üçlü Protokol avukatların savunma hakkını engellemektedir.

• Tutuklular, yargılandıkları mahkemelerden çok uzaktaki hapishanelerde tutularak savunma hakları engellenmektedir (örneğin İstanbul’da yargılanan tutuklular Uşak E tipi ve Tekirdağ, Kandıra, Edirne F Tipi hapishanelerinde tutulmaktadır).
• Tutuklular duruşmalara götürülmeyerek talimatla ifade vermeye zorlanmaktadır.
• Duruşmaya gidiş gelişlerin yapıldığı ringlerde dahi tutuklular, tek kişilik bölmelerde, tecritte tutulmaktadır.
• Aynı davanın sanıkları farklı hapishanelere tutulmaktadır. Bu durumda ortak savunma ve değerlendirme yapma olanakları ortadan kaldırılmaktadır.

TECRİTTE YAŞAMAK…

Belki bir buhran geçiriyorsun
Belki bunun
Fizyolojik, psikolojik bir izahı vardır
Belki de sebep buna
Bana aylardır
Kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
Bu demirli iki pencere
Bu saç soba
Bu toprak testi
Bu dört duvardır

Nazım Hikmet

Yüzleri maskeli, elleri eldivenli gardiyanlar karşıladı onları… F tipine adım atar atmaz kırpıldı saç ve sakallar… Hemen hepsi yaralı olan tutuklu ve hükümlülerle alay ediyordu devlet… Hoparlörlerden bangır bangır Tarkan’ın şarkısı “İşte kuzu kuzu geldin” çalınıyordu. Denetleme koridorlarında sürekli gardiyanlar dolaşıyordu, her şey kameralara kaydediliyordu. İnfaz koruma memurlarının tutuklu ve hükümlülerle konuşması ise kesinlikle yasaktı.

Çırılçıplaktılar… Kan, is ve kir içindeydiler. Gücü yetenler taşıdılar arkadaşlarını, tuvalete götürdüler, sırılsıklam olmuş elbiselerini giydirdiler. Kaloriferler yanmıyordu. Kışın ortasında tir tir titriyorlardı. Battaniye bulabilenler kendini şanslı sayabilirdi. Uzun süre mahkûmlar ayaklarını sıcak suya sokarak ısınmaya çalıştılar. Grip salgınları oldu. İyice güçten düştüler.

Tecrit koşullarında yaşamanın zorluklarını dile getiren tutuklu ve hükümlüler, “Tek başınasınız. Gördüğünüz çehre sizin çehreniz, duyduğunuz ses sizin sesiniz. Zamanla kendi sesinize yabancılaşırsınız. Konuştukça sanki siz değil başkası konuşur, siz de kendi sesinizi dinlersiniz.” diye konuşuyordu.

Adının açıklanmasını istemeyen bir cezaevi personeli ise şunları söylüyordu: “Tecritten bizlerde yakınıyoruz. Gün boyu kameralarla izleniyoruz. Yanımızdaki arkadaşımızla dahi konuşmak yasak… Yan yana durup sohbet etseniz hemen uyarı geliyor. F tipi cezaevleri kent dışında bulunuyor. Cezaevlerinin bahçesinde lojmanların inşa ediliyor. Yakında ailelerimizle birlikte bizlerde hapsedileceğiz ve hayat hepimiz için zorlaşacak.”

Mahkûmlar yine de seslerini duyurmaya kararlıydı: “Görüş günlerinde aramalar kâbusa dönüşüyor. Ziyaret, revir, mahkeme, avukat ziyaretine çıkıldığında koridorda bulunan başka bir tutukluya selam vermek veya sarılmak gardiyanlarca engelleniyor, hatta tutuklunun başını duvara dönmesi veya aksi bir istikamete çevirmesi isteniyor. Sevkler sırasında, mahkeme ve doktor gidiş ve gelişlerinde tutukluların kelepçe çıkarılmadan tuvalet ihtiyaçlarını karşılamaları isteniyor. Mucize beklenerek… Bizlere ‘eziyet olsun’ diye görüş bölgesini ıslatıyorlar. Sonra da ayakkabı ve çorap çıkarttırıyorlar. Ağız ve makat araması dayatılıyor. Hazır ola geçmemiz ve rap rap yürümemiz için baskı ve şiddet uyguluyorlar.”

F tipi cezaevleri için eski bakan Hikmet Sami Türk “otel”, yeni bakan Cemil Çiçek ise “misafirhane, konukevi” yakıştırmasında bulundu. Kandıra F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen İlhan Pirgaip ve Salim Özdemir, “F tipi cezaevi, Nazi kamplarından daha kötüydü. Adalet Bakanı cezaevinin 5 yıldızlı otel gibi olduğunu söylerken bir bakıma haklıydı. Çünkü hücremizdeki göğe bakan küçücük pencereden sadece yan yana 5 yıldız görülebiliyordu.” Dışarıda ise ana ve babalar haykırıyordu: “F tipi hapishaneleri kent dışına yapmışlar, ulaşımı güçlükle sağlıyoruz. Kalkıp geliyoruz memleketten yavrularımızı göremeden dönüyoruz. Sözümüz tükendi. Asıl şimdi gösterin, lüks otel gibi olan cezaevlerinizi ve modern odalarınızı”.

Tecritte hemen her şey yasaktır. Sıralayalım: Gazete arşivi tutmak. Siyah üzüm istemek… Sabun ve deterjanı pencere kenarına koymak… Kantin günü dışında alışveriş yapmak… Kantinden hücre arkadaşı için alışveriş yapmak. Dışardan yiyecek almak. Ziyaretçilerin getirdiği giysileri giymek… Ajanda ve spiralli defteri içeri sokmak… Voleybol oynarken konuşmak… Spor yaparken boyun altına gazete (gazete sadece okunur) koymak, Mektuplarda moral verici cümlelere yer vermek. Walkman ile müzik dinlemek… Protesto amacıyla idarece verilen yemeği topluca almama eylemine katılmak… Cezaevi yönetimine karşı toplu olarak sessiz direnişte bulunmak…

F tipi cezaevindeki mahkûmlar, paralarını kendileri ödemek suretiyle bulundukları odalara televizyon alabiliyor. Televizyon merkezden kumanda ediliyor. Yayın, cezaevindeki uydu antenden, cezaevi idaresinin belirlediği kanallardan veriliyor. İdarenin belirlediği kanallardan başkasını seyretmek ise imkânsız… Merkezi radyoda ya arabesk ya da pop müzik dinlenebilir. “Müzik bahane amaç işkence” sloganı böylelikle doğmuştur. Eski ölüm orucu eylemcisi şimdi TAYAD başkanı olan Mehmet Güvel:
“Kadın dediğin çalkalar, erkek dediğin sarmalar” gibi abuk, sabuk şarkılar dinlettiler bize günlerce… Kimileri hoparlörleri kırdılar ve karşılığında ceza aldılar.”

Mahkûmların TV sehpası veya çöp kovası olarak kullandığı pet şişelere cezaevi yönetimince, ‘amacı dışında kullanılamaz’ gerekçesiyle el konulabilir. Kilim, kül tablası, porselen bardak ve benzeri eşyaların, hücrelerdeki siyasi tutuklu ve hükümlülere verilmesi idarece yasaklanmıştır. Ancak adı geçen metaların çete davasından yargılanan mahkûmlar tarafından alınmasında sakınca yoktur.

Mektupların üzerine yapıştırılan çiçekler mahkûmlara sökülerek verilir. Mektup içerisinde gönderilen posta pullarına cezaevi idaresi tarafından ‘kantinde satılıyor’ gerekçesiyle el konulur.

Tutuklu Murat Aktaş’a, ziyaretçisinin getirdiği ‘Darağacında Üç Fidan’ isimli kitap, İstanbul 5 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin 1976 yılında verdiği toplatma kararı gerekçe gösterilerek verilmez. Ancak bu karar kaldırılmış ve sonrasında kitap 30 baskı yapmıştır.

Şükrü Duman’a gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle doktor raporu verilir. Bu rapor üzerine daha rahat okuyup yazabilmek için kendi parasıyla dış kantinden bir masa alır. Duman, masayı iki ay kullanır. Cezaevi yönetimi “aynı sebeplerden dolayı başka tutuklularında masa talebinde bulunduklarını ve bu durumun emsal oluşturduğunu” öne sürerek, doktor raporuyla verilen masayı 14 Temmuz 2005 günü mahpustan geri alır.

F tipi cezaevinde tutulan Malik Koparan, hücresinde 5 litrelik pet şişenin içinde çay posaları ve sebze saplarını birbirine karıştırarak yaptığı toprak içinde yeşillik yetiştirmeye başlar. Aylarca rutin aramalarda sorunla karşılaşmaz. Ancak çiçek beslemek suçtur. Gardiyanlar, ilkel saksıyı 1. müdürün emriyle Koparan’ın hücresinden alırlar. Koparan itiraz dilekçesi yazar. Yanıt gecikmez: “Çay posaları, cezaevinde sineklere ve kokuya sebebiyet vereceğinden mahkûmların sağlığı düşünülerek el konulmuştur.”

Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlülere yakınları tarafından gönderilen kolye ve fotoğraf albümlerine el konulur. Dilekçe yazarak kolye ve albümlerini isteyen mahpuslara, cezaevi yönetimi ‘kolye kadınlar içindir, foto albümü ise gereksizdir’ yanıtını verir.

Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi’nde kalan siyasi tutukluların, cezaevi kantininden aldıkları bisküvilerden yaş pasta yaparak, “Bisküviyi amaç dışı kullanmak” suçunu işlediler! Cezaevi idaresi, bisküviler ve diğer tüm yiyeceklerin üzerine “Amaç dışı kullanılmaz” yazılı etiket yapıştırdı. Cezaevinden tahliye olan Hüseyin Tiryaki anlatıyor:
“Kantinden bisküvi, süt ve kakao aldık. Yaş pasta yapmak için hücremize döndük ve pastamızı yapmaya başladık. Gardiyanlar geldi ve ‘bisküviyle böyle bir şey yapamazsınız, bisküviyi amacı dışında kullanamazsınız. Bisküviyi kırıp parçalayamazsınız. Biz size meyve bıçağını adam kesin diye vermiyoruz, meyve sebze soyun diye veriyoruz.” dediler. Gardiyanlar bir daha böyle bir şey yaptığımız takdirde disiplin cezasına tabi tutulacağımızı söyledi. Olayın basına yansımasından sonra cezaevi
savcısı ‘Gardiyanlar size şaka yapmış ve siz de bu olayı ciddiye almışsınız. Kılıçları çekmeyelim birbirimize karşı’ diyerek bizi uyardı”
Adalet Bakanlığı hemen açıklama yaptı: “Bisküviden yaş pasta yapmak serbesttir. Bisküvilerin üzerine ‘amaç dışı kullanılamaz’ yazılmadı, yaş pasta imha edilmedi.”

Bolu F Tipi Cezaevi’nde turşu yapmak isteyen mahpusların lahana ve domateslerine ise, ‘amaç dışında kullanım’ gerekçesiyle ve ‘kantinde turşu var’ denilerek el konulur.

31 Mart 2005 günü tutuklu Hüseyin Akpınar’ı ziyaret etmek isteyen babası, kalbinin piline takılır. Pil nedeniyle duyarlı kapıdan geçemeyeceğini belirten baba, bunun hayati tehlike yaratacağını belirten doktor raporunu ve ilgili yetkili kurumların verdiği kimlik kartını görevlilere gösterir. Aldığı yanıt, “geç, bir şey olmaz”dır. Cihaz kapatılmadan geçemeyeceğini anlatan yaşlı adam, görüşe alınmaz. Yapılan suç duyurusu ise, “takibata yer olmadığı” gerekçesiyle reddedilir.

“Örgüt liderlerini örgütlüyorlar” iddiasıyla üç avukata soruşturma açılır, AİHM yetki belgesi, örgütsel doküman muamelesi görür. Nazım Hikmet’in bir şiiri hakkında “ölüm orucuna teşvik” gerekçesiyle imha kararı alınır. Havalandırmada yapılan kardanadam “hücrede pardon odada dördüncü kişi yasak” olduğu gerekçesiyle yıkılır.

Malatya Cezaevi’nde kadın tutuklular, havalandırmalarına porno dergilerin atılması üzerine suç duyurusunda bulununur. Sonuç: Takipsizlik.

Sincan F Tipi Cezaevi’nde kalan Şevki Çetinkaya’nın mektubundan, “…Arama bahanesiyle ağzımı açmayı başardılar, yırtarcasına. Yanaklarımın iç tarafı parçalandı, kanadı ve sonra şişti. Sonuçta ağzımda olmayan şeyi (artık ne aradılarsa) bulamadılar…”

Yer yine Sincan F Tipi Cezaevi, Mustafa Çamlı anlatıyor:
“…Havalandırma bahçesinin bir köşesine kuşlar için ekmek kırıntıları bırakılmıştı. Cezaevinin 2. müdürü ‘onları hemen temizleyin’ diye bağırdı. Ölüm orucundaki bir arkadaşımız temizlemeyeceği söyleyince müdür tarafından tekme tokat dövüldü. Ben ve hücrede kalan diğer arkadaşım, ‘Ölüm orucundaki bir kişinin dövülmemesini’ isteyince infaz koruma memurlarının fiziki ve sözlü saldırısına uğradık…”

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan mahpusları son dönemde zorla tek kişilik hücrelere soktular. (Müebbet hapis cezası alanlar bu hücrelerde 23 saat kapalı tutuluyor, havalandırma sadece bir saat ile sınırlandırılmış) Tekli hücrelere götürülme esnasında Menderes Leyla isimli tutuklunun bacağı kırıldı! Yine Ahmet Güzel adlı hükümlüye 20 gün hücre ve 2 ay mektup yasağı cezası verildi. Gerekçesi şuydu: Ahmet Güzel, kendini yakan ölüm orucu eylemcisi Faruk Kadıoğlu ile aynı hücrede kalıyordu.

İzmir Kırıklar Cezaevi’nde dayaktan Sinan Akbayır’ın kulağının zarı patlar. Yusuf Kaplan’ın bir ayağı mayın patlaması sonucu kopmuştur, kendi ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ancak buna karşın Yusuf Kaplan’ı cezaevi idaresi tek kişilik hücreye koyar. Arkadaşlarının yanına geçmek için yaptığı girişimler ise gerekçe gösterilmeden reddedilir.

Arama sırasında 24 saat kaldıkları hücrenin içine çöp dökülmesine itiraz eden Metin Yavuz ve Ali Aracı, bir ay mektup yasağı aldılar.

Tuvaletin yanında yemek yenir, uyunur, banyo yapılır. Kuyu suyundan içmek zorunda kalan üstüne tifoya yakalanır. Fareler cirit, her türlü haşarat fink atar. Çöpler toplanmaz. Hücre tam bir mikrop yuvasıdır… Pislik içinde yaşanılır. Ruh ve beden sağlığı ise çoktan göçmüştür, dışarı çıkabilen adeta çürümüştür.

TECRİT YIKIMINDA İNSAN MANZARALARI…

Gülnaz Türkmen bir anaydı. Kardeşi Tahsin Yılmaz, 96 ölüm orucunda ölmüştü. Oğlu Can Ali Türkmen ve gelini Petek Türkmen ise F tipi cezaevlerini protesto için başladıkları ölüm orucunda sakat kaldılar. Gülnaz Türkmen oğlu ve gelini için bir ay hapis yattı. Ölüm orucuna giren Berna Ünsal ve Okan Ünsal da karıkocaydı. Cezaevinde ölmediler ama aynı gün dağda yaşamlarını yitirdiler.

Ölüm orucundaki Osman Kaan’ın eşi Selma Kaan da tutuklanınca 9 yaşındaki Ekin dışarıda kalmıştı. Ölüm orucu eylemcisi Çiğdem Diren Kırkoç, cezaevine girdiğinde 16 yaşındaydı. 18 yaşına geldiğinde ise ölüm orucu eylemcisiydi. Baba Gültekin Kırkoç ve anne Semiha Kırkoç da kızlarını yalnız bırakmadılar, tutuklandılar. Baba, anne ve çocuk… Üçü de ayrı cezaevlerindeydiler. Geriye 3 yaşındaki Ümit Kırkoç kalmıştı. İlle de anne diye tutturdu küçük Ümit, sonra O da giriverdi dört duvar arasına. Yıldız Yılmaz, eniştesi Gürhan Taner için gösteri yaptı tutuklandı, Emoş Erenler ise oğlu Nurettin Erenler için…

Anne Sakine, “oğlum Kerem Özdikmenli işkence gördü” diye konuşunca hakkında dava açıldı. Bolu F Tipi Cezaevi’nde kalan Kerem, görüş kabinine duvarları tutarak, deyim yerindeyse sürünerek geliyordu. Ana yüreği bu. Sandalyesine güçlükle oturan, elleri titreyen oğlunun haline nasıl dayanabilirdi. Mahkeme samimiyetine inandı ve beraat etti.

Öz anneler kuma olunca yaşananlara ne demeli. Konya Cezaevi’nde yatan ölüm orucundaki tutuklu Alhas Doğan’ın biri öz diğeri üvey iki annesi vardı. Çocuğu olmayan birinci eş yani Ayşe Doğan nikâhlı olduğu için sorun yoktu. Ziyaret serbestti. Ya kuma gelen, nikâhsız olduğu için soyadı tutmayan öz annesi. Zülal Varlık, her seferinde yalvar yakıla savcılıktan aldığı izin kâğıdıyla kısa süreli görüşlerle yetinmeye çalıştı. Edirne F Tipi Cezaevi’nin kapısında bir başka kuma; Cengizhan Pilav’ın annesi. Okuma yazma bilmeyen şeker hastası Cemile Sene, oğlunun nüfusunun kumasında olmasından dolayı anne olduğunu kanıtlayamıyordu. Gazeteler yazdı: “Cengizhan Pilav, Kahramanmaraş Cezaevi’nde ölüm orucundaydı. Hayata Dönüş operasyonunda hastaneye kaldırıldı. Üvey annesinin baskısıyla başladığı ölüm orucunu bıraktı.” Oysa ölüm orucunda değildi… Cengizhan Pilav daha sonra 5. ekip ile ölüm orucu eylemine girdi.

Nezahat Turan Gündoğan da ölüm orucu eylemcisiydi. Eşi ve kardeşi de içerideydi. Aylarca mektuplaşamadılar.
Mehmet Güvel, eyleme giren en yaşlı eylemciydi. 59 yaşındaydı. Korsokoffa yakalandı. Şimdi TAYAD başkanı… Deniz Bakır, paralı eğitime hayır dediği için 15 yaşında girdi cezaevine. 1995’te… Ölüm orucu eylemcisi Özkan Güzel’de 15 yaşındaydı örgüt üyeliğinden tutuklandığında…
Yavuz Ateş’in babası emekli bir polis memuruydu, ölüm orucu eylemcisi Yavuz Ateş, bir polis öldürdüğü iddiasıyla tutuklanmıştı. Sedat Çolakoğlu’nun iki ayağı bileğinden itibaren yoktu, sol el parmakları kesikti… Ulucanlar Cezaevi baskınında yaralanan Gönül Aslan, iki ölüm orucu eylemine de katıldı. Yine Muzaffer Acunbay, iki kez ölüm orucu eylemine girdi. Çayan Bilgin “Halkın Devrimci Adaleti” adlı var olmayan bir örgütün lideri, kurucusu, üyesi, taraftarı, yardım ve yatakçısı yani her şeyi olmakla suçlanır. Ve tek kişilik örgüte, müebbet hapis cezası istendi. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki koşulları kınamak adına intihar eden erkek mahkûm Sezai Karakuş’un otopsi raporunda “vajinal sperm kontrolü” yapıldığı belirtildi! DGM’ler, ölüm orucundaki tutuklu ve hükümlülerin sağlık durumlarıyla ilgili olarak polisleri bilirkişi olarak seçti. Onlar ise mahkûmların dışarı çıkınca kaçma risklerinin bulunduğunu söylediler. Siyasi tutuklu ve hükümlüler açlık grevi yaparken gardiyanların çete üyelerine lahmacun ve pide servisi yaptıkları iddia ediliyordu… Hayata Dönüş operasyonunda cezaevlerinde kalan insanlara “teslim ol” çağrısında bulunuldu, öldürülen mahkûmlarla ilgili “ölü ele geçirildi” açıklaması yapıldı. Sincan F Tipi Cezaevi’nde 10 aydır hapistir İsmail Özmen, ancak polis onu halen arıyordur.

Hükümlü yakınıydı Tuncay Sönmez, babası Nihat Sönmez Sincan F Tipi Cezaevi’nde tutuluyordu. Gün geldi baba 5. ekipte ölüm orucu eylemine başladı. Oğul uzun uzun ne yapabilirim diye düşündü. “Babam içerde hücre hücre erirken ben dışarıda hiçbir şey olmamış gibi duramam”… Kararını verdi. Babasına destek olmak için Trabzon Toklu Mahallesi’ndeki evinde ölüm orucuna yattı.

Emine Palabıyık, Kandıra F Tipi Cezaevi’nde ölüm orucundaki oğlu Nihat Palabıyık için açlık grevi yapmıştı:
“Ben bir anneyim ve çocuğumun gözlerimin önünde ölüp gitmesini izlemek istemiyorum. Onun, ölümünü izleyip acı çekeceğime, bedenimi açlığa yatırıp öleyim daha iyi”

Adalet Bakanı’na F tipi cezaevleri ile ilgili bir mektup yazan Hasan Basri Aydın, önce akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespiti için Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevkedildi. 75 yaşını deviren öğretmen Hasan Basri, yaşamına 7 kez mahpusluğu, 27 kez sürgünü, 30 davayı, 1 kez TC vatandaşlığından çıkarılmayı sığdırdı. Hasan Basri Aydın’ın tutuklanmasına Uluslararası Af Örgütü tepki gösterdi.

YAŞAYAN ÖLÜLERİN GÜNCESİ…

“Sabah yaklaştıkça, gece kararır.”

Longfellow

Vücuttaki B1 vitamininin azalması beyinde tahribata yol açıyor ve tedavisi olmayan bir hastalık ortaya çıkıyor… Beyincik küçülüyor… Bazen tıp bazen insan çaresiz kalır ya… İşte buna Wernicke Korsakoff Sendromu (WKS) deniyor. WKS, baş dönmesi, yüksek ses duyunca bayılma, halüsinasyonlar, peltek konuşma, hatta konuşamama, kişileri tanımama, bulunulan mekânı kavrayamama, el ve ayakları kullanamama gibi istenmeyen durumlara yol açıyor. Zihin ağır hasar alıyor. Eski bilgileri silen, yenilerini ise eksik gedik, yarım yamalak ve bilinçsizce kaydeden bir bellek. Akşam gördüğünü sabah hatırlamamak…
Yâd edilecek bir geçmişin olmaması. İnsanın kendisini anlatırken mişli konuşması kadar zor bir şey var mıdır?

Arkeolog, mühendis, ressam, avukat, doktor, öğretmen, gazeteci, öğrenci… Çok düşünen, çok okuyan, yani akıl fikir sahibi ve üstüne üstlük yetenekli… Tarif buydu. Ayrıca birbirlerine kardeşten öte bağlıydılar. Ve en çok ihtiyaç duydukları anda, hasta edecek derecede beyaz hücrelere dolduruldular. Yalan yok. Kendilerine yarenlik eden seslere ve renklere hasret kaldılar. Üstlerine üstlerine geldi duvarlar… Hücre içinde hücre, insan içinde insan… Sosyal yanın törpülenmesi, moral çöküntüsü, duygusal desteklerin engellenmesi… Özetle mahveden bir yalıtım…

Yıkmak için yalnızlık duvarını ölüme yattılar. Yaşları 19–59 arasında değişen yüzlerce kadın ve erkek, gün be gün sürdürdü açlık grevini… Zaman su gibi akıp geçti. Hem tecrit uygulamaları sürdü hem de direniş. Bir mevsim açlık, birçok mevsime devrildi. Girişimler geri sekti, çözümsüzlük kilitlendi. İlk WKS vakaları Ocak 2001’de görülmeye başlandı. Cengiz Soydaş’ın Mart 2001’de yaşamını yitirmesinin ardından çığ gibi çoğaldı.

Ölüm orucu eylemcileri neler neler yaşamadılar ki. Zorla müdahale için hastanedeki yataklarına zincirlendiler. Zaten cezaevi revirleri yetersizdi. Hastanelerin mahkûm koğuşları da yetersiz kaldı. Örneğin İzmit Devlet Hastanesi’nin bodrum katında açılan yeni bölüme konuldular.

Kelepçeli bileklerinin dahi durduramadığı iradeleriyle takılı serumları dişleriyle parçaladılar. Günü geldi, “slogan atmasınlar, dişleriyle serumu koparmasınlar” diye ağızları bantlandı. Esma Aslanboğan’ın parmakları bandajlandıktan sonra müdahale edildi. “Serumu çıkarmasın” diye. Özlem Türk, Fatma Tokay Köse ve Ali Koç’a serum verebilmek için bileklerini kestiler. Zorla müdahalenin gölgesinde çırpınarak öldüler…

Elazığ doğumluydu Fatma Tokay Köse, 2002’de bu hayata veda etti. 35 yaşında ömrü tükenen 6. ekip üyesi Fatma’nın ablası anlatıyor:
“Ankara Numune Hastanesi Mahkûm Koğuşunda kalan kardeşim Fatma’yı ziyarete gittim. Kardeşimi gördüğümde çırılçıplak soyulmuştu. Üzerindeki çarşaf ve yatağı kusmuk ve kan nedeniyle ıslaktı. Sol eline bir kan torbası bağlıydı. Sağ elinden yeşil bir bezle ranzaya bağlanmıştı. Kolları, damar açmak için delik deşik edilmişti. Sağ kalçasındaki yara tamamen açılmıştı. Bir süreden beri şişmiş olan ayakları zincire vurulmuş, zincir ranzaya bağlanmıştı. Etraf görevli kaynıyordu.”

Ali Koç, 12 Şubat 1971’de Zonguldak’ta doğdu. Maden ocaklarında işçi olarak çalıştı. Zonguldak’ta İşçi Hareketi Gazetesi temsilciliği yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğu yıllarda Dev-Gençli oldu. 1 Mayıs 1989 gösterisine katıldıktan sonra gözaltına alındı ve kısa bir süre tutuklu kaldı. Ali Koç, 1995 yılında Zonguldak’ta tekrar gözaltına alındı ve yeniden cezaevine konuldu. Ölüm orucu eylemine başladı. Hayata Dönüş operasyonunda Bartın Cezaevi’ndeydi. Baskın sırasında yaralandı. Bedeninde 2. ve 3. derece yanıklar oluşmuştu. Yüzde 40 oranında… Pansuman dışında tedavi kabul etmedi. Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Tam 5 ay hastanede kaldı. Muharrem Kurşun anlatıyor:
“Ali, ‘alçaklar bana zorla müdahale ediyorsunuz’ diye bağırıyordu.”
Ali Koç’un refakatçisi annesiydi: “Anne bilincimin kapanmasını bekliyor. Sen her zamanki gibi zamanında girip çık yanıma. Kötü olduğumu onlara belli etme”.
Doktorların müdahale etmekte kararlı olduğunu gören anne Koç isyan ediyordu: “Bırakın Ali’m rahat ölsün, yetmedi mi yaşadıkları… Acı çekmeden ölmesine bile izin vermiyorsunuz, beni odadan bağlamadan çıkaramazsınız. Ali’me ben yanındayken müdahale edemezsiniz”.

Ali Koç’un bilinci kapandığında annesini zorla dışarı çıkarıp müdahale ettiler! Ali Koç’un kalbi durmuştu… Makineye bağlayıp yoğun bakıma aldılar. Ertesi gün Ali Koç’un bilinci yerine geldi. Serumu çekip atarak, hastanenin mahkûm koğuşuna gitmek istediğini söyledi. Annesine seslenmeyi unutmadı: “Yoldaşlarıma söyle… Zorla müdahale ettiler”.
Birkaç gün sonra bilinci yine kapandı. Sonra tekrar zorla müdahale… Doktorlar, Ali Koç’a serumu vermek için damar bulamadılar. Damar ulaşabilmek için Ali Koç’un bilekleri kesildi. Yatak kan içinde kaldı… Buldular sonunda bir damar ve bastılar serumu… Ali Koç, zorla müdahalenin ardından kendine geldiğinde bağıra çağıra hastaneyi birbirine kattı.

Eyleminin 262. günüydü. Ölüm saati yaklaştı. Döndü son kez annesine:
“Anne beni almadan gitme buradan… Cengiz Soydaş gibi onların eline geçmesin cenazem. Çok acı çektin biliyorum, ama sen güçlü bir anasın. Ayakta kalmasını bilirsin. Sen de bu güç olduktan sonra atlar gibi dimdik ayakta öleceksin. Yoldaşlarımı çok seviyorum. Halkımı çok seviyorum”. Öldüğünde genç adam yüzünde bir gülümseme vardı. Hükümlü Ali’nin cezasının bitimine 2 yıl kalmıştı.

Özlem Türk 28 yaşındaydı. Tütünden hayatlarını kazanan çiftçi bir ailenin kızıydı. Mücadele dergisinin Samsun muhabiriyken 1995’te gözaltına alındı. Tutuklanarak Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne gönderildi. 1996 yılı ölüm orucu eylemine katıldı. Hayata Dönüş baskını sırasında Çanakkale Cezaevi bulunan Özlem Türk, daha sonra Kütahya E Tipi Cezaevi’ne nakledildi. Ölüm orucuna 7. ekipte başladı. Durumu kötüleşince 12 Ağustos 2002 günü Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Eyleminin 471. gününde bu hastanede yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine ellerine ve saçına kına yakıldı. Avukatı Zeki Rüzgâr yaşananları aktarıyordu:
“El ve ayaklarından kelepçeleyerek yatağa bağladılar. Bütün gece serum verdiler. Doktoru, bünyenin dayanamayacağı yönünde uyardım ancak müdahale sürdü”Türk Tabipleri Birliği görevlisi “Sırdaş Hekim” Osman Öztürk aktarıyor:

Sağmalcılar Devlet Hastanesi’nden Şişli Etfal Hastanesi’ne sevkedilen Doğan Tokmak’a ölmeden birkaç gün önce su vermeyi kestiler. Tutuklu yakınlarının iddiası buydu. “Bilinci kapansın. Kolay müdahale yapılsın” diye…
30 yaşındaydı Doğan Tokmak, tutuklandıktan 11 gün sonra ölüm orucu eylemi başladı. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde kalan Tokmak, ölüm orucunun 5. ekibinde yer aldı.

“İngiliz Tabipler Birliği’nin yayınladığı ‘ihanete uğrayan tıp’ kitabını okuyorum. Zorla besin vermek için kullanılan yöntemin yüzyılın başından beri değişmediğini anlatıyor. Dişlerin arasına tahta bir blok yerleştiriliyormuş önce. Bu bloğun ortasındaki delikten mideye sokulan bir hortumla gerçekleşiyormuş zorla beslenme. Direnme olursa, ağzı açmak için çelik bir kepçe kullanılıyormuş. Bu esnada boğulma, gıdaların akciğere kaçması, kalp atımında bozukluklar, gastrite bağlı ölümler görülüyormuş. ‘ölüm oruçlarında hükümetler ellerini hekimlerle yıkar’ diyor başka bir yazıda da. Bütün ülkelerde geçerli bir kural galiba”…

Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından “zorla müdahale” yönünde görüş oluşturmadıkları gerekçesiyle sürekli eleştirilen doktorlara birçok ilde davalar açıldı.

Ankara Tabip Odası (ATO) Başkanı Ümit Erkol, hastanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin tamamının yatağa zincirlerle bağlı olduğu gerçeğinin altını çiziyordu: “Bir kısmı çişi ve kakasını altına kaçırıyor. Yeterli refakatçi olmadığı için kirli ve ıslak ortamda kalabiliyorlar. Personel yetersizliği var. Yatağa bağlı oldukları için yaraların açılması söz konusu. Aralıklarla yataktan kaldırılıp yürütülmeleri, pozisyonlarının değiştirilmesi gerekiyor. Refakatçi alınmadan bunun değiştirilmesi mümkün gözükmüyor ya da personel takviyesi yapılması gerekiyor. Ve bir an önce de zincirlerin kaldırılması lazım…”.

Halkın Hukuk Bürosu avukatları, F tipi cezaevlerinde “zorla tedavi”’ operasyonlarının sürdüğünü belirterek, “Ölüm orucundakiler, anestezi yapılarak bayıltıldıktan sonra sakat kalma pahasına tedavi edilmeye çalışılıyor” diyorlardı.

TTB Onur Kurulu’nun dokuz üyesi hakkında açılan dava komediye dönüştü. Dava konusu TTB bildirisi 17 Nisan 2001 tarihli olmasına karşılık, savcılığın ‘intihara ikna’ suçlamasının kanıtı olarak gösterdiği dört ölüm orucu eylemcisinden üçünün, söz konusu bildirinin yayımından önceki tarihlerde yaşamlarını yitirdiği anlaşıldı. Bu durumda TTB yöneticileri, ölüleri intihara ikna etmiş oluyordu.

17 yaşında ölüm orucuna başlayan Ulaş Bütün, zorla müdahaleyi şöyle anlatır: “Serumu çıkartmamam için ellerimden, kollarımdan hatta boynumdan zincirlediler beni… Ancak uzun uğraşlar sonucunda dişlerimle serumu kopartıp attım.”

Zehra Kurtay: “Ben 1. Ölüm Orucu ekibindeydim. 180. günden sonra bana zorla müdahalede bulunulmuş. Şu an geriye dönük olarak 10 yılımı hatırlamıyorum, zorla müdahale ettikleri için de hafıza kaybının yanı sıra, yürüme zorluğu da yaşıyorum…”

Erkan Erdem: “Ölüm Orucu yaptığımı ve müdahaleyi hatırlamıyorum ama direnişimizi hep yanlış anlatıyorlar. Ölüm Orucu gönüllülükle oluyor, sevdiklerimiz ölmesin biz ölelim diyoruz…”

Murat Acar: “Bizi bu hale getirenler, ölüm orucunda direnenler için ‘Sakat bırakalım dışarı çıktıklarında hiçbir şey yapamasınlar.’ diye düşünüyorlar. Şu an aynı çocuk gibiyiz, günübirlik yaşıyoruz, insanlara muhtaç hale getirilmişiz…”

Ölüm orucunda sakat kalan Doktor Metin Günay, tıbbi bilgilerini unutmuştu: “Artık bana şans verseler de hastanın hayatını riske atamam. Hekimlik yapamam”.

“HEP ÇOCUK KALACAKLAR…”

Gençtiler. Kendilerini muhalif hale getiren bilinçlerini yitirdiler. Deneyimleri çalındı. Silindi hafızaları. Çocukturlar artık. Yetişkinler anlamaz, anlayamaz. Onlar kendilerine özgü korkularıyla baş başa kaldılar. Konuşmakta hatta dertlerini anlatmakta güçlük çektiler.

“Anlaşma sağlandı” diye kandırıldılar. Sol görüşlü hastalara kurt işareti yaptırdılar. Faşist marşlar öğretip ardından kahkahalarla güldüler. Bilinçliyken pop ve arabesk müzikten itinayla kaçanlar, artık televizyondan duydukları her türlü nameyi, papağanlar gibi kaydedip, tekrar ederler. Maç tezahüratı yaparlar, yıllarca attıkları siyasi sloganları unutup.

Tekirdağ Kadınlar Koğuşu’nda kalan Semra Askeri, 1987 yılına döndü. Zorla müdahale denilen lanetli zaman makinesiyle… Yakınlarını, dostlarını, arkadaşlarını hatırlamıyordu. Mücadelesini, cezaevini ve açlık grevini de. Gaziantep Cezaevi’nde yattığını düşündüğü ağabeyi Kemal Askeri’ye mektup yolladı. Oysa Kemal Askeri yıllar önce ölmüştü.

Doğan Karataştan sayıklıyordu “Ölüyorum. Beni köye götürün. Başımda davullar çalın.” Deniz Yıldız, annesine seslendi: “Hafta sonu pikniğe gideceğiz. Unutma sakın.” Sinir krizleri geçirip çığlıklar atan Havva Doğan, oyuncak bebek istiyordu. Yatağa bağlı durumdaydı Atilla Selçuk, “Baba, eve gidelim” diye ağlıyordu, iyice çocuklaşan Mehmez Zincir ise ağrıyan ayağı için…

Erdal Gökoğlu’nun aklında Ulucanlar Cezaevi’nde yaşanan olaylar kalmıştı. Başka hiçbir şey anımsayamıyordu. Barış Kaya yedi yaşındaydı artık. Ufuk Yeniocak ise belki üç, belki dört. Hakan Baran son 17 yılını hatırlamıyordu. Eyüp Kendir, yeniden ailesiyle tanıştı. Yakınlarını tanımayan Ayhan Koç “Ben yabancılarla konuşmam” diye tutturdu. Birçokları gibi…

Kendisini İmam Hatip Lisesi’nde sanan Ersin Eroğlu, ısrarla dua sureleri istiyordu, “7 aydır açsın ağabey” diyen kardeşine de “İnsan bu kadar süre aç kalamaz” sözleriyle tepki gösteriyordu. Erdal Doğan’ın altı bezleniyordu. İsmet Sınağ, görüşe gelenlerin ve aile üyelerinin isimlerini not ediyordu. Başak Otlu, denizaltıda yaşadığını sanıyordu. Haydar Baran, bisküviyi ve sütü reddetmiyordu ancak kendisini ölüm orucunda sandığından serum takılmasını kabul etmiyordu. Durumu izah etmeye çalışan ailesine ve doktorlara ise kızıyordu.

Barış Kaya, Eylem Yeşilbaş ve Hatice Yazgan birlikte oynuyorlardı. Parkta değil, mahkûm koğuşunda. Hastanedeki her türlü tıbbi alet oyuncaktı onlar için. Hatta ölüm orucu eylemcisi Orhan Gül taburcu olduktan sonra çok ağladı Barış Kaya. Çünkü onunla ilgilenen arkadaşı gitmişti.

Celal Gezer ve Yılmaz Karataş’ın not defterleri sürekli yanlarındaydı… Mehmet Şahin, eşi ve 2 çocuğu olduğunu öğrenince kulaklarına inanamadı. 24 yaşındaki Murat Ertekin “cezaevine girmeden önce kendime ait bir otomobilim varmış ve ben onu kullanabiliyormuşum” diyordu.
Mehmet Şahin ise eşi ve iki çocuğu olduğunu öğrendiğinde şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı.
Atılcan Saday, lise ikinci sınıf öğrencisiyken tutuklandı. Bundan 10 yıl önceydi, esaret 16 yaşında bir çocuğa neyi hissettirirse onu hissetti. Cezaevinde bitirdi liseyi, okuma azmi inanılmazdı. Yetmedi, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazandı. F tipi cezaevleri gündemdeydi. O, üniversiteye değil tecrit altında “yavaş yavaş ölmemek için” ölüm orucuna girdi. Hayata Dönüş sırasında Ceyhan Cezaevi’ndeydi Atılcan Saday… Kanlı baskından ağır yaralı kurtulabildi. Annesi Fadime Saday haykırıyordu; “Devletin gözü aydın, bize sakat bir çocuk bıraktı!”
Tam iyileşmeden apar topar Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedilince eyleme devam kararı aldı. Bir süre sonra durumu ağırlaştı ve tekrar hastaneye kaldırıldı. Bilinci kapanınca müdahale edildi. Sonuç; Yine bir hafıza yitimi dramı… Arkadaşına ‘Biz Ceyhan’da mıyız?’ diye soran, deprem nedeniyle hastaneye kaldırıldığını sanan genç adam, kendisine ölüm orucunda 100 günü aştığı söylendiğinde, “O kadar gün aç kalınır mı, yalan bu” diye tepki veriyordu.

Atılcan Saday’dan yalnızlık şiiri;

/bozkırın ortasında/ tam ortasında, alıç ağacı// yaşar/ bir başına/ susarak// dal uçlarında bir kamaşma/ eski sevinç, kırgın heves, ince hasret// yaşar/ içten içe/ tutuşarak// aklında orman sesi/ gönlünde saka kuşu/ çoktan kururdu, eğer/ yaşamaktan vazgeçseydi// yaşar/ senelerce/ dayanarak// dalında üç yemişi/ biri toprağa/ biri rüzgâra/ biri sakaya// yaşar/ bile isteye/ aldanarak.

Müziğe ve sanata tutkun inşaat mühendisi adayı Barış Yıldırım ile konservatuar öğrencisi Ümit Kanlı da ölüm orucuna girdiler. Ümit Kanlı’nın ailesine yazdığı mektuptan;

“Sevgili annem, sevgili babam; sizleri çokça kırdım, üzdüm. İstemediğiniz şeyleri yaptım. Ama inanın sizi çok sevdim. Bugün hücrelere karşı ölümü tercih etmişsem, bir yönü de karşınıza boynu bükük çıkmamak içindir. Bunca yıl emek verdiniz bana, büyüttünüz. Onurlu, namuslu, adaletli bir yaşam yolu gösterdiniz. Ben nasıl size ayaklarımla hücreye gittim, teslim oldum diyebilirim? Karşınıza nasıl çıkarım? Okudum, gerçekleri daha çok öğrendim. Öğrendim susmadım, susamadım. Daha onurlu, namuslu, dürüst bir yaşam varken bunu görmezden gelemedim. Bunların bedeli ağır oldu. İşkence gördüm, 12 yıl ceza aldım. Yetmedi, hapishanede zulüm sürdü. Önümde daha koca bir ömür var belki ama onu isteğince yaşayamadıktan sonra bu ömür niye ki? Sizi seviyorum ve size güveniyorum. Siz de bana inanın, güvenin.”

Ümit Kanlı’nın annesi Gülter Kanlı üzgündü ama yine de hak veriyordu oğluna; “Bana canlı canlı veda etti. Yüreğim parçalanıyor ama beni hep ayakta, gülerken görmesi gerektiğini biliyorum. Ona ‘öl’ demiyorum ama nasıl ‘hücreye gir, işkenceyle ölüme git’ derim? Biz hep ona doğru bildiğini savunmayı öğrettik, şimdi aksini yapmasını isteyemem.”

Gülter Kanlı, şiir ile seslendi Ümit’ine;

Şiir yazdım ağıt yaktım adına
Duyamadın oğul teller kapalı
Can verirdim bir tek nefes kokuna
Saramadım oğul kollar kapalı

Gün bayram olurdu yanımda olsan
Bir gülücük bir tek çiçekle gelsen
Seni sarsam sana canımı versem
Gelemedin oğul yollar kapalı

Sen suç işlemedin cana kıymadın
İnsanları sevdin asla kırmadın
Türküler söyledin zeybek oynadın
Koymadılar oğul diller kapalı

Mahkemeler hapishane yetmedi
Aylar yıllar saya saya bitmedi
Hücre derler buna aklım yetmedi
Dua etsem gayrı eller kapalı

Cezaevi ölüm evi olanda
Hücre diye yüreğimiz yananda
İnan oğul artık sabrım kalmadı
Ölüme giderim gözüm kapalı

Barış Yıldırım Bergama Cezaevi operasyonunu anlatıyor; “Bütün defterlerim, şiir dosyalarım, müzik notaları, tiyatro oyunları, en kötüsü de başka hiçbir yerde kopyası olmayan yüzlerce ezgi-ezgi parçası ve şiir çalışması yandı. Koğuşları yakıp yıkanlar, insanları gaza boğanlar bir de bunu yapmış oldular. Sağlık olsun. Her şeyin yenisini yaparız, üretiriz.”

Atılcan, Barış, Ümit ve niceleri bellek mağdurları arasındaki yerlerini aldılar…

“DİKKAT BU BİR DRAMDIR…”

Gelelim Havva ve Ali Ekber Doğan çiftine… Çok trajik bir öykünün kahramanı olan Havva ve Ali, 1996 yılında Malatya Cezaevi’nde evlenirler. Demir parmaklıklar arkasında ve dört duvar arasında nikâhları kıyılır ve koğuşlarına geri dönerler. Ali için erkekler koğuşunda, Havva için ise kadınlar koğuşunda düğün töreni tertiplenir. Aynı havayı soluyacak kadar yakındılar belki ama yine de yıllarca birbirlerini göremediler. Aşklarını, umutlarını, geleceğe dair planlarını yazdılar karşılıklı… Özlem sürekli büyüdü. Mektuplar hasreti ne derece dindirebilir ki…

19 Aralık baskınının ardından Ali, Ankara Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Havva ise Malatya’da kaldı. Ölüm orucu eylemcisi Ali bir süre sonra durumu ağırlaşınca Ankara’da hastaneye kaldırıldı. Ölüm orucu direnişçisi Endercan Yıldız yanı başında yaşamını yitirdi. Zamanla Ali geri dönülmez bir noktaya geldi, hafızasını kaybetti. Kocası gibi Havva da ölüm orucuna yattı. Malatya Cezaevi’nde eylemini sürdüren Havva’nın da sağlığı kötüleşti. Hayati tehlike baş gösterince genç kadın, eşinin bulunduğu başkente nakledildi.

Ali Ekber Doğan’ın kardeşi Zeynep Doğan Ankara’daki iki hastane arasında mekik dokuyordu: “Havva’yı cezaevinde tanıdım. 20 yaşındaydı, hayat doluydu. Şimdi bir çocuktan farksız… Beni ve ağabeyimi hatırlamıyor. Hafızası kısmen silinmiş. Yıllar önce yaşamını yitiren babasını soruyor. Babasının içeri alınmadığını, kapıda bekletildiğini sanıyor. Çikolatasının ve bisküvisinin çalındığını söylemesine karşın ortada ne bisküvi var ne de çikolata. Serumla ve sıvıyla yaşıyor zaten. Bazen refakatçisine karşı saldırganlaşıyor. Ağabeyimin ise bilinci kapandı, artık sesimizi duymuyor.”

Ali’nin babası Hıdır Doğan, oğlu ve gelininin durumunu görünce felç geçirir. Çiftin yakınları “Düğünlerini göremedik, şimdi ölümlerini seyrediyoruz” diye gözyaşı döküyordu. Ali ve Havva, tahliye edilince Tunceli Hozat’a gittiler. Ali Ekber’in köyüne… Karıkoca tekrar buluşmuştu. Ancak bu bir vuslat değildi. Birbirini tanımayan iki çocuktu onlar…

MUCİZE TEDAVİ…

“Keçi sakal bırakmak iyileşme belirtisidir”

12 Eylül sonrası gördüğü işkence sonucu bel fıtığı olan, akciğer ve karaciğerinde ise kist bulunan Turan Talay, ilegal bir örgütlenmenin Erzincan sorumlusu olduğu iddiasıyla hüküm giydi. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı, 24 Ekim 2002 günü Talay hakkında “Korsakoff Sendromu teşhisiyle cezasının ertelenmesi” kararını verdi. Ancak hükümlü olduğu gerekçesiyle cezaevinden çıkamayan Talay için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) devreye girdi ve alınan 6 aylık raporun dolmasına 12 gün kala serbest bırakıldı. Adli Tıp Kurumu, tedavi için Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı’na (TOHAV) gidip gelen Talay için avukatlarının tekrar başvurması üzerine Haziran 2003’te verdiği raporda, Talay’da saptanan WKS’nin organik bir akıl hastalığı olduğunu, cezasının ertelenmesinin uygun bulunduğunu bildirdi. Şişli Etfal Hastanesi’nden yüzde 80’lik iş göremez raporu alan Talay ile ilgili olarak, kurumlar arasında “kocama olmadığı” ve “ölüm orucuna katılıp katılmadığı” belirlenemediği gerekçesiyle sorunlar çıktı.
Adli Tıp Kurumu’nun 15 Aralık 2003 günlü raporu ise Talay’ın avukatlarının tepkisini çekti. Aynı kurum ve aynı doktorlar, “Kitap okuyup tartışabilen, kıyafeti ve tıraşı düzgün olan, keçi sakal da bırakan” Talay hakkında 6 ay sonra “sürekli hastalık ve kocama hali” olmadığı gerekçesiyle yeni bir rapor verdi. Talay, hakkındaki ikinci sağlıklı raporu nedeniyle Kandıra F Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

“BABA DEĞİLİM, ROBOT GİBİYİM…”

Hafızasını yitirdiği için kendisini ölüm orucunda sanan genç hükümlü Serkan Aydoğan’ın babası İsmail Aydoğan, “Oğlum eylemini tüm uyarılarımıza karşın sürdürüyor. Tıbbi müdahaleyi de kabul etmeyen Serkan’ın durumu iyice ağırlaştı. Böyle giderse 10 güne kalmadan onu kaybedeceğim” diyordu. Aydoğan, İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı’nın WKS tanısından 24 gün sonra Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nca verilen “Cezasını çekebilir” raporu üzerine cezaevine konuldu. Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tutulan Serkan’ın cezasının ertelenmesi istemiyle Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuran avukat Mihriban Kırdök “Müvekkilim kaldığı koğuştaki arkadaşlarını ‘Sigaramı aldınız, saatimi aldınız’ diye itham ediyor. Hatta zaman zaman kaldığı yerin cezaevi olduğunu hatırlamayıp her sabah uyandığında diğer sanıklara ‘Babam nerede’ diye soruyor. Koğuştaki dolabının, tuvaletinin yerini bulamayan müvekkilim, zaman ve mekânı karıştırıyor” diye konuşuyordu.
Serkan Aydoğan’ın Avcılar’da oturan ve pazarcılık yapan babası İsmail Aydoğan “İşe giderken kaybolmasın diye oğlumu da götürüyordum. Serkan hiçbir şey hatırlamıyor. Dağ gibi oğlum, 5 yaşındaki bir çocuk gibi artık. Bense bir baba değilim, robot gibiyim” diyordu. Oğlunun tutuklandıktan sonra İzmit Devlet Hastanesi’nin “mahkûm koğuşuna” kaldırıldığını vurgulayan baba şunları söylüyordu:
“Cezaevi’nde demir kapıları, ranzaları görünce kendisini 2000 yılında sanmış. Serkan’da ‘Cezaevine giren herkes ölüm orucu yapar’ gibi bir düşünce oluşmuş. Ölüm orucuna devam ettiğini sanıyor. Benim ve avukatlarının, ‘eylemi bırakması’ yönündeki telkinlerimizi de dinlemiyor.”

“20 KİLOLUK YAŞAMLAR…”

Hafızasını yitirdiği için tahliye edilen hükümlü Necati Önder, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’ndan alınan 3 tane “sürekli hastalık” raporuna karşın “Postravmatik stres bozukluğu” tanısıyla 2 yıl tedavi gördüğü Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin verdiği karar doğrultusunda yeniden Sincan F tipi Cezaevi’ne gönderildi. Necati Önder’in 80 yaşındaki babası Süllü Önder, cezaevinden oğlunun tabutunu almak istemediğini belirterek, “Ben bir kez Necati’min tabutunu alacak oldum. Yavrumu 20 kiloyla verdiler ellerime… Şimdi hasta olmasına karşın tekrar cezaevinde ve ben bir kez daha bu acıya dayanamam” diyordu. “Hayata Dönüş Operasyonu” sonrasında Ceyhan Cezaevi’nden Sincan F tipi Cezaevi’ne sevk edilen Necati Önder, ölüm orucu 6. ekip üyesi olarak başladığı eylem sonrasında Wernicke Korsakoff Sendromu’na yakalandı. Önder, Ocak 2002 tarihinde “ileri derecede beslenme yetersizliği” tanısıyla serbest bırakıldı ve ailesinin yardımıyla dışarıda tedavi görmeye başladı. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi gören Önder, güvenlik güçleri tarafından “canlı bomba” iddiasıyla aranmaya başladı. Önder, Adli Tıp Kurumu’nun kararları, İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’nin testleri ve Osmaniye Devlet Hastanesi’nden alınan yüzde 60’lık iş göremez raporuna karşılık Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin “diğerlerinden farklı kararıyla” tutuklanarak tekrar cezaevine konuldu. Osmaniye’de oturan baba Süllü Önder, “10 çocuğumdan ikisi cezaevinde… Necati dışarıdayken sürekli Bakırköy Akıl Hastanesi nevroz bölümünde yattı. Günde 5 veya 6 kez nöbet geçiriyordu. Kafasını duvarlara vuruyordu. Oğlum bizim yanımızdayken bile kendine bakamıyordu. Şimdi cezaevinde tek başına ne yapar. Oğlumu bir an önce Adli Tıp Kurumu’na sevk etsinler” diyordu.

Kandıra F Tipi Cezaevi’nde kalan İrfan Aslan, ölüm orucu eylemi sonucu WKS’ye yakalandı. Adli Tıp Kurumu’ndan cezaevinde kalamayacağı yönünde rapor verilmesine karşın tahliye edilmeyen kişilerden biriydi. Örneğin Taylan Baltacı, maç ve dizi izleyebiliyor gerekçesiyle tahliye edilmemişti. Ölüm orucu direnişçileri Cem Yıldız ve Yaşar Yağan ise aftan yararlanmalarına karşın “kamu malına zarar vermek” iddiasıyla serbest kalamadılar. Tedavi amacıyla 6 ay süreyle tahliye edilen 16 mahkûm ise Hayata Dönüş Operasyonu nedeniyle tutuklandıkları için dışarı çıkamadılar.

İşkence nedeniyle sol bacağı sakat kalan Bekir Şimşek hücresinde koltuk değnekleriyle dolaşır ve ölüm orucu nedeniyle son altı yılını anımsamaz. Hakan Koluaçık’la birlikte Küçükarmutlu’da yaşananları protesto etmek için kendilerini yakma girişiminde bulunan Bekir Şimşek, Adli Tıp Kurumu’nun raporuna karşın mahkeme tarafından tahliye edilemez. Kendisine bakamayacak durumdaki Tekin Yıldız da inadına hücrede tutulur. Adli Tıp Kurumu’nun altı kez Korsakoff raporu verdiği Mustafa Gök de… Kemal Yarar, DGM tarafından tehlikeli kişiliği ortadan kalkmadığı için serbest bırakılmadı. Çanakkale’deki Hayata Dönüş Davası’nda yargılanan yedi tutuklu tam dört yıl sonra tahliye edilebildiler.

WKS kurbanı Tamer Tuncer, Hayata Dönüş’ün ardından Gebze Cezaevi’nden Kandıra F Tipi Hapishanesi’ne sevkedildi. Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” raporuna karşın adalet peşini bırakmadı. Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi heyeti talimatla İzmit Devlet Hastanesi’nde yatan Tamer Tuncer’e son sözünü sordu. O, kendini ifade edemiyor, yargılamayı ve sorguyu hatırlamıyordu. Tutanaklara geçti. Ve İstanbul 3 No’lu DGM, Tuncer’e idam cezası verdi.

Dışarı çıkabilenler göz hapsine alındı. 1 Mayıs mitingine katılan Deniz Yıldız’ın koluna kırmızı kurdele takması, Gülten Özdemir ve Sakine Ögeyik’in ellerinde cep telefonu olması, Özkan Güzel’in kırmızı flama taşıması, H. Fevzi Tekin’in Parkorman’daki Grup Yorum konserine gidip, ön sıralarda oturması medyanın feryat figan etmesine neden oldu. Halay çekmek, gösteriye katılmak… Sağlıklı olma belirtisiydi. Hasta dediğin evde otururdu. Mantık buydu. Polis ise Adli Tıp Kurumu’nu sürekli suçladı, “Niye serbest kalmaları yönünde raporlar veriyorsunuz?” diyerek…

Sürekli hastalığı bulunduğuna karar verdikleri hükümlüleri dünya tıp otoritelerinin dahi bilmediği “mucize tedavi” yöntemiyle iyileştiren Adli Tıp Kurumu skandalına AB ve onun kurumları da tepki gösterdi. Hafızalarını yitirdikleri için tahliye edilen hastalardan 351’i birden “iyileşerek” tekrar cezaevine girdi! Ulucanlar Cezaevi baskınında yaralanan ölüm orucu eylemcisi Başak Otlu ile hafızalarını yitiren Tuncay Bozkurt, Leyla Kizir iyileştikleri gerekçesiyle cezaevine konuldular ya da aranır duruma düştüler.

Wernicke Korsakoff Sendromu’na yakalanan tutukluların cezaevine gönderilmesiyle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM); Bekir Balyemez ve Sinan Eren hakkında tedbir kararı aldı. Adli Tıp Kurumu, verdiği çelişkili raporlar nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM)ilerleme raporunda “güvenilmez” bulundu. AİHM, Adli Tıp Kurumu yerine tarafsız ve bilimsel raporlar verecek bağımsız sağlık kuruluşlarından rapor istedi. Avrupa Birliği Komisyonu raporunda da Adli Tıp Kurumu’nun kökten düzeltilmesi istendi. İstanbul Tabip Odası ise, raporlarda imzaları bulunan 6 doktor hakkında soruşturma açtı. AİHM, F tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla, WKS’ye yakalanan dört tutuklu için Türkiye’yi toplam 22 bin avro maddi tazminat ödemeye mahkûm etti.

F TİPİ HASTANE…

Eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, 6 Şubat 1998 günü yaptığı konuşmada, “Cezaevlerindeki tutuklulardan 25 bin 149’u hasta ve tedavi görüyor” diyerek cezaevlerinde kalan her 2 kişiden birinin hasta olduğunu söylüyordu.

Düşte sınır yok
Türküsüz düş yok
Uykunun kederli bir vakti
Ölüm dumanı salmış havaya
Hava ki güneş açar
Hava ki maviliğinde
Sınırsızca kuşlar kanat çırpar
Havada kuru ayaz
Havada kan
Havada sıkılı yumruk
Havada zaferin asılı sesi var.

Murat Dil

Hasta ve yatalak halde tahliye edilenler, cezaevinde veya serbest kaldıktan bir süre sonra hayatlarından olanların öyküsüdür bu… 1996 ölüm orucu eylemcisi kanser hastası Erkut Direkçi sonra Ümit Doğan Gönül, Murat Dil, Kalender Kayapınar, Polat İyit, Engin Huylu, 9 çocuk annesi Hanım Baran, Uğur Gürdoğan, M. Salih Çelikpençe, ibrahim Malgir, Osman Daş, Serpil Yılmaz, İhsan Biç, Abdülkadir Yılmaz, Mehmet Nuri Altığ, Necmi Akgün, Engin Huysuz, Mehmet Kurnaz, Rıfat Özman, Cumali Başaran, Osman Aslan… Cezaevinde hastalıktan ölenlerin sayısı o kadar çoktur ki… Gaziantep Araban Kapalı Cezaevi’nde kalan gazeteci Çetin Güneş, 1999 yılında açlık grevinin etkileri sonucu öldü. Güneş 1996 yılındaki ölüm orucu eylemine katılmış, ölümcül bir kalp rahatsızlığına yakalanmıştı.

Günümüzde de değişen bir şey yok. F tipi cezaevlerinde kalan mahkûmların birçoğunda gözlerde bozukluk, dengeyi sağlayamama, saç-deri dökülmeleri, ağız ve vücutta yaralar, ödem, kireçlenme, gibi fiziksel rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. F tipi cezaevlerinde şeker hastalığı, hidrosefali, hepatit B, kemik erimesi, sara (epilepsi), vertigo (baş dönmesi), damar tıkanıklıkları, bel ve boyun fıtığı, akciğer yetersizliği gibi birçok hastalıkla boğuşan tutuklu ve hükümlülerin tedavi sürecinde de olumsuzluklar yaşanıyor. Mahkûmların en büyük şikâyeti ise kelepçeli muayeneler. Doktor kontrolüne kelepçesiz çıkmak isteyen tutuklu ve hükümlüler, hastalıklarına teşhis bile konulamadan hücrelerine geri dönmek zorunda kalıyorlar.

“BAŞKALARININ BABASI ÖLMESİN”

Salih Sevinel 40 yaşındaydı. Üç çocuk babasıydı. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde “ihmal” sonucu yaşamını yitirdiği öne sürüldü. Salih Sevinel’in oğlu Mehmet Sevinel, babasının tecrit uygulamaların 116. kurbanı olduğunu vurgulayarak, “Bugün babam öldü. Yarın başkalarının babası ölebilir” diyordu. Metin Sevinel, kalp krizi geçirdiği açıklanan Salih Sevinel’in, hastaneye sevkedilmediğini ve muayene edilmediğini belirtiyordu. Babasını hiç ummadıkları bir anda yitirdiğini söyleyen kızı Sakine Sevinel “Ailemizde ve yakınlarımız arasında kalbinde sorun bulunan olamamasına karşın sapasağlam babam ‘gizli kalp kriziyle’ ölmüş. Babam öldükten sonra bütün cezaevi doktorun verdiği reçetenin peşine düşmüş bulamayınca hücre arkadaşlarına disiplin cezası vermişler. Babamı hastaneye sevketmeyen, muayene etmeden ilaç veren doktor ise o günden bu yana kayıp… Yerine başka bir hekim getirildi.” şeklinde konuşuyordu. Tekin Tangün, aynı cezaevinde kalan Salih Sevinel’in ölümüyle ilgili olarak şu iddialarda bulundu:
“Cezaevindeki yüzlerce tutuklu, son 3 aydır tedavilerin engellenmesi ve doktorların ilgisizliği nedeniyle idareyi dilekçe yağmuruna tuttular. Salih Sevinel arkadaşlarının çabaları sonucunda revire çıktı. Doktor, şiddetli ağrılardan yakınan hastayı muayene etmediği gibi hastaneye de sevketmedi. Sadece Sevinel’e ağrı kesici bir iğne yapıp, üç tane kas gevşetici hap verip hücresine yolladı. Dinlenmek ve ısınmak için yatağına uzanan Sevinel bir süre sonra arkadaşları tarafından baygın bulundu. Tekrar götürüldüğü revirde can verdi.”

Salih Sevinel’den üç mektup aldım. Son mektup Sevinel yaşamını yitirmeden birkaç gün önce bana ulaştı:
“Ben altı nüfusa bakmakla yükümlü bir babayım. Bir buçuk yıldır her anı işkence olan tecrit altında tutuluyorum. İnsan sesine, sohbetine hasret, yalnızlık boğuyor. Sanki bir kuyudayım. Size yazıyorum. Ama elinize geçecek mi bilemiyorum. Yinede sesimi sesimizi bir yerlere ulaştırma umuduyla yazıyorum… Ve yaşadıklarımızı yazıp bir gün okurlarınızla paylaşırsınız umuduyla… Çokça anlattık size bu hücreleri, ‘hücreler soğuktur, hücreler insanın sosyal varlık olduğunun inkârıdır’ dedik. Demeye devam ediyoruz. Türk Ceza Kanunu ve Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun tasarısı tecridi daha da ağırlaştıracaktır. Geç kalmadan Nazi kamplarına çevrilen F tipi cezaevlerine karşı çıkalım.”
Tutuklu yakınlarının cezaevi önünde gerçekleştirdiği Salih Sevinel’in ölümünü protesto gösterisine müdahale edildi. 45 kişi dövülerek gözaltına alındı. Sevinel’in ölümünü kınamak için cezaevinde kapılara vurma eylemi yapıldı. Tek kişilik hücrede kalan Alaattin Öğet’e kapı kilidi kırıldığı gerekçesiyle iki ay mektup ve görüş yasağı verildi.

“İÇ ACITAN BİR ÖLÜM”

Kan kanseri (lösemi) olmasına karşın F tipi cezaevinden bırakılmayan siyasi tutuklu Ali Şahin, 24 yaşında yaşama veda etti. “Hayata Dönüş” Operasyonu sırasında yaralanan Şahin, sevkedildiği Tekirdağ F tipi Cezaevi’nde 8. ekip üyesi olarak ölüm orucuna başladı. Lösemi olduğunun anlaşılması üzerine 2002 yılında ölüm orucunu bırakan Ali Şahin cezaevi koşullarında tedavi olmaya çabaladı. Durumunun ağırlaşması üzerine Tekirdağ F tipi Cezaevi’nden Bayrampaşa Özel Tip Cezaevine gönderilen Şahin genç yaşta hayatını kaybetti. Zile M Tipi Cezaevi’nde tutulan 71 yaşındaki hükümlü Mehmet Yurdakul’a ise akciğer kanseri olmasına karşın Ankara Numune Hastanesi tarafından “sağlam” raporu verildi. Yurdakul, rapordan 2 ay sonra yaşamını yitirdi. Sincan F Tipi Cezaevi’nde yatan Tahsin Korkmaz zamanında tedavi edilmediği için 12 Şubat 2005 günü hayatını kaybetti. Hıdır Demir 22 yaşındaydı. Sincan F Tipi Cezaevi’nden tahliyesine 6 ay vardı. Verem teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Tedavisi yapılamadı. Öldü. TKP(ML) davası tutuklularından Mustafa Coşkun, Ankara Numune Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Tunceli’nin Ovacık ilçesi Cevizlidere Köyü’nde 1970 yılında doğan Mustafa Coşkun, Hayata Dönüş operasyonundan bir süre önce tutuklanmıştı. Malatya Cezaevi’nden Ermenek Cezaevi’ne sevkedilen Coşkun, yanlış tedavi sonucu hayatını kaybetti. Tutuklu yakınları, İzmir Kırıklar 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olduğu için tek kişilik hücrede tutulan Bayram Kaymaz’ın cezaevi revir doktoru tarafından yapılan yanlış iğne sonucu felç kaldığını öne sürdü. Aileler, hastaneye kaldırılan Kaymaz’ın felçli ayaklarına zincir vurulduğunu ve kısa süren tedavinin ardından tekrar hücresine atıldığını iddia etti.

“SEVİYORUM SENİ HAYAT”

Şiiriyle tutunuyor Erol Zavar hayata, daha doğrusu, şiirle meydan okuyor ölüme… “…Hani filmin en güzel sahnesinde/sinemadan çıkar gibi/hayattan çıkıp gidemem(…)/Bunca mazeretim varken/ yaşama dair,/ ölümü aklımdan bile geçirmem/ seviyorum seni hayat/tüm kötü sürprizlerini de…”

Tam altı yıldır tecrit koşullarında kansere karşı direniyor Erol Zavar… Yukarıdaki dizeler, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin mahkûm koğuşunda yazdığı “Ölümü Ektim Randevu Yerinde-Beklemekten Ağaç Olsun” adlı şiirinden… Zavar’ın cezaevinde olma nedeni, sosyalist bir derginin sahibi ve sorumlu yazıişleri müdürü olması. Müebbet hapis cezasına çarptırıldı ama Zavar hastalığına rağmen umudunu hiç yitirmedi, şiirler yazdı, şiirler biriktirdi ve bir kitap yaptı. Cadde Yayınları’ndan çıkan kitabın adı, “Ölümü Ektim Randevu Yerinde”…

Zonguldak doğumlu Erol Zavar, 39 yaşında ve iki çocuk babası. 1999 yılında mesane kanserine yakalandı. 14 Ocak 2001 tarihinde Ankara’da Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından gözaltına alındı. İşkence gördü. Üç günlük gözaltı süresinde iki kez hastaneye kaldırıldı… 17 Ocak 2001 tarihinde çıkartıldığı Ankara DGM tarafından tutuklandı. Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ne gönderildi… Mayıs 2002 tarihinden itibaren Tekirdağ F Tipi, Edirne F Tipi ve hastaneler arasında mekik dokudu. En son ailesinin bulunduğu Ankara’daki Sincan F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.

Kızı Özgecan, kansere yakalandığı yıl doğdu, şimdi 7 yaşında. Oğlu Özgür Deniz ise beş yaşında, babası cezaevindeyken doğdu. Erol Zavar, kucaklayamadığı oğluna şiir yazdı: “Yabancı bir dünyaya merhaba derken/Benim için çok geçti/Senin için erken/ Vakitlerimiz uymadı bir türlü…/Senin yanında bütün sevgilerim/Evimizin erkeği/Hoş geldin”.
Erol Zavar, donanımlı bir hastanede yatarak tedavi olması gerekirken hücrede tutuluyor. Gerekçe Adli Tıp Kurumu’nun verdiği “hastane koşullarında tedavisi mümkün” raporu… Zavar, bugüne dek dokuz kez ameliyat oldu, bedeninden 35 kanserli ur alındı. Sevklerde saldırıya uğradı, dövüldü, taciz edildi. Küfür ve hakarete maruz kaldı. Yetmedi, ameliyat çıkışı yatağına kelepçelendi. Eşi Elif Zavar’ın öncülüğünde kurulan “Erol Zavar’a Yaşama Hakkı Koordinasyonu”, 10 bin imza toplamaktan gösteriler düzenlemeye, suç duyurularından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısını aşındırmaya uzun soluklu bir mücadele yürütüyor. Kampanyanın adı “Bu Işık Sönmesin”. Vurgu yapılan cümle ise “Tecrit öldürür, dayanışma yaşatır”, çünkü Zavar, hastalığıyla, ancak cezaevindeki arkadaşlarının yardım ve destekleriyle baş edebiliyor. Uluslararası İnsan Hakları Dernekleri Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Akın Birdal, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı da, hastalık terminal (geri dönüşsüz) evreye ulaşmadan Zavar’ın tahliye edilmesi gerektiğini savunuyorlar. Zavar ölüme direniyor, ama tecrit ve cezaevi koşulları buna ne kadar izin verir, bilinmiyor! Oysa Zavar yaşamak ve şiir yazmak istiyor…

Ölümü Ektim Randevu Yerinde
Beklemekten Ağaç Olsun

Zembereği boşalmış sözcüklerin
Akreple yelkovan öpüşüyor onikide
Bütün ziller vaktinde vuruyor,
tembellik edip gitmeyeceğim
Kusura bakma ölüm
Bugün de gecikeceğim

Sessizlik çökmüş kentin sokaklarına
Martılar uykuya dalmış
Kar bütün izlerini örtmeye hazır
Randevularımıza sadığımdır sektirmem saatini
ama bu sefer tembelliğim tuttu,
ölüm daha çok beklersin beni…

Şimdi kış
ölümün vaktidir derler
ve tecrübelerimden bilirim
kışın ölene söverler.
Kusura bakma ölüm
ben ardımdan sövdürmem.
Bu randevuya asla gelmem.

Bu şiirin içinden tren de geçebilir
Uçak da
Vapur da
Bütün teknolojik ölüm aletleri de
ama hiç birine binmeyeceğim
Kusura bakma ölüm
Gelmeyeceğim

Gelecek öyle uçsuz bucaksız duruyor ki
Ve ben ne olacağını merak ederken
hani filmin en güzel sahnesinde
sinemadan çıkar gibi
hayattan çıkıp gidemem
Kusura bakma ölüm
Adın çok soğuk gelemem
Bunca mazeretim varken
yaşama dair,
ölümü aklımdan bile geçirmem
Seviyorum seni hayat
tüm kötü sürprizlerini de…

Erol Zavar

17 Şubat 2004
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
6 Numaralı Mahkûm Koğuşu.

HAYATA SARILMAK…

“Yürek hiçbir zaman tarafsız değildir.”

Shafesbury

Kâh koltuk değnekleriyle kâh tekerlekli sandalyeyle çıktılar cezaevlerinden. Ya da sedyeyle… Hatta hafızalarını yitirenler, ailelerinden habersiz serbest bırakılınca hapishane önünde kaybolma tehlikesi yaşadılar…

Sevgi ve yaşam evlerinde, tekrar tutunmaya çalıştılar hayata. Sevdiği yemeği unutanlar. Sonra kuru fasulyeyi, karnıyarığı, yaprak sarmayı, kebabı özleyenler… Biri anasının püresini özler, diğeri böreğin her çeşidini… Bebeler gibi bisküvi, süt ve püreyle beslendiler. Dambıllarla eriyip giden kaslarını güçlendirmeye çalıştılar. Eski resimlere bakarak hatırlamayı denediler. Akşam sakladıkları eşyaları gündüz bulmaya çabalayarak, bulmaca çözerek, kelime bulma ve türetme oyunları oynayarak, her şey için not (akıl defteri demek daha mantıklı olur) tutarak ve özledikleriyle birlikte, bir arada kalarak, yaşama içten bir “merhaba” diyebildiler.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) yardımlarını unutmadıklarını söyleyen eski eylemciler, Koşuyolu’nda açılan ve iki hafta sonra Üsküdar Kaymakamlığı’nın emriyle mühürlenen “Sevgi Özel Rehabilitasyon Merkezi”nin kapatılmasına ise anlam veremediler.

Hafızalarını yitirenlere sohbet ediyoruz. “Tedaviyi kabul ettiler, haberleri çıktı gazetelerde sık sık. O esnada ölüm orucunu dahi bilmeyen bir insan kabul edip etmemeyi nereden bilebilirdi ki.” diye tepki gösteriyorlar.

Biri, dikkatimi çekti. Hüzünlü yüzüne yakışan sıcacık bir gülümsemesi var. Akranım. Kısa sürede kaynaştık. Oysa oldum bittim, ketum bir herifim. Özellikle yeni tanıştıklarıma karşı… Bana düşmez belki insan tartmak. Fakat ölçüp, biçerim ister istemez. Dostlarıma ise tam tersi, sevecenlik akar paçalarımdan… Neyse.

Çektim bir kenara sordum:

— Seni en çok üzen şey nedir?

Kesik kesik yanıtlıyor;

“Dışarısı, içerisini zaten hiç anlamadı. Ama son zamanlarda, insanlar iyiden iyiye çıldırmış. Duyarsızlık, zapt etmiş toplumu. Milletin, üstüne üstlük akıl sağlığı da bozulmuş. Sanki işaret parmağı gökte veya eli böğründe sokak söylevleri verenlerin sayısı daha da artmış, sevdiğimiz topraklarımızda. Fakirlik nasıl da sinmiş her yere, nasıl da sindirmiş insanoğlunu. Yoz batakhanelere düşenler ve çöplerden yemek toplayanlar var bu ülkede. Vesikalı, vesikasız fahişeler çoğalmış, onurunu dahi kaybetmiş dilenciler de. Mafya düzeni gelmiş bir de, herkes kendinden güçsüzüne silah çeker olmuş. Arsızlık desen zihniyete dönüşmüş. Sanki istisnasız tüm bireylerin, duyguları ve sinirleri alınmış. Sokaklar, ‘arızalı’ olmakla mutluluk duyan gençlerle dolu. Nesli yatarken ölüme, gece kulüplerinde tepiniyor birileri. Farklıyım, tikiyim, hippiyim, şuyum buyum. Avantadan avuntular sonuçta. Koy cebine harcarsın. Belki onun da günü gelir.”

Sustu. Sonra cebinden buruşuk bir saman kağıdı çıkarıp, kargacık burgacık el yazısıyla not ettiği Brecht’in bir şiirini okudu;

Akıllı olsun derler analar babalar
Oğulları olduğunda.
Ben ise aklımla
İçine ettim tüm yaşantımın.
Şimdi yalnızca
Bilgisiz ve düşüncesiz biri
Olmasını diliyorum oğlumun.
O zaman rahat bir yaşam sürer işte
Bakan olarak kabinede

Ve devam ediyor:

“Sonuçta anlayacağın, modern zamanlar bunlar, önce çağdaşlık hasıraltı edilir, sonra gelecek kaygısı tüm toplumsal hamleleri engeller. Aymazlar ayrıcalık peşinde koşar, özgürlük ise havada kalır. Törpülenirken en azılı yanımız, lekelenir hayat, damgalanır.”

“Sağlığın nasıl ve yaşama tekrar tutunabilmek için neler yapıyorsun?” diyorum. O anlatıyor:

“Ben bir kitap kurduydum. Öğrenmeye aç bir beynim vardı. Yıllar yılı onu doldurmak için uğraştım. Kaç gece geçirdim. Uykusuz. Şimdi ise bomboş… Başa döndük anlayacağın… Sıfırdan başlamaya razıyım. Ancak işte tam bu noktada, kahroluyorum. Çünkü artık kayıt yok. Yine de en çok kitapçılarda vakit geçirmeyi seviyorum. Özellikle sahaflarda. Bir bilsen. Kokularını özlemişim.
Lafı uzatmayayım. Beğendiklerimi alıyorum. Sonra çekiliyorum bir kenara kendimi zorluyorum. Benim açlığım, hiçbir zaman yemeğe değildi. Hep bilgiyeydi. Korkunç açlığımı doyurmak için çabalıyorum çıktığım günden beri… Eskisi gibi değilim ne mutlu. Ama hala okuduklarımı anlayamıyorum. Anlayabildiklerimi ise unutuyorum. Gözlerim de eski işlevini yitirdi. Seçemiyorum. Dikkatimi toparlamaya çalışıyorum. Midem bulanır gibi oluyor. Ne olursa olsun denemeye devam edeceğim. Yılmak gibi bir lüksüm yok.”

Titreyen elleriyle omzumu kavrıyor. “Hadi biraz yürüyelim.” Başımla onaylıyorum onu. Kollarından tutup kaldırıyorum. Hükmünü geçiremediği bedenine, destek oluyorum. Zorlanıyoruz. Düşmesinden korkuyorum. Bizimki oralı olmuyor. Gayet sinirli, adeta azar işitiyorum:

“Bana kırılacak bir eşya gibi özen göstermekten vazgeç. Günde kaç kere düştüğümden haberin var mı senin. Her seferinde ağlasam gözyaşlarım derya olur. Öyle ya da böyle… Düşe kalka, sarılacağız yarına”

Bir tarafım Akdenizli, diğer yanım Karadenizli. Karışımı ürkütücüdür. İnsanı asabi, hırçın ve inatçıdır. Bir kez olsun, ters adamı oynamaktan vazgeçiyorum. Ne yapalım. “Papaz her zaman pilav yemez.”

“Peki. Senin istediğin gibi olsun” yanıtını alınca, konuşmasını sürdürüyor:

“Sevdiğim bir kadın vardı. Devrimci değildim o zamanlar. Hayatımın en önemli kararını almamıştım henüz. Ölesiye âşıktım. Veya bana öyle geliyordu. Adını koyamam. Sonra ayrıldık bir şekilde. Anısını ve yüzünü hiç unutamadım. Bu bitmiş sevda güç verdi bana en zor anlarımda. İnanır mısın, işkencede dahi beynimde o vardı. Sonra hücremde onunla konuşur bulurdum kendimi.”

Terketmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım
Hayın, karanlıktı gece
Can garip, can suskun
Can paramparça…
Ve ellerim kelepçede
Tütünsüz, uykusuz kaldım
Terketmedi sevdan beni

Ahmed Arif

Toparlamak için bir an duruyor. Göğsü, körük gibi… Derin derin soluyor. “Merak kediyi öldürür.” Eee…

“Kusura bakma aklım gidip, geliyor. Kocamış bebeklere döndük. Hah. Eski bir aşk öyküsünden bahsediyorduk. Ölüm orucu eyleminde de birlikteydik. Saçımı okşuyordu usulca, ellerim ellerindeydi. Sonra görüntü silindi yavaş yavaş. Her şeyin yitip gittiğini hissediyordum. Onu ikinci kez kaybetmek istemiyordum. Didindim durdum. Puşt bellek, oynadı son oyununu. Hani neredeyse insanüstü bir gayret… Yetmedi. Oysa Marcos, ‘bellek, bilgeliğin kökenidir’ der. Hastane sürecini ise anımsamıyorum. Tahliye etmişler beni, bilmem kaçıncı maddeye dayanarak. Devasa direnişin gazilerinden biriydim artık. Günlerce hatta haftalarca kendime gelemedim. Şimdi biraz daha iyiyim. Geçenlerde onu sordular bana. Yabancı geldi. Hatırlayamadım. Fotoğrafını gösterdiler. Tanıyamadım. Yarım akıllı bir sevdalıyım sanırım. Ta uzaktaydı anılar. Ama eski bir yara bu. Kendisi geçer sızısı dinmez. Düştü bir kez daha içime, gerekirse adını ya beynime kazırım ya tenime.”

Tepkimi denetliyor. İfademde bir tuhaflık yakalamış olmalı. Gülüyor:

“O ve ben yılmadık. Birbirimize doğru adımlar atmaya başladık. Vuslat kaçınılmaz galiba. Yine yeniden kavuşacağız. Umarım beni deli yerine koymuyorsundur. Hayal miydi yoksa gerçek mi, ben de tam olarak bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bana dayanma gücünü aşıladı. Söyle artık, böyle bir aşkı insan ömründe kaç kez yaşar.”

Ne demeli. Temkinli adımlar sarıyordu geceyi… Yanından ayrılırken, son sözü, tarihin en güzel yerinde direnenlere söyleten, büyük şair Adnan Yücel’in, o güzelim “Yeryüzü aşkın yüzü olancaya dek” şiiri geliyor aklıma:

….
Uykuları kurşunlanan kondular
Tekmesiz açılmayan kapılar
Ve alınıp götürülen umutlar

Turnalar ey turnalar
Yemen’e gerek yok şimdi
Gideni döndürmüyor zindanlar
… Bizi bizsiz delen Ferhad’ı alkışlar
Bizi bizsiz seven Kerem’i tanırdık
Kül olurduk aynı yangınlarda

Yine bir başımıza kimsesiz ağlardık
Öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi
Cehennem bile imdat dilerdi bizden
Cehennemi cennete yine biz bağlardık


Susamıştım
Açtım
Sancılıydım binlerce kez
Sığmaz olmuştum deli poyrazlara
Sesimi saçlarına bağlamıştım
Ve aşksız geçen her günün anısına
Aylarca dizlerinde ağlamıştım


Aşksız ve paramparçaydı yaşam
Bir inancın yüceliğinde buldum seni
Bir kavganın güzelliğinde sevdim
Bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek

Korsakoff’a yakalandıkları için cezaevinden tahliye edilen İsmail Hakkı Sadiç ve Ömer Ünal ile Şişli’de oturdukları evde görüşmüştüm. Sadiç ve Ünal, Hayata Dönüş operasyonu öncesinde aynı cezaevinde birlikte kalan, ölüm orucuna birlikte başlayan, aynı F tipi cezaevine birlikte sevk edilen, uğradıkları müdahale sonucu aynı tarihte sakat kalan iki arkadaştılar.

Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri’nde öğrenciyken 1995 yılında gözaltına alınan Sadiç dışarıyla tekrar buluştuğunda 32 yaşındaydı. Gözlerini boşluğa dikerek ve kendini zorlayarak bir şeyler hatırlamaya çalışıyordu:
“Ölüm orucunun 129. günü Edirne Devlet Hastanesi’ne kaldırıldım. Ellerim ve ayaklarımdan yatağa zincirlemişler. Sonrasını hatırlamıyorum. Hafızamı yitirmişim.”

Eyleminin nedenlerini ise şöyle anlatıyordu:

“Hücreler 5 değil, 15 yıldızlı olsa ne fark eder. Duvarlar altınla kaplansa, yerlere samur halılar döşense ne çıkar. Cezan süresince sadece hücrende kalan iki kişiyi görebileceksen, düşüncelerini diğer insanlarla paylaşamayacaksan, ölüm orucundan başka bir seçenek kalmıyor. Cezaevinden çıktıktan sonra dikkatimi ilk çeken yaşlı bir teyzeydi, kimsesiz, üstü başı perişan teyze, çöpten aldığı kirli ekmeği yemeye çalışıyordu. İnsanlar ise onu görmüyordu. Hatta bazıları yanından kaçarcasına uzaklaşıyordu. İşte o zaman asıl tecridin yaşamın kendisine yöneldiğini ve ölüm orucunun neden bu kadar uzadığını anlamış oldum. Tecrit ve izolasyon, sadece hücrelerde değil yaşamın her alanında yakıcılığını hissettirmeye başlamıştı. Tuttum elinden yemeğe götürdüm”

Sadiç daha sonraları Edirne F Tipi Cezaevi’ndeki hücresinde aldığı notları kitaplaştırdı; “Korkum koşamamak, piste inip ayakkabılarımı ve formamı giyememek. Tribünde kalmak. İzlemek. Hep ‘izler’ kalmak. Yanı başımdaki dolapta asılı olan ailenin fotoğrafları sayesinde bir ailem olduğunu yeniden öğreniyorum, yeniden yeniden tanışıyorum onlarla. Ve her gün aynaya her bakışımda kendimle tanışıyorum. Artık uyumaktan korkuyorum, çünkü unutuyorum. Bir türlü tam olamıyorum. Bir türlü ben olamıyorum. Hep yarım kalıyorum…”
Kitabın adı, “Belleğini Yitirmiş Bir Direnişçinin Güncesi PUSLU AYDINLIK” idi.
Kitabında ilk göze çarpan şey ise “hatırlamıyorum, bilmiyorum, tanımıyorum, emin değilim, sorulacak, öğrenilecek” gibi kelimelerin sık sık kullanılmış olmasıydı:

“Ben kimim? Adım İsmail Hakkı Sadiç, kendi istek ve iradesi dışında ‘tıbbi’ müdahaleye maruz kalan ve kullanılan özel amaçlı ‘serum’dan sonra hafızası silinen, geçmişi mutlu, umutlu, korkulu, sevgili, nefretli, her türlü anısı yeniden çalınan ve hep içinde bulunduğu AN’ı yaşayarak her gün yeniden doğan, her gün yeniden ölmek üzere bir İNSAN-ım… Çıkalım bu buzhaneden, çıkalım bu ölüm denizinden. Ulaşalım sımsıcak hayat sularına. Çünkü ben her güne, işte o bembeyaz ve boş kağıt gibi hafızamla başlıyorum. Her şeyi yeniden yeniden öğreniyorum. Tam olamamanın, yarım olmanın ve diğer yarınızı arayıp bulamamanın ne demek olduğunu bilebilir misiniz?”

Unutmadan. Durumu Sadiç’ten daha ağır olan, kendi ihtiyaçlarını güçlükle karşılayan, yürümekte dahi zorlanan Ömer Ünal ise çok sonraları kaldığı yaşam evinden, asker kaçağı olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Ne denir? Pes…

Aksaray’daki Yaşam Evi’nde ölüm orucu eyleminde sakat kalan Özkan Güzel, Fikret Kara, Kevser Mızrak, İnan Gök, Yıldız Türkoğlu, Sakine Ögeyik, Ulaş Göktaş, Aslan Gencay ve Nurgül Kayapınar, kahvaltılı sohbet toplantısı düzenlemişti. Ölüm orucunun 115. gününde zorla müdahale sonucu hafızasını kaybeden 22 yaşındaki Ulaş Göktaş yürüyememekten şikâyetçiydi. Ulaş, zorlanarak da olsa şunları anlatıyordu: “Zorla müdahaleden sonra bir yıl ailemin yanında kaldım. Orada tedavimde hiçbir ilerleme olmadı. Bu evde arkadaşlarımın yardımıyla tedavi oluyorum. Umudumu asla kaybetmedim. Bir gün her şeyin düzeleceğini biliyorum.”

Yürüyemeyecek durumdayken “canlı bomba” olduğu iddiasıyla tekrar gözaltına alınan Özkan Güzel, “Her an polis takibindeyim. Tek başıma hareket edemiyorum, yürümekte dahi zorlanıyorum ve üstüne üstlük intihar eylemcisi ilan ediliyorum. Çantayla gezemiyoruz, poşet taşıyamıyoruz. Geçen gün ‘çanta taşıyoruz’ diye bizi gözaltına aldılar, içindeki kitaplara el koyduktan sonra bizi serbest bıraktılar” diye konuşuyordu. Güzel’in sözleri üzerine arkadaşları espriyi patlatıyordu: “Yakında bomba imha ekibi seni takip edecek, ya da İsrail’de olduğu gibi bombalara müdahale eden robotlar peşinden gelecek.”

DELİRTEN HÜCRELERİN AYAZINDA…

Bileğini kesenler, suyla oynayanlar, altına yapanlar, yanındaki arkadaşına saldıranlar…

Avukatlar, psikolojileri bozulan bazı müvekkillerinin kendilerine sürekli olarak “Ben örgütün önemli adamıyım. Bütün bilgiler bende. Ölüm orucu bitti, bana neden haber vermiyorsunuz. Yoksa siz polis ajanı mısınız?” veya “CIA ve MİT beynime ortaklaşa düzenledikleri bir operasyonla çip yerleştirdiler ve neden sürekli beni denetliyorlar?” gibi sorular sorduğunu belirtiyorlar.

Peki, çözüm nedir? Bunalıma gireni hücreden çıkartıp birkaç dakika koridorda gezdirmek ve sonra tekrar kilitlemek mi? Tutuklu sinir krizi geçirip sandalyesini mi kırdı? Çözüm yeni bir sandalye vermemek mi?
Ya da “Hükümlü akıl hastalığına kendisi neden olmuşsa, cezasının infazı geri bırakılamaz” gibi parlak fikirler bulmak mı?

Hafızasını yitiren Uğur Karademir, Celal Gezer ve Deniz Yıldız aynı hücredeydiler. Evet. Onlar kendilerine bile yabancıydılar. Böylesi bir uygulamada mantık aramak… Beyhude bir çaba olsa gerek…

Hücre gerçeği delirmek ve delirtmekle eşanlamlıydı. Yılmaz Gerçel, Hatun Polat, Hülya Aydoğan, Yıldız Türkoğlu, Tahir Kaygusuz, Turan Bulut, Zeki Doğan, Özgür Eker, gazeteci Tülin Soyhan, Şevki Levent Çöpçü, kişilik bölünmesi, kişilik parçalanması gibi sorunlar yaşadılar.

Gençali Karabulut, psikolojisi bozulunca kendisini ateşe verdi. Ağır yaralandı. Aziz Doğan, tam 4 kez intihar girişiminde bulundu. Üçü hücresinde diğeri revirde… Arkadaşları çekip kurtardı onu, çarşaf ucunda sallanmaktan… Bir kere de canından çok sevdiği arkadaşını öldürmeye kalktı. Ve o hücre arkadaşı, aylarca üçüncü bir kişiyi istedi yanlarına, nöbetleşe izleyebilmek için Aziz’i…

Tecrit nedeniyle psikolojisi bozulan Hasan Tahsin Akgün’ün annesi Melek Akgün, “Görüş kabinine her girdiğimde oğlum yerin 5 yaşındaki bir çocukla karşılaşıyorum. Benimle değil, kendi kendine veya başka isimler ve cisimlerle konuşuyor” derken gözleri doluyordu. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde “tecrit koşullarında” kalan gencecik bir oğul için yanıyordu ana yüreği… Hafızasını yitirip, psikolojisi bozulan Hasan Tahsin ölüm orucu eylemine katılmamıştı üstelik… Melek Akgün anlatıyordu: “Tecrit oğlumu öyle bir hale getirdi ki onu tanıyamadım. Renkleri karıştırıyor, sesler duyuyor, dikkat dağılımı yaşıyor, vücudunda sürekli uyuşukluk hissediyor, ortada olmayan şeyleri yakalamaya çalışıyor. İyileşip iyileşmeyeceğini bilmiyorum ama bir anne olarak hep yanında olurum.” O zamanlar (1999) Beyoğlu’ndaki ABD Konsolosluğu’na karşı saldırıya hazırlandığı iddiasıyla polis tarafından öldürülen Selçuk Akgün’ün eşi olan Melek Akgün şunları söylüyordu:
“TAYAD üyesi olarak F tipi cezaevlerinde kalan çocuklarımız ve Hasan Tahsin için Alibeyköy’deki evimde açlık grevi yaptım. Çocuklarımızın hakkını savunduğum için 5 ay cezaevinde tutuldum. Oğlum hücredeyken kendini yaktı. Hücre arkadaşı müdahale edince kurtuldu. Arkadaşı, bana ‘Yanıyordu, ancak yandığının farkında bile değildi’ dedi. Astım ve ciğer hastasıyım, bu acılara daha ne kadar katlanırım bilemiyorum. Her hafta görüşe giderken bir pantolon götürüyorum. Oğlum onları üzerine yapıştığını iddia ettiği zarar veren ‘kötü şeyler’ yüzünden parçalıyor. Arkadaşları söyledi 3 gündür uyamadığını… Nasıl bir insan 72 saat gözünü kırpmaz. Sordum oğluma. Bana dedi ki, ‘Bana zarar veren cisimler arkadaşlarıma da zarar vermesin diye uyumuyorum. Kendini hücredeki banyoya kilitliyor, uyumuyor, sürekli intihar girişiminde bulunuyor. Kabinde sıkıldığı için haftada bir saatlik görüş, yarım saate inmiş durumda… Artık ölüm orucuna gerek kalmadan çıldırıyorlar”.

“Çırılçıplak namaz kılıyordu”

30 yaşındaki Savaş Kör, evli ve artık hatırlamadığı 12 yaşında Simge isimli bir kız çocuğunun babası… Türkiye Komünist Partisi/ Marksist Leninist (TKP/ML) örgütüne üyelik iddiasıyla 1997’de tutuklandı. Ulucanlar Cezaevi’ne düzenlenen operasyonda sol elinin 3 parmağını yitirdi. Ölüm orucu eylemine giren Savaş Kör, zorla müdahale nedeniyle WKS’ye yakalandı ve 2001 yılında tahliye edildi
Yaklaşık 3 yıl ailesinin yanında kaldıktan sonra tekrar cezaevine konuldu. Adli Tıp Kurumu’ndan hapishanede kalmasının mümkün olmadığına dair rapor almasına karşın 12 Ocak 2004 tarihinde tutuklandı. Savaş Kör iki yılı aşkın süredir devam eden tutukluluğunu cezaevinin revirinde geçirdi. AİHM yargıçları ve uzman doktorlar cezaevlerini ve hastaneleri gezerken Savaş Kör’e rastlarlar. Çırılçıplak namaz kılarken görürler onu… Çocukluğuna dönen Savaş Kör, o dönemde aldığı dini eğitimin etkisiyle sürekli namaz kılmaya başlamıştı. Doktorların “rol yapıyor” dediği Kör’ün, psikolojisi iyice bozulunca avukatından bile korkan ve sandalyesinin arkasına sinen bir ruh haline sürüklendi. Kendine bakamayan Savaş Kör, hastalığı için gerekli gıda ve ilaçları da alamadı. Beden temizliği yapamadığı için zamanla bedeninde ve gözlerinde yaralar oluştu. Ve sonuçta Savaş Kör, her iki gözünü de kaybedip kör oldu. İnfaz koruma memurlarının kendisini zehirleyip öldüreceklerine inandığı için görevliler tarafından kendisine verilen suyu içmedi, yemekleri yemedi. Kör, ailesinin tüm çabalarına karşın ancak cezasının sona erdiği 16 Kasım 2006’da serbest bırakıldı
Siyasi tutuklu Volkan Ağırman, psikolojisi bozuldu kendini astı. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tek kişilik hücrede kalan 25 yaşındaki Volkan Ağırman’ın babası Niyazi Ağırman, oğlunun tecrit nedeniyle psikoloji sorunlar yaşadığını ve sürekli asabi olduğunu belirterek, “Volkan bana ‘burada geçen her gün bir ömre bedel’ diyordu. Ben onlara oğlumu verdim, onlar bana ölüsünü verdiler” diye konuşuyordu.

22 yaşındaki Orhan Oğur, Tekirdağ F tipi Cezaevi’nde tek kişilik hücrede tutuluyordu. Fakir bir ailenin çocuğu olan Orhan, hem okula gidiyor hem de lokanta, pastane, market ile kargo ve tekstil şirketlerinde çalışıp yaşamını idame ettirmeye çabalıyordu. Orhan, Küçükarmutlu’da ölüm orucu yapılan evlere gerçekleştirilen kanlı baskının ardından tutuklandı. Genç adam, Temmuz 2002’de üç kişilik hücrede kalırken arama adı altında adeta baskına gelen görevliler tarafından dövüldü. Vücudunun pek çok yeri morardı, tırnağı koptu, kan içinde kaldı. Suç duyurusundan sonuç alamadığı gibi bir de üstüne disiplin cezasına çarptırıldı. Tam 6 ay yakınlarını görmeme, 45 gün de mektup cezası aldı.

Onların hücresinde askerler bir şey bulamamıştı. Ancak mafya ve çete davasından yargılananların hücresinde jandarmalar, bilgisayar ve cep telefonu ele geçirdi!

Hücrede su tesisatının bozulması sonucu günlerce su ihtiyaçlarını karşılayamadı, temizlik yapamadı. Bulaşıklarını dahi yıkayamadıkları için yemek alamadı. Koku ve kirden dolayı tuvaleti dahi kullanamadı.
Ve sonunda Orhan’ın psikolojisi bozuldu. “Artık kaldıramıyorum. Bir şeyler yapmak gerek” dedi ve kendini yaktı. Numune Hastanesi’ne kaldırılan Orhan Oğur, yapılan tüm müdahalelere karşın kurtarılamadı.

Adli hükümlü Halil Koçyiğit kapıldığı umutsuzlukla daha fazla yaşamayı göze alamadı. İnfaz koruma memuru İlhan Köse’nin katil zanlısı adli tutuklu Mehmet Akdemir de, İzmir Kırıklar’da intihar etti. Sincan F Tipi Cezaevi’nde Erkan Kızılkaya adlı adli tutuklu, hücre arkadaşı ve adaşı Erkan Salihoğlu’nun boğazını kesti, çay kaşığının ucunu sivrilterek…
Hiç şaşırtıcı değil… Bilimadamlarının bir pilot cezaevinde yaptıkları çalışmalar sonucunda, intihar edenlerin yüzde 68’inin “özel muameleye” tabi mahkûmlar olduğu ve bunların biri hariç tümünün hücrede kaldıkları anlaşılmıştı.

YOKTAN VARETMEK…

Çaydan, kahveden, yeşil soğandan, ilaçlardan, oraletten boya üretenler… Pilav ve şekerden yapıştırıcı elde edenler… Sebze, meyve atıkları ile çay posalarından toprak elde edip bitki yetiştirenler… Rüzgârın havalandırma boşluklarına taşıdığı bitki tohumlarıyla ya da kuş tüyleriyle birbirlerine yazdıkları kartları süsleyenler…
İçerdeki insan, engel tanımaz. Kâğıt bulamazlarsa tuvalet kâğıtlarına yazarlar. Tıpkı Kenya Kamiti Cezaevi’nde ve İrlanda Armaugh’ta olduğu gibi…

Limon kabuğu, kâğıt, hamur, ayakkabı derisi, kazaktan sökülen ip… Ellerine ne geçerse, esere dönüştürdüler. Boncuktan kelebekler, zeytin çekirdeğinden tespihler, masa örtüleri, albümler, satranç takımı, çanta, paspas, bez bebek, yastık, patik, anahtarlık, kitap ayraçları, envai çeşit takılar, biblolar ve daha neler neler… Hatta el işi, göz nuru binbir zahmetle yaratılan ürünler, “Üreterek Direnen Direnerek Üretenlerin Sergisi” ile dışarı taşındı

Cezaevlerindeki siyasi tutuklu ve hükümlülerin ortaklaşa çıkardığı el yazması yayınların dışarıya ulaşabilmiş bazı sayıları “Tutsak Dergiler” adıyla kitaplaştırıldı. Ceza, sansür, toplatma ve imha uygulamalarına karşın yılmayan “Cezaevi Basını”nın ürünü olan kitabın, dünyada herhangi bir örneği ise bulunmuyor. Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği TAYAD) üyesi ailelerin katkıda bulunduğu kitap, Boran Yayınları’nca çıkarıldı. Tekirdağ, Kandıra, Sincan ve Edirne F tipi cezaevlerinde erkek, Gebze ve Uşak cezaevlerinde ise kadın siyasi tutuklu ve hükümlüler, siyaset, mizah, kültür ve sanat içerikli 17 ayrı dergiyi hayata geçirdiler. “Masala”, “Itır”, “Feşmekan”, “Yürek Çağrısı”, “Nail İbo”, “Berdan’dan Berkan’a”, “Vız Gelir”, “Gomedi”, “Cansuyu”, “Aile Postası”, “Zeybek Ateşi”, “Genç Düşünce”, “Sevgi”, “Zafer Yolunda İleri”, “Feda”, “Nüktedan” ve “Şafaktan Önce” adlı bu dergilerin arasına kitap baskıya girerken en son “Komün” katıldı. Bazıları 50. sayıya ulaşan dergiler, herkesin okuyabilmesi için İnternet sitelerinde de yerlerini alırken seçkilerin bir bölümü ise İngilizceye çevrildi.

Kitapta, 12 Eylül Cuntasıyla başlayan cezaevinde periyodik dergi çıkarma geleneğinin, F tipi cezaevlerindeki tecrit politikasına duyulan tepki nedeniyle yaygınlaştığı ve çeşitlenip, yetkinleştiği belirtiliyor. Şiir, fıkra, öykü, karikatür, resim, anı, deneme, yorum, haber-araştırma, inceleme hemen hemen her konuda akıl yoran, kalem oynatan mahkûmlar, hem dışarıdaki gelişmeleri resmedip hem de içerdeki yaşamı anlatan eserlere imza atıyorlar. Ayrı cezaevlerinin farklı muhalif dergileri bazen birbirleriyle röportaj yapıyor, bazen de dışarıdan gelen mektuplara sayfalarını açıyorlar. Dergilerde yok yok. Cezaevindeki yeni icatlar, burçlar, editör köşesi, künye, ilan panosu… Ekonomiden sinemaya, eğitimden televizyona, müzikten politikaya, tarihten popüler kültüre dek uzanan geniş bir yelpazede eleştiri, tartışma ve açıklamalara yer veriliyor. Tam teşekküllü acar muhabir Ferit’in haberleri, Gazeteci Yazar Yanar Döner ile Zihni Fikrikarışık’ın yorumları, Höşmenim Abi tiplemesi, mahpushane haberlerini ulaştıran kulağı delik fare nam-ı diğer Logar Cini Çeto, dergilerin mizah yükünü yüklenmiş görünüyor. Tam ortasında kalem bittiği için renk değiştiren yazılarıyla, rengârenk boyalarla desteklenen fotoğraf, montaj ve kolâjlarla süslenen sayfalarıyla ve ilginç kapak ve logolarıyla cezaevi dergileri artık elimizin altında…

BİR DERGİ NASIL HAZIRLANIR…

Yazı kadroları, ölüm orucu eylemi, tahliye ve tutuklamalar nedeniyle sürekli değişen dergilerin hazırlanışı da binbir zahmet ve emek istiyor. Örneğin bir derginin yeni sayısı hakkındaki görüşlerini belirtmek için tüm tutuklular, düşüncelerini küçük kâğıtlara yazıp bir kesmeşeker büyüklüğüne getirinceye dek büküyor. Bükülmüş kâğıtlar daha sonra naylonla sarılıp, iplerle bağlanıyor ve havalandırma duvarlarını aşmak için topa dönüştürülüyor. Böylelikle düşünceler kolektif bir yayın adına çatıları aşıp, yazı kurulundaki tutuklu ve hükümlülerin hücrelerine ulaştırılıyor. Sonra kafa kafaya verilip konular belirleniyor, görev dağılımı yapılıyor ve tekrar top yağmuru başlıyor. Burada sözü gönüllü gazetecilere, tutuklu ve hükümlülere bırakalım:“Her hücredeki yazar, işkenceye dönüşen sayımlar, talana dönüşen aramalar, keyfi baskı ve dayatmaların bitmediği koşullarda; ziyaret ve avukat görüşleriyle, her gün birkaç kez atılan protesto sloganları arasında yazısını yazdı.” TAYAD’lı ailelerin anlatımlarına göre; Dergilerin hepsi elle yazıldı, karbon kâğıdı yasak olduğu için elle çoğaltıldı. Yağmurlu havalarda çamura bulandı, aramalarda yırtıldı, el konuldu. Tüm bu aşamaların ardından bir araya getirilen 40, 50 hatta 100 sayfayı aşan yazmalar, iğne iplikle ciltlendi. Taze ve kuru soğan kabuğu ile tıbbi ilaçlar ve oraletten elde edilen boyalar sayfalara can verdi. Dergilerin basımında sakız ve reçel kullanıldı. Kapak için ise çoğu kez süt kutusundan yararlanıldı. Ardından diğer tutuklulara ulaştırıldı ve dışarıya gönderilmesi için cezaevi yönetimine teslim edildi. Dergilerin başına gelen aksilikler bitecek gibi değildi. Çünkü sıra “Mektup Okuma Komisyonu”ndaydı. Dergilerin birçok sayısı komisyona takıldı, “sakıncalı” bulundu. Bunlardan ancak yarısı özgür kalabildi. Dışarı ulaşabilen dergilerin hali ise bazen içler acısıydı. Nice karikatürün balonları karalanmış, paragraf, cümle ve kelimeler “sansür”lenmişti.

CEZAEVİNDE MEDYATİK HALLER…

Kartal cezaevinde kadınlar “Kıytırık FM” radyosunu kurdular, isteyen konuşma yapıyor, şarkı, marş, türkü söylüyor, şiir okuyor, fıkra anlatıyordu. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde “Kandıramazlar” dergisi çıkıyordu. Sincan F Tipi Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Bülent Han’ın karikatürleri, cezaevi yönetimi tarafından dışarıya gönderilmesi engellenerek, yok edildi. Yine Sincan F Tipi Cezaevi’ndeki mahkûmlar, el yazısı ve karikatürleriyle “Tecritkıran” adlı bir mizah dergisi hazırladı. Cezaevi idaresinin “müstehcen” diyerek mizah dergilerini içeriye almaması tutuklu ve hükümlüleri harekete geçirmişti. Derginin künyesi şöyleydi: Basım Yeri: Sincan F tipi, Süresi: Belli değil (Her an çıkabilir), Sahibi: Kolektif… Mizah yasağı, tek Ankara Sincan ile sınırlı değildi. Sivas E Tipi Hapishanesi Müdürlüğü de, Leman, LeManyak, Yeni Harman ve Penguen isimli mizah dergilerini müstehcen kabul edip, siyasi mahkûmlara verilmesini engelledi.

Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ndeki merkezi televizyon yayınında yer alan yabancı haber, bilim, kültür ve sanat kanallarının kaldırılması tutuklu ve hükümlülerin tepkisini çekti. Merkezi yayında tek yabancı kanal olarak 24 saat Hıristiyanlık propagandası yapan GOD (Tanrı) TV’nin kaldığını belirten tutuklu ve hükümlü yakınları, “AKP, cezaevlerinde misyonerliğe soyunmuştur” dediler. Tutuklu ve hükümlü aileleri, Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nin merkezi TV yayını içinde bulunan BBC-World, DW, ARTE gibi kanalların, cezaevi yönetiminin kararı doğrultusunda iptal edildiğini iddia etti. Bu kanalların yerine Yeşilçam TV, Dizi TV gibi yerli kanalların yayımlanmaya başladığını belirten aileler, tutuklu ve hükümlülerin dış dünyaya açılan pencerelerinin kapatıldığını ve tretman (iyileştirme) adı altında apolitikleştirme ve sıradanlaştırmanın dayatıldığını öne sürdüler.

“TANRI TV SERBEST…”

Trajikomik bir şekilde merkezi yayın içinde kalan tek yabancı kanalın GOD TV (İngilizce Tanrı) olduğunu ifade eden aileler, bu kanal aracılığıyla 24 saat süreyle Hıristiyanlık propagandasının ekranlara taşındığını söylediler. AKP iktidarının laiklik ilkesini zedelediğini iddia eden aileler, “AKP, cezaevlerinde misyonerliğe soyunmuştur. Avrupa Birliği’ne (AB) uyum işini bakalım daha hangi boyutlara kadar götürebilecekler” diye konuştular.

Mizah yayınlarının dahi “müstehcen” bulunduğu, mahkûmların itirazlarına rağmen Hıristiyanlık propagandasının yapıldığı “God TV”nin izlettirildiği Sincan F Tipi Cezaevi’nde, porno skandalı da yaşandı. Cezaevinde hem de Ramazan ayında 3 gün boyunca tutuklu ve hükümlülere porno yayın izlettirildi. Olay, Sincan F Tipi Cezaevi’nde kalan Ercan Akpınar’ın avukatı Kazım Bayraktar’a gönderdiği mektupla ortaya çıktı. Akpınar, cezaevinde, Ramazan ortasında cuma, cumartesi ve pazar günleri porno yayın yapan bir kanalın izlettirildiğini, itiraza karşın ertesi haftalarda da aynı günler yayına devam edildiğini bildirdi.

Siyasi tutuklu ve hükümlülerin yayınlara itiraz etmeleri üzerine cezaevi idaresi, yayının bazı adli tutuklu ve hükümlülerin talebi üzerine yapıldığı yanıtını verdiği belirtildi. Yönetimin ayrıca bu yayının yapılması için bazı adli tutuklu ve hükümlülerin ‘ortalığı yıktıkları’ yanıtını verdiği ifade edildi.

TECRİDİ DELMEK…

Avukat Hasan Demir, “bir kartopuyla insanlarla temas kurabildiğini” şu şekilde anlatıyor: “Sürekli yan bloğa bağırıyordum, ama ses gelmiyordu. Birden birkaç kartopu geldi, biz de onlara kartopu attık. O bile sizin için bir sevinç kaynağı. O kartopu tecridi deldi geçti işte.”

Eskiden mahkûmlar Bolşevik alfabesiyle, mors alfabesiyle haberleşirlerdi. Tık tık tık… Şimdi hücreler arasında satranç oynuyorlar. Logar kapakları aracılığıyla yan hücreyle konuşabiliyorlar. Pencereden pencereye haykırmak da iletişimin vazgeçilmezlerinden… Isladıkları gazete kâğıtlarını bir araya getirip, üstünü de naylon ile sarıyorlar. (Gazeteden önce top yapımında sabun ve giysi parçaları kullanılıyordu) Sonra yaratılan ilkel topa mesajlarını ve iç yazışmalarını iliştirip 8 metrelik duvarları aşıyorlar. Şansları yaver giderse “kılavuz” adı verilen bu haberleşme topları havalandırma boşluğuna düşüyor. Birçoğu ya çatıda kalıyor ya da tellere takılıyor. İnfaz koruma memurları topları görünce el koyuyor. Suç unsuru varsa hop akabinde disiplin cezası geliyor. Çivi yazısıyla kaleme alınanlarda ise pek bir sorun yaşanmıyor. Çatıda mahsur kalan topları kurtarmak için tutuklu ve hükümlülerin kullandığı çok sayıda teknik bulunuyor.

Çatı üzerinden yapılan meyve servisi artık 8 metreyi aşmakta uzmanlaşanlar için sorun teşkil etmiyor. Radyo için yapılan ek antenler, jiletli tellerin sesi bozması nedeniyle pek işlevsel değil… Ve gökyüzünü teller arasında görebilenler, kuşların tellere takılıp çırpınarak can vermesine kahroluyorlar. Çünkü ekmeklerini dahi farelerle paylaşanlar için her türlü canlı tecrit karşısında direnci yükselten birer yoldaştır.

HER ÖMRÜN BİR HİKÂYESİ VARDIR

“Kimse hüzünlü olmasın
sırası değil huğunun daha
bir gün bir şehrin alanında
bir mermer yığının gözlerine
omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı
hüzünlersin yaşayanlar o zaman
sırası değil huğunun daha
öylesine sıkılmış ki yumrukları
Kimse hüzünlü olmasın
Kimse hüzünlü olmasın diye
Sırası değil huğunun daha
Unutulsun bir gövdeye duyulan hasret
Unutulsun bu alışılmış duyarlık
O kadar sade, o kadar kalabalık ki
Unutulmaya değer onların insan gövdeleri
Ve unutmalı mutlaka
Dolsunlar diye yüreklere
Dolsunlar damarlara
Ölü mü denir
Ölü mü denir şimdi onlara”

29 yaşındaki Cengiz Soydaş, ölüm orucu var mı, yok mu tartışmalarına son noktayı koyan isimdi. Cezaevlerinde ve dışarıda süren ölüm orucu eyleminin ilk kaybıydı. Soydaş, 151 günlük açlığının ardından Ankara Sincan F Tipi Cezaevi’nde yaşamını yitirdi. Konuyla ilgili bir açıklama yapmayan Adalet Bakanlığı’nın ölümden birkaç saat sonra ‘Sincan F Tipi Cezaevi Haftalık Yemek Programı’nı medyaya fakslaması tepki çekti. Açıklama dalga geçer gibiydi: “İaşe oranının artmasıyla F tipi cezaevlerindeki yemek kalitesi çok yükseldi. Gözle görülür bir kaliteye ulaşıldı”.

Ölüm oruçlarını sona erdirmek için yoğun çaba harcayan İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, ölümden birinci derecede Adalet Bakanlığı’nı sorumlu tuttu. “Bu ölümler önlenebilirdi, ancak medya, kamuoyu, bakanlık olaya kulaklarını tıkadı” diyen Bekaroğlu, şunları söyledi: “Sorunu çözecek olan devlettir. Devlet artık güç gösterisini sürdüremez. Gücünü gösterdi zaten, 32 kişi müdahalede öldü.” Baba Nurettin Soydaş da ölümlerden devletin sorumlu olduğunu savunarak “Çocuklar F tipinde her gün ölüyor. Onları ölüm orucuna mecbur ettiler” dedi. Soydaş’ın ölümünden sonra Sincan F Tipi Cezaevi’nde mahkûmların hücrelerinin camlarını kırarak slogan attılar. Cezaevi çevresindeki jandarmaların şayisi ise artırıldı.
Trabzonlu Cengiz Soydaş tutuklandığında Gazi üniversitesi Makine Mühendisliği son sınıf öğrencisiydi. Hayata Dönüş operasyonunun ardından Bartın Hapishanesi’nden Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Sincan’daki hücresi onun mezarı olacaktı.
Sanki Cengiz Soydaş’ın yaşamını yitirmesini bekliyor gibiydi diğer eylemciler. Yaklaşık iki hafta sonra ölümler peş peşe gelecekti. 2001 yılı Nisan ayında içerde ve dışarıda tam 20 ölüm orucu direnişçisi daha yaşamını yitirecekti.

Adil Kaplan 37 yaşındaydı. Evliydi. Kaplan, Tunceli Mazgirt doğumluydu. 1994 yılında gözaltına alınıp, tutuklandı. Mahkemede 12,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ölüm orucunun 170. gününde Edirne F Tipi Cezaevi’nde yaşamını yitirdi. Tarih 6 Nisan 2001’di. İki gün sonra “Hamza” kod adlı Adil Kaplan’ın vasiyeti üzerine cenazesi memleketinde toprağa verildi. Adil Kaplan’ın eşi Sibel Kaplan Fransa’da yaşıyordu. Cenazeye o da katıldı.
Hemen hemen aynı saatlerde Paris’te DETUDAK tarafından düzenlenen 600 kişinin katıldığı bir yürüyüş düzenleniyordu. Yürüyüşte Adil Kaplan’ın ölümünü simgeleyen boş bir tabut taşındı.

“Baba, bize kapının altından köpeğe atar gibi yemek veriyorlar. Böyle yaşamayı kabul edemem” demişti Bülent Çoban. Babaydı Niyazi Çoban, 27 yaşındaki aslan gibi oğlu eriyordu hiç durmadan. Kanlı operasyonda, sırt, bacak ve karnından kurşunlanmıştı. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne yolladılar onu. Tam iyileşemeden ölüm orucuna başladı. Sonra… Nisan ayıydı yanlış hatırlamıyorsam. Yıl 2001… 170 günlük açlığın sonunda durumu ağırlaştı. Hastaneye kaldırıldı. Annesi Melek Çoban, Bülent’e, tekerlekli sandalyedeki biricik oğluna, son bir kez dokunamadı.

Tuncelili Fatma Ersoy, Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde 23 Ekim 2000 tarihinde ölüm orucu eylemine başlayan 1. ekip içerisinde yer aldı. Cezaevinde sağlıkçılık yapan 27 yaşındaki Fatma, 19 Aralık’taki Hayata Dönüş operasyonunun ardından Kütahya Cezaevi’ne sevk edildi. Bir süre sonra 25 kiloya düşen ve durumu ağırlaşan Ersoy, Kütahya Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Tedavi olmayı reddeden Ersoy’un kalbi 11 Nisan 2001 günü durdu. Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) üyeleri, “Zorla beslemek için hastaneye kaldırılan kızımız, ‘yaşatmak’ adına yapılan müdahale işkencesiyle eyleminin 171. gününde öldürüldü” denildi. Fatma Ersoy’un ailesi ise, kızlarının bakımsızlık yüzünden hayatını kaybettiğini söylüyordu. Cezaevine düşmeden önce ebeydi Fatma, birçok hayata el vermişti. Tunceli’de 2000 kişinin katıldığı cenaze töreniyle defnedildi Fatma… Baba Hıdır Ersoy, “Kızım namusuyla, şerefiyle, özgür düşüncesiyle canını feda etti” dedi. Fatma’nın kız kardeşi Nurgül Ersoy ise Manisa Cezaevi’nde sürdürdü ölüm orucunu. Hayata Dönüş operasyonunda yaralanmıştı Nurgül, eylemini bitirdiğinde sakat kalmıştı.

Nergis Gülmez 29 yaşındaydı. Tunceliliydi. Yeni Demokrasi gazetesi çalışanıydı. Ümraniye Cezaevi’nde Hayata Dönüş’e yakalandı. 83 saatte yaşadığı birçok anı kendisiyle birlikte Kartal Özel Tip Cezaevi’ne nakledildi. Ağabeyi Ali Gülmez’e Sincan F Tipi Cezaevi’nde kuşlara yem attığı için görüş ve mektup cezası verildi. Nergis ölüm orucu eylemindeydi. 11 Nisan 2001 tarihinde fenalaştı. Kartal Devlet Hastanesi’ne kaldırılmak istenirken yaşamını yitirdi. O gün eyleminin 123. günüydü… Annesi Selvi Gülmez yandı tüm olup bitene… “Siz gururunuzu kucaklamışsınız. Elimizden geldiğince gururunuza leke getirmeyeceğiz” dedi yine de.

Tunceli Mazgirtli Celal Alpay 1. ekipteydi. 28 yaşındaydı. Tutukluydu. Buca Cezaevi’nde adım attığı açlık grevine 176 gün devam etti. İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi mahkûm koğuşunda kız kardeşine son sözü “Seni seviyorum. Kendine iyi bak” oldu. Kız kardeşi, “Ben de seni seviyorum” diyerek uğurladı onu… Tarih 12 Nisan 2001 idi.

“AYNI AİLEDEN ALTI CAN GİTTİ…”

Tokat Almus doğumluydu Erol Evcil… Çiftçi bir ailenin oğluydu. Berberlik, soğuk demircilik yaptı, inşaat işlerinde çalıştı. 1992 yılında tutuklandı. Müebbet hapis cezasına çarptırıldı. En son Sincan F Tipi Cezaevi’nde kalıyordu. 3. ölüm orucu ekibi eylemcisi Erol Evcil, direnişinin 166. gününde Ankara Eğitim Hastanesi’nde can verdi. Tarih 12 Nisan 2001 idi. Evcil’in yakın akrabası Tuncay Günel’de ölüm orucundaydı. İlkokul mezunuydu Tuncay, ailesi Tokat’tan İstanbul’a göç etmişti. Merter’de simitçilik, Cağaloğlu’nda matbaacılık yaptı. En son tekstil sektöründe işçiydi. Sonra tutuklanıp içeri düştü. 1996 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde süresiz açlık grevi eylemine katıldı. Kanlı operasyonun ardından Edirne F Tipi Cezaevi’ne götürülünce ölüm orucuna başladı. Eyleminde yüzlü günleri aşmıştı. Ölüm orucu eylemcisi Adil Kaplan’ın yaşamını yitirmesini protesto etmek için hücresinin camlarını yumrukladı. Hücresine doluştu gardiyanlar… Tuncay Günel’i havalandırmaya çıkartıp feci şekilde dövdüler. Bedeninin her yerinde morluklar vardı, kolu kırıktı. 26 yaşındaki Tuncay, 5 yıldır tutukluydu. Öldüğü gün yani 11 Nisan 2001’de duruşması vardı ve tahliye edilmesi bekleniyordu. Otopsi yapılmadan toprağa verildi.

Kardeşi Tunay Günel de Konya Ermenek Cezaevi’nde ölüm orucu eylemindeydi. Aynı aileden Bahattin Günel, Sinan Günel, Aşkın Günel ve Duran Salman ise dağlarda yaşamlarını yitirdiler.

Baba Salih Günel, oğlu Tuncay’ı anlatıyor:
“Ölüm orucundan dönmeyeceği kesindi. O süreçte oğluma bir mektup yazdım, mektuba ‘yoldaş’ diye başladım. Çok sevinmiş, en mutlu günüymüş ‘birini daha kazandık’ diye… Son günleriydi, ziyarete gittim. Görüşme bitiminde ‘Para bırakayım mı?’ dedim. ‘Tabii’ dedi. ‘Oğlum senin bir ihtiyacın yok, geçen hafta da bıraktım’ dedim. ‘Ben kullanmıyorum ama yoldaşlara lazım olur’ dedi. En son ‘10 milyon bırakayım’ dedim. O, ‘20 olsun’ dedi. Dedim ‘Fazla, ortada buluşalım’. 15’de anlaştık. Öldüğünde cenazesiyle birlikte o 15 milyonu da verdiler.”

Abdullah Bozdağ, Mardin Kızıltepe’den Adana’ya göç eden fakir bir ailenin oğluydu. 25 Şubat 1975 günü Adana’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini yine aynı kentte tamamladı. Ailesini geçindirebilmek için çeşitli işlerde çalıştı. 1993 yılında tutuklanarak Malatya Cezaevi’ne götürüldü. İki yıl sonra tahliye edildi. DHKP-C’nin Ege Bölgesi Siyasi Sorumlusu olduğu gerekçesiyle Aralık 1996’da tekrar tutuklandı. Buca Cezaevi’ne konuldu. Ölüm orucu 1. ekibinde eyleme başladı. Hayata Dönüş’ün ardından Yeşilyurt Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Birçok kez zorla müdahaleye maruz kaldı. Eyleminin 176. gününde 12 Nisan 2001 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

28 yaşındaki Murat Çoban, Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedildiğinde açtı. Hayata Dönüş operasyonu sırasında Aydın Cezaevi’nde tutuklu bulunan Çoban, ikinci ölüm orucu ekibinde yer alıyordu. Durumunun ağırlaşması üzerine 30 Mart 2001’de Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Annesinin oğlunun yanında refakatçi olarak kalma isteği reddedildi. Murat Çoban 14 Nisan 2001 tarihinde eyleminin 167. gününde yaşamını yitirdi.
Atlar gibi ayakta ölmek isteyen Murat Çoban için Niğde Cezaevi’ndeki arkadaşları marşlar, türküler söylediler. Kapıları dövdüler. Kâğıtları yakıp, camdan attılar. Aslen Rizeliydi Murat Çoban ancak Denizli’de doğmuştu. Onun, dağlara ve efelere sevgisini bilirlerdi. Ömer Bedrettin Uşaklı’nın eseri “Efe’nin Bayramı” ile veda ettiler:

Çoban yıldızı gibi
Göklerden kaydın Efem
Bir yaz güneşi gibi
Sen bizi yaktın efem…

Çoban yıldızı gibi
Gönlüme doğdun efem
Bir peri kızı gibi
Gönlümü çaldın efem

Oysa yansın cepkenin
Yansın güneşten tenin Gül senin şenlik senin
Sana ne mutlu efem

Sedat Gürsel Akmaz, 41 yaşındaydı. Aslen Denizliliydi Sedat, bir dönem ailesiyle Hollanda’nın Amsterdam kentinde yaşadı. O, kanal, değirmen ve lalelerin ülkesinin yurttaşıydı. Mücadelesine 12 Eylül öncesi başlamıştı. Neslini ezip geçen cunta adlı silindire karşın 20 yılı aşkın süre inandıklarından kopmadı. Buca Kapalı Cezaevi’nde ölüm orucu eylemine girdi. Açlığın kemirdiği bedenini 124 gün taşıdı. Buca Cezaevi’nden Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne getirdiler Sedat Gürsel Akmaz’ı… Babası Ömer Akmaz, hastanede değil cezaevinde ölmek isteyen evladı için üstüne basa basa duygularını şu sözlerle ifade ediyordu, “Koşarak değil, uçarak gitti ölüme… İnancı ve özgür iradesiyle seçti. Onurluydu. Hırsız, soysuz, üçkâğıtçı değildi benim oğlum. Küçük çıkarları için şerefini satmadı. İnsan ölümcül ve bir gün mutlaka ölecek. Ama o şerefiyle öldü. Ben de yaşamım boyunca bu şerefi taşıyacağım”…

Metris’ten Sincan F Tipi Cezaevi’ne dek birçok hapishanede kaldı Endercan Yıldız… 12 Eylül Darbesinin ardından tutuklandı. Müebbet hapis cezası aldı. Endercan, Tunceli Çemişkezek doğumluydu. F tipi cezaevlerini ve tecridi protesto etmek için ölüm orucu eylemi gönüllüsü oldu. Ölüm orucu eylemcisi Cafer Tayyar Bektaş ile aynı gün hastaneye kaldırıldı. Eylemi önce bıraktı sonra tekrar başladı. İç organları iflas etti. Çocuklaşan 41 yaşındaki Endercan’a Ankara Numune Hastanesi’nde annesi Hanife Yıldız bakıyordu. 18 Nisan 2001’de eyleminin 181. gününde yaşamını yitirdi.

Sibel Sürücü ve Aysun Bozdoğan 12 Aralık 1999’da gözaltına alınıp tutuklandılar. İki arkadaş tecride karşı ölüm orucuna girdiler ve yaşamlarının baharında soldular.

Tokat Niksar doğumlu Sibel Sürücü, ölüm orucunun 124. gününde hayatını kaybetti. Sibel, İstanbul 3 No’lu DGM’de, TCK’nin 146/1. maddesi uyarınca idam cezası istemiyle yargılanıyordu. O, Genç Komünistler Birliği Merkez Komitesi üyesiydi. Ümraniye Cezaevi’nde tutulan Sibel Sürücü, Hayata Dönüş baskınının ardından Kartal Cezaevi’ne götürüldü. 24 yaşındaki Sibel durumu ağırlaşınca Sağmalcılar Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. 29 kilograma düşmesine rağmen tedaviyi kabul etmedi.
22 Nisan 2001 günü ölen Sibel Sürücü, İkitelli Mezarlığı’nda defnedildi. Anne Sakine Sürücü’nün cezaevinde iki kızı bir de oğlu vardı. Sibel Sürücü’yü ölüm orucunda kaybetti. Zuhal Sürücü, kız kardeşi Sibel Sürücü ile aynı davadan yargılanıyordu. Kartal Cezaevi’nde tutuklu olan Zuhal Sürücü, 1996 yılında açtığı işkence davasının zaman aşımından düşmesi üzerine AİHM’de tazminat kazandı. Erkek kardeş Serbülent Sürücü de cezaevindeydi.

Aysun Bozdoğan, İzmir 9 Eylül Üniversitesi’nde öğrenciydi. Bir dönem Genç Ekin Sanat Merkezi’nde yöneticilik yaptı. Tutuklanıp cezaevine konulunca ölüm orucu eylemine girdi. Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Bozdoğan doktorların müdahalesini istemedi.

Tanık Meral Şahin 205 gün ölüm orucunda kaldıktan sonra tahliye edildi:
“Aysun, yaşamını yitirmeden önce yan tarafımızdaydı. Ona üç serum taktılar, yarım saat sonra serum tüpleri bitmişti. Ölüm oruçlarında birden birkaç serumun aynı anda vücuda verilmesi ölümü de beraberinde getirir. Ve Aysun kısa bir süre sonra ölmüştü.”

Aysun Bozdoğan’ın eylemi 183 gün sürmüştü. 26 Haziran 2001 günü hayatını kaybettiğinde 25 yaşındaydı. Adana’da toprağa verildi.

Sedat Karakurt eskiden bir vaizdi. Sonra solcu oldu, cezaevine düştü. Ümraniye Cezaevi’nde Hayata Dönüş’ü yaşadı. Edirne F Tipi Cezaevi’ne nakledildi. Ölüm orucu eyleminin 178. gününde fenalaştı. Acil olarak kaldırıldığı Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü. Müdahaleyi kabul etmemişti. Tarih 25 Nisan 2001 idi. Sedat Karakurt 24 yaşındaydı.
Hüseyin Kayacı, 1969 yılında Çorum’un Osmancık ilçesinde dünyaya geldi. Lim-Ter İs Sendikası üyesi iken defalarca gözaltına alındı. Gözaltıların birinde tecavüze uğradığını açıklamıştı. Buca Özel Tip Cezaevi’nde yatan Kayacı ölüm orundaydı. Hüseyin Kayacı, 25 Nisan 2001 günü Yeşilyurt Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Durumunun ağırlaşması üzerine 6 Mayıs 2001 tarihinde Acil Serviste yoğun bakıma alındı. Ölüm orucunun 148. gününde yaşamını yitirdi. Hüseyin Kayacı’nın cenazesine katılan ve aralarında siyasi parti temsilcileriyle insan hakları örgütleri üyelerinin bulunduğu 58 kişi DGM’de yargılandılar. Hüseyin Kayacı, Enternasyonal marşı ile toprağa verildi.

Veli Güneş eyleminin 241. gününde öldüğünde 46 yaşındaydı. Tunceli nam-ı diğer Dersim’den İstanbul’a geldiğinde 13 yaşındaydı. Adli bir suçtan 1974 yılında cezaevine girdi. 1983’e dek içerde kaldı. 1987’de devrimci oldu. Hayata Dönüş operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi’nde tutuluyordu. Ölüm orucu eyleminin birinci ekibindeydi. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Cezası bitmişti ancak Ümraniye Cezaevi’nde isyan çıkardığı gerekçesiyle serbest kalamadı. Durumu ağırlaşınca İzmit Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Ölene dek hastanede tutuldu. Veli Güneş, “mesela” yerine “masala” dediği için Kandıra F Tipi Cezaevi’nde çıkarılan derginin adı Masala oldu.

Makine mühendisi Muharrem Horoz, 3 Ağustos 2001 günü saat 07.30’da öldü. Dört gün önce fenalaşınca Kandıra F Tipi Cezaevi’nden İzmit Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştı. 34 yaşındaydı. Sivas doğumluydu. Muharrem Horoz, Çankırı Valisi Ayhan Çevik’e yapılan suikast girişiminin ardından gözaltına alınmış ve çıkarıldığı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştı.
“Ali” ve “İsmet” kod adlı Muharrem Horoz, 1. ekipte eyleme başladı. Ölüm orucu direnişçisi Muharrem Horoz’a beş zorla müdahalede bulunuldu. Adli Tıp Kurumu, Horoz hakkında “sağlık durumu içerde kalmaya elverişli değil, tedavisi dışarıda sürmeli” şeklinde bir rapor verdi. Ancak Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, ölmeden 48 saat önce “sakıncalı” olduğu gerekçesiyle Muharrem’i tahliye etmedi. Muharrem Horoz, Partizan andıyla gömüldü.

30 yaşındaki Ali Ekber Barış, evli ve bir çocuk babasıydı. Tunceli doğumluydu. Gebze Özel Tip Cezaevi’nde ölüm orucu eylemine giren Ali Ekber, operasyonla Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’ne nakledildi. Sağlık durumu bozulunca İzmit Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. 15 gün boyunca hastanede yatan Ali Ekber Barış, 18 Ekim 2001 tarihinde hayatını kaybetti. Eyleminin 170. günüydü…

Hayata Dönüş operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi’ndeydi Tülay Korkmaz… Bir yıl önce örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı. Hatay doğumlu Tülay, İskenderun’daki Çukurova Üniversitesi hemşirelik yüksekokulunda öğrenim görmüştü. Operasyonun ardından 26 yaşındaki Tülay’ı Kartal Özel Tip Cezaevi’ne naklettiler. F tipi cezaevlerini, tecridi ve operasyonu protesto etmek için ölüm orucu eylemine başladı. Günler birbirini kovaladı ve her geçen gün eridikçe eridi genç kızın bedeni… Durumu ağırlaşan Tülay Korkmaz bir sonbahar günü Bayrampaşa Cezaevi’nin içindeki Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Eyleminin 191. günündeydi Tülay, 19 Kasım 2001 günü ayrıldı aramızdan…

“BÜROKRASİ ÖLDÜRÜR…”

Ali Çamyar (32), 2002 yılının ilk günü hayata veda ettiğinde, açlığının 245. günündeydi. Yeni yılı kutlayamadı Çamyar ailesi, çünkü ölümün özel günler için yapacağı her hangi bir ayrıcalık yoktu. Ölüm orucunda en çok yaşamın solduğu 2001 yılına veda ediliyordu ama acılarla dolu bir yılın daha habercisi gibi geldi ölümü…
Alınteri Gazetesi’nin Bursa temsilcisiydi Ali, günü geldi, cezaevine girdi. Zordu içeride yaşamak ve o kısa sürede sağlıksız koşullar nedeniyle verem oldu. Sonra ölüm orucu eylemine başladı, 3 Ağustos 2001 günüydü İzmir Kırıklar F Tipi Cezaevi’nde döverek bayılttılar Ali Çamyar’ı, takati kalmamışken… İzmir Yeşilyurt Hastanesi’nde yatan Ali Çamyar için 30 Ekim 2001’de İnfaz Savcılığı’na bir başvuru yapıldı ve CMUK 399. madde gereği infazının ertelenmesi istendi. Kendisiyle aynı tarihte başvuruda bulunan üç hükümlü yılbaşı öncesi tahliye edildi. Ancak Adli Tıp Kurumu’na sevkini isteyen Çamyar’ın yüksek ateşi düşmeyince İstanbul’a gidemedi, işlemleri uzadıkça uzadı, bürokrasi bir kurban daha almış oldu…

Zeynel Karataş, 25 yaşındaydı. Gaziosmanpaşa’da 2 polisin öldürüldüğü, 12’sinin yaralandığı olaya karıştığı gerekçesiyle gözaltına alındı. 5 Ocak 2001 günü tutuklandı. Tam bir yıl sonra 5 Ocak 2002 günü öldü. Bu bir yıl zarfında önce Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Sonra 5. ekipte ölüm orucu eylemine başladı. Direnişinin 240. gününde Tekirdağ Devlet Hastanesi’ne kaldırılırken yolda öldü.

“GÖRÜŞECEĞİZ LALE…”

Lale Çolak, duvara yazı yazmak suçundan cezaeviyle tanıştığında, henüz 15 yaşındaydı. Genç kız, yaklaşık 7 ay içeride kaldı. Yattı, çıktı. Mücadelesine devam etti. Bir çatışmada kolundan yaralanmıştı. Sakat kalmıştı kolu.
Sonra 1996 yılında tekrar tutuklandı. Girdi cezaevine, bir daha çıkamadı. Lale, F tipi cezaevlerine yapılan kanlı sevki, protesto ederek ölüm orucuna başladı. 2001 yılıydı. Durumu ağırlaşınca doğum gününde tahliye edildi. O, 222. günündeydi eyleminin… Kısaca Çapa olarak bilinen İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tedavi altına alındı. Tam 18 gün yaşama tutunmaya çalıştı. Yedi tepeli kenti, kavgasının başkenti İstanbul’u seviyordu. Şarkıları, şiirleri ve bulutları da…

Özellikle Vedat Türkali’nin İstanbul şiirini;

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Bakışlarımda akşam karanlığın
Kulaklarımda sesin İstanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Plajlarında karaborsacılar
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir.
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın
Meyvesini birlikte devşirirler
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Et tereyağı şeker
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların
Hürriyet yok
Ekmek yok
Hak yok
Kolların ardından bağlandı
Kesildi yolbaşların
Haramilerin gayrısına yaşamak yok

Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
Onların kemik yalayan dostları
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entelektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköy’ün Cibali’nin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
İpek şiltelerin ıstakozların
ve ahmak selameti için
Hakkında idam hükümleri verilir

Haktan bahseden namuslu insanları
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar
Karanlık mahzenlerinde şehrin
Cellâtlara gün doğdu
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez

Haramiler kesmiş sokak başlarını
Polisin kırbacı cellâdın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bulutların ardında damla damla sesler
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle
Arkadaşlar çıktı karşıma
Dindi şakaklarımın ağrısı

Bir kadın yoldaş tanırdım
Bir kardeş karısı
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
Cellâtlara emir verildiği gün haramilerin sarayında
Gebeliğin dokuzuncu ayında
Aç kurtların varoşlara saldırdığı
Tipili bir gece yarısı
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi
Otuz beş kiloluk sırrımızı
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniye’nle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlık sokaklarında
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanatını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın

Hatta tahliye olunca arkadaşlarına, Galata’da balık yeme sözü vermişti. Bilinci açıktı Lale’nin, ancak bedeni iflas etmişti.
Mama yiyemiyor, kan üretimi gerçekleşmiyordu. Topu topu 38 kiloydu. Gözlerini yumdu. Bir daha açamadı. 27 yaşında kaldı. Lale Çolak, Rodrigo’nun keman konçertosu eşliğinde toprağa verildi. Onu 1996 yılında gerçekleştirilen ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiren, aynı davadan arkadaşı Osman Akgün’ün yeleğiyle defnettiler. Korsakoff’a yakalanan Çiğdem Kırkoç ise, mezarının başında “Serüvenciler” şarkısını söyledi. Ablası Dilek Çolak, Lale’nin belgesel filmini yaptı. “Görüşeceğiz/Lale” adlı kısa film, İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği’nin (İFSAK) birincilik ödülünü aldı.

Antakyalı Yusuf Kutlu, 1994 yılında tutuklanmadan önce oto boyacısıydı… Yıl 1996’ydı. Ölüm orucunda yaşamını yitiren hemşerisi Fatma Bilgin ile birlikte mahkemeye götürülürken yaralanmışlardı. Yüzlerinde postal izi vardı, dipçik ve cop darbeleri ise sırtlarını paralamıştı…
Cezaevinin yıkılan duvarlarından üzerlerine taş ve tuğla yağıyordu. Kafasına geldi tuğla. 22 dikiş atıldı. Çamura yatırdılar, elbiselerini parçaladılar. Sürüklediler yerlerde, kan içindeydi yüzü… Göremedi hiç bir şey. Ellerini bağladılar arkadan sım sıkı. Bartın Cezaevi’nden böyle sevkedildi Yusuf Kutlu… Ve Sincan F Tipi Cezaevi’ne ilk adımını attı. Karanlık hücresinde kaldı 10 gün ne de olsa elektrikler kesikti. Sabah akşam dövdüler onu… Ölüm orucuna 5. ekiple birlikte başladı. Sonrasında Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. 279 gün dayandı açlığa… 2002 yılının emekçi kadınlar gününde atmaz oldu yüreği. Kutlu idi soyadı… 29 yaşındaydı. Arapça ağıtlarla gömdüler onu… Cenaze töreninde Hayata Dönüş baskınında ağır yaralanan Korsakoff hastası Yıldız Baguç gözaltına alındı.

DAĞLARDA ÖLEN ESKİ EYLEMCİLER…

Yeter Güzel, 38 yaşındaydı. Hemşireydi. Esenyalı Sağlık Ocağı’nda çalışıyordu. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyesiydi. 1999 yılında evi basıldı. Kardeşi Murat Güzel ile birlikte gözaltına alındılar. İki kardeş İnsan Hakları Derneği’ne gözaltında işkence gördüklerine dair bir mektup yollayarak başvuruda bulundular. Yeter ve Murat tutuklanarak cezaevine konuldular. Yeter Güzel’in sağlık durumu kötüydü. Yine de ölüm orucuna başlamak için çok ısrar etti. Gebze Cezaevi’nde eyleme başladı. Eyleminin 26. gününde tahliye edildi. Alibeyköy’deki eylem evinde ölüm orucuna devam etti. Eve operasyon yapan güvenlik güçleri onu gözaltına aldı. 13 Kasım 2001 günü tekrar tutuklandı. Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. 165 gün aç kaldı. 10 Mart 2002 günü hayatını kaybetti.
Dağda öldürülen açlık grevi eylemcileri de vardı. Örneğin Tunceli’de gerçekleştirilen operasyonda yaşamlarından olan 17 kişinin arasında eski ölüm orucu eylemcileri de bulunuyordu.
Maoist Komünist Parti (MKP) Genel Sekreteri Cafer Cangöz ve yardımcısı Aydın Hanbayat son ölüm orucu eylemine katılmıştı. Yeter Güzel’in kardeşi Murat Güzel, Orhan Gül, Alaattin Ateş (Komutan Şerif) de ölüm orucu eylemcisiydi. Ökkeş Karaoğlu hem 1996 hem de 2000 ölüm orucunda gönüllü olmuştu. Ökkeş Karaoğlu, 1993 kışında altı kişinin donarak öldüğü, 30’a yakın kişinin de sakat kaldığı Yel Dağı yürüyüşünde ayak parmaklarını kaybetmişti. Taylan Yıldız, 1996 Ölüm Orucu Direnişi’nde yer almıştı. Yıldız, Hayata Dönüş operasyonunda ise gözünü kaybetmişti.

Berna Ünsal Saygılı ölüm orucu 1. ekipteydi… ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği’nde okumuştu Berna (Rosa)… Çok iyi derecede İngilizce, Fransızca biliyordu. 4. ölüm orucu ekibi üyesi yine ODTÜ’lü Okan Ünsal ile evliydi. 1994 yılında tutuklanan Okan Ünsal, 1996 yılında da ölüm orucu eylemcisiydi. Berna Ünsal’ın babası emekli kaymakam, Okan Ünsal’ın ise emekli başkomiser idi. Ankara’da toprağa verildiler. Hayata Dönüş operasyonundan iki ay önce tutuklanan Cemal Keser (daha önce de iki kez tutuklanmıştı), Ümraniye Hapishanesi’ne konuldu. Ölüm orucuna başladı. Kandıra F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilince eylemini Alibeyköy Direniş Evi’nde sürdürdü. Cemal Keser daha sonra Tokat’ta üç arkadaşıyla öldürüldü.

‘Cemal’ kod adlı Orhan Gül, 6. Ekip Ölüm Orucu direnişçisiydi. Sincan F Tipi Cezaevi’nden tahliye oldu. Ölüm orucunu bırakmadı. Eyleme önce Alibeyköy’de sonra Mersin’deki ailesinin yanında devam etti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından affedildi. Tunceli’de gerçekleştirilen bir baskında iki arkadaşıyla birlikte öldürüldü.

Temmuz 2005 tarihinde Tunceli’nin Çiçekli Nahiyesi kırsalında öldürülen Özlem Eker’in cenazesi 23 Aralık 2005 günü Sarıgazi’de toprağa verildi. Özlem Eker’in cenazesi yanlışlık sonucu başka bir yere defnedilmişti. Yanlışlığın ortaya çıkmasının ardından Eker’in cenazesi beş ay sonra ailesinin yaşadığı İstanbul’a getirildi. Özlem Eker, ölüm orucu eyleminde sakatlanmış ve geçici süreyle tahliye edilmişti.

Meryem Altun, 26 yaşında hayata gözlerini kapadı. Ailesi İngiltere’deydi. Ağabeyi Kahraman Altun 1991’de İzmir’de öldürüldü. Meryem Altun 1991–1998 arası İngiltere’de yaşadı. Yurtdışında 2 kez gözaltına alındı, 6 ay cezaevinde kaldı. Türkiye’ye döndü. Hayata Dönüş operasyonunda can veren Rıza Poyraz ile Kadıköy’de gezerken yakalandılar. Meryem gözaltına alınıp, tutuklandı. Ümraniye Cezaevi’ne götürüldü. Hayata Dönüş operasyonunun ardından Kartal Cezaevi’ne konuldu. Ölüm orucu eylemcisi oldu. 5. ekipteydi. Sağmalcılar Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Eyleminin 301. gününde yaşamı soldu. İHD’liler aynı gün 17 bin kişinin “tecride hayır” diyerek imzaladığı dilekçeyi yetkililere veriyordu. 2002 yılıydı. Kış bahara dönüyordu.

Neslime armağanımdır

Neslim
Ben şemdi şerefimle ölmenin doruğundayım
Unutmadan geçmişi

Unutmayın sözlerimi
Bekliyorum seyrederken
Gökyüzünün kanlı şafağını

Bekliyorum sizi
Bekliyorum

Kahraman Altun

Genç bir fırıncıydı Kahramanmaraşlı Okan Külekçi… 19 Aralık operasyonu sırasında dışarıdaydı. Baskından sonra F tipi cezaevlerini ve tecridi protesto eylemlerine katıldı. Önce gözaltına alındı sonra tutuklandı ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne konuldu. Ölüm orucu gönüllüsü oldu. Eyleminin 110. gününde zorla müdahale ile karşılaştı. Kendine geldiğinde tekrar eyleme girdi. Ekipler üzerinden yürüdüğü için eylem, bıraktırıldı. Sonra 7. ekiplere katıldı. Aç günler, haftaları, haftalar ayları aylar mevsimlere devrildi. Tam iki mevsim, 8 ay, 240 sürdü açlığı. Bahar yaza elini verdiği günlerde Bayrampaşa Cezaevi Hastanesi’ne kaldırıldı. Külekçi, 22 Mayıs 2002 günü gözlerini kapattı. İstanbul’da defnettiler.

Semra Başyiğit, eyleminin birinci yılında Sağmalcılar Devlet Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Hayata Dönüş operasyonu sonrasında Bursa’da yapılan bir baskında gözaltına alındı ve tutuklanarak Kartal Özel Tip Cezaevi’ne konuldu. Polis tarafından “canlı bomba” ilan edildi. Gazeteler de bunu yazdı. Ancak o sırada genç kadın cezaevindeydi. 24 yaşındaki Semra, 28 Temmuz 2001 günü 6. ekipte ölüm orucuna başladı. Durumunun ağırlaşması üzerine önce Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne ardından da Bayrampaşa Cezaevi içerisindeki Sağmalcılar Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.
Fatma Bilgin, 1972 senesinde Antakya Kuzeytepe’de dünyaya geldi. Arap asıllıydı. 13 yaşında çalışma hayatına atıldı. Önce pamuk tarlalarında sonra fabrikada çalıştı. Kurtuluş Dergisi’nde görev aldı. Beş kez gözaltına alınıp bırakıldı. Tutuklandığında yıl 1995 idi. Malatya Cezaevi’ne konuldu. 1996 ölüm orucu eyleminde gönüllü oldu. İçeride Hayata Dönüş operasyonunu yaşadı. 3 Haziran 2001 günü ölüm orucu 5. ekip üyesi Fatma Bilgin eylemine başladı. Fatma, eyleminin 434’üncü gününde, 10 Ağustos 2002’de yaşama veda etti.

Melek Birsen Hoşver, Rizeliydi. 32 yaşındaydı. Üniversite öğrencisiyken tutuklanmıştı. Malatya Cezaevi’nde kalırken 26 Eylül 2001 günü eyleme başladı. Ölüm orucuna başlayınca arkadaşlarından koparılıp adli tutukluların yanına verildi. 7. ekip üyesiydi. İdarenin planları sona ermemişti. Bu kez adlilerin yanından alıp yalnızlığa mahkûm ettiler. Durumu ağırlaşınca Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Bir buçuk ay hastanede kaldı. Zorla müdahale nedeniyle eyleminin 330. gününde 22 Ağustos 2002’de yaşamdan koptu.

Çerkez kızıydı Gülnihal Yılmaz, 34 yaşında veda etti hayata… 1990’ların başında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken işkence görmüştü. Kendi ifadesiyle “Pisbıyık”, “Minik” ve “Yakışıklı”dan… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın koruma amiri M. K.’in adı geçen Yakışıklı olduğu iddiası edilmişti. Gülnihal Yılmaz’a işkence yaptığı gerekçesiyle dönemin Elazığ Terörle Mücadele Şube Müdürü Mehmet Yaşar, bir yıl hapis cezası aldı. Gülnihal, 17 Ağustos 1999’taki Büyük Marmara Depremi’nin ardından Sakarya Cezaevi’nden Çanakkale Hapishanesi’ne nakledildi. Kanlı operasyonun ardından sevkedildiği Kütahya E Tipi Cezaevi’nde başladı eylemine. 5. ölüm orucu ekibindeydi. 449 gün aç kaldı.

Amasyalı Serdar Karabulut, 32 yaşındaydı. Mühendislik fakültesi öğrencisiydi. Sonra tutuklandı. İzmir Buca Cezaevi’ne konuldu. 1995 yılında üç tutuklunun yaşamını yitirdiği baskında ağır yaralandı. İyileştikten sonra Bartın Cezaevi’ne götürüldü. Hayata Dönüş operasyonunda yine yaralandı. Bu kez apar topar Sincan F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.
Ölüm orucu eylemine 6. ekip ile başladı. Durumu ağırlaşınca Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde zorla müdahale edildi. İki ayı aşkın süre hastanede kaldı. 8 Kasım 2002 günü hayatını kaybetti.

“SICAK EKMEK KOKUSUNA AÇLIK ÇEKMEK…”

Zeliha Ertürk, İstanbul’da doğdu. İlkokul muzunuydu. Konfeksiyon işçiliği ve tezgâhtarlık yaparak hayata tutunuyordu. Kurtuluş Gazetesi muhabiriydi. Tutuklandığında 18 yaşındaydı. Tabutluk adı verilen Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ne konuldu. Aradan zaman su gibi akıp geçti. Genç kız ölüm orucu eylemine başladı. 5. ekipteydi. Tarih 3 Haziran 2001 idi ve yer Kartal Cezaevi’ydi.

…Şimdi bozuldu saatlerin ayarı
Bahar inmiyor artık topraklara
Buğdaylar depolanırken
Ambarlarda
İnsan, aç sıcak bir ekmek kokusuna…

Pusuda bekleyen apansız
Ölümlerdir tarih Ve artık yaşam
Sorgulamaktadır zulmü
Sorgulamaktadır sofradan
Çalınan ekmeği
Unutulmuş gülüşleri
Ve kahpe ölümleri

Artık direnmektir
Artık isyandır yaşamın tek adı

Zeliha Ertürk yazdı bu şiiri, ölmeden hemen önce…

30 Kasım 2002 günü Şişli Etfal Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Tabutunu kadınlar taşıdı. İstanbul Habibler Köyü yakınlarındaki Cebeci Mezarlığı’nda toprağa verildi. Ölüm orucu eyleminde sakat kalan kardeşi Ferhat Ertürk, yakınlarının kollarında güçlükle ayakta durabiliyordu.

1981 doğumlu Ferhat Ertürk 17 yaşında tutuklanarak cezaevine konuldu. O da Zeliha gibi ilkokuldan sonra fakirlikten okuyamamıştı. Dört yıl içerde kaldı Ferhat Ertürk, ölüm orucu eyleminde hafızasını yitirdi. 2001’de tahliye edildi.

Geçimini kâğıt toplayarak kazanan Baba İbrahim Ertürk, ölüm orucu eyleminde bir kızını kaybetti, oğlu da sakat kaldı. Eşi Fatma Ertürk ise 47 yaşında çocuklarının cezaevinde çektirdiği fotoğraflarına bakarken öldü. Seyrantepe’de tek odalı gecekonduda yaşıyordu Ertürk ailesi… Yoksulluğun abidesi gibiydi İbrahim Ertürk: “Çocuklarıma bakabilmek için çöpçülük yaptım, inşaatlarda çalıştım, karton topladım. Belediye ekipleri evimi yıkmaya geldiğinde birini bıçakladım ve 12 yıl ceza aldım. İki yıl sonra çıktığımdaysa kimse bana iş vermedi. İnşaatlarda amelelik yaparken gözüme kireç kaçtı ve bir gözümü kaybettim.”

1 Aralık 2002 günü bu kez Ege’nin incisi İzmir’den geldi ölüm haberi. Son soluğunu verdi Feridun Yücel Batu. 33 yaşındaydı. Örgütüyle ve her şeyle ilişkisi kesilmişti. Ancak o bırakmadı. İzmir Kırıklar Cezaevi’nde 8 ay sürdürdü direnişini.

İmdat Bulut, Kars Akaya doğumluydu. Terekeme idi. İlkokul mezunuydu. Terzilik ve boyacılık yapmıştı. Hayata Dönüş’te Ümraniye’deydi. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne gönderdiler. Bayrampaşa Cezaevi Hastanesi’nde gözlerini kapadı. 18 Kasım 2002’de…

Berkan Abatay, Cunta lideri Kenan Evren’e suikast girişimine hazırlandığı gerekçesiyle tutuklandı. Gözaltındayken yüksek bir yerden düştüğü için sakatlanmıştı. Aylarca yürüyemedi. Ayağından ve belinde rahatsızlıklar vardı. Erzurumluydu. Fakir bir ailenin çocuğuydu. İki kardeşi yeterince bakılamadıkları gerekçesiyle hastalıktan öldüler. Beşiktaş Çarşı Grubu’nun faal üyelerinden biriydi bir aralar. Güvenlikçi oldu bir dönem. 1997 yılında tutuklandı. Ölüm orucu 4. ekibinin son üyesiydi. Kanlı operasyonda üç kurşun yedi bacağına. 27 yaşındaki Berkan, 589 gün aç kaldı. Yaklaşık 20 ay eder bu… 2002 yılının son günlerinde hayatını kaybetti. Beşiktaş taraftarı İnönü Stadyumu’na “Berkan Abatay Ölümsüzdür” yazılı pankart açtı.

Yusuf Aracı, 32 yaşındaydı. Adana’daki ABD’ye ait İncirlik üssünü bombalayacakları iddiasıyla tutuklanmıştı. Yıl 2000’di. Ceyhan Cezaevi’ne konuldu. Hayata Dönüş’ü ardından Sincan F Tipi Cezaevi’ne nakledildi. 2002 yılının işçi ve emekçi bayramında ölüm orucu eylemine başladı. 8. ekipteydi. 330 gün sürdürdü direnişini… Fenalaşınca Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. 26 Mart 2003 günü soluk almaz olmuştu artık.

Muharrem Karademir’e arkadaşları Kuvay-ı Milliye hareketinin kahramanlarından “Karayılan”ın adıyla sesleniyordu. 19 yaşında cezaevine giren Karademir, müebbet hapse mahkûmdu. İki ölüm orucu eylemine de katılmıştı. Öldüğünde 31 yaşındaydı.

Onlar
Suyun hep tatlı
Gecelerin ise
Hep mehtaplı olmasını isterler
Oysa şafaktan önceki karanlıktır
yaşanılan
Gece şafağı karşılamaya hazırlanıyor
Zifiri karanlığın korku düşürdüğü
yürekler
Bu dipsiz karanlığın sonsuza dek
Süreceğini sanarak
Pencerelerin perdelerini kapatıp
Birer birer terkediyorlar bizi
Varsın bizi terketsin
Tatlı su balıkları
Mehtaplı gece romantikleri
Varsın bizi terketsin
Zifiri karanlığın sonsuza dek
Süreceğini sananlar
Yüreğim sen güçlü ol
Bil ki bu karanlık sonsuz değil
Sökecek mutlaka şafak
Sökecek mutlaka

Muharrem Karademir
Nisan 2001

Basın Konseyi’nin “Cezaevlerindeki gazeteciler” raporunda, “doğrudan doğruya gazetecilik ile ilgili bir nedenle hapis cezasına çarptırılan gazeteciler” listesinde adı yer alan Muharrem Karademir’in kardeşi Uğur Karademir ağabeyinden önce ölüm orucundaydı. Uğur Karademir, el ve ayaklarından zincirlendikten sonra zorla müdahaleye maruz kaldı. Kardeş Karademir 18 yaşında hafızasını kaybetti. 16 yaşında cezaevine girmişti. Tek hatırlayabildiği ağabeyi Muharrem idi… Anne Zeynep Karademir, aynı cezaevinin farklı hücrelerinde kalan oğullarının bir araya gelmesi için başvuruda bulundu. Ancak sonuç yoktu. Hastanede bir ay kaldı Uğur, sonra tekrar cezaevine yollandı. Muharrem, Uğur’un bakımını üstlenmek için dilekçe verdi. Reddedildi.

Muharrem Karademir, 10. ölüm orucu ekibiyle eyleme girdi. Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki tek kişilik hücresinde eyleminin 130. gününde kendini yaktı. Tecridi ve tutuklu yakınlarına yönelik baskıları protesto ettiğini söyleyerek… Tarih 27 Şubat 2004 idi. İzmit Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Kurtarılamadı.

Muharrem Karademir tarafından yazılan, 4 Aralık 2003 tarihli şiir şöyle;

Şafakları çağırıyorum sesime
Turnalar
Turnalar ses veriyor
Turnaları çağırıyorum sesime
Şafaklar
Şafaklar ses veriyor
Yeni bir göç mevsimindeyiz işte
Turnalar gidiyor
Şafaklar ses veriyor
Yeni bir göç mevsimindeyiz işte
Turnalar gidiyor
Şafaklara
Şafaklara
Dostları çağırıyorum sesime
Yıldızlar
Yıldızlar düşüyor üstüne

“Denizin kızının vasiyeti…”
Ölüm orucunun 109. kaybı Günay Öğrener idi. Zorla müdahale uygulamasına tepkisini kendini yakarak gösterdi. 1973 yılında Mersin’de doğdu Günay Öğrener… Babası polisti. O, dört kız kardeşin en küçüğüydü. Solcular, babasını 1980 yılında öldürdü. Ancak bu olay onu yolundan döndürmedi. Üniversiteyi okumaya İzmir’e gitti. 1995 yılında tutuklandığında daha 22 yaşındaydı. Dört yıl Buca Cezaevi’nde kaldı. 1999 yılında Uşak Cezaevi’ne nakledildi. Hayata Dönüş’e orada yakalandı. Arkadaşları Berrin Bıçkılar ve Yasemin Cancı operasyon sırasında kendilerini yaktılar. Eylemin bir başka kaybı olan Sevgi Erdoğan’da Uşak Cezaevi’nden arkadaşıydı. Hükümlüydü Gülay ve tahliyesine 6 ay vardı. Ölüm orucu eyleminin 10. ekibindeydi. Önce vasiyetini yazdı sonra kendini yaktı.
‘Denizin kızı’nın vasiyeti şöyleydi: “Su hayattır. O yüzden toprağa değil suya gömülmek isterdim. Akdeniz’de doğdum, Ege’de çalıştım. Karadeniz’i ise hiç görmedim. Saçlarım Karadeniz’e atılsın. Böylelikle Anadolu’yu dolaşmış olurum”

Burdur Gölü kıyısına getirildi cenazesi çünkü o öyle istemişti. Ardından vasiyeti gereği saçları kesildi, Karadeniz’e yollandı. En sonunda defnedildi. Berrin Bıçkılar’ın mezarından getirilen toprak atıldı mezarına…

Ümit Günger, en son yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Karadeniz’de topraklarımıza doğru yol alıyoruz. Yelkenli takalarımızla… Mart sıcaklığıyla birlikte yelkenimize de hız vermişiz ki; artık kim tutar bizi değil dört duvar arasında, çelikten kafesler yapsalar yine tutamazlar bizi… Yelkenlerimizi açar gideriz yolumuza. Güneş bizi, bizde güneşi erken karşılayacağız.”

Artvin Şavşat doğumluydu Ümit Günger. İlkokulu Artvin’de, ortaokulu Zonguldak’ta liseyi İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Fizik Öğretmenliği Bölümü’nü kazandı. Öğrenciyken tutuklandı. Yıl 1993 idi. Ümraniye Cezaevi açılınca oraya sevkedildi. 1996 yılındaki ölüm orucunda birinci ekipteydi. Hayata Dönüş Operasyonu’nda yaralandı. Beline saçma taneleri isabet etti. Zorla Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne nakledildi. 9. ölüm orucu ekibiyle eyleme girdi. Durumu ağırlaşınca hastanede kaldırıldı. Zorla müdahalenin ardından ölüm orucunu bıraktı. Kendine gelince bir daha başladı. Tekrar Tekirdağ Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanenin mahkûm koğuşunda, bacaklarına battaniyesini doladı. Tecridi, zorla müdahaleyi ve sansürü protesto etmek için kendini yaktı. Eyleminin 32. gününde… 29 Mart 2004 günü öğlen saat 13.00’de… Ümit’i ambulansa koyup Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne götürdüler. İki gün sonra can verdi. 32 yaşındaydı.

Malatya doğumlu Selma Kubat, çiftçi bir ailenin çocuğuydu. 26 yaşındaydı. Devrimci Gençlik Dergisi Genel yayın Yönetmeni olan Kubat, 13 Kasım 2001 günü gerçekleştirilen Küçükarmutlu operasyonun ardından tutuklandı. Önce Bakırköy ardından Gebze Cezaevi’ne konuldu. 12,5 yıl hapis cezası aldı. 10. ekipte ölüm orucuna başladı. Selma Kubat 1 Mayıs 2004’te eyleminin 198. gününde tutuşturdu kendisini… “Küllerimi vatanıma gömün diyerek…”

İşçinin emekçinin bayramı
Benim bayramım
Benim düğünüm
Benim son günüm
Bir bayram günü
“ayrılırım”

Selma Kubat

Sincan F Tipi Hapishanesi’nde yatan Bekir Baturu ve Hüseyin Çukurluöz, 10. Ölüm Orucu Ekibi’nde eyleme başladılar. Aynı hücrede kalıyorlardı ve aynı gün bedenlerini tutuşturdular. Eylemlerinin 250. günüydü:

“Sabah karşı son bir sigara içtiler. Nevresimleri söküp, bedenlerine doladılar. Kendilerini yakacaklardı. Alt kata indiler ve battaniyeyi köşeye serdiler, üzerine nevresimleri koyarak oturdular. Son kez birer sigara daha içtiler. Yanan bir ateş çemberi oluşturdular. Alevleri avuçlayıp bedenlerine çaldılar. Oturdular ateş denizine, sonra ayağa kalktılar. Yanarken slogan atıp, zafer işareti yapıyorlardı. Tam 11 dakika boyunca eridiler ateşte.”

Ölüm orucu eylemcisi Hüseyin Çukurluöz, kendini yaktığında 42 yaşındaydı. 49 gün sonra tahliye olacaktı. Çorum doğumluydu. Çalışmak için Ankara’ya gittiğinde henüz 13 yaşındaydı. Tutuklanarak Mamak’a konuldu. 12 Eylül’ü cezaevinde karşıladı. Yıllarca tek kişilik hücrelerde kaldı. 1981 yılında 41 günlük açlık grevi yaptı. 1996 ölüm orucunda 1. ekipteydi. Hayata Dönüş operasyonunda ağır yaralandı. Beyin ameliyatı geçirdi. Yarı yarıya felçliydi kendini yakarken…

Sungurlu’nun Çukurlu köyünde 1991 yılında dağdan gelen suyu depolayıp çeşme yaptırmıştı. Söğüt dikmişti. 13 yıl sonra boy atan söğütlerin bir karış uzağında bulunan köy mezarlığında defnedildi.
Nazım’ın “Kartal Kazım” şiirini okudular o esnada çok severdi diye…

Bekir Baturu 38 yaşındaydı. Tutuklanmadan önce ecza deposunda çalıştı, kahvehane ve kebapçıda da… Baturu 20 Ekim 2000’de ölüm orucuna girecekti ancak Hepatit B tedavisi gördüğü için bu isteğini gerçekleştiremedi. Bekir Baturu, tam 3 yıl sonra 20 Ekim 2003’te başladı direnişine…

Selami Kurnaz, Trabzon Arşın’a bağlı Ligene (Dilek) Köyü’nde toprağa verildi. Yöre halkı “Reis” diyordu ona, arkadaşları ise Temel… 40 yaşındaydı. İşportacıydı. 1981 yılında Devrimci Yol davasından tutuklanmıştı. Sonrasında Devrimci Solcu oldu.

Tecrit karşıtı eylemlere katıldığı gerekçesiyle 25 Haziran 2001 günü tekrar tutuklandı ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Hücreleri protesto etmek için 2003 yılında ölüm orucu eylemine başladı. Selami Kurnaz, ölüm orucuna başla nedenini şöyle açıklıyordu:
“Daha bebekken açlıktan ölen, yüzlerini bile görmediğim, seslerini duymadığım, sarılamadığım iki ablamın, iki ağabeyimin çocukları yüreğimi kemiriyor”.
Durumu ağırlaşınca 19 Mart 2004 günü Tekirdağ Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. 10. ölüm orucu ekibinin son üyesi Selami Kurnaz, eyleminin 300. gününde 5 ay kaldığı Tekirdağ Devlet Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Kurnaz’dan önce ekibin diğer üyeleri Muharrem Karademir, Günay Öğrener, Selma Kubat, Hüseyin Çukurluöz ve Bekir Baturu da ölmüştü.
Halkın Hukuk Bürosu avukatları “Tam 5 ay zorla müdahale tehdidi altında tüm haklarından mahrum bir şekilde kimseyle görüştürülmedi. Hastanede ‘rehin’ tutulan müvekkilimiz müdahale sonucu 12 Ağustos 2004 günü hayatını kaybetti” diyordu.

Geleceğim diyordu bir şiirinde Selami Kurnaz,

Geleceğim bordo mavili kent
Mutlaka birgün geleceğim
Hasret iki yanı keskin
Sürmene bıçağı gibi olsa da
Çıkıp geleceğim
Ve türküler söyleyeceğim
Sevdamız, umudun üstüne

Veda mektubu ise kısa ve netti: “…Güzel günler göreceğiz. Ben demir alıyorum. Böyleyken böyle…”

Sergül Hatice Albayrak, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünde “Tecrit kalksın, tecride hayır” yazılı dövizi açtıktan üstüne döktüğü benzini tutuşturdu. “Sevgi Erdoğan Ölüm Orucu Ekibi” üyesiydi ve eyleminin 156. günündeydi. Cezaevinden iki hafta önce tahliye edilmişti. Bu 118. ölümdü. Sergül 26 yaşındaydı. Almanya doğumluydu. Türkiye’ye 15 yaşında geldi ve dört yıl sonra Tokat’ta tutuklanarak cezaevine konuldu. Yıl 1997 idi. Ankara Ulucanlar ve Sakarya cezaevlerinde kaldı. 56 saatlik Hayata Dönüş operasyonu sırasında Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde bulunuyordu. Baskından sonraki ilk durağı Kütahya, ikinci durağı ise Uşak Cezaevi oldu. Uşak Cezaevi’nde 25 Temmuz 2004 günü ölüm orucu eylemine başlamıştı. Vasiyeti şuydu: “Bursa Şehir Mezarlığı’nda yatan ölüm orucu eylemcisi Gülnihal Yılmaz’ın yanına gömülmeliyim. Cenazemin, evimde çeyizlerimle birlikte bir gece boyunca tutulmasını istiyorum. Halkımıza helva dağıtılsın”.

Faruk Kadıoğlu, Ağustos 1977’de Trabzon’un Of ilçesi Hovaza (Karşıyaka) Köyü’nde doğdu. Çay üreticisi fakir bir ailenin oğluydu. Yedi kardeşin en küçüğüydü. Göbek adı Şeref idi. “Ayakkabıyı ancak ortaokula giderken giyebilmiştim” diyerek tarif ettiği yoksulluğa karşı öfke doluydu. Babası aynı zamanda imamlık yapıyordu. Faruk Kadıoğlu, 18 yaşına kadar kaldığı köyde hafızlık, müezzinlik yaptı. 1995 ve 1997 yılları arasında cezaevindeydi. Hayata Dönüş operasyonu sırasında dışarıdaydı. 25 Ağustos 2001 günü tutuklanarak Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne konuldu. 12. ölüm orucu ekibiyle 9 Mayıs 2005 günü eyleme başladı. Yeni Ceza İnfaz Kanunu’nu protesto etmek ve tecrit politikalarının kaldırılması için 26 Mayıs 2005 günü saat 18.00’de kendisini yaktı. Eyleminin 17. günündeydi.
Tanıklar anlatıyor:
“Eyleme başladıktan sonra ailesine yaptığı hediyeler yok oldu, ziyaretine gelen amcasının oğlu ile görüştürülmedi. 17 gündür hiçbir mektubunu gönderemiyordu. Dışarıdan gelen mektuplarını da alamıyordu. Tutuklu ve hükümlülerin ürettiği ‘Aile Postası’ isimli dergide, Faruk ile yapılmış röportaj vardı. ‘uyduruk cümleler geçiyor’ diye imha kararı verdiler. Uyduruk dedikleri şey tecrit idi. Faruk, akşam saatlerinde havalandırmaya çıktı, yoldaşlarına yazdığı son kısa notu ‘top’a sarıp fırlattı. “…Notta halkımı çok seviyorum. Görüşeceğiz…” yazıyordu. Sonra Adalet Bakanlığı’na yazdığı dilekçeyi masasının üzerine bıraktı. Alt katta yakacaktı kendisini… Ama önce kanıyla duvara son bir mesaj yazmak istedi. Önce sol serçe parmağını ve yüzük parmağını kesti. Olmadı… Sol bileğini keserek akıttı kanını. Ve kanıyla, megafon ve butonun olduğu duvara, ‘Halkım her şey sizin için’ yazdı. Ardından mutfak dolabının üstüne yöneldi. Burası, mazgaldan bakınca görülecek ilk yerdi. ‘Kanla yazılan tarih silinemez’ yazdı kanıyla. Sonra bedenini tutuşturdu. Kendi yakarken “Bize Ölüm Yok” marşını söylüyor ve zafer işareti yapıyordu.”

Serdar Demirel, 42 yaşındaydı. Çankırı’da dünyaya geldi. Orta halli bir memur ailesinin çocuğuydu. İstanbul Yeni Levent Lisesi’nde öğrenciyken direnişlere, boykotlara katıldı… Ağabeyi 12 Eylül 1980’de cezaevinde tutukluydu. Serdar da 1991 Haziran’ında gözaltına alındı. 15 gün boyunca işkence gördü. Malatya DGM’de yargılandı ve müebbet ağır hapis cezası aldı. Malatya, Bursa, Yozgat, Ordu ve Bartın hapishanelerinde kaldı. Hayata Dönüş baskınından sonra Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne sevkedilenler arasındaydı. Serdar Demirel, 9 Mayıs 2005 günü 12. ölüm orucu ekibinde başladı eylemine… 18 Aralık 2005’de bedenini tutuşturdu hücresinde… İnfaz koruma memurlarının müdahalesiyle revire kaldırıldı. Sadece ellerinde ve kulaklarında hafif yanıklar vardı. 28 Aralık’ta Serdar’ı Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırdılar. Avukatları Serdar Demirel’e aynı gün zorla müdahalede bulunulduğunu söylüyordu. Bir gün sonra 29 Aralık 2005’de artık bilinci yerinde değildi ve ziyaretine gelen yakınlarını tanımadı. Yaklaşık 15 yıldır cezaevinde tutulan Serdar Demirel, 7 Ocak 2006 günü ölümüne serbest kaldı. Serdar Demirel’in annesi Mesude Demirel, Adli Tıp kapısından çıkarken zafer işareti yaparak “Alnım açık başım dik. Çatlasın düşmanlar. Ben süt verdim sana… Sütüm sana helal olsun. Benim boynumu bükmedin alnının akı ile girdin yine alnının akı ile çıktın. Helal olsun sana verdiğim süt…” diye bağırdı. Ağabeyi Mehmet Demirel ise “Bütün hepsi davalarında haklıdırlar. Kardeşimle gurur duyuyorum” diyordu. Serdar Demirel, vasiyeti üzerine memleketi Çankırı’nın Ilgaz Kazası Yaylaören Köyü’nde toprağa verildi. Çok sevdiği “Gönlüm Dağlarda” türküsü eşliğinde…

İzmir Kırıklar 2 No’lu F Tipi cezaevinde kendini yaktığı iddia edilen hükümlü Serdar Arı’nın otopsisine katılmak isteyen İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi yöneticileri ve bir grup avukatın talebi kabul görmedi:
“İzmir Adli Tıp Grup Başkanlığı tarafından hazırlanan raporda, Serdar Arı’nın, duman ve is soluma sonucu yaşamını yitirdiği açıklanmıştır. Kendini yaktığı iddia edilen Serdar Arı’nın vücudunun hiçbir yerinde yanık izine rastlanmamıştır. Bu ölüm bizler tarafından kuşkulu bulunmuştur. İzmir Kırıklar 2 No’lu F Tipi Cezaevi idaresi Serdar Arı’nın ölümünden sorumludur.”

Bunun dışında Cafer Dereli, Hollanda’da F tipi cezaevlerine karşı süresiz açlık grevi yaparken ülkücüler tarafından katledildi. Özkan Tekin ise, 10 Aralık 2000 günü Okmeydanı’nda hücrelerle ilgili yazılama yaparken polis tarafından vuruldu. Güntekin Koç, Uğur Bülbül intihar eyleminde öldüler. Şengül Akkurt, Semiran Polat ve Eyüp Beyaz’da intihar eylemi girişimi sonucunda…

Ölüm orucunda yaşamlarını yitirenler ülkenin dört bir yanında toprağa verildi. Cafer Teyyar Bektaş, İrfan Ortakçı ve Ali İhsan Özkan ise Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda yan yana yatıyorlar.

YAŞAMI SAVUNMAK…

Bugünlerde tecride karşı ölüm orucu eyleminde olan Avukat Behiç Aşçı ile tanışıklığımız eskiye dayanıyor. Cezaevi kapılarında, eylemlerde, cenaze törenlerinde, ölüm orucu yapılan Küçükarmutlu’daki evlerde pek çok kez karşılaştık. Hatta 2001 yılı yazında Sevgi Erdoğan açlıktan son nefesini verirken oradaydık. Behiç Aşçı, “Adaletin olmadığı yerde direnmek haktır” diyerek 5 Nisan Dünya Avukatlar Günü’nde ölüm orucuna başladı: “Müvekkillerimin tecrit altında tutulduğunu, gün be gün eriyerek yok olduklarını görmek istemiyorum. Tecrit adlı sosyal bir yok oluş hikâyesine, vicdanım daha fazla katlanamaz”

Şişli’de büyükçe bir apartman dairesinde Behiç ile ikinci kez görüşüyoruz. İlk ziyaretimizde dimdik ayaktaydı, bulunduğumuz odaya yürüyerek gelmişti. Ama şimdi karşımdaki yatakta açlıkla geçen bir zamanın neleri değiştirebileceğinin canlı bir örneği duruyor. Açlığın izi bedenine yansımış, avurtları çökmüş, 88 kilodan 57’e düşmüş… Yine sessiz sakin, yine ağır başlı, olgun… Behiç 41 yaşında… Saçı sakalı ağarmaya yüz tutmuş ve eminim yaşından büyük gösteriyor. Soyadına tezat yemek ile alakası da kalmamış Behiç’in, 200’lü günlere dayanan açlığı kemirip dururken bedenini. Peki, nasıl hala ayakta… Su, şeker, tuz, sade kahve, meyve çayı ve illa yaşamsal öneme haiz B1 vitamini, ölümle randevuyu geciktiriyor. Göz sinirlerinde zayıflama, sol gözde görme kaybı, yürürken denge bozukluğu, hazımsızlık, iltihaplar, ödem, uyuşma, ağrı, uykusuzluk, aşırı yorgunluk onu yatağa bağlamak üzere… Ve ne yazık ki Sevgi Erdoğan, Osman Osmanağaoğlu, Ümüş Şahingöz, Ali Rıza Demir ve Abdülbari Yusufoğlu ve diğerlerinde tanık olduğum yitmeye yüz tutmuş bir vücut ve pırıl pırıl parlayan ışıklı gözler onda da var. Oysa bir insanın bakışlarında geleceğin yükünü görmek nasıl da kahredici… Yine de eyleminin aydın, sanatçı, yazar, avukat, gazeteci, sendikacı, memur, işçi, öğrenci hemen herkesi harekete geçirdiğini, birçok kişinin kendisine destek olmak için dönüşümlü açlık grevi yaptığını görerek gülümsüyor. Behiç Aşçı, “Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı ve duyma olasılığının olmadığı yerdir” sözüyle tarif edilen tecridin sona ermesini istiyor.

11 Mart 1965 günü Sakarya’nın Kocaali ilçesinde dünyaya geldi Behiç Aşçı, anne ve babası memurdu:

“Üç kuşaktır Sakaryalıyız. Annem ebeydi, babam ise tarım kredi kooperatiflerinde çalışıyordu. Ben bir yaşındayken Kocaali’yi terk etmişiz. Annemin görev yeri sürekli değiştiği için yani biraz da zorunluluktan çok yer gezmişiz. Ben ilkokul ikinci sınıftayken İznik’e yerleştik. Sonra Gemlik’in köylerini teker teker dolaştık. En nihayetinde Karabük’te karar kıldık. İlkokul, ortaokul ve liseyi Karabük de bitirdim. Babam memuriyeti bıraktı, demir çelik fabrikasında işçi oldu.”

15, 16 yaşlarındayken yaşadığı 12 Eylül darbesinden etkilenmedi. Çünkü hem kendisini hem çevresi politikadan bihaberdi:

“Ailemin siyasetle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Keza arkadaşlarımın da öyle… Babam CHP’ye oy atardı. Sosyal demokrattı. Annemin politikayla ilgisi ise oy verme şeklindeydi. Babam mitinglere katılır, emeği ve ekmeği için fabrikada haksızlıklara karşı mücadele ederdi. Lisede çalışkan bir öğrenciydim. Lise ikinci sınıfta bir kıza âşık oldum. Klasik lise aşkı işte… Geleceğe dair planlar yapıyorduk. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdim. Okulu kazanan 1200 kişi arasında 80. idim. Kız arkadaşım da Ankara’da Ziraat Fakültesi’ni kazanmıştı. Annem ve babam ben lise son sınıftayken şiddet geçimsizlik denilen illete yakalandı. Sürekli kavga ediyorlardı ve ayrılmak istiyorlardı. Başarılı bir öğrenci olursam boşanmalarını engellerim diye düşünüyordum. Çocukluk aklı işte… Hukuk fakültesinde ilk yılım iyiydi, gayet başarılı bir öğrenciydim. Cebeci’deki Atatürk Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum. Sonra annem ve babam boşandı, üstüne de evlilik düşleri kurduğumuz sevgilim beni terk etti. Bir anda okula karşı ilgimi kaybettim. Öğrenciliğimin uzamasının nedenleri bunlar oldu.”

Üniversiteye bazı hayallerle gelmiştir Behiç, hak ve hukuka inanıyordur:

“Adalet dağıtmak için hâkim ve savcı olacaktım. Hayallerin gerçeklerle en ufak bir alakasının olmadığını zamanla anladım. Ailemin maddi durumu bozuktu. Yaşamımı idame ettirmek için çalışmalıydım. Ben de muhasebeci oldum. Sınavdan sınava okula gidiyordum. Yurtta kalma süresi bitince Batıkent, Eryaman, Keçiören ve İncirli de arkadaşlarla beraber kaldım. Üç kere okuldan atıldım, her seferinde geri döndüm. Mezun olmak tam 10 yılımı aldı. Öğrenci eylemlerine katılmayan, çok kitap okuyan, aldığı en radikal gazete Cumhuriyet olan, sosyal demokrat bir öğrenciydim. Devrimciler gazetede okuduğum kadarıyla infaz ediliyorlardı. Eşit, özgür bir yaşam için kavga veriyor, bedel ödüyorlardı. Devrimci olmak zor bir işti. Mezun olunca arkadaşlar 1988 yılında kurulan Halkın Hukuk Bürosu’ndan söz ettiler. Para kazanmak gibi gayem zaten yoktu. Hukuku ticari bir faaliyet olarak görmüyordum. Kararımı hemen verdim ve başladım. Sonra İstanbul’da stajımı yapıp, ruhsatımı aldım. 1994 yılında İstanbul Barosu’na 20560 sicil numarasıyla kayıt oldum. Halkın Hukuk Bürosu, yarattığı etkiyle, örgütlü avukatlık adına, devrimci avukatlık adına tekti.”

“30 yaşında devrimcileri tanımaya başlamıştım. Ve hala devrimciliği öğreniyorum.” diyor Behiç Aşçı ve devam ediyor:

“Büronun avukatları arasında Ankara’da Zeki Rüzgar ve Murat Demir, İstanbul’da ise Fuat Erdoğan, Ahmet Düzgün Yüksel, Efkan Bolaç ve Metin Narin vardı.(Behiç’in kaldığı odada 1994 yılında Beşiktaş’da Arzum Cafe’de öldürülen meslektaşı Fuat Erdoğan’ın fotoğrafı var.) İstanbul’a yerleştim. Müvekkillerimin bir bölümü cezaevinde olduğu için Sağmalcılar’a (Bayrampaşa Cezaevi) gittim. Ön yargılıydım. Cezaevinde astığı astık kestiği kestik adamlar ve emir komuta zinciriyle karşılaşacağımı düşünürken, sevecen ve şen şakrak tiplerle tanıştım. İlk aldığım dosya Şadi Özpolat’ın dosyasıydı. Genç bir avukat adına en ağır dosyayı almıştım. Yine de umutluydum. Çünkü dosyada eksiklikler, polis ifadesinde çelişkiler vardı. Deneyimli avukatlar güldüler. Bende Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) hukukunu tanımış oldum. Dosyadan müebbet hapis çıktı.”

Bugüne dek en az 9 ila 10 bin müvekkili olmuş Behiç Aşçı’nın ne kadar da çok:

“Erzurum, Kayseri, Adana, İzmir, Ankara ve tabiî ki İstanbul DGM’lerinde duruşmalara girdim. Türkiye’de siyasi tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu hemen her cezaevine gittim. DGM, bana üç dava açtı, birinden beraat ettim. Biri örgüt üyeliği, diğeri ise yardım ve yataklık davası ise halen sürüyor. Dört kez gözaltına alındım. Asker bakayası olduğum gerekçesiyle 35 gün cezaevinde kaldım. 80 kişinin tutuklandığı, 120 kişiye dava açılan 1 Nisan operasyonu sonrasında Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’ne gönderildim. 25 gün boyunca tek kişilik hücrede tutuldum. Dışardan bildiğim tecridi, içerden de öğrenmiş oldum. Tek kişilik hücre 8 metrekare, yatak, dolap falan da girince size tek bir adımlık yer kalıyor. Başka insanlarla karşılaşmana izin verilmiyor, hadi karşılaştın gardiyan hemen ceketiyle üstünü örtüyor, perde yapıyor. Alış veriş, gazete, kitap alırken öyle bir düzenek kurulmuş ki, gardiyan ayakta kalıyor, tutuklu ise mazgaldan almak için eğilmek zorunda… Bu tecridin amacını resmediyor. İçerde günlük yaşam için su ısıtıcı aldım. Tıraş olacaktım. Isıtıcı, kapının mazgalından geçmedi. ‘Kapıyı açın verin’ dedim. ‘Akşam sayımına kadar kapı açılmaz’ dediler. Su ısıtıcısı kapının önünde ve ben de içerde bekledik akşamın olmasını… Bir müvekkilim var Zafer adında. Mektuba ‘Merhaba Zafer’ diye başladım. Mektuptaki tüm Zafer’ler karalanmıştı. Artık ne anladılarsa… Sayımlar keyfi bir şekilde ayakta alınıyor. Bunu sağlamak daha doğrusu boyun eğdirmek için 15 gardiyan kapıda birikiyor. Müvekkilim mektup yazıyormuş. ‘Tek kişiyim zaten saymanız için neden ayağa kalkayım?’ dediği için dövmüşler ve başını duvara çarpmışlar. Kısmi hafıza kaybı yaşadı. Savcı takipsizlik kararı verdi; ‘Tutuklu örgüt kararıyla sözde tecrit uygulamasını protesto etmek için kafasını duvara vurmuştur’ İtiraz ettik. Reddedildi.”

Kendisini en çok etkileyen şeyin Küçükarmutlu’da yaşanan ölümlerin olduğunu söylüyor:

“Tutuklu yakınları Gülsüman Ada Dönmez ve Şenay Hanoğlu… Çocukları olan anneler bunlar. Hatta okuma yazma bilmeyen bir kitap bile okumadan tecrit kalksın diye ölüme giden insanlar. Sonra Zehra ve Canan Kulaksız kardeşler… Bir sonuç elde edebilmek için çok uğraştım. Avukat olarak 20 infaz dosyasına baktım, çoğu gençti ve hepsinin bedeni delik deşikti. Yargılanan bütün polisler beraat etti. Hapishanelerde öldürenlerin değil kafaları kırılarak ölenlerin yargılandığını gördüm. Suçu olmayan birçok müvekkilimin işkenceli sorgularda alınan ifadeler ve polis fezlekeleriyle tutuklandığına şahit oldum. Hayata Dönüş sırasında altı kadın diri diri yakıldı. Tecritte üç müvekkilim intihar etti, yüzlercesi psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara yakalandı. Sözün kısası hudutsuz bir maviye, kıra, bayıra, toprağa, pırıl pırıl gökyüzüne ve en önemlisi insan sıcağına hasret kalanlar adına eyleme girdim. Tecrit sorununun çözülebileceğine inanıyorum. Yoksa bu eyleme başlamazdım. Bu intihar etmek olurdu…” Ailesi ve dostları kararı nedeniyle buruklar ama yine de kabullenmişler: “Ailenin en büyük çocuğuyum. Biri kız iki kardeşim var. İkisi de evli ve İzmir’de yaşıyorlar. Kız olan hemşire, erkek kardeşim ise benim avukat olmadan önce yıllarca yaptığım mesleği icra ediyor. Yani muhasebeci. Dört tane de yeğenim var. Annem Kayseri’de hayatını sürdürüyor. Babam Mikdat Aşçı sonra yine evlendi. Şimdi doğdum yerde Sakarya’da kalıyor. Ailemle hiç kopmadım. İlişkilerimiz devam ediyor. Onlar eylemim nedeniyle üzülüyorlar ama kararıma da saygı duyuyorlar. Hergün telefonla görüşüyoruz, annem Nazile Erdoğan ve kardeşlerim ziyaretime geldiler. Sadece babam gelemedi. Onun sağlık sorunları var. Bir gözü tamamen kapandı diğeri de az görüyor, bacakları tutmuyor.”

Behiç Aşçı’nın evinde boş gün yok. Gelen ziyaretçiler arasında hafızalarını yitirenler, ölüm orucunda hayatını kaybedenlerin aileleri, Hayata Dönüş Operasyonu’nda sakat kalanlar, emekliler, gazeteciler, özürlüler, Mihri Belli, Sevim Belli, Efkan Şeşen, Mazlum Çimen, Cezmi Ersöz, Metin Kahraman, Ferhat Tunç, Arif Damar, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, KESK Genel Sekreteri Hasan Ayır, TTB Genel Başkanı Gençay Gürsoy, TMMOB genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yeşil var… Aşçı, cezaevinden mektuplar, yurtdışı ve yurtiçinden destek telefonları ve mailler alıyor sürekli. Açlık eylemini reddetmesine karşın Yaşar Kemal, yine de dostu Behiç’in ziyaretine gelir. Ve ziyaretin sonunda Yaşar Kemal, Aşçı’ya “Seni yaşatacağız. Yaşatmak için elimden geleni yapacağım” der. Yaşar Kemal daha sonra ölüm orucu eylemcisi Behiç’i ikinci kez ziyaret etti. Yaşar Kemal, “Bütün işlerimi bıraktım. Tamamen bu sorunu çözümü için uğraşacağım. Bu konuda ısrarcı olacağım. Ölümlerin daha fazla artmasını istemiyorum. Bu olayın çözümü için elimden geleni yapacağım” dedi.
Behiç Aşçı’nın eyleme başla mektubundan;
“hep mektuplarımızın sonuna yazdık hoşçakalınlarımızı.
başa aldık bu kez.
çünkü bu mektubumuzu elveda ile noktalayacağız.
evet, biz gidiyoruz, siz hoşçakalın.
hoşça kal anam, yarim, hoşça kal kardeşim, arkadaşım,
hoşçakalın dostlarımız, hoşçakalın geride bıraktıklarımız.
hoşçakalın dağlar, ovalar, sokaklar,
hoşçakalın deniz, gökyüzü, sen de hoşça kal kağıt kalem.
yaşam yolunun yeni ufuklarına yelken açıyoruz.
devrim yolumuzun yeni bir engebesini aşıyoruz. gidiyoruz, belki bir daha hiç dönmeyeceğiz.
her kilometre taşında birimiz düşecek.
nihai zafere daha yakın mesafeleri göstereceğiz. sizleri hep sevdik, terk etmek istemedik.
bizi bu yola koyan, size olan sevdamızdır….
hoşçakalın, ölümü bekletmeyeceğiz.
hoşçakalın işçiler, köylüler memurlar.
hoşçakalın öğrenciler, esnaflar, hoşçakalın tüm halkımız.
vatanımızı satanlara bir ders daha vereceğiz.
sizler için öleceğiz. ölümü bekletmeyeceğiz.
isterseniz yumun gözlerinizi, tıkayın kulaklarınızı…
isterseniz duyun izleyin bizi. seyredin hücre hücre eriyişimizi…
anlatın çocuklara masallarda, yıldızlar arasında, yıldızlar gibi kayışımızı…
ama önce hoşçakalın.
belki son vedaya vakit kalmaz. belki vedalaşmak dar vakitlere sığmaz.
biz gidiyoruz.
bu bizden size son veda
elveda…”

Gülcan Görüroğlu, Adana’da 5 Mayıs 2006 günü ölüm orucuna başladı. 33 yaşındaki genç kadının 14 ve 16 yaşlarında Betül ve Müge adında iki kızı var. O da Behiç gibi tecridin kaldırılmasını istiyor.
Uşak Cezaevi’nde ölüm orucuna başlayan Sevgi Saymaz, 39 yaşında… Artvin’in Şavşat ilçesi Arpalı köyünde doğan Sevgi Saymaz’ın kendisinden dört yaş küçük bir de erkek kardeşi var. Babası 12 Eylül cuntasının 2,5 yıl cezaevinde tuttuğu demokrat bir emekli edebiyat öğretmeni, annesi ise bugüne dek gazete büfesi, bakkal dükkânı ve kırtasiye işleten bir esnaf… Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bölümler Fakültesi Maliye Bölümünü kazanan Sevgi Saymaz okulunu bitiremedi. Sevgi Saymaz, 1992’den beri 14 yıldır cezaevinde… Malatya, Amasya, Sakarya, Çanakkale, Manisa hapishanelerini gezdi ve son durağı Uşak… O, ölüm orucunu içeride sürdüren tek isim.

BEŞİNCİ BÖLÜM

“Anlatalım”

Hani ya leylaklar,
diyeceksiniz?
Hani ya diyeceksiniz,
gelincikler bürünmüş,
metafizik?
Kuşlarla, boşluklarla elenmiş,
kelime yağmuru;
hani ya diyeceksiniz?
Al buyur:
bir mahallesinde yaşıyordum,
Madrid’in:
çanlı, çalar saatli, ağaçlı.
Kocaman,
meşin bir okyanus gibi,
uzaktan görünürdü Kastil’in
kuru çehresi.
Çiçekler Evi’ydi,
evimin adı.
Itırlar fışkırırdı,
köşe bucak.
Güzel evdi bu
köpekleri, bebeleriyle.
Raul, hatırında mı?
Ya senin, Raphael?
Sen Federico,
hatırında mı?
Sen, yeraltında yatan,
hatırladın mı,
balkonlu evimi?
Haziran güneşi hani,
çiçekler basardı ağzına,
orda…
Kardeş, kardeş,
ateşli seslerden ibaretti,
her şey;
mallardaki tuzdan,
çırpınan ekmek yığınından,
ibaretti her şey;
donuk bir hokka gibi duran,
heykeliyle;
Arguülles’deki mahallemin,
çarşıları…
Yağ akardı kaşıklara,
caddeleri doldururdu,
el ayak sesleri, derin…
Metreler, litreler,
kıvıl kıvıl hayat;
istif istif balık yığınları,
çatılar:
yorgun çan kulelerinin,
yüceldiği;
soğuk güneşle kaynaşan,
çatılar…
Patateslerdeki,
narin ve taşkın fildişi beyazlık;
yumak yumak dalgası,
domateslerin:
Tıngır mıngır, haydi denize…
Bütün bunlar,
tutuşuyorlardı,
bir sabah;
közler,
insanları dağlayarak,
topraktan çıktılar,
bir sabah;
nah bu anda ateş,
nah, bu anda barut,
bu anda kan.
Bebekleri öldürmek için,
göğün yücesinden geldiler,
göğün:
uçakları, Mağriplileriyle,
haydutlar;
yüzükleri, kurumlu avratlarıyla,
haydutlar;
kara keşişleri, dualarıyla,
haydutlar
ve
çocuk kanları, caddelerden,
aktı tıpış tıpış,
çocuksu çocuksu.
Çakallar,
çakalların tiksineceği
çakallar!
Taşlar,
dalar dikenlerin dişlerken
tu diyeceği taşlar!
Engerekler,
engereklerin kin güdeceği
engerekler!
Sizleri,
gurur ve bıçaklardan bir dalgayla,
boğmak için;
önünüzde gördüm ispanya’nın,
kıyamet kanını.
Generaller,
gelin de,
yıkılmış evimi görün.
Görün,
yaralı ispanya’yı.
Her göçük evden,
bir ateş metal çıkar ama
çiçek yerine.
Her yarasından,
İspanya’nın;
doğar İspanya.
Her ölmüş bebekten,
çıkar, bir mavzer:
gözleri de var, gözleri.
Mermiler doğar,
her cürümden;
mermiler ki gün ola
kalbinizde yeri.
Neden diyorsunuz şiirlerin,
söz açmaz, düşten yapraktan;
doğduğun yerin,
yüce volkanlarından?
Gel de gör:
caddeler kan-revan.
Gel de gör:
caddeler kan-revan.
Gel de gör:
caddeler kan-revan

Pablo Neruda

KARADIR GÜNLER BAZEN

Güney Amerika gerçeği, kanlı cuntalarla vücut buluyordu. Sayısız darbenin tesirinde, halklar ağlıyor, uluslar can çekişiyordu. ABD her düğmeye bastığında, işbirlikçileri harekete geçiyor, ordular, olmayan yönetimlere el koyuyordu! Ramon, devrimin ivme kazanması nedeniyle, karşı devrimci güçlerin de kıpır kıpır olduğunu, kanlı planlarını hayata geçirmek için karanlık işler çevirdiklerini seziyordu. Hislerinde yanılmadı. Geceyi arşınlıyordu ölüm, sabırla şafağı bekliyordu… Hangarlarından çıkan uçaklar, üslerinden havalanan helikopterler, gökyüzünü bir kez daha iğfal etmişti. ABD’nin himayesindeki faşist ordunun sevimsiz kurşun askerleriydi onlar, çoktan kışlalarından ayrılmış, top, tank ve panzerler desteğinde, meydan, cadde ve sokaklara konuşlandırılmışlardı. Düşünmekten ziyadesiyle vazgeçmiş, kurulmuş oyuncaklara dönüşmüşlerdi. Rap rap rap yürüyorlardı. Sıkıyönetimin, öncelikli icraatı şüpheli görülen kişiler için “vur emri” çıkartmak olmuştu. İlk etapta, geceleri sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, zengin sivillere ait olmayan ne varsa, üst üste baskın yemeye başlamıştı. Tepeden tırnağa gözyaşı ile ıslanacaktı zaman… Taviz yoktu artık. Direnişçilerin elinde kalan gettolar, mezbeleler kan banyosu yapacaktı. Av mevsimi gecikmeden başladı. Ve namluya sürüldü kurşun. Katil parmaklar bastı tetiğe, aldıkları her canının şehvetiyle büyüdü cansız gözleri… Hayatı ilmek ilmek örenler zordaydı. Ilgın ılgın akıp gitmeye yüz tutmuştu genç ömürler.

Ramon, darbe sırasında, Merkez Komite’nin olağan toplantısı nedeniyle başka bir kentteydi. O gün, olağan görüşmede, olağanüstü kararlar alındı. “Geçmişi anımsamayanlar, onu yeniden yaşamaya mahkûmdurlar”… George Santayana’nın bu tespiti ne kadar doğruydu. Muktedir olma heveslileri için toplumlar balık hafızalıdır. Ancak bazen kaidesini bozar istisna dediğin. Sınıf kini baskın çıkar. Biçilen dona uymaz, hiçbir kaba asla sığmaz.
Hareket, bu kez savunmada kalmayacaktı. Hücum. Hücum, hücum. Yeni parola buydu. Devrim, sonraki nesillere bırakılacak tatlı bir düş olmasın diye, düşmana her cepheden saldırılacak, halkı hedef alanlar, en kısa sürede alaşağı edilecekti. “Faşizme karşı silah başına” bildirgesi, tüm kadrolara ulaştırılmalıydı. Merkez komitesi, tarihi bir karar almanın kıvancı içindeydi.

73’üncü doğum gününde, faşizmin darbe hediyesiyle karşılaşan Genel Sekreter, hüznünü belli etmemek için gülümsemeye çalışıyor, sürekli beyaza çalan pos bıyıklarını okşuyordu. Önderlik ettiği davaya, ömrünü adamıştı. Hiçbir zaman varsayımlar üstüne bir yapı inşa etmemiş, ne evlenmiş, ne çocuk sahibi olmuştu. Hayatını yeraltında geçirmişti. Kendisi için asla bir şey istememişti. Evlatları gibi sevdiği bütün kadroları, buna tanıktı. Bilgeliği tartışılmazdı. Engin dehası ve sonsuz birikimiyle, düşmanlarının, sayısız komplosunu bozmuş, saldırılarını gururla göğüslemişti. Suikast timleri, 24 saat peşindeydi. Ama “yaşlı adam”ın ölmeye henüz niyeti yoktu. “Gözüm açık gider” diyordu: “Halkıma kurtuluşu ve özgürlüğü armağan etmeden”

Devrim ateşinin kırsal alanları sardığını, halkın çoğunluğunun, kendi saflarında ayağa kalktığını görüyordu. Bu, burjuvazinin ve onun paralı askerlerinin, son çırpınışlarıydı. O’na göre, faşizmin, büyük kentleri biraz daha elinde tutmaktan başka amacı kalmamıştı.

Ramon, önce babasının, şimdi ise kendisinin “başkomutanı” olan yoldaşına, sevgiyle baktı. O’nun destansı hikâyeleriyle büyümüş, O’nun ışığıyla beslenmişti. “Doğum gününüz kutlu olsun” dedi Ramon, hediye paketi yaptırmayı unuttuğu gıcır gıcır bir yazı takımını, Genel Sekreteri’nin eline tutuştururken. İhtiyar kahkahalar atarak, sırtına vurdu Ramon’un, “Hiç gereği yoktu” dedi ve ekledi: “Benim, partimizin ve halkımızın en büyük hediyesi sensin Direnç Yoldaş”

Toplantı sona ermişti. Ramon’un da aralarında bulunduğu dört merkez komite üyesi, büyük bir saygı ve ciddiyetle ayağa kalkıp, Genel Sekreter’i selamladılar, ardından zaferi kazanacaklarına dair birbirlerine söz verip, tokalaştılar.

Ramon, ertesi sabah sokağa çıkma yasağı sona erince kentin sorumlusuyla buluşmaya gitti. Daha önceden belirledikleri hayli merkezi bir yerde bulunan kafede görüşeceklerdi. Cam kenarındaki masaya oturdu Ramon, kapı yakınına… Bir önceki cuntanın liderini kahraman gibi betimleyen dev heykel, tam cepheden açık seçik görülüyordu. Heykelin çevresinde bir tabur asker, uykulu gözlerle bekleyişlerini sürdürüyordu. Yolu ve içeriyi daha iyi gözleyebilmek için uygun açıyı hesapladı Ramon, sandalyesini de ona göre ayarladı. Sade bir kahve söyledi. Somurtkan garson, siparişi getirene kadar geçen kısa sürede, içerdekileri saydı. Uygunsuz bir durum aradı. Bulamadı. Yüzlerini kolay okunan müşterileri süzdükten sonra, kendi kendine “lümpen takımı, darbeden pek etkilenmişe benzemiyor” dedi. Tam karşısındaki masada, yaşlıca bir adam, dolgun dudaklı, sarışın bir kadına kur yapıyordu… Kadının, ağır makyajıyla tamamlanan rüküş görüntüsü gençliğiyle çelişiyordu. Ramon, çaktırmadan ikiliyi inceliyordu. Keskin tıraş losyonu ve üst üste içtiği sigaralardan sararmış dişleri, kart zamparayı ele veriyordu. Adamın her ne kadar işinde uzman olsa da mimik ve jestleri, alkolün de etkisiyle gayet komik görünüyordu. Kadın ise, ya tam anlamıyla cilveliydi ya da çok başarılı bir şekilde rol kesiyordu. Tencere-kapak kadar birbirlerine yakıştıkları, her hallerinden belli olan çifti izlerken, aklına biricik aşkı düştü. Acaba şu an ne yapıyordu? Kahvesini ağır ağır içen Ramon, Dolores’in fotoğrafını çıkardı cüzdanından, doyasıya seyretti. Evliliklerinin üzerinden altı ay geçmişti. Daha geçen hafta, müzmin bekârlığını kimliği gibi taşıyan yakın bir arkadaşıyla konuşmuşlar, evlilik kurumunu masaya yatırmışlardı. Arkadaşı, hislerinin altını çizmişçesine, “Seni mutlu görüyorum, koca adam” demişti.
Ramon, dostunu başıyla onaylamış, “Dolores, kişisel tarihimin dönüm noktası. Yarım kalan her şey, onunla tamamlandı. Yetmedi. Bana, hayatımın en mesut aylarını hediye etti.” yanıtını vermişti.
Dakikti yoldaşı ama gecikmişti bu sefer… Kapı her açıldığında, saatine baktı. İçinden, “Sanırım yakalandı.” dedi. Sakin olmanın erdemlerini biliyordu. Çağırdı garsonu, hesabı ödedi. Atkısını doladı boynuna, şapkasına uzanırken, kafeye giren ucuz takım elbiseli müşteriyle göz göze geldi. Kendinden emin, tuhaf, alaycı, irdeleyici ve inceleyici gözlerin sahiplerini iyi tanırdı. Nefret saçan bakışlarını, gizli polis yakalamasın diye, şapkasını indirdi ve dışarı çıkıp, hızlı bir şekilde uzaklaştı. Her şey apaçık ortadaydı, yoldaşı çözülmüştü. Üzerinde silahı olmadığı için kendine kızdı, ana avrat küfretti. İkinci adrese de gidemezdi artık. Takip edildiğini biliyordu, diğer yoldaşlarına bulaştırmaması gerektiğini de. Tehlike göz ardı edilemezdi, bir kez sinsi elleriyle yakasına yapışmıştı. Hata yapma lüksü yoktu. En ufak bir hata, ölümcül sonuçlar doğurabilirdi. Kendini, labirentteki bir fare gibi hissetti. Sokağa çıkma yasağı başlamadan kalacak bir yer bulmalıydı. Anında verdi kararını, hiçbir şey olmamış gibi davranmalı, otogara yakın bir otel odasında, umutla sabahı beklemeliydi.

Solgun sokak ışıkları, geceyi davet ederken o, antik çağdan kalmış kadar eski ve her türlü konfordan uzak bir otele demiri attı. Yıldızlardan muzdarip otelin, kendisi gibi bakımsız resepsiyon görevlisi, nasıl olmuşsa ülkenin ünlü solcu akademisyenini tanımıştı. Adam, saf ve dürüst bir insana benziyordu. Lobide bulunan bir avuç müşteri duymasın diye ellerini ağzına siper edip, Ramon’un kulağına eğildi:

“Tehdit altında olduğunuz anlaşılıyor efendim. Oğlum öğrencinizdi. Sürekli sizi ve yaptıklarınızı anlatırdı. Hayatta örnek aldığı tek kişiydiniz. Onu geçen yıl, trafik kazasında kaybettim. Her neyse… Yardımım nasıl dokunabilir? Asker ve polis, sabahtan bu yana oteli üç kez bastı. Otelde kalmak sizin için ne kadar güvenli? Sorun yaşayabilirsiniz. Birazdan mesaim bitecek, en iyisi evime gidelim. Üstümüz başımız fakirlikten dökülüyor ama yüreğimiz temiz, yemeğimiz lezzetlidir. Ailem, sizi büyük bir memnuniyetle ağırlayacaktır.”

Ramon, saatler sonra ilk kez gülümsedi. Adamın elini, hararetle sıktı. Teşekkür ederek, teklifi reddetti. Kimseyi ateşe atamazdı. Resepsiyon görevlisinin, kayıt işlemlerini, sahte bir ad ve soyadı ile yapma önerisini de kabul etmedi. İnfaz mangaları, devriye geziyordu. Öldürme yetkileri ceplerindeydi. Cinayetlerine onay veren belgeyi, korkunç bir keyifle taşıyorlardı. Her şeye karşın gizli polis, Ramon’un, hareketle organik bir bağlantısı bulunduğunu bugüne dek ispatlayamamıştı. Bununla ilgili en ufak bir kanıt buldukları an, işini bitirecekleri kesindi. Adama veda edip, odasına çekildi.

Soyunmadan pirinç karyolaya uzandı. Komodinin üzerinde duran dijital saat ışığıyla, karanlığı maviye boyuyordu. Karısını aramalıydı. Telefonun diğer ucundaki ses titriyordu. Dolores, eşinin yaşamından endişe ediyordu. İçtendi sesi, sıcak bir tonda konuşma gayretindeydi:

— Sevgilim. Az kalsın, meraktan ölüyordum, senden bir daha haber alamayacağımı düşünüyordum. Söyle bana, sağlığın ve moralin nasıl?

— Çok iyiyim aşkım. Seni çok özledim. Başka bir derdim yok. Beni de merak etme. Yarın yola çıkıyorum. Bir aksilik olmazsa, öğleden sonra yanındayım.

Telefonu kapattı. Derin bir nefes aldı. “Filmin sonu yaklaşıyor” düşüncesi gelip, yerleşti beynine. Esneyen sinirleri ve ürkütücü bir baş ağrısı… Kendine gelebilmek için duşa girdi. Soğuk su, ona kısmen de olsa canlılık aşıladı. Tam o esnada, telefon acı acı çalmaya başladı. “Hah” dedi, “Harekete geçmeye karar verdiler anlaşılan”

Askeri istihbarat görevlisi olduğunu söyleyen telefondaki adam, Ramon’u yıllardır tanıyormuş gibi konuşuyordu;

— Etrafınızdaki çember giderek daralıyor. Hainlerin yanında yer almak, ne demekmiş anlayacaksınız. Eninde sonunda, sizi enseleyeceğiz.

Ramon, hınç duyduğunu belli etmedi:

— Beni neyle suçladığınızı anlayamadım. Sanırım. Birisiyle karıştırdınız.

— Yanlışlık yok. Görüşeceğiz profesör. Görüşeceğiz…

Dolores, otogarda karşıladı erkeğini… Birbirlerine doğru koştular, özlemle kucaklaştı bedenleri. Ramon, Dolores’in saçlarına gömdü yüzünü, çekti içine kokusunu.

Genç kadın, Ramon’un yüzündeki üzüntüyü görünce, soğuk soğuk terler döktü. Ayrılık kedere aitti. Onlar, susta kalmış gibiydiler. Sonra kerhen gülümsedi Dolores, oysa içinde fırtınalar kopuyordu. Körkütük bir aşkın pençesinde, kanıyordu yürekleri. Ramon’u daha fazla hüzne boğmak istemedi Dolores, koluna girdi eşinin, uzaktı yuvaları, yine de yürüdüler. Evlerine ulaşınca, gelecekte yaşanacak hasreti bir nebze olsun dindirebilmek umuduyla, ilk seferin heyecanı ve son kez olması ihtimalinin tutkusuyla seviştiler.

Dolores’in masumiyetle taçlanmış, huzur bulduğu yüzüne baktı Ramon. Her geçen dakika, onları hasrete biraz daha yaklaştırıyordu. Ramon’un gözü düğün resimlerine ilişti, kalbi sıkışmıştı:

— Beni yakalamaları an meselesi. Ancak kaygılanmana gerek yok. Ev ve sen temizsin…

Tüm kanının çekildiğini hissetti genç kadın, tüyleri diken olmuştu, ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın. Sesindeki acıyı artık saklayamazdı:

— Emin misin?

Buruk bir gülüştü Ramon’nun ki:

— Hem de nasıl.

Gün sökmek üzereydi. Yuvalarını saran uğursuz sessizlik, kapılarının büyük bir gürültüyle kırılmasıyla bozuldu. İrkildiler. Kısa süreli şoktan ilk kurtulan Ramon oldu. Koruma güdüsüyle, karısının üstüne kapaklandı. Operasyon timi, kar maskeleri, çelik yelekleri ve kim bilir, kaç can almış olan ağır silahlarıyla içeri doluştu. Başlarındaki adam, telaş içerisinde bağıra çağıra emirler yağdırıyordu. Her girdikleri odadan, bir süre sonra “temiz” sesleri yankılanıyordu. Evi darmadağın etmişlerdi. Ne varsa, karman çorman hale getirilmiş, bütün dolap gözleri ve çekmeceler boşaltılmış, tüm ders notlarıyla, yazılı belgelere el konulmuştu. Timin geri kalan üyeleri de, yatak odasında toplanmaya başlamıştı. Silahlar üzerlerine doğrultulmuştu. Ramon, tim komutanın gözlerinin içine dikti gözlerini. Öfke dolu bakışları, deliciydi. Gözlerini kaçıran komutan, ellerini iki yanına açıp, yetkisiz ve etkisiz olduğundan dem vurdu:

— Ben sadece görevimi yapıyorum.

— İyilik timsali olmanı bekleyen yok.

Komutan saatine baktı. Saygılı bir üslup takınıp, Ramon’a bir an önce hazırlanması gerektiğini söyledi. Soğukkanlılıkla giyindi Ramon, Dolores’i son bir kez öpebildi. Genç kadın, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Tek kaygısı Dolores idi Ramon’un. Yoksa en küçük bir korku bile hissetmiyordu. Eşine gülümseyip, göz kırptı.

“İşte başlıyoruz” dedi içinden. Önden kelepçelediler bileklerini ve kollarına girip, dışarıda bekleyen zırhlı araca doğru yürüdüler. Dolores’i ondan ayırmak zor oldu. Çırpınıyordu genç kadın, sevdiği adamı alıp götürüyorlar, o ise hiç bir şey yapamıyordu. Çaresizlikten süzüldü gözyaşları, güzel yanaklarını ıslattı. Ramon, ona doğru çevirdi başını, adeta haykırdı:

— Sakın ağlama… Seni güçlü görürsem, ben de güçlü olurum. Seni tüm kalbim ve benliğimle seviyorum.

Sirenleri kafa ütüleyen eskortlar eşliğinde, zırhlı personel taşıyıcı ağır ağır hareket etti. Penceresi olmayan aracın içi hamam gibiydi. Ramon, ter içinde kalmıştı. Başını eğdi, alnından süzülen teri, gömleğiyle sildi. Yarım saat süren yolculuğun ardından durdular. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlayan genç asker, cebindeki göz bağını çıkartıp, takması gerektiğini söyledi. Ramon, ana kuzusuna bakmadan omuzlarını silkti. “Tamam oğlum. Benim sorunum seninle değil” deyince rahatlayan asker, tutsağını kısa bir sürede karanlıklar içinde bıraktı. Ramon, merkezi kışlanın tam ortasına kurulu, devrimcilerin katledilip, sakat bırakıldığı işkence merkezine getirildiğini anlamıştı. Geçici kodesten çıkabilecek miydi? Bunu sorgudaki tavrı belirleyecekti.

Onu önce beklenilmeyecek ölçüde küçük temiz bir nezarethaneye aldılar. Tam arkasında bulunan görevli, gözbağını çözdü. Sonra, duvarları beyaza boyalı, yarı aydınlık odanın içinde, Ramon’u yalnız bırakıp, çekip gittiler. Ramon, üzerinde tiril tiril bir gömlek, bileklerinde kelepçe, odadaki tek eşya olan sandalyeye oturdu. Düşüncelere gömüldü. Saatler geçti, gelen, giden yoktu. Nasıl olsa, dişlerini geçirmek için zamanları çoktu. Oyun oynuyorlardı. Canhıraş insan çığlıkları çalınıyordu kulağına, belirli belirsiz. Koridorda gezen nöbetçiler, bilerek ses çıkarıyorlar, Ramon’un gerilimini arttırmaya çalışıyorlardı. Her tıkırtıda, irkildiğini hissediyordu. “Psikolojimi bozmaya çalışıyorlar. Uğraşlarını boşa çıkarmalıyım. Güçlü olmalıyım.” dedi.

Uykuya daldı. Tatlı bir rüya gördü. Çok özlediği yemyeşil dağlardaydı yine. Gerillanın yürüyüş kolundaydı. Soluk değildi resim, canlıydı. Capcanlı. Buram buram özgürlük kokuyordu, kır çiçekleri. Kızıl bayrakları en önde, birbirlerini kollaya kollaya yürüyen tüm yoldaşlarının yürekleri tetikteydi. Hep birlikte, Enternasyonal’i söylüyorlardı. Ta şuradan, en derinden yani yürekten…

Uyan artık uykudan uyan
Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Bu ölüm dirim kavgası

Yıkalım bu köhne düzeni
Biz başka âlem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey biziz

Tanrı, paşa, bey, ağa, sultan
Bizleri nasıl kurtarır
Bizleri kurtaracak olan
Kendi kollarımızdır

İsyan ateşini körükle
Zulmü rüzgârlara savur
Kollarının bütün gücüyle
Tavı gelen demire vur

Hem fabrikalar hem de toprak
Her şey emekçinin malı
Tufeyliye tanımayız hak
Dünya emeğin olmalı

Cellâtların döktükleri kan
Kendilerini boğacak
Bu kan denizinin ufkundan
Kızıl bir güneş doğacak

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık
Enternasyonalle kurtulur insanlık

Bir kova suyu, başından aşağı boca ettiklerinde uyanabildi. Dişlerinin arasından tıslayarak “ben de sizi bekliyordum” dedi. Çapraz sorguya geçildi. Psikolojisini tersine çevirebilmek gayretindeydiler. Onu, soluk bile almadan soru yağmuruna tutuyorlardı. Ramon, tatlı sert görünmeye çalışan adamları, tebessümle izliyordu. Alaya alındıklarını anlayan sorgucular bozuldu. Ramon da kahkahayı koyuverdi:
“Ne oldu küstünüz mü? Abuk sabuk konuşacağınıza, teker teker ve tane tane anlatın derdinizi. Hem suçlu hem de güçlüsünüz. Oysa asıl kızması gereken benim. Neyle suçlandığımı ve burada ne aradığımı bilmiyorum. Beni okulda bulabilirdiniz. Evimi basarak kime gözdağı mı vermeye çalışıyorsunuz. Bu arada, bileklerime kan oturdu. Sizce de sakıncası yoksa kelepçelerimi çıkarırsanız sevinirim…”

Kelepçesini çıkarmadılar. Kaldıkları yerden soru bombardımanına devam ettiler. Örgütüyle ilgili tek bir imada bulunmamışlardı. Ramon, rahat bir nefes aldı. Çünkü kendisini direk infaz mangasının önüne götürecek, iki ayrı kod adını da bilmediklerini anlamıştı. Öğrenciliği sırasında yaşadığı gözaltıların ve faşizmin tepkisini çeken sosyalist görüş ve yazılarının, kendisini buraya getirdiği aşikârdı artık. Yine de sustu Ramon. Ağzını bıçak açmıyordu. Ne anlatabilirdi ki. Komünist olduğunu mu? Ezen ve ezilenin olmadığı bir dünyaya inandığını mı?

Sorgucular, Ramon’un suskunluğuna bir süre daha katlanabildiler. Sonunda taktik değiştirdiler. İyi polis gitti, kötü polis geldi. Tekrar gözlerini bağladılar. İkinci raundu başlıyordu.

İşte tam o esnada, Ramon’un kulaklarını tırmalayan cırtlak sesin sahibi, “Karın da çok güzelmiş. Keşke seninle birlikte O’nu da alsaydık. Gözlerinin önünde çırılçıplak soyup, tecavüz ederdik. Eminim, şu durumdan daha keyifli anlar yaşanırdı” diyerek sert bir çıkış yaptı. Ramon, sersemletici bir yumruk yemişti. Kroki durumdaydı. Anında şirazeden çıktı. İlkel bir kabilenin, tam tamları çınladı kulaklarında. Kan beynine sıçradı. Ateş bastı yüzüne, kaşları çatıldı, kin oturdu gözlerine. Öyle bir öfkeyle kalktı ki yerinden, sandalyesi devrildi rüzgârından. Boyu daha da uzadı. Deve dönüştü. Zangır zangır titriyordu. Acı acı güldü, soysuzların suratına hakaretlerini kustu. Gülme sırası işkencecilere gelmişti. Düşman işini biliyordu. Ramon’un yumuşak karnını bulmak, onlar için pek de zor olmamıştı. Ramon, iradesini kırmak için ahlaksız bir senaryonun tertiplendiğini geç de olsa anlamıştı. Güçlükle kendine gelebildi. Üstüne atıldılar. O, direndi. Giysilerini yırtarak ve parçalayarak çıkartabildiler. Anadan doğma bir haldeydi, sandalyesine zorlukla oturtabildiler. Hareketsiz kalması için kalın bir sicimle, kollarından ve bacaklarından, sandalyeye bağladılar. “Küfürlerine son versin” diye de, koli bandıyla ağzını mühürlediler.

Sıra fiziksel işkenceye gelmişti. Çok bekletmediler Ramon’u. Yumruk, tekme, tokat yağmuru, gecikmeden başladı. Sonra devreye coplar, beysbol sopaları ve bedeninde iz bırakmaması için havlulara sarılmış olan demir çubuklar girdi. İşkenceciler, vuracakları yerleri iyi biliyorlardı. Aralıksız 15 dakika boyunca dövdüler. Ramon, dayak seansının son beş dakikasını ise hatırlamıyordu. Bayılmıştı. Tekrar ayıldığında, el ve ayak parmaklarına elektrik kablolarının bağlandığını anladı;

“Komünist köpek, seni yakıp, kavuracağız. Pişman olacak, durmamız için yalvaracaksın. Ağlayarak, ayaklarımıza kapanacaksın”

Ramon, ucunda ölüm bile olsa direnecekti. Yoldaşlarını düşündü, rahat bir nefes aldı. Kendisine olan saygısını eksiltmeyecek, yoldaşlarının güvenini boşa çıkartmayacaktı. Manyetoyu çalıştırıp, cereyanı verdiler. Doz, kademe kademe artıyordu. Sonra sağ elinin işaret parmağına bağladıkları kablonun ucunu çözdüler, bedeneninin en duyarlı ve hassas bölgelerinde dolaştırdılar. Akımın etkisi korkunçtu. Sarsılmalar birbirini izledi. Kaslarının gerildiğini hissediyordu. Seri kasılmalar, vücudunu kaskatı bir hale getirdi. Manyeto ise istimini bozmuyordu. İşbirlikçisiydi, işkencecilerin… Verdiği komutlardan sorgucu başı olduğu anlaşılan adam, büyük bir sevgiyle bahsettiği alete “kızım” diyordu; “Bir gün olsun nazlanmadı. Kaç suskunu, bülbüle çevirdi.”

Doz en üst seviyeye çıkarıldı. Ramon, kalbinin duracağını sandı. Yanıyordu. Yanmak ne kelime, cehennem ateşinde dağlanıyordu bedeni. Boyun eğip, eğmediğini anlamak için ağzındaki bandı açtılar. Kuruyan boğazı, acı veriyordu. Hırıltıyla konuştu:

“Sizler, insan soyunun artıklarısınız. İşkence, sizin acizliğinizi gösteriyor. Boşuna uğraşıyorsunuz. Soluk almam, pes etmeyeceğim anlamına gelir. Eğer amacınız beni öldürmek ise başkentin bütün elektriğini vermelisiniz.”

Ramon, tutuklanana dek aralıksız 17 gün işkence altında kaldı. Bilincini kaybettiği anda dahi, Dolores’in adını sayıkladı. Sevginin ve aşkın gücü, değerlerine daha sıkı sarılmasına yol açtı. Düşmanları ile giriştiği irade savaşının, ilk etabını böylelikle kazandı. Karşılığındaysa, bedeni adeta posaya döndü. Tanınmaz haldeydi. Ancak o, nedamet getirmemiş, inancını asla ama asla kirletmemişti. Jürinin, savunma avukatının olmadığı kurmaca bir mahkemeye çıkardılar Ramon’u… Dolores’i uzaktan görebildi.

İNİLTİLER SARMIŞTI GECEYİ

Karısının hediyesi pantolonu parçaladılar önce, sonra annesinin bin bir emekle ördüğü kazağını… Ramon’u, göz açıp kapayıncaya dek soymuşlardı. Silahsız, savunmasız bekledi, iç ürperten insan çığlıkları kulağında, yumdu gözlerini… Darbeler peşi sıra geldi. Sopa, tekme, tokat ve ardından falaka… Dakikalar saat oldu, uzadıkça uzadı. Onlarca insan bağırıyordu, feryat, figan. Katiller sürüsü, ağzını aradılar, kıçını parmakladılar. O yine de kalktı ayağa, dizleri hiç titremeden. Alttan almayacaktı. Ağzında biriken kanı, cellâtların üstüne tükürdü. Boş bulundular, Ramon’un kolları bir an için kurtuldu. Hücuma geçip, gardiyanların üzerine fütursuzca saldırdı. Tarifsiz bir cüretti onunkisi… Heybetli bedeni, bir yay gibi gerildi. Yüreğinden kopup gelen son atımlık güçle, ikisini yere yıktı. Tekrar çullandılar üstüne. O, kahkahalar attı. Böylelikle, cezaevine gelir gelmez, disiplin hücresiyle tanışmış oldu. Onu sürükleyerek hücreye tıkan gardiyanların, kendisine, korkuyla karışık bir saygı duyduklarını hissetti. Dirayetliydi. Kaşlarını çattı. Dik dik baktı. Ertesi gün öğrenecekti, o uğursuz gecede, yoldaşlarından ikisinin aldıkları darbeler sonucu yaşamlarını yitirdiğini.

Duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Gece ateşi çıktı. İçinden binlerce kez “lanet olsun” diye haykırdı. Düşman dişini daha yeni gösteriyordu. Nice emsalsiz acıları tadacaklardı. En kısa sürede yaralarına çare bulmalıydı Ramon, sağırı bile duyduran bir ses olmalıydı. Ama şimdi yalnızdı, yapayalnız, bir başına… İnancı dışında, çırılçıplaktı.

Kentin ışıklarından fersah fersah uzaktaki bu kasvetli cezaevinde, kendini paralamadan gönenç içinde yaşamak mümkün değildi. Her şey, kafesteki kuşların şakıması kadar sahteydi. Merhametsizlerin yurduydu adına hapishane denmişti. Askeri gardiyanların ismi yoktu. Onlara diktatörlerin ve falanj liderlerinin adlarını takmışlardı. Faşizmin ve Nazizmin kuramcıları ile yöneticilerini de bu onurdan eksik etmemişlerdi. Hitler, Duçe (Mussolini), Salazar, Franko, Batista, Diaz, Somoza, Cabrera, Armas, Goering, Goebels, Himmler, Heydrich, Mengele, Keitel, Hess, Jodl, Bormann, Eicke… Liste böyle uzayıp gidiyordu.

Avrupa’yı kırıp, geçiren, on milyonlarca kişiyi canından eden, sakat, öksüz-yetim ve evsiz bırakan, 6 yıl süreli dünyanın en büyük savaşı canlandı, Ramon’un gözlerinin önünde. Belgesellerini, romanlarını, fotoğraflarını ezbere bildiği Dachau, Melk, Treblinka, Belsen, Terezin, Chelmno, Buchenwald, Birkenau, Mauthausen toplama kampları… Sonra Auschwitz. Altı milyon insanın yaşamdan arındırıldığı ve Ünlü Adorno’nun “Ondan sonra şiir yazmak barbarlıktır” dediği dehşet yuvası.

Ramon, yüz binlerce kişinin tıka basa doldurulduğu toplama kamplarında açlıktan, hastalıktan ölenlerin çektikleri eziyeti hissetti ta yüreğinin içinde ve kendi acılarını unuttu… Adları silinip, numaralara indirgenen muhalifler, açlıktan anaların, babaların, çocukların cesetlerini yiyen ölümüne köleler, fırınlarda yakılan, gaz odalarında “dezenfekte” edilenler, Macarlar, Yunanlılar, Çekler, Polonyalılar, Fransızlar, İspanyollar, Ukraynalılar, Çekler… Birçok ulustan insanı öğüten kamplara en sunturlusundan küfürler salladı.

Ki o NAZİ artıkları, hesap vermedikleri gibi, Kuzey ve Güney Amerika devletlerin himayesinde, iğrenç deneyimlerini paylaşma ve geliştirme fırsatına kavuşmuşlardı. Ve bu dersleri iyi takip edenlerin çocukları ardından da torunları, kanlı cuntalar ve karanlık kontralarla, sistemlerine muhalefet edenleri “temizlemeyi” sürdürüyordu.

Ramon, en çok Başgardiyan nam-ı diğer Eicke’den nefret ederdi. Nazizmin kuramcısı, “Bohemyalı onbaşı” Adolf Hitler’in dahi korktuğu, ihtirasından çekindiği, toplama kampları genel müfettişi ve SS’lerin adı dehşetle anılan ünlü komutanı Eicke…

Ramon’un önerisi, tüm cezaevinde kabul gördü. İnsan kasabı Theodor Eicke, Ramon ve yoldaşlarını hizaya getirmek için uğraşan başgardiyanın lakabıydı artık ve adamın bu adı taşımayı hak ettiği su götürmez bir gerçekti. Ramon, Theodor Eicke’nin, uğursuz Tod (Ölüm) Alayı’na 1 Ekim 1933 günü Dachau Toplama Kampı’nın kurulması sırasında yaptığı konuşmayı hatırladı;

“Hoşgörü ve insanlık, zayıflık işaretleridir. Anasının boğazını kesmek veya babasını iğdiş etmek yeteneğini kendinde hissetmeyen insan, zayıf birisidir. Bizim inançlı mesleğimiz, bizleri güçlü edecektir. Hiç tereddüt etmeden en kaba, en sert vasıtaları kullanacağız, çünkü tek suçluyu elden kaçırmaktansa on suçsuzu temizlemek daha iyidir. Kendi küçük, sakin yaşantısını sürdüren yurttaşlar, bizi hiçbir zaman anlamayacaklardır, onun hayal gücü hiçbir zaman bize kadar uzanamayacaktır. Bu nedenle, bizim kamplarımızda, aşağılık yaratıklara ve politik bakımdan toplum dışı olanlara yaptıklarımız, kesinlikle gizli kalmalıdır. Sizler, Tod Alayı’mın askerleri, sizler bir granit gibi sert olmak zorundasınızdır. Sizler için kan görmek, su görmekten daha acı verici olmamalıdır. Hainlerin, düşünürlerin kıyımının, katlinin tadını çıkarın, kitaplardan edindikleri hayalleri yıkın, yapıtları yakın, tüm bunları ezin, yok edin! Nasyonal Sosyalist Devletin üç amansız düşmanı vardır: Rahipler, Yahudiler, Düşünürler. Eğer onlara karşı hiçbir kusur bulamazsanız, kusur icat edin. Bırakmayın onları, onları enselemek için, yanınızda hep yasak el ilanları taşıyın ve bunun arkasına hemen Heydrich’in yiğitlerini çağırın. Amaç, aracı meşru kılar. Bizim isteğimizi dile getiren söz de budur. Tel örgülerin arkasına canlı girenler, oradan ölü çıkacaklardır. Fakat bizim kendilerine ayırdığımız günün değerini başlangıçta onlara verin! Hala, hem de yüksek mevkide ve hatta Gestapo içinde bile, bizim bir kan deryası içinde olduğumuzu anlamak istemeyenler vardır. Bu budalalar, insanlık ve ıslah kurallarını icat ettiler. Bu kurallarla kıçınızı silin, fakat onlara kapılmayın, işte o kadar. Sabır, ölümün askerleri! Bir gün gelecek, bütün hainler, ayrımsız olarak, çizgili giysileriyle toplama kamplarında olacaklar ve işte o gün, bizleri tanımayı öğreneceklerdir.”

Başgardiyanın söylevleri de hiç aşağı kalmazdı. Sinirli, ufak tefek ve şekilsiz adamdan, inek böğürtüsü gibi bir ses çıkardı. Garip lehçesi, insan suretiyle asla bağdaşmıyordu. Sivilceli ve yara izleriyle dolu yüzünü, şeytan görsün idi. Fıldır fıldır dönen gözleri ise, adeta karşısındakini hipnotize ederdi. Adamın en büyük yeteneği hainlikti. İşkence çeşitlerini çoğaltma konusundaki başarısıyla gurur duyardı. Deneyimlerini anlatmayı çok seven bu insan müsveddesinin şerrinden, emrindeki köpekleri dahi korkardı. İstisnasız tüm gardiyanlar, şiddetten zevk alan, sadist bücüre yaranmak için kötülük saçma yarışına girerlerdi.

Yüksek güvenlikli hapishanede ilk ayları dolmuştu. “Genel sayım” diye bir şey icat etti gardiyancı başı. Göz açıp, kapayıncaya kadar geçen kısa sürede işkence merkezine dönüştürülen spor salonunda, içtima vaziyetinde topladılar, tüm mahkûmları. Onları çırılçıplak soydular, korkunç bir tipide, eksi bilmem kaç derecede, cezaevi avlusunda gezmelerine izin verdiler!

Buz kestiler kısa bir sürede… Yürümek şöyle dursun, adım atacak gücü dahi bulamadılar. “Yoldaşlar! Isınmak için birbirimize sokulalım. Tek bir vücut olalım.” Gür bir ses donmaktan kurtardı onları. Saç, sakal ve bıyıkları buz tutmuş yüzlerce devrimci, son bir çabayla birbirlerine yaklaştılar. Güçlükle kollarını açıp, birbirlerini kucakladılar.

Planında başarısız olan Eicke, havladı:

— Şu hayvanları, tekrar spor salonuna sokun.

Gardiyanlar emri ikiletmedi. Coplarla giriştiler, insan yumağına. Ancak üşümüş bedenlerin acıyı hissetme gibi bir lüksü yoktu artık. Teker teker koparıldılar birbirlerinden ve dipçik darbeleri altında, döşemeleri kan içinde kalan salona doluştular. Tir tir titriyorlardı. Beriki saçmalamaya başlamıştı bile;

“Şunu bilin. Hayatlarınız benim elimde. Efendiniz benim. Ah bana kalsa demir bakireye sokardım hepinizi. Bilmeyenlere anlatayım. Ortaçağda içinde kör çiviler olan demir bir tabuta sokulurdu, sizin gibi suçlular. Ha ha ha sonrası malum… Yetki verseler, koyun gibi çengellere asar ya da kazığa oturturdum, siz aşağılık mahlûkları. Gırtlağınızı yarar dilinizi oradan dışarı çıkartırdım. Hımmm… Fena fikir değil. Kolombiya kravatının gerçek bir uzmanıyla karşı karşıyasınız… Papağan tüneği, buzdolabı, canavar sandalyesi ve daha niceleri… Göreceksiniz. Hepsini deneyeceğim üzerinizde…”

Beyanatı dinlerken gülmemek için kendini kasan Ramon’n ilgisi, hemen yanı başında duran ve sürekli dişlerini gıcırdatan orta yaşlı tıknaz adama kaydı. Yırtıcı kuşburnuna sahip, kirpi saçlı adam bitkindi. Sallandı, sallandı, sallandı. Ramon takatsiz kalan yoldaşı düşmesin diye hamle yaptı ancak güçsüz bedeni tutamadı, adam bir külçe gibi yere yığıldı. Acıdan kasılmıştı bedeni. Sonra diğerleri. Teker teker yıkıldılar. Ayakta kalanlara döndü Ramon, “Hadi şu uğursuzu yuhalayalım. Yoksa bu işkence hiç bitmeyecek” dedi. Eicke, protesto edildiğinin, geç farkına vardı. Şaşırmıştı. Öfkeden bir anda kıpkırmızı oldu yüzü. Ağzından tükürükler saçarak, emirler yağdırdı:

— Vurun, hücrelerine atın.

İnsanlıktan nasibini almamış asker gardiyanların, tepkisi korkunçtu. Saatler boyu sürdü, işkence. Eicke’nin ulumaya benzer komutları hala çınlıyordu, hem koridorlarda, hem de kulaklarında. Her darbenin ardından beyninde şimşekler çakıyordu. Dişlerini gıcırdattı. En çok dayağı, Salazar adını taktıkları gardiyandan yedi. Nefretle bakıyorlar, şiddetle dövüyorlardı. Ama Salazar’da farklı bir şeyler yakaladı bir an. Sanki gözleri ışıl ışıldı, bir şeyler anlatmak istiyordu. Ramon, sıcaklık hissetti. İnsan sıcağı. “Nasıl olur” dedi. Sonra bunu unuttu.

Yeni cezaevi, ilk isyanla böylelikle tanışmış oldu. Boyun bükmeyen, diz kırmayan, el pençe divan durmayanlar daha kaç kasırgayı göğüsleyeceklerdi. Ramon, kendi kendine “Yara beremiz çoğaldı ama hiç olmazsa gestaponun hezeyanlarından kurtulmuş olduk” dedi. Zorlansa da, yüzünü buruştursa da, gülmeyi becerdi.

Sızı, sancı, acı, ağrı ve her türlü melanet sinmişti bedenine. Yüzü, gözü her yeri şişmişti. Onu, karga tulumba attılar hücresine. Vahşetin sınırı yoktu. İniltiler sarmıştı geceyi. Güçlü olmalı, sağlam kalmalıydı. Sırası değildi koyuvermenin. Çünkü düşmanla göğüs göğüse savaş, başlıyordu. Vakit geçirmeden, kendini onarmalıydı.
Dayağın şiddetine tepkisiz kalmayan beyin, emrini vermiş, beden daha fazla acı çekmesin diye, devrelerini kapatmıştı. Ramon, bayılmıştı. Saatler sonra ayılabildi. İlk düşüncesi, yoldaşlarının sağlık durumu, ikinci ise, hücresinin yıkılacağı günleri, görüp göremeyeceği oldu. O zaman gelecek miydi?
Fransız İhtilali’nin ardından Parisliler, bayraklarını açarak, çan, trompet ve davul seslerinin arasında, Bastille’e doğru yürüyüşe geçerler.
Ramon, hiddet nöbetindeydi. Adım adım dolaştı, el kadar hücresini. Sert sert vurdu ayaklarını yere ve büyük bir coşkuyla, “Bastille Zindanı’nın Zaptı”nı okudu:

Bastille, ey uğursuz zindan
Dan dan dan dan dan dan dan dan
Az sonra yiğit halkımın
Eline geçtiğin zaman
Halin duman! Halin duman!

Paris Komünü geldi sonra aklına… Barikatları dağıtarak insanlara kurşun yağdıran Gasten de Galliffet’e lanet okuyarak…

“Zaman, tutsaklar için yaratılmıştır” John Buckstone’un bu lafını doğrularcasına oflayıp puflayan Ramon, sıkıntıdan patlayacak hale gelmişti. Ramon hücresinde “Haydari Kampı”nı kaçıncı kez okuyordu:
“Yunanistan, emperyalist paylaşım güdüsünün tavan yaptığı 2. Dünya Savaşı sırasında, işgal altındadır. Almanlar, çizmeleriyle çiğnedikleri ülkenin yurttaşlarını, Atina yakınlarındaki Haydari Kampı’na doldururlar. Toplama kampının en berbat yeri, köpek kulübelerine benzeyen, demir kapılı, kapısında delikleri olan penceresiz, havasız tecrit hücreleridir. Hücrelerle karşılaştırıldığında, koğuşlar sıcacık bir yuvadır. Her köşesinde şefkatin güzelliği ve tatlılığı görülebilir. Çünkü siyasi çocuklar, işgal koşulları altında da olsalar, kampı içtenlikleriyle boyamışlardır; “Çok şeyler anlatılıyor bu çocuklara ilişkin. İlk bunlar bulunmuş, Haydari Kampı’nın açılışında. Larissa Hapishanesi’nden getirmişler, onları buraya. Daha önce Anapli Kalesi’nde kalebentlermiş. Siyasi tutsaklar, Alman istilasından da önce, 4 Ağustos 1936’dan beri, birinci koğuştalar. ‘İnsan, onlar gibi olmak için ömrünü hapishanelerde mi geçirmeli? Bunlar insan değil birer evliya, birer melek’ diyenler var, bunları anlatanlar arasında… Ve o siyasilerden tam 200’ü, kurtuluşa günler kala, Yunan topraklarında bir SS Generali öldürülünce, götürüldüler kurşuna dizilmeye. Uçurumun kenarında coşkuyla Zalongo halayı çekerek, onuru için sıra sıra kendilerini boşluğa bırakanlar gibi, başları dik.”

Günlerce havalandırma için izin çıkmasını bekledi. Sinirleri iyice gerilmişti. Hücresine tıkılıp kalmıştı. Güneş altında kemiklerinin ısınmasını istiyordu. Temiz havayı koklamak, mavi göğe bakmaktı dileği…

Dolores’e olan hasreti içini acıtıyordu. Kavuşamamak fikri en büyük üzüntü kaynağıydı. Sonunda ziyaret günü geldi çattı. Ramon’da yeşeren taze bir umuttu. Heyecan fırtınasına yakalanmıştı. Neredeyse üç ay olmuştu sevdiğini görmeyeli… Arada kurşungeçirmez cam, arada demir, telefon ahizesi elinde… Ve karşısında Dolores… Onlar gözleriyle kucaklaştılar. Dolores, hamile olduğunu söyledi. Ramon inanamadı. Dondu, kaldı. Mutluluktan ağlayabilirdi oysa… Gözleri parladı, dudakları aralandı. Sadece “seni seviyorum” diyebildi.

Evliliklerinin, eşinin hamile kalmasıyla daha da güzelleştiğini ve bereketlendiğini düşündü. O gün Ramon ilk kez havalandırmaya çıktı. Yağmur başlamıştı. Ellerini iki yanına açtı. Sırılsıklam oldu. İç çamaşırlarına kadar ıslanırken çığlıklar attı sevinçten: “Hey dedi hey. Yaşamak ne güzel şey…”

Gardiyan Salazar ona birkaç kitap getirdi. Ramon sola ait kitapları görünce çocuklar gibi sevindi. Salazar tek kelime etmeden gitmişti. Ramon, işkencecinin bu tavrına şaştı kaldı.

Ho Chi Minh’in yaşam öyküsünü okudu. Önce Fransızlar’a ardından da ABD’lilere karşı savaşan Vietkongların lideri Ho Chi Minh zindanda 14 ay kalmıştı. El ve ayakları zincire vurulu… Hapisliğinin 4. ayında “10 yıldan fazla yaşlandım ve saçlarım kırlaştı. Ancak dayanıklı ve sabırlıyım. Bedensel acı çekmeme rağmen ruhum yürekliliğini koruyor” diyordu.

Spartaküs isyan etti sonunda… İsa’dan önceydi. Roma’ya ve esarete karşıydı savaşı… “Kalkın ey köleler artık esir değiliz” dedi. İlk isyanda 60 bin köle öldü, kendisiyle birlikte 6 bin köle çarmıha gerildi. Aradan 2 bin yıldan fazla süre geçti. Almanya’da Karl Liebknecht ve Lenin’in kartalı Rosa Luxemburg, Spartaküsler Birliği’ni kurdu.

Sonra Chicago beşlisinin öyküsü… İşçi sınıfı 4 Mayıs 1886 günü yaşanan Haymarket olayının ardından haksız yere suçlanan beş yiğit evladını yitirecekti. Mahkemeye çıkartılan Louis Ling, “Sizleri tanımıyorum. Sizlerin yasalarınızı da tanımıyorum. Nizamınızı kuvvete dayanan yetkinizi tanımıyorum. Bu yüzden asın beni”, Engel, “Ölüme mahkûm edilmemi protesto ediyorum. Çünkü cinayet işlemedim. Ancak fikirlerim yüzünden öleceksem buna sözüm yok”, ölüme mahkûm edilen daha sonra efsanevi Amerikalı vali Peter Altgeld tarafından affedilen Samuel Fielden ise, “Bir yanım var ki asla öldüremezsiniz” diyorlardı.

Louis Ling hücresinde dinamit lokumuyla intihar ederken
Albert Parsons, Augus Spies, George Engel, Adolph Fischer asıldılar.

Yer Sing Sing Cezaevi. ABD’nin ölüm evi…

Nikola Sacco ve Bartolemeo Vanzetti. Bir kunduracı, bir de işportacı. Anarşist olmaktı suçları. Ve ABD gözünü bile kırpmadı, dünyayı sarsan tepkilere rağmen masumiyeti elektrikli sandalyeye gönderdi.
Nazım’ın dediği gibi;

Burjuvazi katletti içimizden ikisini
Bu iki ölü ölmeyen ölümsüzdür!
Burjuvazi,
Kavgaya davet etti bizi

Davetleri kabulümüzdür!
Biz nasıl bilirsek hep bir ağızdan gülmesini,

Biliriz öylece yaşamasını ölmesini
Hepimiz birimiz için,
Birimiz hepimiz için

Muhaliflerini Gulag’a gönderdiği gerekçesiyle suçlanan “çelik irade” Stalin, 1902–1916 yılları arasında 7 kez hapis, 7 kez sürgün cezası aldı. Çarlık rejimi onu her sürgüne gönderdiğinde kaçmasını bildi. Kongo’nun sömürgeciliğe karşı direnişinin simgesi Patrice Lumumba tutuklandıktan sonra öldürüldü. Kahraman oldu. Angola’nın bağımsızlık lideri Agostinho Neto’da hücrelerle tanıştı, siyahî mücadelenin simgesi Nelson Mandela’da…

Bahtiyar insanların ülkesi Küba’nın efsanavi önderi Fidel Castro, 26 Temmuz 1953 günü Moncada Kışlası baskının ardından tutuklandı. Mahkemede yargılanan değil yargılayandı. Kendinden emindi:
“Tarih beni beraat ettirecektir”.

Cezaevi işkencehaneye dönüşmüştü. Hergün bir esir katlediliyordu. Açlık grevi kararı aldı tutsaklar… Ramon’da gönüllüydü. Aklını kurcaladı:
“Yaşadıklarımı nasıl dışarıya ulaştıracağım. Nasıl haberleşeceğim yoldaşlarımla. Tek yürek olduğumuzu biliyorum. Beni kurtaracak olan tek şey bilincimdir. Onu sarılmalıyım. Bu günleri ancak inancımla aşacağım.”

Ve beklediği melek ortaya çıktı. Gardiyan Salazar geldi birgün hücresine, Ramon iğrenerek baktı ona… “Bana öyle bakma yoldaşım” deyince Salazar, Ramon afalladı:

Sen kimsin? Ne cüretle bana yoldaşım diyorsun.

Ben hareketimizin içerdeki adamıyım. Ve inan bana bu görev gerçekten çok ağır.

Bu yeni oyununuz mu?

Hayır. Direnç yoldaş.

Ramon’un gözleri parladı. Sıradan bir gardiyanın kod adını bilmesi mümkün değildi. Salazar, açlık grevine girecek olanların listesini Ramon’a verdi. İki adam kucaklaştılar.

Hareket senin açlık grevine girmeni istemiyor yoldaş.

Ama ben kararlıyım. Bunu böyle ilet.

Tamam. İleteceğim. Cezaevi içindeki ve dışındaki haberleşmeyi ben sağlayacağım.

Yoldaşlara selamımı ilet lütfen.

Gaddar başgardiyan açlık grevi eylemi başlayınca teker teker hücreleri dolaşmaya başladı. Uflayıp, puflayıp duruyor ve sinir içinde çizmelerini yere vuruyordu. Daracık hücrede birkaç tur attı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Sadece şaklatıp duruyordu kamçısını. Ramon gülümsedi. “Demek ki ne yapacaklarına ve nasıl davranacaklarına karar verememişler henüz.” dedi içinden…

Açlıkla geçen ilk günlerdi. Rüyalarında takdire şayan bir beceriyle değme aşçıları kıskandıracak yemekler yapıyordu. Rüyasında bile karnını sıvazlıyor, midesi gurulduyordu.
“Hah karnım aç. Doyana kadar yemeliyim” derken uyanıyordu.

Yalnızdı. İnancıyla baş başaydı. Adapte olamadı hücresine. Beyninde yaşattı her şeyi. Sonra tek kişilik bir oyun tasarladı kafasında. Sonra tek izleyicisinin kendisi olduğu oyunu sahneledi. Tiyetral tüm yeteneğini sergiledi. Sonra oturdu, kendini alkışladı.
“Enerjimi sanat için harcıyorum” dedi ve katıla katıla güldü.
Zordu aç kalmak gerçekten çok zordu. Aklı fikri yemekteydi. Zaman en büyük işkenceciydi. Ve saatler sadece yemek saatini gösteriyordu. Ramon parmaklarını emdi tek tek… Tenindeki tuz bastıramadı sonsuz açlığını… Vücut ne ilginç bir mekanizmadır. Bir şey eksikse her şey eksiktir.

Ramon hafif bir baş ağrısıyla derin uykusundan uyandı. Kopmamak icap eden bir rüyanın tesirindeydi hala gerçekliğin yakıcılığına dönmenin huzursuzluğuyla kımıldadı. Hücrede zaman kavramı yoktu. Kurumuştu dudakları, susuzluktan çatlamıştı. Ağzında açlığın metalik tadı vardı. Yutkundu. Tüm gücünü toplayıp, ayaklandı. Çok şükür açlık enerjisini çekip almamıştı henüz… Deli danalar gibi bir süre dolaştı hücresinde… Zoraki yuvasını hayal ağacının gölgesinde arşınladı. Acemi mahkûmlara özgü voltasıyla… Al işte beden saati yine alarm veriyordu. Sürekli ihtiyaçlarını hatırlatıyordu. İlle de yemek diye sarsılıyordu vücuda ait tüm yapı taşları. Çamurumsu su ile elini yüzünü yıkadı. Paslı musluğun çıkardığı tiz ses onu kendine getirdi. Sonra usul usul, uzun uzun gerindi. Yere sabitlenmiş demir masaya doğru yürüdü. Yine demir sandalyesine çöktü. Aldı kâğıdı kalemi bilmem kaçıncı mektubunu yazdı, Dolores’e hitap ve ithaf ettiği… Hasretini döktü kaleme, yarınlardan bahsetti içinde bulunduğu duruma tezat…

Sonra hücresine ani bir baskın yapıp onu başgardiyanın odasına götürdüler. Gardiyanlar oturmuş karınlarını doyuruyordu. Büyükçe bir yemek masası silme yemek doluydu.
Ramon’un tiksinti dolu bakışları altında tıkındılar. Hapur, hupur yediler, büyük lokmaları mideye indirdiler. Obur bedenleri histerik kahkahalarla bıngıl bıngıl oynuyor, yaptıkları işten, ettikleri halttan keyif aldıkları her hallerinden belli oluyordu.

Buyur ettiler Ramonu’u… Somurtup duran Ramon “hayır” dedi.
Sonra “Siz” diye kükredi:
“Hem ahmak hem de acınası bir haldesiniz. Sizi görünce açlık hissim kayboldu zaten…”

Cezaevinde açlık grevinin başladığını ve sevgili eşinin de direnişe katıldığını öğrenen Dolores, vurgun yemiş gibiydi. Ramon’u tanıyordu. Asla vazgeçmeyeceğini biliyordu. Çocuğunu babasız büyütme fikrini kabul etmek zorundaydı.

Ramon, ilk kez mahkemede görüştü yoldaşlarıyla zincirler, dipçik fayda etmedi. Birbirlerine kenetlendiler.
Yan hücrede kalan yoldaşını üzgün gördü Ramon, fısıldayarak sordu nedenini. Ta derinden gelen bir of çekti yoldaşı ve bir eliyle bıyıklarını çekiştirip, diğeriyle kafasının arkasını kaşıdı. Ramon, onun anlatıp, anlatmamak arasında kısa bir an bocaladığını hissetti.

Sonra gözlerini yumdu beriki, Ramon’un kulağına doğru eğildi. Kelimelerini seçmeye özen göstererek anlatmaya başladı:

“Ailesi, karımın aklını çeldi. Daha mahkemem sürerken düşmanlarım değil sevdiklerim hüküm giydirdi bana. Her ne olursa olsun beni sevmeye yemin eden biricik aşkım boşanma davası açtı ansızın. Karımdan geçtim kızımı da göstermiyorlar ve bu bana daha çok koyuyor. Zindandayken insan, yalnızlıktan vefasız yârini bile sevebilirmiş. Neyse boş ver.”

Gözleri dolu dolu oldu dava arkadaşının, bıraksalar koca adam, çocuklar gibi ağlayacaktı. Ramon teselli edebilmek için değil güç verebilmek gayretiyle sırtını sıvazladı:

“Ya her şeyden vazgeçip kendi küçük dünyamıza döneceğiz. Başkaları acı çekerken evimiz, işimiz, ailemiz ve dostlarımız ekseninde mutluluk oyunu oynayacağız. Ya da herkesin gülebilmesi için kendimizi feda edeceğiz. O büyük güne dek gülmek haramdır bize. Çünkü doğruluğuna inandığımız bir kavgaya girdik. Elimizden bir şey gelmez. Her acıya göğüs gereceğiz. Mücadele bunu gerektiriyor.”
Sakalını sıvazladı Ramon ve yoldaşına göz kırptı:
“Laf aramızda kalsın, hücreme konulunca zırıl zırıl ağlıyorum bazen. Tanımsız bir aşkla seviyorum Dolores’i… Yıllar yılı peşindeydim sevginin ve ben onu geç buldum. Bugün süresiz açlık grevindeyim kısa bir süre sonra ise öleceğim.” İzleyenlerin şaşkın bakışları arasında iki adam sarıldılar sıkı sıkı başka tek söz etmediler.

İki koluna girip sanık sandalyesine oturttular Ramon’u… Sıranın kendisine gelmesini beklemedi. Bağırdı askeri yargıca, yüreğinden gelen salvosuyla:
“Asla pes etmeyeceğiz. Geri adım atmayacağız. Ölmemiz gerekirse ölürüz. Yaşamamız gerekirse yaşarız. Bu kadar basit”

Hücre yaşamı tekdüze bir şekilde sürüyordu. Gardiyan Salazar, sağına soluna baktı. Güvenlik kamerası döndüğü an, Ramon’un hücresine üç dal sigara attı. Usta ellerde sarılmış. Bir de kibrit, üç, beş çöpüyle birlikte…

Salazar, “nasılsın” dedi. “Hücre beni bazen ilgisiz çokça tuhaf bir hale getirdi.” diye yanıt verdi Ramon, kocaman gülümseyerek. Salazar, ağlıyordu. “Neden ağlıyorsun yoldaş” dedi Ramon. Salazar, “gözlerime sevinç kaçtı” diye yanıtladı onu…

Sigaralardan ikisini zulaya attı Ramon, diğerini bebeğini incitmemeye özen gösteren anneler gibi, ibadet eder gibi evirdi çevirdi elinde. Tütününü kokladı. Sonra yaktı. İçin için yanıyordu sigara. Ve Ramon, çekti dumanı içine bu anın bitmesini hiç istemeden. Sonra usulca üfledi. Dumanın salınışını izledi uzun uzun… Günlerdir bu kadar keyiflenmemişti. Hücresini Dolores’in hayali doldurdu.

Berbat kokuyordu ağzı, sürekli safra kusuyordu. Ve ağzında mideden gelen öz suyun buruk kekremsi tadı…
Sıvı alamıyordu artık Ramon, bünye istemiyordu.
Adeta iç organlarını tükürüyordu. Halsizdi. Yürümekte zorlanıyordu. Başı döndü, gözleri karardı. Yatağa uzandı. Soluksuz kalmıştı. Dikti tavana gözlerini put gibi yattı. Kramplar giriyordu tam aç, yarı uykulu mecalsiz bedenine:
“Her yanım ağrıyor. Başım beton gibi”

Salazar, gelmişti yine… Bir şey isteyip istemediğini sordu Ramon’a. “Açlığın evrelerinin yüzümde yarattığı etkiyi çözmek isterdim. Tabii keşke bir aynam olsaydı.” Salazar akşam sayımında ona bir ayna getirdi. Ramon yüzüne baktı. Açlığın gücünün farkına işte o zaman varabildi.

Yine yemek getirmişti gardiyanlar. Zaten leş gibi kokuyordu hücre bir de açlığın kokusuyla iyice ağırlaşmıştı havası… Ramon’un sıktığı dişleri gibi gıcırdıyordu demir kapılar: “Çıkın dışarı… Buraya tatile gelmedim. Zaten oda servisiniz de berbat”.

Son günlerde sürekli gardını alır olmuştu Ramon. Sanrılar, işitsel ve görsel halisinasyonlar peşisıra geliyordu. Ramon iç geçiriyordu:
“İpi göğüslemek. Alkışsız… Temposuz. Ağır ağır ölmek… Seremoni töreni dahi olmadan”.

Kâbuslar vazgeçilmez olmuştu; “Alabora olmuş köhne bir teknede, umut yerine can pazarına düşen mülteci bir yürekti. Var olmayan karaya doğru cılız kollarıyla kulaç atarken, tükenirken her saniye, yeni sığınmacı adayları doğuyordu. Farklı coğrafyalarda… Ekmek adına, paralı bir iş ve yeni bir hayat adına, mutlak olmayan, vaat edilmemiş yarınlar adına… Zengin ülkelerin kıyılarında ne çok insan boğularak ölüyordu.”
Sevi öyküleri yazıyordu kafasında. Sonra onları feryat figan okuyordu. Elleriyle konuşuyordu, ayaklarıyla da… Yatağıyla, demir kapısıyla, duvarıyla dertleşiyordu.

Ramon, güçbelâ Dolores’e mektup yazabildi:
“Güçlü ol sevgilim… Ve hiçbir zaman gözyaşlarına sarılma. Hep söylerim tebessüm sana çok yakışıyor. Bunu unutma. Hayatını dolu dolu yaşamalısın. Hislerini serbest bırakmalısın. İğdiş edilmiş duyguların yansımasından ne çıkar? Bırak güneş olsun, yakıp kavursun. Coşkun bir sel gibi taşsın, bendini yıksın. Fırtınaya çevirip kendini, savurup dursun bizi. Oradan buraya, buradan oraya… Aşk kazanacak elbet.”

Hapishane müdürü geldi, Ramon’u tehdit etti. Vazgeçmesini buyurdu. Ramon yanıt vermedi. Sinirlendi müdür açtı ağzını yumdu gözünü:
“Posan kaldı, sen gittin. Sen artık bir insan artığısın. Tabutunun çivilerini çakmaya başladım. Adamların ölçünü alacaklar.”

“Lakırdıyı kes” diye ünledi içinden Ramon. Yanıt vermek zahmetine bile katlanmaması müdürü hepten çileden çıkarmıştı.

Ardından vücudu değişti, derisi döküldü. Denge kaybı iyice yoğunlaştı. Aşırı mide bulantısı ve ishal… Işığa ve sese karşı duyarlılık… El ve ayaklarda uyuşma ve yanma hissi. Konuşma güçlüğü… Ağrıları ise çoğaldıkça çoğaldı. Sancılı günler başlamıştı. İstemsiz hareketlerle kasılıyordu vücudu… Sıcak havada kazak giydiren bir üşümeye yakalandı. Lanet titremeyi yaz mevsimi bile engelleyemiyordu. Hıçkırık nöbetine yakalandı. Geceleri bin yıllık yorgunluğun koynunda debelendi. Bedeni yaralarla doldu. Yatağa bağlanmıştı ve yatmaktan sırtı çürümüştü. Birgün kâğıdı bile kaldıramadı. Güldü. Şuuru kapandı sandı. Aldandı. Bedeni dikenli bir gülbahçesiydi artık. Kendine batıyordu. Zayıflıktan kaburgaları sayılıyordu.

Kocasının durumunun ağırlaştığını öğrenince hastaneye koştu Dolores… Kalbi deli gibi çarpıyordu. Sahici bir aşkla sevdiği adamı, sedyesinde bir deri bir kemik erimiş gördüğünde, dik durmaya çalıştı. Oysa yıkılmayı pek çok istediği, buhar olup kaybolmaya en ihtiyaç duyduğu an buydu. Mağrur küçük burnunu kaldırdı havaya, gözlerine dolan yaşlarını ise nasıl durdurdu bilinmez. Sonra vereceği tepkiyi merak eden karanlık gözleri ensesinde hissedip, güçlü olmaya çalıştı. Zoraki gülümsedi. Ramon’u çektiği onca acıya ve eriyen bedenine karşın hala yakışıklı bulduğunu geçirdi aklından… Titreyen ellerini gezdirdi yüzünde Ramon’un ve onu doya doya seyretti. Elleri buluştu, göz göze geldiler. İçi acıdı genç kadının… Ardından Dolores, kocasının elini, yüreğinin deli deli çarptığı hizaya çıkartıp bastırdı gönül yarasına. İşte o an Ramon’un ağzından belli belirsiz kelimeler döküldü. Dolores, eğildi Ramon’un üstüne, kulağına yaklaşıp, “Bir oğlumuz olacak. Adını Ramon koyacağım. Ve söz sana, kendisi için değil, herkes için yaşayan senin gibi bir insan olabilmesi için çabalayacağım”…

Vücut ağırlığı, kemik ağırlığına eşitlenmişti. Görme ve işitme duyusu iyice kaybolmuştu Ramon’un… Ancak Dolores onun anladığını gözlerindeki pırıltıdan hissetti. Kurumuş dudaklarına bir öpücük kondurdu. Tek bir damla gözyaşı geldi Ramon’un gözlerinden, her şeyi anlatan. Dolores parmak ucuyla dokundu gözyaşına… Bu son görüşmeleriydi. Bir süre sonra zindana dönüştürülen hastanenin yoğun bakım ünitesine götürdüler Ramon’u… Artık Dolores’in Ramon’a kovuşması imkânsızdı.

Dolores, hastaneden evine nasıl döndü. Hatırlamıyordu. Elleri titriyordu, anahtar kapıyı açmamak için direniyordu sanki. Güç bela açabildi kapıyı… Sonra evin kapısını kapadı usulca ve işte o an bütün duygular sökün etti. Sırılsıklam bir aşk öyküsünün orta yerinde bir başına düştü yere. Bayılmıştı. Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Elinde Ramon’un fotoğrafının olduğu fark eder etmez öpücüklere boğdu resmi, bariz ferahladı.

Firketelerini çıkardı, dağıttı saçlarını. Gömdü perçemine hüzün kokulu parmaklarını… Kalakaldı. Onu düşünmeden edemiyordu. Aklında ona dair sorular, sorular, sorular… Uzun bir zaman karanlıkta oturdu.

Sonra ayağa kalktı, ışığı açtı. Sarhoş gibiydi, aksayarak mutfağa yöneldi. Koyu bir kahveye ihtiyacı vardı. Söylendi kendi kendine. “Keşke sigara içiyor olsaydım”
Aklı başka yerdeydi. Fakat hünerli elleri sayesinde kısa sürede yaptı kahvesini. Ramon’un sallanan sandalyesinin yanına, onun dizlerinin dibinde olabilmek için yerleştirdiği turuncu renkli mindere ilişti gözü. Aldı kahvesini eline, mindere çöktü. Verdi duvara sırtını, acı kahvesini yudum yudum içti. Birkaç gün önceden kalma turtadan bir parça yedi. Bebeği için beslenmeliydi. Sonra lokma ağzında büyüdükçe büyüdü, yüreğindeki sızıyla yarışırcasına.
Küçük bir kız çocuğuyken üzüntüler karşısında edindiği bir alışkanlıkla, çekti bacaklarını göğsüne doğru. Ellerini yere koydu. Tutunmak ister gibi. Dikti en uzaklara gözünü. Telepatiye inanır mısınız? Bilmem. O yoğunlaştı. Yolladı sevdiğine tüm özlemini.

Uzundu gece. Hem de çok uzun. Hani hiç bitmeyecekmiş gibi. Dolores, dönüp durdu yatağında, kan ter içerisinde yarım yamalak bir uyku. Sık sık uyandı. Ya da uyandığını sandı. Ve bir düş gördü. Ramon ile birlikte deniz kıyısındaydılar. Elele gözgözeydiler. Sonra aniden uyandı. Hava sıcak mı sıcaktı. Dolores, tir tir titrerken buldu kendini. Üşüyordu. Buz kesmişti bedeni… Mutluluk bir çocukluk hevesiydi, kaybolmuştu işte. Dudaklarındaki titremeyi durdurabilmek gayretiyle geçirdi dişlerini, alt dudağına. Sonra iyice büzüldü, yorganın altında kayboldu. Sabah olmuş, gün doğmuştu. Telefon acı acı çaldı.

Ramon son kez seslenmişti ona. Mektup elinde gün boyu dolaştı. Kocasının cenaze töreni hazırlıklarını sürdürdü metanetle… Mektubu cebine atıyordu bazen sonra kaybolmasından korkup tekrar eline alıyordu. Açmak için ecel terleri döktü genç kadın vakit gece yarısısıydı:

“Sevgilim. Biliyorum, biliyorsun. Bizleri soluksuz bırakan zorlu ve çetin bir sınavdan geçiyoruz. Hangimiz ayakta hangimiz toprakta önemli değil. Biz kazanacağız.
Hiç kuşkusuz, bugünleri düşünerek çıkmıştık yola. Rengimiz belliydi. Hayat ve ölüm bir ince çizgiyle birbirlerinden ayrılır. Ve artık ben yaşamın kıyısındayım. Son anlarımı yaşıyorum. Kim ne derse desin, hayatı hiç bir zaman hafife almadım, hatta tapınırcasına saygı duydum ona. Çünkü ne bir eksik, ne bir fazla hayat doludizgin bir var olma mücadelesidir. Aşkım, şunu unutma; kendi varlığının farkında olanlar, valizlerini hazır tutarlar. Ben kararımı, senden çok önce, daha henüz çocukken, babam elde silah dağa çıkarken vermiştim. İnan bana, şu an gayet mesudum. Gözüm asla açık gitmeyecek. Midene oturmasın kelimelerim ya da boğazına dizilmesin söylediklerim. Ta içten anla beni. Seni terk etmedim. Bizden vazgeçmedim. Bil ki varlığın, ölümsüzlüğümün teminatıdır.
İçeride dehşetin soneleriydi ağızlardan dökülen, yaşananlar dilleri lal eden acılar silsilesiydi. Acılar denizinin ortasında paçavralar içinde bir başına kalakaldık. Korkak üşümeler, sinsi titremelere esir düşmedik. Hoyrat bir baskıya canımızdan vazgeçerek karşı koyduk. Ne önemi vardı, pes etmek yoktu kitabımızda. Sözümüz sözdü nasıl olsa, asla ve asla hislerimizi köreltmeyecek, hain karanlıklara inat iliklerimize dek işleyen umudumuzu her dem diri tutacaktık.
Düşmanlarımıza lafımız yok onlar görevlerini yaptılar, korkunun heyulasına taptılar. Vazgeçmemizi isteyenler, yanlış yaptığımızı düşünenler, boyun eğmemizi öğütleyenler ise bilsinler ki, bu bizimle ilgili değil. Koşulsuz sevginin sınanamayacağını, ezbere hayatlar anlayamaz. Hiçten yaratılmış, içten bir sevdayı sırtlamanın huzuruyla doluyum. Bedenimin akordu bozuldu ancak bilincim çok çok açık. İnanır mısın, ömrüm boyunca bu kadar net görememiştim. İçimdeki yanardağından ise yeni haberim oldu. Kısacası mahcup etmedi, lavlarıyla besledi ezeli isyanımı. Ardımda kırık bir kalp, yıkık bir kent bırakmadım. Sana üzülme demeyeceğim. Tarifsiz kederdesindir şu an eminim. Birlikte olamadığımız anlarsa, dokunaklı bir türküdür, yüreğimizin en haşin yerinde hışır hışır dolaşır. Doğacak yavrumuza paylaşmayı, başkaları için harekete geçebilmeyi ve kalbinin diğerleri için çarpmasını öğreteceğini biliyorum. Dolores, ölürken dilimde adın, hayalimde gözlerin olacak. Seni seviyorum. Hasretle kucaklayıp, öpüyorum. Elveda.”

Eylem bitmiş, Ramon ve 14 arkadaşı yitmişti. Dolores, kısa bir süre sonra doğum yaptı. Hemşireler oğlunu verdiler kucağına… Gürbüz bir bebekti. Melekleri kıskandıracak gülümsemesiyle annesinin parmağını yakaladı. Maskara, ne de şirindi. Dolores, uzun uzun Ramon’a sarıldı, kokladı. İçten bir tebessüm yüzüne yayıldı, “Kavuştuk nihayet” dedi.
Aradan yıllar geçti. İsyan büyüdükçe büyüdü. Kurtarılmış bölgeler vatan oldu. Dolores artık partinin aktif bir üyesiydi. Ve oğlu devrimle büyüyordu. Ramon, boş yere can vermemişti. O akşam erken yatırdı oğlunu, uzun zamandır gazete okumaya fırsatı olmamıştı. Çekildi köşesine, oturdu koltuğuna. Bir habere gözü takıldı. Sonrasında hasret nöbetine yakalandı, anılar geçti gözünün önünden… Sevdiği adamı hatırladı. İri ve tuzlu gözyaşları süzüldü yanaklarından ve damladı gazetedeki habere şıp şıp:
“Türkiye cezaevlerindeki ölüm orucu eylemi yedinci yılındaydı ve hala sürüyordu”

Şimdilik son…

CEZAEVİ TARİHÇE…

“MAHPUSLUK ZOR ZANAAT”

İçerdekiler, prangabent, kalebent, esir, tutsak, tutuklu, hükümlü, mahpus, mahkûm ve “suçlu, suçlu, suçlu” gibi adlara sahip oldular, tarih boyunca. Ve doluştular, suyu boşaltılmış sarnıçlardan, eski maden ocaklarına, kürek cezalarını çektikleri gemilerden, “terbiye evleri”ne, zindan görevini de üstlenen manastır, şato ve kalelerdeki hücrelerden, modern çağın sivil, askeri cezaevlerine…

Tarih değişir cezaevleri gerçeği değişmez. Örneğin ülkemizde, ne çok ön adı vardır, mahpushanelerin. Açık, yarı açık, kapalı, özel, yüksek güvenlikli, A, B, C, D, E, F, H, K, L, M tipi, hatta tipsiz hapishaneler (herhangi bir tip proje üzerine inşa edilmeyen il ve ilçe cezaevleri), kadın ve çocuk tutukevleri, ıslahevleri, kiralık mahpushaneler. Say say, söyle söyle bitmez.

Eskinin bildik cezaevleri, Yedikule, Baba Cafer ve Taif zindanları, Sinop Kalesi ve Bekirağa Bölüğü’dür. Şair Şükran Kurdakul, Yedikule’yi şöyle tanıtır:

Her geçişte Yedikule’den
Can evimden duyarım
Zindan ne demektir, cellat ne demek
İpe geçirmişler gibi boğazımı
Yıkılır saraylarım
Söner hanem.

Mesela Diyarbakır Cezaevi bundan 116 yıl evvel yapılmıştır. Edirne ve Lâpseki cezaevlerinin inşa tarihi de 1890’dır. Şimdi lüks Four Season Oteli’ne çevrilen Sultanahmet ile kadın cezaevine dönüşen Paşakapısı cezaevleri de, 1916 yılında hizmete girmiştir. (Sultanahmet Cezaevi’nin kültür merkezi olması için yapılan etkinliğe katılmıştım. Feci dayak yemiştik. Yıllar sonra bir tarihin silinip otele dönüşmesiyle ilgili haber yapmıştım. Gerçekten silinmişti her şey. Sadece bir sütunda bir tutuklunun kazıdığı yazı vardı, onu göstermişlerdi cezaevi hatırası diye…)
Şimşekleri sürekli üstüne çeken Bayrampaşa Cezaevi’nin inşaatı, 1967 yılında tamamlanmış ve Ortadoğu’nun en büyük mahpushanesi unvanını almıştır. Günümüzde ise kapasiteleri on binleri bulan ve sayıları yüzlerle ölçülen hapishaneler kaplamıştır ülkeyi. Ve inşaatlar, cezaevi inşaatları… Tam 11 tane F tipi cezaevinin maliyeti, 48 trilyon lirayı buldu. Bugün yarın, Van ve Kırıkkale’deki hapishaneler de biterse, yüksek güvenlikli cezaevlerinin sayısı 13’e yükselecek. Ve belki de bu böyle gidecek.

Cezaevlerini bir kenara bırakalım, gelelim içerdeki insanlara. Türkiye’deki siyasi tutuklu ve hükümlülerin sayısı da, Avrupa ülkelerinden kat be kat fazladır. Örneğin Almanya’da bu rakam dört iken, Türkiye’de her ne kadar terör suçlusu denilse de, 5 bin ile 10 bin arasında değişir sayıları.

Dam da denilen cezaevleri, avluları, maltaları, koğuşları, hücreleriyle, binlerce yaşam öyküsünü ağırladı, binlerce drama tanıklık etti. Günü geldi, afla sevindi mahkûmlar, günü geldi mahpushane avlusuna kuruldu darağaçları… “5 yıldızlı otele” çevirdikleri koğuşlarında “kokoreç makineleri” ile yaşarken mafya babaları, 15 yaşındayken 25 yıl ceza aldı, devletin kabul etmediği siyasetlerin çocukları… Nöbetçi kuleleri ve tel örgüler ile çevrili, büyük ve şekilsiz taş binaların içinde, çocukluktan gençliğe adım attılar. Armağanları ise kimi zaman 17 yaşında idam edilmek oldu. Bıyıkları yeni terleyenlerdi onlar. Hayatlarının baharında solarken toy yanları, örselenirlerken gün be gün, adı unutturulmaya çalışalan özgürlüğü sevdiler, hiç tanıyamadıkları karşı cinslerinden daha çok… Siyasi tutuklu ve hükümlülerin, tek tip elbise dayatmasıyla, işkence ve her türlü yasakla boğuştuğu yıllarda, koğuş ağalığı, uyuşturucu, fuhuş, sübyancılık gibi rezaletler de yaşanırdı üç, beş şebeke ötede…

Ve sazlı türkülü zaman öldürmeler arasında, ranza sohbetleriyle de harmanlanan, kopmaz arkadaşlıklar kuruldu ve ortak yaşamlar. Şiirler yazıldı, türküler bestelendi dört duvar arasında…

Hapishaneye dair

Çok şeyim oldu bu yaşa kadar
Söğütten atım oldu,
Askerde mavzerim;
Bunlardan başka daha nelerim!
Kerhanede dostum oldu
Hapishanede postum oldu;
Ben sonuncusunu severim

Niyazi Akıncıoğlu

Bağlarken insanları voltalar, af beklentisiyle içilirken demli çaylar, zaman duruyordu on, yirmi, otuz yıllık hapis cezalarına inat. Duvarı nem, insanı gam öldürürmüş. “Ve olmayan mektuplar, avuçlarda buruşurken”, duvarlara atılan günlük çentikler, yüreklere atılanlarla yarışırdı. At başı…

Dardayım ben dardayım
Malum dört duvardayım
Ne gelen var ne giden
Gece karanlıktayım
Ne gelen var ne giden
Her gün isyanlardayım

Cezaevlerine özgü sessizlik saatleri, yeni gelenler için “kapı altı dayağı” ya da “hoş geldin karşılaması” faslı, iple çekilen görüş günleri ve her şeyden önemlisi hasret. Sevdiklerinden uzakta, yapayalnızken büyüdü özlem, türkü oldu. İnsana ait ne varsa, tel örgüler ve demir parmaklıklar arkasından ses oldu haykırdı:

Kör baskılar, karanlıklar
Demir kapılar, taş duvarlar
Olsa da dört bir yanında
Söylerim türkümü sana
Kuş sesinden, dağ yelinden ulaşır sana
O en güzel yarınlarda erişir sana…

Cezaevleri, hep Türkiye’nin kanayan yarası oldu. Düşünce yeri geldi, terör suçu oldu. Siyasi tutuklu ve hükümlüler ise terörist. Sopa ve havuç politikasından vazgeçmeyen zihniyet nedeniyle, pankart asanlar, sıralarına “savaş hayır” kazıyanlar, liseliler, üniversiteliler, işçiler, memurlar, aydınlar, “yarı aydınlar”, tek tek, öbek öbek içeriye tıkıldı.

Malta işgali, kapılara vurma, sayım vermeme ve rehin alma eylemleri… Bir ananın yürek paralayan, “Yavrum, götürmeyin evladımı. O daha çok küçük. Yapmayın.” seslenişi… Sonra genç bir kadının işkence sonucu çocuğunu düşürüşü ve zorla müdahale sonucu sakat kalan gençler, “bu duvar, duvarınız vız gelir bize vız” imzalı firarlar, malumunuz “hapishaneler yolgeçen hanı” haberleri ve “üşüyen bedenleri için pencere camı isteyen çocukların” isyanları ile anıldı cezaevleri.

Zaman zaman kan ve barut kokardı içerisi. Devlet, kendi yaptığını yıkar, gözaltına aldığı, tutuklayıp, hüküm giydirdiği insanları tekrar ele geçirmek için operasyon yapardı. Sonra dozerin biri gelir, kolunu kopartırdı genç bir adamın. Ardından o kol başka bir kentte, bir sokak köpeğinin ağzında bulunurdu. Ölürdü birileri, ödül alırdı kimileri. Acı büyür, insanlık adına ne varsa çürürdü. Soluksuz kalınırdı. Çiçero, boş bulunup “En çabuk kuruyan şey gözyaşıdır” demiş. Ama bunlar nasıl unutulabilir. Er ya da geç tarih notunu düşecektir.

Hani 11 yıldır girilemeyen cezaevlerine, devletin gözetiminde gazeteciler girerdi. Öyle bir gündü yine. X davası tutuklu ve hükümlüleri yemek yaparken, y davası mahkûmları tatlı hazırlıyorlardı. Buyur ettiler. Ben hayatımda, böyle temiz bir yer görmedim. Meğer koğuşmuş. Bizi gezdiren, infaz koruma memuruna sordum. “Korkuyor musun?” diye. O, güldü. Adli tutuklu ve hükümlülerin kaldığı yerden, siyasi C Blok’a gelmek için “az dil dökmedim” dedi. Kulağıma eğildi, burada huzur bulduğunu söyledi. Fısıltıyla…

CEZAEVLERİNDEKİ ÇETE GERÇEĞİ…

Tarih 20 Eylül 1999… Mafya babası Alaattin Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel’in de aralarında bulunduğu 7 kişi, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki çete hesaplaşması sırasında öldürüldüler. Çatışmanın sonrasında ortaya çıkan gerçekler, hapishane müdürleri, savcılarıyla çeteler arasındaki ilişkinin somut göstergesi sayıldı. Olay esnasında 2. müdürün odasında olan mafya davası sanığı Kenan Ali Gürsel’in kasasında trilyonu geçkin para bulundu. Ayrıca 2. müdürün bu çete reislerinden borç ya da farklı amaçla para aldığı kamuoyuna yansıdı. Birkaç örnek daha verelim. Hapishanede tutuklu bulunan adam pavyonda olay çıkarır, bir de istek şarkısını seslendirmedi diye kadın şarkıcıyı kurşunlar. İtirafçı cezaevinde değil dışarıda yaşar. Susurluk sanığı, kadın gardiyan, gaspçı kadın ve itirafçı Selma Polat Duyar’la ilişki yaşar. Susurluk davasının yanı sıra uyuşturucu kaçakçılığından da yargılanan Yaşar Öz, başka bir tutukluyu rehin alıp, televizyon kanallarına cep telefonuyla açıklamalarda bulunur. Sonra birisi bilmem neresiyle duvarı deler, kadın hamile kalır. Yine Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi yöneticisi hakkında, çocuklara işkence yapmak ve kadınlara cinsel taciz iddiasıyla soruşturma açılır. Cezaevlerinde silahlarıyla, eroinleriyle yaşayanlar vardır. Rakip çeteler, içeride ateşli silahlarla sahici çatışmalara girer. Ülkücü mafya liderlerinin, güvenlik güçlerinin yardımıyla kaçtıkları ortaya çıkar. İnfaz koruma memur ve baş memurları ile cezaevi idarecilerini ya parayla satın almaya kalkarlar veya dışarıdaki adamları vasıtasıyla yaşamlarını ve ailelerini tehdit ederler. İstanbul ve Hatay’da iki hapishane personelinin öldürülmesi veya birçok kentte suç guruplarına yardımcı oldukları için aralarında cezaevi müdürlerinin de bulunduğu görevlilerin tutuklanmaları buna örnek gösterilebilir. Yoksa cezaevine para, silah, uyuşturucu hatta hayat kadını sokabilmek kolay olmasa gerek. Guatemala’daki dört cezaevinde rakip çete üyeleri arasında çıkan çatışmalarda 30 kişinin ölmesi haberleri şaşırtıcı gelmez nedense…

DÜNYADAKİ CEZAEVİLERİ DE KAYNIYOR

“En büyük cezaevi taş duvarların, demir parmaklıkların değil, insan kafasının içidir.”

Lovelace

Uluslararası Hapishaneler Gözlem Evi’nin (OIP), Fransa’daki 185 cezaevinde gerçekleştirdiği incelemeler sonucunda, 2004 yılında 115 mahkûmun intihar ettiği anlaşıldı. Yine Fransız hapishanelerinde son 5 yıl içinde şiddet olayları, yüzde 155 oranında yükseldi. Yanan sadece Paris sokakları değildir. Fransa’da avukatlar, ülkedeki cezaevi koşullarını “patlamaya hazır bombaya” benzeterek, cezaevlerindeki dolululuk oranının yüzde 129’a ulaştığına dikkat çekerler.
İngiliz hapishanelerinde de intihar patlaması yaşanıyor. Alman cezaevlerinde ise 1994 yılından bugüne dek 184 ölüm olayı yaşandı. Dünyada 9 milyon mahkûm var ve bunun yüzde 22’si yani 2 milyon kişi ABD hapishanelerinde tutuluyor.

San Salvador’da adı “Umut” olan cezaevinde mahkûmlar, bomba, silah ve bıçaklarla çatıştı 23 kişi öldü. Brezilya’daki cezaevi çatışmasında ölenlerin sayısı 34 idi. Üstüne Brezilya’daki mahkûmlar, arkadaşlarını öldürüp yeme tehdidinde de bulundular. Honduras’ta cezaevi yangınında ölenlerin sayısı 102’dir. Ekvador’da 110 çocuğun sahibi 420 kadın açlık grevi yapar. Bolivya’da iki tutuklu kendilerini çarmıha gerdirip, ağızlarını diktirdiler.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) raponlarında, Asya cezaevlerindeki çocuk mahkûmların işkence, tecavüz ve uyuşturucu üçgeninde heba olduğuna işaret eder.

İsrail’in cezaevlerini dolduran binlerce Filistinli esir, koşulların düzeltilmesi için yıllar yılı hayatlarını ortaya koyup eylemler yaptılar. Uzun zaman önce yedi arkadaşları bırakılmadı diye bir yılı aşkın süre serbest kalmayı reddeden 23 Filistinli tutsağın öyküsü tüm dünyanın ilgisini çekmişti.

Ve geçtiğimiz yıl tam 8 bin Filistinli mahkûm, “Kırbaçlama, çırılçıplak soyma ve kötü muamelenin engellenmesi” istemiyle açlık grevine başladı. İsrail Sağlık Bakanı Dany Naveh, açlık grevi direnişçilerini, katil olarak göstererek hastanelere alınmalarını kabul edemeyeceğini söyledi. İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Zahi Hanegbi ise “Ölene kadar açlık grevi yapabilirler. Açlık grevi yapmaları umurumda değil” dedi. (Hayata Dönüş operasyonu öncesinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi MHP milletvekili Mehmet Arslan, ölüm orucu eylemcileri için “Gebersinler. Ne yapalım yani altlarına mı yatalım?” demişti.)

Ayrıca İsrailli yetkililer, açlık grevindeki eylemcilerin koğuşları önünde ızgara yapılması konusunda şunları söyledi: “Bu taktikleri açlık grevinde son derece deneyimli olan Türkiye ve İngiltere’den öğrendik.”

Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İsraillilerin demecini yalanlayarak, “Biz kesinlikle böyle bir şey denemedik. Tokyo bildirilerinin verdiği hakları kullanıp, ölüm orucunda bilinç yitirme ya da dönüşü olmayan yola girme halinde tıbbi müdahale, hastaneye kaldırma yoluna gidiyorduk.” yanıtını verdi.

Burada sözü 1984 ölüm orucu direnişçisi Zeynel Polat’a verelim:
“Bazı açlık grevlerinde hücre mazgallarımızın önüne köfteci tezgâhı getirip köfte kızartmışlardı. Mazgal deliğini açıp kokuların içeri gelip bizi etkilemesi için özel olarak uğraşmışlardı. Hastanedeyken başımızın ucundaki komidinin üzerine kokusu tüten sıcak yemekler bırakıyorlardı. O kadar saygısız ve iğrençtiler…”

Aradan 16 yıl geçmiştir. 2000 yılı ölüm orucu eylemcisi Yıldız Gemicioğlu (ailesi tarafından Küçükarmutlu’dan baskınla alındı) anlatıyor;
“Komutanların, uzman çavuşların ısrarı hiç bitmedi. Ben çay almadığım zamanlarda Astsubay Yahya isminde biri elinde ekmeklerle gelip ‘Az önce kahvaltı yaptım şimdi bunu yiyeceğim az sonra da döner yemeye gideceğim’ diyerek bir süre yemeğini benim odamda yedi.”

İsrail koşulların düzeltilmesini kabul edince 17 gün sonra açlık grevi sona erdi. Filistin İslami Hukuk Yüksek Konseyi Başkanı Şeyh Tayser El Tamimi, “Açlık grevi bir cihat şeklidir. Grevde ölenler şehit sayılır” dedi. Türk Diyanet İşleri Başkanlığı ise “günah” sayıp, zorla müdahaleye onay verirdi. Hadi bakalım, kolaysa çıkın işin içinden…

ADA CEZAEVLERİ

Bir hayli geriye dönelim… İktidarlar, zararlı yaftasını yapıştırdıkları insanları hapsetmek için farklı tarihlerde, farklı fikirler geliştirdiler. Kendilerince kirli, sefil, serseri ve benzeri olanları yine kendilerince suçsuz ve masum kalanlardan uzak tutmak gayretiyle, üst üste trajik buluşlar icat ettiler. Kaçılması olanaksız cezaevini kurabilmek saplantısı, kale hapishanelerinden sonra firar etmenin hemen hemen imkânsız olduğu, ada zindanlarını doğurdu. Hollywood’un, ünlü “Alcatraz Kuşçusu” ve “Alcatraz’dan Kaçış” filmlerini çektiği, artık turistik gezi alanına dönüşen ABD’deki Alcatraz Hapishanesi, ada cezaevlerinin en bilinenlerindendir. Hazar Denizi’nde bulunan Nargin (Yılan veya Cehennem Adası), Makarios ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin sürüldüğü Seychelles (Seyşel) Adası, Sardunya Adası yakınlarındaki Asinara, Akdeniz’de Malta, Ohotsk Denizi’nde yeralan Sahalin, Gulag Takımadaları, Kuzey Buz Denizi’ndeki Slovest, Çin Hindi kıyılarındaki Malaya Adası yıllar yılı mahkûmları ağırladı.

Dumas’ın ünlü eseri Monte Kristo Kontu’nda geçen meşhur İf Şatosu’nda, Fransa’nın ünlü ada cezaevi Salut’ta, Venezuela’nın El Darado Adası’nda, Napolyon’un sürüldüğü Elbe Adası’nda nice tutsak yaşamlar soldu. İngilizler ve Ruslar tarafından kullanılan ada hapishaneleri ise, esirlerin sürgün yeriydi. Yüzen cezaevleri haline getirilen gemiler ise 18 ve 19. yüzyıl arasında tam 80 yıl kullanıldı.

Bugün tatil yapabilmek, içip, sıçıp eğlenebilmek için küçük çapta servetler ödenen adalarda, eskiden kahır ve hasretlik çekilirdi. Bu cezaevlerinde, adları dahi hatırlanmayan yüzlerce, binlerce ağır suçlu ve savaş esiri, köle gibi çalıştırıldı, pek çoğu işkenceden, bakımsızlıktan, hastalıktan öldüler. Osmanlı döneminde Kıbrıs, Cumhuriyet’in ardından ise Yassıada ve İmralı Adası, cezaevleri ve mahkeme olarak kullanıldı, kullanılıyor.

HAYALET CEZAEVLERİ…

Yetmedi. Son yıllarda, “kendi yanında olmayan her şeye savaş açan” ve vahşette sınır tanımayan ABD yönetimi, “hayalet cezaevi” diye bir şey icat etti. 500 esiriyle Guantanamo’nun başı çektiği bu yeni yetme cezaevlerinin sayısının 14 olduğu ve tüm dünyaya yayılmaya başladığı notlar arasına düşülüyordu. Küba’daki Guantanamo üssünde sorgulamayı yürüten görevlilerin, önemli bir Suudi tutsağı konuşturmak için kendisine eşcinsel muamelesi yaptıkları ortaya çıkıyordu.
Görevliler, Suudi esire sutyen taktırmış ve bir erkekle dans etmeye zorlamıştı.

Merkezi New York’ta bulunan insan hakları örgütü “Human Rights First” daha da ileri giderek, gizli cezaevlerinin, Afganistan, Irak, Pakistan, Ürdün ülkeleri dışında, Hint Okyanusu’ndaki Amerikan üssü Diego Garcia ile Amerikan savaş gemilerinde yer aldığını açıkladı. Sonra CIA’in paravan şirketinin sahip olduğu uçaklar, mal kaçırırcasına insan kaçırdılar, muhaliflerini ya hapsedip ya da yok etmek için… New York Times gazetesi, 26 CIA uçağının 2001 Eylül ayından bu yana, Avrupa ülkelerine 307 uçuş yaptığını yazmıştı. Sinema oyuncusu Gerard Depardieu, şarkıcı Manu Chao, Nobel ödüllü yazarlar Harold Pinter ve Dario Fo’nun da aralarında bulunduğu 400’ü aşkın tanınmış sanatçı, İngiliz Guardian gazetesinde ortak bir mektup yayınladı. Mektupta, Washington’dan, Guantanamo başta olmak üzere sistemli insan hakları ihlallerinin sürdüğü tüm tutuklama merkezlerini kapatması istendi:
“Avrupa Birliği ülkeleri, Guantanamo’da işkence gören kendi vatandaşlarının ifadelerini bile görmezden geldi. Bazıları şüphelileri tutuklama merkezlerine taşıyan CIA uçaklarının kendi hava sahasından geçmesine izin verdi. BM İnsan Hakları Komisyonu ya da yerini alacak konsey, bu ikiyüzlülüğe son vermeli ve başta Guantanamo olmak üzere ABD’nin kurduğu tüm tutuklama merkezlerinin kapatılmasını talep etmeli.”
500’e yakın esir, yasadışı bir şekilde hala Guantanamo üssünde tutuluyor.

Egemen güçler, kanunsuzluğun ve şiddetin tarihini yazmayı sürdürüyor. Örneğin ölüm mangaları, Afganistan’daki Kale-i Cengi’de tutulan 600 Taliban ayaklanınca, savaş uçaklarından üzerlerine bomba yağdırdılar ve ağır silahlarla taradılar. Acımak yoktu. Hemen hemen hepsini gözlerini bile kırpmadan öldürdüler. İsrailliler, Filistin topraklarındaki Eriha cezaevine tanklar, füze atan helikopterler ve dozerlerle kanlı bir operasyon düzenledi…

EBU GARİP HALA KANAYAN BİR YARADIR…

“Bir tutsağın boynuna geçirdiğiniz zincirin öteki ucu, kendi boynunuza takılıverir.”

Emerson

Engizisyon işkencesi, Papalığın izniyle başladı. İşkence aygıtı, yüzlerce yıl süreyle, kasıp, kavurdu, ne çok can aldı. Günü geldi, emri verenleri dahi korku saldı. Canavar haddini aşmıştı. “Dur” demenin zamanı ise çoktan gelmişti. Ve bu nedenle tam 200 sene önce, işkencenin yasaklanması için tüm Avrupa ayağa kalkar. Herkes el ele verir, bu illetten kurtulma mücadelesine soyunulur. Yoksa insanlık suçu, ağır ağır ortadan kaybolmakta mıdır? Hatta Victor Hugo, 1874 yılında, büyük bir iyimserlikle, “işkence yeryüzünden kalktı” diye konuşur. Nereden bilsin adam, bazılarının, sadece Ortaçağ karanlığıyla beslenip, güçlenebildiğini ve bu sayede tekerini döndürüp, çarkını çevirebildiğini…

Ve Ebu Garip Cezaevi… İşkenceli ölümlerin adını, soysuz bir şekilde, eğlence koyan işgalci zihniyetin, kahpe ve fütursuz eseri… Ebu Garip Cezaevi’nde bir tek işgal askerleri işkence yapmadı, mazlumların rehberinde adı uğursuza çıkan gizli şebeke CIA’nin ajanları ile görevleri insan sağlığını korumak olan doktorlar da onlara katıldı. “Hayalet tutukluları”, Kızılhaç’tan bile saklayan cezaevinin eski komutanı, İsraillilerin de sorgulamada bulunduğunu iddia ediyordu. Onlar, gururu incinen, onuru zedelenen bir halktan özür dileyeceklerine, üç, beş “emir kulu” askere ceza verip, hadiseyi de “münferit” hale getirip, sıyrılmaya çalışacaklardı. Ve sonuçta, Amerikan ordusu, hem işkence emrini verir, hem de trajikomik bir şekilde, kendi askerlerinin yaptığı işkencelerle ilgili bir rapor hazırlar…

Ebu Garip cezaevinde 11 yaşında tutsaklar bulunur. Çocuklar esir edilir. Ancak unutulmamalı. Hiçbir sır, sonsuza dek saklı kalmaz. İçerde bir ulus, aşağılanmakta, insanlığın kanını donduran soysuzlar, yaralara tuz basmaktadır. Iraklı kadın esir “Nur”, dışarıya şu mektubu ulaştırmayı başarır;

“Ben Nur… Size Ebu Garip Hapishanesi’nden yazıyorum. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yazarken kalem duruyor, ifade etmekte zorlanıyorum. Yemek yerken size açlığın ne olduğunu anlatabilir miyim? Siz uyurken uykusuzluğun ne demek olduğunu… Ya da siz giyinikken çıplaklığı anlatabilir miyim? Ne zaman üzerinde benim insanlarımın bulunduğu inşaat malzemeleri taşıyan kamyonlarınızın geçtiğini görsem, ‘benim insanlarım ve kardeşlerim kız kardeşlerini dolarla sattı’ diyorum. Ne zaman onurlu insanları düşünsem durumum için ağlıyorum. Burada neler yaşadığımızı size anlatabilir miyim? Sadece onurumuzu, yeminimizi korumak için işkenceye ve şiddete maruz kalıyoruz. Dini liderlerimiz nerede? Bu mesaj, Allah’ın adaletine inanan dini liderlerin eline geçerse, kürsülerinden bunu herkese okusunlar. İçki içip bize hayvanlar gibi tecavüz ederlerken büyük ıstırap çekiyoruz. Her gün yeniden ölüyoruz. Tecavüze uğruyor, işkence görüyoruz. Giysilerimiz paramparça, karnımız aç. Bizi kurtarmaya kim gelecek? Size veda etmeden önce Allah’tan korkmanızı tavsiye ediyorum. Karnımızda, orospu çocuklarının, piçlerini taşıyoruz. Onurlu insanlar… Eğer silahınız varsa bizi, hapishanedekilerle birlikte öldürün. Lütfen bunu yapın. Lütfen…”

Ebu Garip Zindanı’nda yaşanan dram artık çığlık olmuş, dışarı sesini duyurmuştur. Direnişçi Fatima da yazar mektubunu;

“Ey Allah yolunda cihat eden kardeşlerim… Size neler anlatsam! Karınlarımızın domuzların ve maymunların piçleri ile dolu olduğunu mu? Yoksa onların vücutlarımızı kirlettiğini, yüzlerimize tükürdüklerini ve göğüslerimizdeki Kuran’ı paramparça ettiklerini mi anlatayım! Allahu Ekber… İçinde bulunduğumuz durumu düşünebiliyor musunuz? Hakikaten bize hâlâ neler yapıldığını bilmiyor musunuz? Biz kız kardeşlerinizin ve yarın yüce Allah’ın huzurunda hesaba çekileceksiniz. Bu zindanda hiçbir gece geçmiyor ki, bu domuz ve maymunlar sürüsünün azgın şehvetleri vücudumuzu yıpratmasın. Bekâretimizi bozdular… Allah’tan korkun ve bizi bu canilerlerle birlikte öldürün… Onlarla birlikte duvarları üzerimize yıkın… Allah’ın arşı altında bizden faydalanmalarına ve tecavüz etmelerine imkân tanımayın. Bize yapılanlardan dolayı Allah’tan korkun… Bırakın dışarıda onların tankları ve uçakları ile uğraşmayı… Ebu Garip zindanlarında zulme maruz kalan bizlere yönelin. Ben din kardeşiniz (Fatima), bir günde 9 kez bana tecavüz ettiler, bu zilleti tahayyül edebiliyor musunuz? Düşünün gözlerinizin önünde kız kardeşinize tecavüz ediliyor! Niçin benim de sizin kız kardeşiniz olduğunuzu tasavvur etmiyorsunuz? Benimle birlikte bu kara zindanda evlenmemiş 13 kız kardeşiniz daha bulunuyor. Hepimize bu kahpe duvarlar arasında tecavüz ediliyor… Hâlâ çığlıklarımızı işitmiyor musunuz? Namaz kılmamız engellendi, elbiselerimiz çıkarıldı. Giyinmemize müsaade edilmiyor. Buradaki kız kardeşlerinizden biri, size bu mektubu yazdığım günün bir kaç gün öncesinde intihar etti. Bu kız kardeşiniz vahşi bir şekilde tecavüze uğradıktan sonra dövüldü. Alçaklar, bacınızın göğsüne ve baldırlarına vurdular. Daha sonra inanılması güç bir işkenceden geçirdiler. Buna tahammül edemeyen bacınız, başını zindanın duvarlarına vura vura öldü. İslâm’da intiharın haram olmasına rağmen kardeşimiz intihara başvurdu. Ben onu mazur görüyorum. Allah’tan onun için mağfiret diliyorum. Çünkü O, bağışlayandır ve çok merhametlidir. Kardeşlerim Allah rızası için nidamıza karşılık verin ve bizi onlarla birlikte öldürün! Umulur ki huzura ereriz…”

Aylar geçer, koşullara dayanamayan esirler, Ebu Garip Cezaevi’nde isyan çıkarır. Düşman, ayaklanmayı ağır silahlarla bastırır. İki tutsak ölür, onlarcası yaralanır. 40 kadar Iraklı direnişçi çağrıyı almıştır. 3 Nisan 2005 günü roketatarlar ile saldırı düzenlediler Ebu Garip Cezaevi’ne, bomba yüklü iki aracıda havaya uçurdular. Yaklaşık bir saat süren çatışmada, 12 tutuklu ve 44 ABD askeri yaralandı.

Ve Fatima çıkar bir gün içeriden. Bir daha “çuval geçirilmesin” diye kimsenin başına, hemen silaha sarılır. Gerekirse ölecek, öldürecektir. İşgal güçlerine yönelik bir saldırıya, O da katılır. Yanında dört direnişçi, yaşamları sonlanır. Ama O, mutludur. Beklediği huzura artık kavuşmuştur. Çünkü “şehit” düşmüştür.

Ülkedeki işbirlikçiler de işgalci efendilerini aratmaz. Iraklı yetkililerin bilgisi dâhilinde, rahat rahat işkence yapabilmek için “gizli gözaltı merkezleri ağı” kurulur. Yakma, boğma, diz kapaklarını matkapla delme, döverek felç etme, kol ve bacak kırma, kısa sürede sıradan uygulamalar haline getirilir. Bir Iraklı diğer Iraklıyı aslan kafeslerine atar…

Ümmü Kasr yakınlarında ise en büyük toplama kampı açılır. Camp Bucca adındaki bu insanlıkdışı merkezde, 6049 savaş esiri tutulur. 2005 yılının ilk ayında tutsaklar, isyan çıkarırlar. İşgal ordusu, ayaklanmayı kanla bastırır, dört Iraklı canından olur.

LATİN AMERİKA TARİHİ, CUNTALAR TARİHİDİR…

“Haklıların mahkum edildiği bir ülkede, bütün doğruların yeri cezaevidir.”

Thoreau

Bizim topraklar, darbenin kanlı çizmeleriyle çiğnenmeden, gereksiz her şeyi baş tacı eden apolitik bir kuşak yaratan meşhur 12 Eylül cuntası gelmeden, tam 7 yıl önce Şili benzer bir karabasanı iliklerine dek yaşadı. “Unitad Popular” iktidarına ve onun meşru başkanı Salvador Allende’ye karşı ABD destekli generallerin, top, tank ve uçaklarla Santiago’da giriştiği faşist darbenin tarihi, 11 Eylül 1973’tü. Acısı bugün bile taze olan dehşet depremi, sarstı bütün Şili’yi, şiddeti bir ulusu şoka soktu. Darbenin 14. gününde, sadece Santiago kent morguna 2796 ceset getirildi. Genç bedenler canlı canlı uçaklar ve helikopterlerle denize atılırken, muhaliflerin ölüleri günlerce nehirlerde yüzdü.

İstanbul’da bir yaz günü konser veren Inti-Illimani’nin sadece sendikacı olduğu için işkence gördükten sonra helikopterle denize atılan bir kadın öğretmeni anlattığı “O Denizden Geldi” şarkısının iç yakan tınısından etkilenmemek mümkün değildi. Binlerce kişi artık tek yürekti. Çaktılar çakmaklarını, geceyi ışık denizine çevirip, aydınlattılar. Bir halkın acısını paylaştılar.

Cunta, Atacama Çölü’nde toplama kampları açtı, 30 bin kişi siyasi nedenlerle tutukladı, 15 bin muhalif öldürüldü. Nazi Almanyası’nda olduğu gibi yakılıp, yıkıldı kitaplar. İnsanlık dramı bitmiyordu. Santiago Ulusal Stadyumu’na doldurulan beş bin kişi korku içinde, esareti ve işkenceyi bir arada yaşarken, 23 yıl sonra bin kişinin tıkıldığı İstanbul Eyüp Kapalı Spor Salonu’nu da bir başka işkencehaneye çevriliyordu. Şili’de müzisyen Victor Jara Türkiye’de ise gazeteci Metin Göktepe son nefeslerini veriyorlardı. İşkence altında…

Victor Jara’nın Şili Stadyumu’nda ölüme giderken bile şiir ve şarkıdan vazgeçmiyordu:

Beş bin kişiyiz
Şehrin bu küçü bölümünde.
Beş bin kişiyiz
Ne kadar olacağız bilemem
Şehirde ve bütün ülkede.
Yalnız burada
On bin el tohum eken
Ve fabrikaları işleten.

İnsanlığın ne kadarı
Açlıkla, soğukla, korkuyla, acıyla,
Baskıyla, terör ve delilikle karşı karşıya.
Yittiler aramızdan altısı
Uzaydaki yıldızlarca.

Biri öldü, ikincisine vurdular vurdular
İnanmazdım asla bir insana böyle vurulacağına.
Diğer dördü sona erdirmek istedi bu dehşeti,
Biri boşluğa attı kendini,
Diğeri vuruyordu, başını duvara,
Ama hepsinin bakışlarında ölümün işareti.

Nasıl dehşet saçıyor faşizmin yüzü!
Taktıkları yok hiçbir şeyi
Demir parmaklıklar arasında yürütüyorlar planlarını.
Kan madalyadır onlara,
Katliam kahramanlık gösterisi.
İstediğin dünya bu mu tanrım?
Bunun için mi harcadın

Yaratıcılığının ve emeğinin yedi gününü.
Tükeniyor ömürler dört duvar arasında,
İlerlemeyen bir sayı gibi,
Yalvararak ölümün bir an önce gelmesi için
Birden sızlıyor vicdanım,
Görüyorum yürek vuruşlarıyla değil,
Makineların temposuyla atan akını
Ve askerlerin ebelerinin sahte tatlılığıyla
Dolu yüzlerini.
Ya Meksika, ya Küba, ya dünya?
Nasıl ağlıyorlar bu alçaklığa!
On bin el kadarız
Artık üretemeyen.
Ne kadır bütün ülkede?
Daha kuvvetli vuruyor başkan yoldaşımızın kanı
Bombalar ve mitralyözlerden.
Böyle vuracak bizim yumruğumuz yeniden.

Kara bir şarkı oldu dilimden dökülenler
Yansıtayım dediğimde bu dehşeti!
Dehşetti yaşadığım,
Ölümüm dehşet.
Ezgileri oldular bu şarkının
Şimdi sonsuzluğa karışan
Sessizlik ve çığlıklarda
Nice, nice onlar.
Hiç görmemiştim bu gördüğümü,
Hissetmemiştim böylesine yürekten
Tomurcuğun doğacağı anı…

Geçtiğimiz günlerde 91 yaşında ölen Cunta lideri pişkin Pinochet söylev veriyordu, dalga geçer gibi;

“Demokrasi kendi varlığını yok etmenin tohumlarını bünyesinde taşır. ‘Demokrasi arada bir kan banyosu yapmalıdır ki, demokrasi olmaya devam etsin’ diye bir söz vardır. Neyse ki bizde böyle olmadı. Yalnızca birkaç damla kan aktı!’… Ne kadar bildik ne kadar tanıdık sözler. Aşina hem de nasıl.

Bir diğer Güney Amerika ülkesi olan Arjantin ise faşist cuntayla, 24 Mart 1976 günü tanıştı. General Jorge Videla yönetimindeki ordu, dönemin başbakanı İsabel Peron’u devirerek iktidarı aldı. Cuntacılar, ellerini kana bulamak konusunda aşırı hevesliydi. Onlar cellâttı. Hazırlandılar, günü karartmak ve vampir gibi genç bedenlerin kanını içmek için. Bilânço korkunçtu. Tamı tamına 30 bin kişi katledildi, yaşamları çalındı. İçeriden kurtulmayı başarabilenler ve arada bir ortaya çıkan gizli belge niteliğindeki listeler sayesinde, darbecilerin o yıllarda ülkede, çoğu gizli 650 tutuklama merkezi açtığı öğrenildi. İşkenceciler insanlıktan çıkmıştı. Gözaltına aldıkları hamile kadınları öldürüp, bebeklerini evlatlık olarak dağıtıyorlardı. Yakınları, evlatlık olarak verilen bu 500 çocuktan 80’ini yıllar sonra bulabildi.

Halklar cephesinde, durum pek de iç açıcı değildi. Yıllar, yıllar geçti. Türkiye ve Şili’nin mağduriyeti, bir türlü bitmedi. Darbecilerini yargılayamadılar, onların getirip sistemleştirdiklerinden kurtulamadılar. Sadece Arjantin ve Yunanistan, kısmen de olsa cuntalarıyla hesaplaşabildi. Darbelerin şiddetinden payına düşeni alanlar arasında ölenler, sakat kalanlar, psikolojileri bozulanlar çoktu, kimilerinin ise bir mezarı dahi yoktu. Analar, sevdiklerini yüreklerine gömdüler. Kayıplar… Kayıplar… Kayıplar… Yürek ezen bu kelimenin bir başka adı uygarlığın utancıydı. Şilili analar ve babalar aradılar günlerce, kayıp kızlarını ve oğullarını… Acı, sınır, tarih ve mesafe tanımıyordu. Kayıp gerçeği, duyarlı her kişiye bir tokat gibi çarparken Şili’den sonra bizde Cumartesi Anneleri, Arjantin’de ise Plaza Del Mayo Anneleri sevdiklerini yitirdiler. Kaybedenlerden hesap sordular, sabırla andılar ve aradılar evlatlarını…

‘Dünya Kayıplar Günü’ nedeniyle 5 yıl önce Türkiye’ye gelmişti, Arjantinli analar. Kayıp yakınları, evlatlarını simgeleyen fidanları birlikte dikmişlerdi. “Irk, din, dil fark etmez. Her annenin arkasında bir hayat hikâyesi var” diye söze giriyor, Arjantinli Taty Almeida. O, kayıp evlatları için “Beyaz örtülerimiz kefenimiz olsun” diyerek mücadeleye atılan “Las Madres de Plaza de Mayo”, bizdeki adıyla “Perşembe Anneleri” hareketinin faal bir üyesi. Karanlık güçler, tıp fakültesinde öğrencilik yapan 20 yaşındaki Alejandro N. Almeida’yı 17 Haziran 1975 günü kaybettiler ve Taty Almeida, o tarihten bu yana yani tam 30 yıldır oğlunun izini sürüyor. Artık 75 yaşına basan Taty Almeida, Irak Dünya Mahkemesi’ne katılmak için İstanbul’a gelmişti. Üzerine Alejandro’nun kaybolduğu tarihi yazdığı beyaz başörtüsünü başına bağlamış, Türkçe “Hesap Ver Bush” ile oğlunun resminin olduğu rozetleri yakasına iliştirmiş ve geçip oturmuştu, Vicdan Jürisi’ndeki koltuğuna… Taty Almeida, kendi öyküsünü anlattı bana; “Bundan 28 yıl önce, ‘çocukları aramak ve hesap sormak’ isteyen 14 annenin, başkent Buenos Aires’teki hükümet binasının karşısındaki alanda toplanmasıyla başladı her şey. Çaresizlik içinde bütün acılarını, barışçıl bir direnişe çevirdiler. Sıkıyönetim nedeniyle 3 kişinin bir arada bulunması yasak olduğu için polisler, annelere ikişer ikişer dolaşın demişler. İlk tur o gün başladı. Biri kız üç çocuğuyla, siyasetten uzak yaşayan bir kadındım. Ortanca oğlum Alejandro, yaşadığı dünyayı değiştirmek isteğiyle politikaya atıldığı için gözaltına alındı ve kaybedildi. Büyük oğlum ise darbenin ardından birçokları gibi Arjantin’den kaçtı. Ben de vakit kaybetmeden gittim ve beyaz başörtülü anaların arasına karıştım. Eylemlerle geçti ömrümüz. Orta yaşlardaydık, artık yaşlandık. Annelerin kimi öldü, kimisi hasta ama mücadelemiz sürüyor. Herkes bulunduğu yerden, gerçeği ve adaleti istiyor. Biz yasal bir adalet istiyoruz. Öç alma durumu yok. Böyle olursa onlara benzeriz. Asıl sevindirici olan Arjantin’de darbeciler, toplumsal adalet duygusuyla karşı karşıya kaldılar. Görüldükleri yerde yuhalanıyorlar. İnsan arasına çıkamıyorlar. Onları rahat bırakmıyoruz. Artık kayıpların çocukları ve kardeşleri de bizimle beraber.”

*

“Oğulları Ölen Analara Türkü”

Onlar ölmediler yok,
Ateş fitiller gibi:
Dimdik ayakta,
Barut ortasındalar!
Karıştı, bakır tenli
Çayır çimene,
Karıştı,
O canım hayalleri:
Zırhlı bir rüzgar
Perdesi gibi;
Bir set gibi:
Kızgın çehreli,
Göğüs gibi:
Göğün görünmez göğsü gibi!
Analar, onlar ayakta
Buğday içindeler, onlar,
Yücelerden yüce dururlar:
Dünyayı doruktan seyreden,
Bir öğle güneşi gibi.
Bir çan darbeleri gibi,
Onlar.
Ölmüş gövdeler arasında,
Zaferi çekiçleyen bir ses gibi
Onlar,
Kara bir ses gibi.
Ey can evinden vurulmuş,
Toz duman olmuş bacılar!
İnanın oğullarınıza.
Kök oldu onlar,
Sade kök:
Kan suratlı,
Taşlar altında.
Karışmadı toprağa,
Dağılmış kemikçikleri.
Ağızları ısırır hala,
Kuru barutu;
Ve demir bir okyanus gibi,
Titreşirler hala.
Ben ölmedim der,
Yumrukları;
Yukarı kalkık yumrukları,
Daha.
Bunca yere düşmüşlerden,
Yenilmez bir hayat doğar:
Bir tek beden olur,
Analar, bayraklar, çocuklar,
Hayat gibi canlı tek bir beden;
Bir yüz bekler karanlıkları,
Ölü gözleriyle,
Kılıcı dopdolu,
Dünya ümitlerinden.
Dursun,
Dursun yas esvaplarınız.
Yığın derleyin
Gözyaşlarınızı;
Bir metal oluncaya kadar:
Bununla vuracağız,
Gündüz gece;
Bununla çiğneyeceğiz,
Gündüz gece;
Bununla tüküreceğiz
Gündüz gece
Kin kapılarını,
Kırıncaya kadar.
Oğullarınızı bilirdim,
Unutmadım acılarınızı.
Ölümleriyle nasıl kıvandıysam,
Hayatlarıyla da öyleyimdir.
Onların gülüşleridir:
Karanlık atölyeleri ışıtan.
Her gün metroda, yanı başımda:
Onların ayak sesleridir,
Çın çın.
Akdeniz portakallarında,
Güney ağları içinde;
Yapılarda,
Basımevi mürekkeplerinde;
Kalplerini tutuşur gördüm onların,
Güçle, yangınla.
Ben de sizler gibiyim, analar.
Benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu.
Gülüşlerinizi öldüren kanla,
Serpilip gelişmiş;
Bir orman gibidir kalbim.
Günlerin kahredici yalnızlığı,
Uyanışın sisli öfkeleri
Girmiştir içine.
Susamış sırtlanları,
Bitip tükenmez ürmeleriyle
Afrika’dan gürleyen hayvan sesini;
Öfkeyi, iniltileri, hoş görmeleri,
Bırakın, bir yana bırakın.
Ölümün ve tasanın
Çemberinden geçmiş analar,
Doğan ulu günün ortasına bakın:
Bu topraktan güler ölüleriniz.
Kalkık yumrukları titrer,
Buğdayın üstünde,
Bilesiniz.

Şili cuntasının kıyıcılığına, şair Pablo Neruda’nın yüreği dayanamadı. Asıl adı Ricardo Neftali Reyes Basoalto olan yaşamış en büyük şairlerden Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 günü Şili’de doğdu. Demiryolcunun bir babanın oğlu Pablo, henüz 19 yaşında ilk şiir kitabını yayınladı. Neruda, şairliğinin yanı sıra konsolosluk, başkonsolosluk ve büyükelçilik gibi görevlerde bulundu. İspanya’da yaşanan iç savaşta, Cumhuriyetçiler’in yanında yer aldı, iki bin kişinin, Franko’nun zulmünden kaçmasına yardımcı oldu. 1945’te senatör seçildiği Şili’den, 1948’de at sırtında And Dağları’nı aşarak kaçmak zorunda kaldı.
1950’de Dünya Barış Ödülü’nü, 1971 yılında ise Nobel’i kazanan ozanın şiirleri hemen hemen her dile çevrildi. Nobel ödül töreninde, çıktı özlemini dile getirdi;
“Yalnızca ateşli bir sabırla tüm insanlara ışık, adalet ve onur saçacak mükemmel şehri kazanacağız. Böylece şiir boşuna yazılmış olmayacak.”

Darbeden bir kaç ay önce müthiş bir önseziyle “Ülkemin kan ağladığını görmeye dayanamam. Bu bana ölüm demek olur” demişti. Direnişin ve aşkın şairi, faşist diktatörün, ilk hedeflerinden biriydi. Pinochet’in emriyle askerleri, evinde, hasta yatağında gözaltına aldılar, Neruda’yı. Ona ait ne varsa dağıtıp, tüm eserlerini yağmaladılar. Ağızdan çıkmıştı bir kez söz. Ve Neruda, cunta güçlerince sergilenen kanlı sahnelere kapadı gözlerini, 12 gün sonra çekip, gitti. Tüm insanlığa miras şiirlerini arkada bırakarak…

İşte bu Neruda, “Oğulları Ölen Analara Türkü” eseriyle, “Terör örgütleri ile onların üyelerinin propagandasını yapmak” iddiasıyla Türkiye’de yargılandı. İki yıl önce, eski adıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde. Aslında Pablo Neruda’nın İspanya İçsavaşı sürerken 1936 yılında kaleme aldığı “Oğulları Ölen Analara Türkü” adlı yapıtı, onun ilk büyük siyasal şiiriydi. Ozan, çocukları faşist Franko ordusunun kurşunlarıyla can veren anaların dramını anlattığı eserini, Lorca Grana’da yakınlarındaki Visnar’da yaralandıktan sonra yazdı ve Madrid konsolosluğu görevine bu şiiri nedeniyle son verildi. Türkçe’ye bir başka büyük şair olan Enver Gökçe tarafından kazandırılan bu şiire, aradan geçen onlarca yılda, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma amacı” taşıdığı gerekçesiyle bir toplatma kararı verilmemişti. Ta ki, Tavır Dergisi’nde yayımlanana dek… Dava açıldı. Dava sona erdi. Mahkeme heyeti, şiirde suç unsuru bulunmadığına karar verdi.

POSTALLARDAKİ KAN, BİZİM KANIMIZ…

“Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar.”

George Santayana

Şimdi sırada Türkiye cezaevleri var… Her daim Latin Amerika’yı yasa boğan süreç, döndü dolaştı, geldi Türkiye’yi buldu. Yine sabaha karşı asfalt yolları çiğnedi, tank paletleri. Kabuğuna çekmek için insanları, etkisi belki de on yıllar boyunca hiç eksilmeyecek bir darbe yapıldı. Tam 26 yıl önce, 12 Eylül 1980 günü ordu yönetime el koydu! Şili, Arjantin ve benzeri askeri darbelerle yarışır bir şekilde, 12 Eylül cuntası da, karabasan gibi çöktü toplumsal muhalefetin üstüne… Cezaevindeki mahkûmlar, sorgu merkezlerine, işkence tezgâhlarından geçenler ise, cezaevlerine taşındı, yüzlerce gün gözaltında kaldı, kan işedi, genç, yaşlı, kadın, erkek tüm insanlar… Ülke mahpushaneye döndü, içerisi doldu, taştı.

Türkiye’deki hapishaneler, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından baskı, yasak, işkence, katliam, operasyon, açlık grevi ve ölüm oruçlarıyla anılır oldu. “Böl- parçala-yönet” düsturu ile başlatılan “karıştır-barıştır” metodu ile aşama aşama yükseltilen cezaevlerinin baskı politikaları, Tek Tip Elbise (TTE) dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı. İşkence tezgâhlarında ölümler, gözaltında kayıplar (ülke tarihinde 1200 siyasi kayıp vardır) gibi, Derinlemesine Araştırmalar Laboratuarı (DAL) da bu sürecin ürünüydü. “Beslemeyelim asalım”, copla tecavüz iddialarına “Elimizde taş gibi delikanlılar dururken neden cop kullanalım”, işçi sınıfına yönelik patron tepkisi “Şimdiye kadar biz ağladık, onlar güldü. Şimdi sıra onlarda” ve yolsuzluğu özendiren “Benim memurum işini bilir” sözleriyle anlatılan 12 Eylül karanlığı, rüşvetçiler, hayali ihracatçılar, karaborsacılar, kara para ve uyuşturucu tacirlerinin hâkimiyetine yol açtı. Toplumsal muhalefetin susturulmasının ardından önü açılan çeteler ve organize suç örgütleri, “kolay yoldan para kazanmayı”, “rantı” ve “köşe dönmeciliği” Türkiye’nin gündemine oturttu.

Darbe süreciyle birlikte eleştiri ve muhalefet de istemeyen 12 Eylül yöneticileri, basın kuruluşlarını susturma yolunu seçti. 13 büyük gazete için dava açıldı, 400 gazetecinin cezalandırılması istendi, 40 ton yayın yakıldı ve 3 gazeteci öldürüldü. Cuntanın ardından enflasyon yüzde 70’lere işsizlik de yüzde 22’lere tırmandı. Gelir dağılımında ücretlilerin payı yüzde 14’lere, tarım kesiminin payı yüzde 12’lere düşerken sermayenin payı yüzde 74’lere yükseldi. Sendikal örgütlenme, toplusözleşme ve grev hakları, uluslararası normlara ve ILO standartlarına göre büyük ölçüde budandı. Toplusözleşme ve grev hakkı sembolik hale getirilirken birçok işkolu grev kapsamı dışına çıkarıldı.

Cunta karanlığında tam 650 bin kişi gözaltına alındı. Sıkıyönetim Mahkemeleri ve ardılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde (DGM) 98 bin 404 kişi örgüt üyeliği suçlamasıyla yargılandı, 21 bin 764 kişi üyelikten ceza aldı. 1 milyon 863 bin kişi fişlendi. On binlerce kişi işinden oldu, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkartıldı. 29 bin kişiye yurtdışı yasağı getirildi. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 229 kişi ya işkencede son nefesini verdi, ya da cezaevlerinde katledildi. İdamı istenen 7 bin kişiden 517’si ceza aldı. 17 yaşındaki Erdal Eren’in de aralarında bulunduğu 50 kişi darağacına gönderildi. (12 Eylül öncesinde de siyasi idamlar vardı. 1960’lı yıllarda Başbakan Adnan Menderes, bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın, 1970’lerde ise öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın boyunlarına yağlı urganı doladılar…)

20 Ağustos 1981’de Adana Cezaevi’nin infaz avlusunda gecenin üçünde Mustafa Özenç idam edilir. Hücresinde yazdığı şiirle veda eder hayata;

“O büyük gün geldiğinde
ben kim bilir kaç yıldan beri
ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde
sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım
fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi
uyanıp, sesimi kimse duymadan
o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla
kara toprağın altından, ben de haykıracağım.
Unutup geçmişte kalan acı dünü
kim bilir belki bir kış günü
üzerimi yorgan gibi kaplayan
bembeyaz karın soğuğundan
ya da sonbahar mevsiminde
kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım
ve milyonları saran o doyulmaz sevince
ben de sessizce ortak olacağım.
Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da
gece gündüz fark etmez ben her zaman hazırım
adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da
kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım
hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma
o müjdeyi ben doğadan alacağım
nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama
hiç kimse fark etmeden ben de katılacağım.

Diyarbakır ve Mamak cezaevleri, siyasi düşüncelerden arındırma merkezleri haline getirildi. Bağımsız, işbirlikçi, ihbarcı, ajan, oportünist vs. vs. yaratılması hedeflendi. Mamak ve Diyarbakır’da insanlar “Sinek kondu komutanım, kovabilir miyim?” diye sormak zorunda bırakıldı. Amaç netti: Cezalandırmadan ıslaha, ıslahtan beyin yıkama ve dönüştürmeye… 12 Eylül karanlığının en koyusu, özellikle Diyarbakır Cezaevi’ne yansıtıldı. (Diyarbakır Cezaevi’nde tarih 18 Mayıs 1973 idi. 1968 gençlik önderi, TKM (ML) kurucusu İbrahim Kaypakkaya işkencede ser verip sır vermiyordu. Onun yarınlara taşınan sözü şuydu: “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor, belki biz olmayacağız, ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak”)
Korkunun izdüşümüydü bu. Kahredici bir şekilde suspus… Çoklarına göre baskı, şiddet ve işkence sıradanlaşmıştı, olağanlaşmıştı. Yıllar sonra İstanbul Sarıgazi’de bir otobüsün içinde öldürülen cezaevinin iç güvenlik komutanı Binbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın adı, acı, baskı ve şiddetle anılır oldu. Diyarbakır vahşet, vahşet Diyarbakır oldu. Cezaevleri tarihinin kanlı sayfalarında özel yerini alan Diyarbakır’dan, 1981–1984 tarihleri arasında 34 tabut çıktı.

Diyarbakır’da, “Yaşamak direnmektir” deyip, ölümü seçmek zorunda kalan Mazlum Doğan’lar, kendilerini ateşe veren “dörtler” (Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin) koşulların vahametini ortaya koyuyorlardı. Açlık grevlerinde ilk ölüm, 20 Nisan 1981 yılında yine Diyarbakır Askeri Cezaevinde yaşandı. Siyasi tutuklu Ali Erek açlığın koynunda yaşamını yitirdi. İlkti belki Ali Erek, ancak sonuncu olmadı. Koşulların insanileştirilmesi için ölüm orucuna yatan M. Hayri Durmuş 12 Eylül, Akif Yılmaz 15 Eylül, Ali Çiçek 17 Eylül, Kemal Pir ise 7 Aralık 1982 günü hayatlarını kaybettiler. Diyarbakır’daki açlık grevleri bitmedi. İki yıl sonra Cemal Arat ve Orhan Keskin adlı tutuklu ve hükümlüler de peşi sıra öldüler.

Ülkenin dört bir yanına dağılmış, sivil ve askeri tam 644 cezaevinde yaşananlar, tarihin karanlık sayfalarına not olarak düştü. Gencecik insanlar, bir nesil, Mamak, Diyarbakır, Davutpaşa, Metris, Alemdağ, Maraş, Erzincan, İzmit, Bursa, İstanbul Hasdal, Adana, Çanakkale, Sultanahmet, Sağmalcılar (Bayrampaşa), Bartın, Gaziantep, Amasya, Gelibolu Askeri, Kartal Askeri, Burdur, Ağrı, Ceyhan, Muş, Ulucanlar (Ankara Merkez Kapalı), Buca, Erzurum, Mardin, Yozgat, Ümraniye, Tokat-Zile, Aydın cezaevlerinde yaşamlarını yitirdiler, sakat kaldılar. Söylem ise hep aynıydı. Hastalanarak öldü, kalp krizi geçirerek öldü, aşırı hap yuttuğu için öldü… Öldü… Öldü…

Cezaevlerine yönelik ilk ciddi operasyon ise, Hayata Dönüş adı verilen büyük baskından, tam 19 yıl önce yaşandı. Alemdağ Askeri Cezaevi’ne yapılan baskında, yüzlerce gaz ve gözyaşartıcı bomba kullanıldı. Tarih 24 Aralık 1981… O gün 3 siyasi tutuklu yaşamını yitirdi, onlarcası yaralandı. Şerif Yazar ve Hakan Mermeroluk olay yerinde, 40 yaşındaki Bahadır Dumanlı ise kaldırıldığı Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde 3 Ocak 1982 günü hayatlarını kaybettiler.

Devrimci Sol ve TİKB davası tutuklu ve hükümlüleri, Tek Tip Elbise (TTE) dayatmasına, 1984 yılında 75 gün süren ölüm orucu eylemiyle yanıt verdiler. Metris ve Sağmalcılar cezaevlerinde, iki ayrı ekip halinde 25 Devrimci Sol ve beş TİKB davası mahkûmunun yer aldığı eylemle ilgili olarak, iktidardaki ANAP hükümetinin tepkisi, talepleri kamuoyuna yanlış yansıtmak oldu. Tek tip elbisenin kaldırılması isteğinden söz etmeyen iktidar, direnişin “af” ve “idamların durdurulması” arzusuyla başlatıldığını duyuruyordu. Daha sonra sıkça karşılaşılacak olan “İçeride gizli gizli yiyorlar” açıklamasına ise ilk kez bu eylemde başvuruldu.

Ölüm orucundakiler, eylemlerinin 50. gününde, zor kullanılarak, Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne taşındılar. 14 Haziran 1984 günü saat 23.40’da eyleminin 64. gününde Abdullah Meral yaşamını yitirdi. Direnişin 66. günü saat 06.15. Haydar Başbağ hayatını kaybetti. Aynı gün saat 07.35… Fatih Öktülmüş de son nefesini verdi. Sansür duvarı yıkıldı, TRT bültenleri, ilk kez ölüm haberlerini duyurdu. Eylemin 74. günü… Tarih 24 Haziran 1984… Saat 23.55… Hasan Telci’nin hastanede yaşamını yitirmesiyle, eylemde hayatını kaybedenlerin sayısı dörde yükseldi. Direniş, 75. gün olan 25 Haziran 1984’te sona erdi. Tutuklu ve hükümlülerin, “işkence ve baskıların kalkacağı”, “savunma hakkı konusunda hassas ve dikkatli davranılacağı” konusundaki talepleri kabul edildi. Ancak devlet, TTE’den taviz vermedi. Aralarında Aysel Zehir’in de bulunduğu çok sayıda tutuklu ve hükümlüde kalıcı hasarlar oluştu.

TABUTLUKTAN KANLI BASKINLARA…

Siyasi tutuklu ve hükümlüler, 12 Eylül cuntasının açtığı sayısız yarayı daha tam anlamıyla saramadan, “Tabutluk” adı verilen Eskişehir Özel Tip Cezaevi açıldı. Yetmedi. Meşhur 1 Ağustos Genelgesi’yle de tüm cezaevlerinde, Tek Tip Elbise (TTE) uygulaması dayatıldı. Yüksek güvenlikli cezaevlerinin anası denilebilecek bu hapishaneye, 1989 senesinde ardı ardına nakiller başladı. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, baskı ve şiddetin yakıcılığını, böylelikle bir kez daha derinden hissetme şansızlığına kavuşmuş oldular. Uygulamaya karşı durup, hücrelere tıkılmayı reddederek, direnişe geçtiler. Ve kan çeşmesinin musluğu tekrar açıldı. Aydın Cezaevi’nden Eskişehir’e sevkedilen açlık grevindeki Hüseyin Hüsnü Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya isimli iki tutuklu yolda katledildi. Yıldırma politikaları karşısında, toplumsal muhalefetin güçlü olduğu dönemlerdi. Etki tepkiyi doğurdu. Direniş büyüdükçe büyüdü. Genelge, verilen mücadelenin ardından fiilen kaldırıldı. Eskişehir Özel Tip Cezaevi ise, DYP-SHP hükümeti döneminde kapatıldı. 1991 yılında hayata geçirilen Terörle Mücadele Yasası (TMY) ile birlikte büyük oranda boşalan cezaevleri, ardından tekrar hınca hınç doldu.
Buca Cezaevi olayları yaşanmadan bir yıl önce hapishaneler tekrar karışmaya yüz tutmuştu. Sene 1994. Diyarbakır Cezaevi’nden Gaziantep Özel Tip Cezaevi’ne yapılan sevkler sırasında, mahkûm Ramazan Özüak ölürken, onlarca tutuklu ve hükümlü yaralandı.

*

Ve yer İzmir’in ünlü Buca Cezaevi. Her şey, dört tutuklu ve hükümlünün firarıyla birlikte başladı ve sonrasında mahkûmlara yönelik üst üste altı ayrı müdahale gerçekleştirildi. Olaylar sırasında, birçok tutuklu ve hükümlü yaralandı, bir kısmı felç tehlikesiyle hastaneye kaldırıldı. Jandarma ve polisin katıldığı asıl operasyon ise, 21 Eylül 1995 günü düzenlendi. DHKP-C davası tutuklu ve hükümlüsü 94 kişinin yattığı 6. ve 7. koğuşlara, operasyon gerçekleştiren güvenlik güçleri, Yusuf Bağ (25), Turan Kılıç (37) ve Uğur Sarıaslan’ın (24) yaşamlarını yitirmesine neden oldu. 15 asker ve 39 mahkûmun yaralandığı baskında, göz yaşartıcı bombalar, gaz bombaları, tazyikli su, demir çubuklar ve sopalar kullanıldı. Buca baskınını protesto eden siyasi tutuklu ve hükümlüler, 22 cezaevinde ‘genel direniş’ adıyla açlık grevine başladı. 50 gün süren eylem sonucunda, rahatsızlık geçiren Kalender Kayapınar Çanakkale Cezaevi’nde, Ümit Doğan Gönül Aydın Cezaevi’nde Mustafa Kaya ise Bursa Cezaevi’nde tedavi olanağının sağlanaması ve açlık grevinin etkisi sonucu yaşamlarını yitirdiler.
Antalya’da 31 Ağustos 1995’te DHKP-C örgütüne üye olduğu iddiasıyla tutuklanarak Antalya ve Buca hapishanelerinde 3 ay kalan Mehmet Kurnaz, gözaltında ve cezaevinde gördüğü işkencelerden dolayı yaşamını yitirdi.

**

Ümraniye Cezaevi’ne (Üsküdar E Tipi Cezaevi) yönelik ilk baskın, 13 Aralık 1995 günü yapıldı. Sol görüşlü mahkûmların kurdukları barikatlara, İslamcı tutuklu ve hükümlüler de destek olmuştu. Saatlerce süren operasyonda, çok sayıda tutuklu ve hükümlü yaralandı. Kış kendini göstermişti. Hava buz gibiydi. Dondurucu soğuk, insanın iliklerine dek işliyordu. Ama her şeye karşın haber takip edilmeliydi. Milliyet Gazetesi’nde çalışıyordum o sıralar. Cezaevindeki olaylar sona erince, arabamızın yönünü yaralıların kaldırıldığı Numune Hastanesi’ne çevirdik. Artık kollu flaşıyla birlikte müzelik sayılan, manuel fotoğraf makinelerin haslarından olan ve bana sayısız röle kirlenmesi, donma, kilitlenme gibi oyunlar oynayan Nikon F3’ümle görevdeydik yine. Vizörün ve objektifin buharını da temizledikten sonra önümden kanlı sedyeler geçerken arka arkaya bastım deklanşöre. Sabaha birkaç saat kalmıştı. Hastanenin basın odasında, uzun zamandır görüşülmeyen meslektaşlarla yapılan kısa süreli bir sohbetin ardından soğuktan korunmak için görev otosuna koştum hemen, telsizin kısa kanalından şoföre, “kalorifer çalışmıyorsa benden çekeceğin var” demeyi unutmadan. “Yahu kaç saattir seni bekliyorum. Açlıktan öleceğimi sandım. Şu hiç bir şeye benzemeyen kumanyaları bir an önce yiyelim.” diye sitem üstüne sitemle karşıladı beni. Tam kumanyalara girişeceğiz. Basın odasının camında Metin Göktepe’yi gördüm. Göz göze geldik. Şoför arkadaşa, “bekle biraz bir misafirimiz var” dedikten sonra gittim Metin’i getirdim.

— Metin, daha az önce basın odasındaydım sen ise yoktun. Yeni mi geldin?

— Evet. Yaralılar, acil servis de mi?

— Yaralıları, ambulanstan çıkartılırlarken güçlükle çekebildik. Jandarma zorluk çıkardı. Acil servisin girişene çoktan etten duvar örmüşlerdir. Sabaha dek yapacak bir şey yok anlayacağın. Şu karnımızı bir doyuralım.

Önce haberle ilgili notları paylaştık, ardından kumanyamızı. Güneş daha doğmamıştı.

Gerçek Dergisi, Evrensel Gazetesi’ne çevriliyordu. Bir akşam vakti, Metin, Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki bürosuna, çayımı içmeye gelmişti. İş teklifi yapmıştı ayaküstü. Yeni açılacak gazeteye çağırmıştı beni. Kadrosuz çalışıyordum, kadro sözü bile vermişti.

— Söylesene Evrensel’e niye gelmedin o zaman?

— Belki de, yeni bir gazete olduğu için ‘risk almaya değer mi?’ diye düşündüm.

— Bence yanlış yaptın. Neyse boş ver. Sonuçta bu senin seçimin…

— Hatırladın mı? Dedi sonra bana, müstehzi bir ifade yerleşmişti yüzüne;

“İstanbul Üniversitesi’nin merkez kampusunda, fotoğraf makinelerimizi görmelerine ve polise rağmen, ülkücülerin bizi kovaladığı günü. Bacaklar uzun tabi, can havliyle nasıl da kaçıyordun. Çıkardığın toz bulutu yüzünden, boğulacağımı sandım bir an.”

— Yok be canım ne kaçması… Sadece geri çekiliyordum.

Kocaman bir kahkaha, gece birden ısınmıştı. Nereden bilecektim. Yaklaşık bir ay sonra ufat tefek, dost canlısı Metin’in yaşamının çalınacağını…

İkinci ve ölümcül olan operasyon ise, 4 Ocak 1996 tarihinde gerçekleşti. Operasyon saat 09.00 da başladı, saat 15.30 sıralarında bitti. Tam 6,5 saat süren baskında, birbirlerine kenetlenerek hayatlarını savunmaya çabalayan tutuklu ve hükümlüler, demir çubuklarla, kalaslarla dövülerek tek tek bir birlerinden kopartıldı. Koğuş, malta, hücre her yer kana boyandı. Baskında, DHKP-C davası tutuklu ve hükümlülerinden, Abdülmecit Seçkin, Rıza Boybaş, Orhan Özen ve Gültekin Beyhan hayatlarını kaybetti, 40 kişi yaralandı. Aynı gün birçok cezaevinde isyan çıktı, barikatlar kuruldu, infaz koruma memur ve baş memurları rehin alındı. Olaylardan beş gün sonra, 9 Ocak 1996 tarihinde tutuklu ve hükümlülerin talepleri kabul edildi ve rehineler serbest bırakıldı. Günümüzde pazarlık yapmaz denilen devlet, masaya oturmuştu.

Bir tek içerisi değil, dışarısı da kaynıyordu. 1996 yılı belli uzun geçecekti. Cezaevinde öldürülen Boybaş ve Özen için Alibeyköy Mezarlığı’nda yapılmak istenen cenaze törenine katılmak isteyen bin kişi gözaltına alındı. Cenazeler, polisler tarafından gömülürken 1 Mayıs Emekçi Bayramı’nda sinema salonlarını, karakola çeviren zihniyet, gözaltına aldığı bin kişiyi de, Eyüp Kapalı Spor Salonu’na dolduruldu. Cenaze törenini izlemekle görevli meslektaşım Metin Göktepe, devletin verdiği sarı basın kartına sahip olmadığı için keyfi bir şekilde gözaltına alındı. İnsanların yaşama özgürlüğünü korumakla yükümlü olanlar, işkencede katlettiler Metin’i…

***

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Diyarbakır’a ziyarete geldiği gündü 24 Eylül 1996. O gün bu şehirde yaşananlar asla hafızalardan silinmeyecekti. İddialar korkunçtu. Önce Diyarbakır Devlet Hastanesi alarma geçirilmişti ardından güvenlik kuvvetleri, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde kalan tutuklu ve hükümlüleri, cop, kalas, beysbol sopası, demir ve çivili sopa kullanarak, vahşi bir şekilde dövmüştü. Saldırı sonucu, Mehmet Aslan, Ahmet Çelik, Kadri Demir, Edip Derikçe, Rıdvan Bulut, Mehmet Nimet Çakmak, Mehmet Kadri Gümüş, Erhan Hakan Perişan, Cemal Çam ve Hakkı Tekin ölmüş, 23 kişi de ağır yaralanmıştı. Haber önce “itirafçılarla teröristler çatıştı” diye verildi. Ama bunun aslı astarı yoktu. Külliyen asılsızdı. Yüzlerce kilometre uzaklıktaki Bayrampaşa Hapishanesi’nde ise tepki büyüktü. Gülbahar Köker, Vedat Aydemir, Hamdullah Şengüller adlı tutuklu ve hükümlüler ise olayı protesto etmek için kendilerini yaktılar.

Savunmasız durumdaki tutuklu ve hükümlülerin, işkence sonucu öldürüldüğü ise, otopsi raporlarıyla kanıtlandı. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na ulaşan raporlarda, ölümlerin ağırlıklı olarak “beyin harabiyetinden kaynaklandığı, tutukluların çeşitli aralıklarla dövüldüğü, bunun hastaneye götürülürken bile sürdüğü, hatta ölülerin dahi dövüldüğü” ortaya çıktı. Yetkililerin, “Kadın mahkûmlarla birlikte olmak isteyen erkek tutuklu ve hükümlüler isyan çıkardı” şeklindeki açıklaması ise hayret vericiydi. Çünkü Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde kadın koğuşu yoktu. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, 35’i asker, 29’u polis ve 8’i gardiyan olmak üzere toplam 72 kişi, “Görevi kötüye kullanmak” ve “Kasten adam öldürmek” ile suçlandılar. Altı kez mahkeme başkanı, 30 kez yargıç ve savcısı değişen dava, sanık askerlerin terhis edilmesi ve asker ve infaz koruma memurlarının başka yerlere atanması nedeniyle yıllar yılı sonuçlandırılamadı. Ve en nihayetinde 10 yıl sonra karar verilebildi. Mahkeme heyeti, tutuksuz yargılanan sanıklardan 62’sini 5 yıl hapis cezasıyla cezalandırdı. Ancak sanıkların cezası, 2001 yılında kabul edilen 4166 sayılı yasa (Nam-ı diğer Rahşan Affı) göz önüne alınarak ertelendi. Sanıklar ile operasyon tanıklarının ifadelerinin alınmaması nedeniyle dava, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı. Diyarbakır Barosu Başkanı ve müdafi avukatı Sezgin Tanrıkulu, davadan çıkan kararları “korkunç” olarak nitelendirdi. Tanrıkulu, “Karar adalete uygun değildir. Kastı aşmak suretiyle adam öldürmekten açılan davanın sonucu mağdurları ve toplumu tatmin etmemiştir. Sanıklar bir gün bile cezaevi ve gözaltında kalmamıştır. Bu dava cezasız kaldı.”

Yaralılardan Mehmet Pehlivan, fazladan bir yıl içeride kaldı. O içerideyken kızı Zilan, yetersiz beslenme nedeniyle öldü. Çıkınca bütün kapılar üstüne kapandı Mehmet Pehlivan’ın, aylarca iş bulamadı. Ve bugün semt pazarlarında nazarlık satarak geçimini sağlıyor. Mehmet Pehlivan, o kanlı günü şöyle anlatıyordu:

“Görüş sırasında, asker ve polisler, ‘Allah Allah’ sesleriyle saldırıya geçti. İlk darbeyi polis copuyla elimden aldım. Sonra kalaslarla kafama kafama vurdular. Yediğim darbeler nedeniyle bayıldım. Gözlerimi açtığımda, görüş kabininde kanlar içindeydim. Her taraf kan gölüydü ve arkadaşlarımın cesetleri yerdeydi. Yaralı arkadaşlarımıza cezaevi müdürü ve yüzbaşı çivili kalaslarla vuruyorlardı. Ben de bundan nasibimi aldım. Arkadaşlarımızdan kimin ölü, kimin sağ olduğunu bilmeden Gaziantep Cezaevi’ne gönderildik. Saldırıda başım, ayağım ve iki kaburgam kırıldı.”

Operasyonda hayatını kaybeden Rıdvan Bulut’un annesi Sıdıka Bulut, acıyı katmer katmer yaşayanlardandı:

“Daha oğlumun ölümünün kırkı geçmeden bizi Diyarbakır’dan bir gece zorla sürgün ettiler. İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık. Daha oğul acısı bitmemişti ki, bir de İstanbul’da sürgün acısı yaşamaya başladık. Eşim o kadar acı çekti ki, yaşadığı acılardan kanser oldu. Sürgün olmanın ve yaşadığımız onca acıdan dolayı hayatını kaybetti.”

“ÇEKME KURŞUNU YERSİN”

1996 ÖLÜM ORUCU EYLEMİ…

Bin operasyon, Gazi olayları, kanlı 1996 1 Mayıs’ı, gitgide tırmanan bir ivme kazanan faili meçhul cinayetler, insan haklarından sorumlu bakanın bile tiyatro gösterisi izler gibi seyreylediği “hücre evi” baskınları, çoğu genç bedenleri kana bulayan yargısız infazlar ve Cumartesi Anneleri’nin eylemleriyle sokağa taşınan kayıp gerçeği. Dahası varoşlarda kurulan barikatlar, yükselen öğrenci muhalefeti ve cezaevleri… Kirli ilişkilerin, kısmen açığa çıkacağı Susurluk kazasına giden yoldaydı ülke. 1990’lı yılların ortalarında yaşam, kâğıttan bir gemiydi, gözyaşlarıyla dolu bir leğende, batmamak için çabalıyordu.

Hapishaneler cephesinde de, durum kötüleşmeye yüz tutmuştu. Büyük bir eylem kapıdaydı. Cezaevleri, can almaktan zevk alan, insan etine hasret bir canavara dönüşmüştü. İçeride, 12 hayat daha sonlanacaktı. Direnişin nedenlerine kısaca bir değinecek olursak, filmi biraz başa sarmalıyız:

ANAYOL Koalisyon Hükümeti’nde Adalet Bakanı olarak göreve başlayan Mehmet Ağar, ilk olarak cezaevlerindeki tüm tutuklu ve hükümlülerin tepkisini çeken 6-8-10 Mayıs genelgelerini yayınladı. Genelgenin, “Tutukluların yargılandıkları yerin dışındaki başka bir kente sevkini” içeren maddesi, büyük tepkilere neden oldu. İçerisi kaynarken REFAHYOL Koalisyon Hükümeti iktidara geldi. Ağar’ın koltuğuna, Şevket Kazan oturdu. Kazan’ın ilk icraatı ise genelgeleri daha da ağırlaştırmak oldu. Ve ardından zoraki “göç” başladı. Tutuklu ve hükümlüler, “tabutluk” adını verdikleri, bitmeyen hikâye formatındaki Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nin tekrar açılmasına, ölüm orucu ve süresiz açlık greviyle yanıt verdiler. ‘Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu’nun ülke çapındaki 41 cezaevinde başlattığı eyleme, bin 500 siyasi tutuklu ve hükümlü katıldı. 20 Mayıs 1996 günü, DHKP-C, MLKP, TKP(ML), TİKB, TKEP-L, Direniş Hareketi, Ekim, THKP-C/HDÖ, TKP/ML ve TDP davalarından tutuklu ve hükümlülerin, başlattığı direniş, 45. gününde ölüm orucuna çevrildi. Ekim davası tutuklu ve hükümlüleri 55. günde eylemlerini ölüm orucuna dönüştürürken, TİKB davası tutuklu ve hükümlüleri eylemlerini süresiz açlık grevi olarak sürdürdü. PKK davası tutuklu ve hükümlüleri ise destek amacıyla açlık grevi yaptı. Ayrı bir talep listesini kamuoyuna açıklayan PKK davası tutuklu ve hükümlüleri, bir süre sonra açlık grevi eylemlerine son verdiler.

Başbakan Necmettin Erbakan, ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerinde çekilmiş görüntülerini, “sansür hakkını” kullanarak televizyonlarda gösterilmesini engelledi. Sincan davası sanıklarını ziyaret etmekten çekinmeyen bakan Şevket Kazan’ın, “Ölüm orucu için itirafçıları seçiyorlar. Koğuşlarda ‘biz’ değil, örgütler hâkim. Silahları ve faksları var” gibi açıklamaları, gerginliğin daha da artmasına sebep oldu. Sivil toplum örgütlerinin tepkisi üzerine Kazan, Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ndeki 102 siyasi mahkûmun, İstanbul’daki cezaevlerine nakli yerine, Sakarya’ya gönderilebileceklerini söyledi. Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu bu öneriyi reddedince, operasyon hazırlıklarına başlandı. Uluslararası Af Örgütü, Erbakan ve Kazan’a çağrı yaparak, ölümlerin durdurulmasını istedi. Torun Kaya, Çankırı Cezaevi’ndeki oğluna, eylemin 53. gününde kefen yolladı.

Hayati öneme hayız B–1 vitamini kullanılmadığı için ölümler erken ve peş peşe geldi. Bir haftada, tam 12 can gitti. Öfke meydanlara taştı. Korsan gösteriler, tutuklu ve hükümlü ailelerinin eylemleri, işgaller ve cenaze törenleri. Destek eylemlerine katılan binlerce kişi, gözaltına alındı, yüzlercesi yaralandı. İnsanlığın sınandığı günlerdi. Cağaloğlu’nda Cumhuriyet’e yüz, TGC’ye on metre mesafede bir hengâmenin ortasına düşmüştüm. İstanbul’un göbeğinde ölüm orucuyla ilgili bir gösteriydi. Nasıl sert bir müdahaleydi. Anlatamam… Sivil polisler, ana kucağındaki çocukları bile yere atıp, tekmeleyebiliyordu. Elim fotoğraf makinesine gitmişti, gayri ihtiyari… Polisin biri, Zeballah gibi dikildi başımda, “çekme” dedi. “Çekme kurşunu yersin.” Neyse ki sadece coplamakla yetindiler. Sanırım 15 gazeteci vardık o gün pataklanan…

(Galatasaray’da, Beyazıt’ta, Kadıköy’de veya herhangi bir yerde… Dört mevsim… Gece, gündüz… Sıcak, soğuk… kar, yağmur, çamur… Çeşit çeşit eylem, protesto gösterileri, mitingler ve illa korsanlar… Dünyanın en zor mesleklerinden biridir gazetecilik. Toplumsal olaylarda görevli olmak başlı başına suç kabilindendir. Ne koşullarda gazetecilik yaptığımıza ancak varoş, meydan ve sokaklar tanıktır. Az mı dayak yedim. Tartaklandım, itilip kakıldım, dövüldüm. Aynı gün iki ayrı olayda coplandığımı hatırlarım. Gözaltıları saymadım, aldığım darbeleri de…)
Bir kere zıvanadan çıkılmıştı. Polis, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ni basarak, gazeteci avlıyordu. “Tarihe geçen belge” diye, neredeyse yarım sayfayı işgal ediyordu, çektiğin fotoğraf. Ve sen, ertesini gün tekrar eyleme koşacağından, iyice hedef olmamak için fotoğrafın altına imzanı bile atamıyordun. Uykusuz geceler, tehlikeli gündüzler, görev seni bekliyordu. Ceviz kırmaktan başka işe yaramayan telsizlerle, ankesörlü telefonlarla veya iki coplanma seansı arasında, börekçiden, kahvehaneden yazdırılıyordu haberler…

Sonra Gazi Mahallesi’nde ikinci kez barikatlar kuruldu, sokaklar tutuştu. Güzel Şahin, Nadire Çelik ve Ali Rıza Eroğlu, evlatları için ölüm orucuna başladı.

Şevket Kazan’ın “içeride gizli gizli yiyorlar” demecini yalanlarcasına, 21 Temmuz’da Ümraniye Cezaevi’nde kalan Aygün Uğur, eylemin 63. gününde yaşamını yitirdi. Bayrampaşa Cezaevi’nde yatan Altan Berdan Kerimgiller ise iki gün sonra son kez kapadı gözlerini. Yine aynı cezaevinde kalan İlginç Özkeskin ise ertesi gün. Eylemin 67. gününde üç ölüm haberi arka arkaya ulaştı, yürekleri ağızlarında, evlatlarından haber bekleyen tutuklu ailelerine. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde Hüseyin Demircioğlu, Bursa Cezaevi’nde Ali Ayata ve Aydın E Tipi Cezaevi’nden Müjdat Yanat soluksuz kaldılar. Yine bir gün sonra dünya tarihinde ilk kez, bir kadın ölüm orucu ve açlık grevi eylemcisi yaşamını yitirdi. Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde Ayçe İdil Erkmen ve yine aynı gün Bayrampaşa Cezaevi’nde Tahsin Yılmaz öldüler. Çanakkale Belediyesi’nin hoparlöründen, Erkmen’in cenazesi için çağrı yapıldı.

RP Genel Başkan Yardımcısı Bahri Zengin ile yine aynı partiden İstanbul milletvekili Mukadder Başeğmez, aydınlar Eşber Yağmurdereli, Yaşar Kemal, Oral Çalışlar ve Zülfü Livaneli, Cezaevi Merkezi Koordinasyonu ile görüşmeleri sürdürdü. Taleplerin en önemli maddesi olan “nakillerin durdurulması” ve “sevk edilenlerin yerlerine gönderilmesi” konusunda anlaştılar. Cezaevlerinde yaşanan sorunların bir komite tarafından izlenmesi koşulunu kabul ettiren tutuklu ve hükümlüler, eylemlerini sonlandırdılar. Direnişin bitirildiği 27 Temmuz 1996 günü, Bayrampaşa Cezaevi’nde Yemliha Kaya, Bursa Cezaevi’nde Ulaş Hicabi Küçük, Ümraniye Cezaevi’nde Osman Akgün hayatlarını kaybettiler. Bir deri bir kemik halindeki onlarca direnişçi, vakit kaybedilmeden hastanelere taşındı. Bursa Cezaevi’nden hastaneye sevk edilen Hayati Can ise, anlaşma sağlanmasından birkaç saat sonra, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Yer Bayrampaşa Cezaevi’nin önü… Sıcak mı sıcak bir temmuz gecesinde, eylemin sonuçlanmasını ve arabulucuların dışarı çıkmasını bekliyoruz. Devamını ertesi gün Cumhuriyet gazetesinde çıkan izlenimlerimden okuyalım:

“Bir beşik sallandı cezaevleri kapısında 10 saat boyunca ölümle yaşam arasında gidip, gelen. Bu 10 saatlik gergin süre boyunca bir ölüme yakalandı, bir yaşama. Ölümle yaşam hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bayrampaşa Cezaevi’nin soğuk duvarlarının kenarlarındaki lambalardan süzülen ışık, üzüntü ve merak içerisindeki annelerin, babaların, kardeşlerin, halaların, teyzelerin yüzünde ölümün acısını ortaya çıkarıyor. Kaldırımlarda ölümün kaskatı acısı içerisinde sessizce bekliyorlar. Gazetecilerin gürültülü telaşını izliyorlar. Gözleri kapıda… Yedikleri dayaklar, coplar, yaşadıkları tüm acılar… Onların hiçbirini şimdi düşünmüyorlar. Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın sert açıklamasından sonra ‘operasyon’ beklentisi içerisindeki kederli ailelerin düşündükleri tek ama tek şey kasvetli cezaevlerinin duvarları arkasında, sabahtan bu yana süren görüşmeler… Ne oluyor acaba? Yeni bir ölüm duymadan anlaşma olacak mı? Hemen önlerinde kask, kalkan ve coplarıyla polisin ördüğü etten duvarın arasından Bayrampaşa Cezaevi’nin demir kapısının ağır ağır açılıp kapanışlarına gözlerini kenetlemişler. Sürekli olarak polis otolarının sirenleri çalıyor, protokol araçları giriyor çıkıyor, ambulanslar kapıda hazır bekliyor. Eşber Yağmurdereli’nin yüreklere su serpen olumlu sinyalinden sonra içeriye giren yazarlar ve politikacılardan bir teki bile dışarı çıkmıyor. Dakikalar, saatler geçiyor. Uzadıkça uzuyor saniyeler… Saatler 23.00’e yaklaşırken İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, CHP İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve anlaşmanın mimarı Eşber Yağmurdereli cezaevi kapısında görülüyorlar. Gazeteciler haber telaşı, aileler yaşam umudu içinde çevrelerinde düğüm oluyor. Haberler yaşam umudunu yeşertiyor. Sevinmek ve sevinmemek… Hem çok mutluydu aileler, sonunda anlaşma sağlanmıştı ya… Hem de çok üzgündüler. Çünkü bedeli çok ağır olmuştu. 69 günlük direnişin sonunda hücreleri tek tek eriyip gidenlerden 12’si yitip gitmiş, geri kalanların vücudunda ise geri dönülmez izler bırakmıştı. Çocuklarının yaşatılması için sokaklardaki haykırışlarında yedikleri cop ve tekmelerin acısı bu ağır bedelin yanında hiç kalırdı. Anlaşma sağlandığı haberi ailelerin sessizliğini bozuyor. Kameralara, teyplere içlerini döküyorlar. Ölüm orucu direnişçisi Birol Abatay’ın babası Şehzat Abatay, buruk bir sevinç içinde olduklarını belirterek, ‘Çocuklarımızı ve bizi perişan ettiler. 12 yavrumuzu kaybettik. Aileler, hastanede çocuklarının ölmeyeceğini nereden bilsin? Kendi oğlumdan ölenleri asla ayırmam. Çünkü onlar da bizim evladımız. Benim ve bizim için artık hiçbir şey fark etmez. Talepler kabul edildi, fakat uygulama aşamasında pürüzler çıkarsa ne olacak. Çocuklarımız tekrar ölüme yatacak’ diye endişesini dile getiriyor. Açlık grevindeki Mehmet Can Targay’ın polis baskısından korktuğunu söyleyerek isim vermek istemeyen halası, ‘Şu an dünyanın en mutlu insanıyım. Sevinçten ağlamak istiyorum. En son Cuma günü görüşebilmiştik. Mehmet’im kan kusuyordu. Halkımıza, askerlerimize ve polisimize geçmiş olsun diliyorum. Onlar da ana kuzusu. Allah’a şükrediyorum. Ölmek fakirlere mahsus bir şey midir? Zenginler, oturmuş, gülerek seyrederken biz birbirimizi öldürüyoruz. Bu dünyada hep iyiler mi ölür’ diye konuşuyor. Açlık grevindeki Mehmet Can Targay ve Murat Targay’ın amcaoğlu Mümtaz Targay ve yakını Hüseyin Polat, insanların bedel ödeyerek bazı haklara kavuştuğunu söyleyip devam ediyor: ‘Keşke bu olaylar hiç olmasaydı, keşke canlar ölmeseydi. Çocuklarımız hastanede mi, revirde mi, bilemiyoruz. Adalet Bakanı Kazan, geç kalmıştır. Çözüme yönelik adım atmak için Kadir gecesini beklemesi lazımdı. Belki de geri dönülemeyecek bir noktada anlaşmaya gitmek, çıkarlarına denk geldi. Tutukluların insanca yaşam için ölüm oruçlarına girmesi ve haklı talepleri vardı.
Bu basit ve insani taleplerin kabul edilmesi için 2 ay 10 gün beklenmesinin amacı neydi’ Bayrampaşa Cezaevi’nde açlık grevi yapan Serdar Yılmaz’ın babası Sedat Yılmaz, yürek acısıyla Adalet Bakanı Şevket Kazan’ı dinsizlikle suçlayıp sitem ediyor: ‘Dini olan bir insan bunları yapmaz. Çocuklarımıza 69 gün resmen işkence yaptılar. Oğlumuzun sağlık durumu çok kötüydü, ailecek biz de öldük. Asıl Şevket Kazan’ın tedaviye ihtiyacı var. Onun öbür tarafta da işi çok zor. Şevket Kazan bunca ölümden sonra alsın da kına yaksın.’ Bazı tutuklu ve hükümlü yakınları, Mehmet Ağar ve Şevket Kazan’ın da evlat acısını duymasını isteyerek, beddualar ediyor: ‘İçimiz kan ağlıyor. Dünyanın en büyük acısı evlat acısını yaşadık. Allah’tan isteğimiz Ağar’ın ve Kazan’ın çocuklarının da bizim oğullarımızın, kızlarımızın durumuna düşmesidir. O zaman evlat acısı neymiş anlasınlar. Hepimiz fakir insanlarız. Paramızı zorla denkleştirip memleketimizden kalkıp geliyoruz. Evlatlarımızın yüzlerini görmek için geldiğimiz cezaevlerinde cesetleriyle karşılaşıyoruz. Bu nasıl Müslümanlıktır bu nasıl din kardeşliğidir.”

Tablo hazindi. Hemen hemen her eylemcide, görme bozukluğu, kas erimesi ve konuşma güçlüğü tespit edildi.
Yaşamsal öneme haiz B–1 vitamininin kullanılmaması, eylemcilerde telafisi mümkün olmayan rahatsızlıklara yol açmıştı. Ergün Bütüner, Ahmet Gülhan, Semiray Yılmaz, Cafer Gürbüz, Delil İldan ve daha niceleri ömür boyu sakat kalmıştı.

AH CANLAR, ULUCANLAR…

Türkiye, sonbaharı iliklerine dek yaşıyordu. Hızla sararan yapraklar, solacak canları hatırlatıyordu. Hüzün sinmişti hayata. Ve gerçek, hiç bu kadar gaddar, hiç bu kadar medetsiz olmamıştı. Besbelli kış erken gelip, gözyaşlarını dahi donduracaktı. Alemdağ, Buca, Ümraniye, Diyarbakır… Tutuklu ve hükümlü aileleri yıllardır perişandı, sürekli “Ölüm kuşu hangi cezaevine konacak” diye haykırıyorlardı. Sadece 1997 ve 1998’de 66 cenaze çıkmıştı cezaevlerinden… Sıra, ülkenin başkentindeki Ulucanlar Cezaevi’ndeydi. Ve liste uzayıp gideceğe benziyordu. Resmi adı Ankara Merkez Kapalı Cezaevi olan Ulucanlar Hapishanesi’ndeki, 40 kişi kapasiteli koğuşta, tam 100 kişi kalıyordu ve bir yatakta üç kişi uyuyamaya çalışıyordu. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, duruma itiraz ederek, koğuş mevcudunun azaltılması için hapishane idaresine başvuruda bulundular, insani koşullarda yaşama isteklerini ilettiler. Ancak her hangi bir sonuç alamadılar. Cezaevinden kötü kokular yükselmeye başlamıştı. Herkes tedirgindi.

2 Eylül 1999 günü başlayan ve giderek artan gerginlik, 26 Eylül 1999 gecesi kâbusa dönüştü. Baskından yarım saat önceydi, evlatlarının hayatından endişe eden ve bunun için bir haftadır hapishanenin karşısındaki parkta sabahlayan aileler gözaltına alındı. Onlar çığlık çığlığa yavrularının adlarını haykırırken, özel timler, ilk defa MP5, G–3, Beratta, Kaleşnikof gibi silahların da kullanıldığı bir operasyonla, 10 ana kuzusunu öldürüyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, ABD’de “resmi temaslarda” bulunmak üzere yola çıktığı gündü. 18 yaşındaki Aziz Dönmez, 40 yaşındaki Feyzullah Koca, sonra Habib Gül (Nevzat Çiftçi), Zafer Kırbıyık, Erkan Özkan, Mahir Emsalsiz, Ahmet Savran, Halil Türker, Ahmet (Abuzer) Çat, Ümit Altıntaş ve Önder Gençaslan yaşamlarından oldu, 30 tutuklu ve hükümlü de ağır yaralandı.

Ulucanlar’daki baskından bir saat önce Aydın Hapishanesi’nde de, siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldıkları koğuşlara operasyon düzenlendi. Elektrik ve suların kesilmesinin ardından koğuş duvarları yıkıldı, içeriye gaz bombası atılıp, tazyikli su sıkıldı. Tam üç saat süren baskın sonucunda, koğuşlara giren güvenlik güçleri, cop, demir çubuk ve dipçiklerle mahkûmları hastanelik etti.

Aydın Cezaevi fırtınayı atlatmıştı ancak Ulucanlar’da tam anlamıyla kıyamet kopmuştu. Baskın bitmiş, canlar yitmişti. Operasyonun nedenlerini kamuoyuyla paylaşmak isteyen yetkililer, her zamanki gibi, çelişkili açıklamalara başvurdular. Önce koğuş yetersizliği nedeniyle 33’ü kadın 76 mahkûmun başka cezaevlerine nakledilmesi için operasyon yapıldığı belirtildi. Sonra Adalet Bakanlığı, “tünel kazıldığı” ihbarı üzerine baskın düzenleyen askerlere karşı, mahkûmların silah kullandıklarını öne sürdü. Peki, bitti mi? Kesinlikle hayır! “ölümlerin mahkûmlar arasındaki iç hesaplaşmadan kaynaklanmış olabileceği” ve “cezaevinde örgüt üyelerinin, sorgu odalarının bulunduğu” da iddialar arasındaydı.

Baskının ertesi günü, ülkenin en büyük gazetelerinden biri, altında “kanlı isyanı başlatmadan beş dakika önce ellerinde sopalarla hatıra fotoğrafı çektirdiler” yazan bir fotoğraf yayımladı. Sonra bu fotoğrafın beş yıl önce çekildiğini belirtip, özür dilediler. Baskın yapılmasına neden olduğu savlanan “tünel” ise, operasyondan 10 gün sonra gözetleme kulesine 20 metre mesafede, koğuş avlusunun tam ortasında bulundu! Cezaevini gezen gazetecilerin, tünelin kazıldığı yerin, gözcüler tarafından rahatlıkla görülebileceğini söylemesi üzerine yetkililer, insanı hayrete düşüren bir yanıt verdiler:

“Mahkûmlar, tünel kazılırken dikkat çekmemek ve gözcülere yakalanmamak için, avlunun üzerini brandayla kapatmışlar. Kazı esnasında çıkan sesi engellemek için de, avluda daktilo ile çalışarak gürültü çıkarmışlar.”

Avlunun ortasındaki tünelin, 10 gün sonra bulunması “hikâyesi”ne çocukların bile inanmayacağını iddia eden tutuklu ve hükümlüler, tünelin, hapishane idaresi tarafından kazdırıldığını öne sürdüler. Hazırlanan resmi raporlar ve otopsi tutanakları ise, ülkeyi yönetenlerin açıklamalarını suya düşürüyor, yaşanan dramı tüm ayrıntılarıyla belgeliyordu. Bilirkişi raporunda, “Öldürme amacıyla ateş edildiği”, “Cesetlerde kimyasal madde yanıkları bulunduğu” ve “İşkence yapıldığı” yazıyordu. Aziz Dönmez, Zafer Kırbıyık ve İsmet Kavaklıoğlu, av tüfeğiyle, diğerleri ise değişik tipte silahlarla yakın mesafeden açılan ateşle öldürülmüştü. Çoğu kalbinden kurşunlanmış, Ahmet Savran ve Halil Türker, kafalarından vurulmuştu. Habib Gül (Nevzat Çiftçi), kan kaybından hayatını kaybederken, mahkûmların hepsinde darp izi bulunuyordu. Öldürülen mahkûmların elbiseleri de sırra kadem basmıştı! TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na bağlı alt komisyonun 28 Haziran 2000 tarihli raporunda şu görüşlere yer verilmişti:
“Elbiselerin kaybolması, atış mesafesi başta olmak üzere, ateşli silah yaralarının tam olarak yorumlanmasını engellemektedir. Olay, planlı yapılmıştır. Müdahale için günlerce hazırlanılmış, yeterli sayıda personel getirilmiş, hatta Özel Harekât Birliği’nden de takviye alınmıştır. Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği devlete, dolayısıyla da güvenlik güçlerine emanet edilmiştir. Yani bu operasyonda ölen insanların can güvenliğinden devlet sorumludur.”

Söz sırası artık kanlı baskından yaralı kurtulan, üstlük bir de haklarında dava açılanlardaydı:

“Güvenlik güçleri, ‘arama yapma’ bahanesiyle, hiçbir uyarıda bulunmadan sabaha karşı 04.00’de baskın düzenledi. Hemen hemen hepimiz uyuyorduk. Arkadaşlarımız çatılarda, askerleri gördüklerini söyleyince uyandık. Aynı anda 6. ve 7. koğuşların çatılarından, hiçbir uyarı yapılmadan tarama atışı başladı. Gözetleme kulelerinden ‘Sizin kanınızı içmeye geldik’ anonsu yapıldı. Hedef, 4. ve 5. koğuşlardı. İlk atışlar sırasında, Halil Türker ve Abuzer Çat adlı arkadaşlarımız yaşamlarını yitirdi, Ümit Altıntaş ve Zafer Kırbıyık ise yaralandı. Yaralı arkadaşlarımızı taşıyarak, 4. koğuşun havalandırmasına ve koğuş içine çekilmeye çalıştık. Ancak güvenlik güçleri, yaylım ateşini sürdürüyorlardı. Bu sırada Nevzat Çiftçi ve Önder Gençaslan da yaralandı. Çatılar dışında, müşahede dediğimiz 14. koğuşun camlarından da, makineli tüfeklerle rasgele ateş ediliyordu. 3 No’lu gözetleme kulesindeki sivil giyimli kişiler ise, av tüfeği ile hedef gözeterek atış yapıyordu. Gaz bombaları ve silahların kullanıldığı baskın sabaha dek sürdü. Sonra içeriye, itfaiye hortumlarıyla önce su ardından da köpük sıkmaya başladılar. Saat 10.00 civarında sıkılan köpük, adam boyuna ulaştı. Boğulma tehlikesi geçirdik. Güvenlik güçleri, daha sonra havalandırma ve koğuş duvarlarını patlayıcılarla patlatarak, açılan deliklerden üzerimize ateş etmeyi sürdürdüler. Yoğun bir şekilde, kükürt gazı sıkıyorlar, göz yaşartıcı bomba atıyorlardı. Köpüğe ve ateş yağmuruna karşın yaralanmayı göze alarak koğuşa çekildik. Saat 11.00 sıralarında içerde kalmamamız daha fazla mümkün olmadığı için dışarı çıkmaya karar verdik. Kol kola girerek, dışarı çıktık. Üzerimize ateş etmeyi sürdürdüler ve birçok arkadaşımız yaralandı. Koğuştan yaralı oldukları için çıkamayan yaralı arkadaşlarımız, gaz maskeleriyle içeriye giren görevlilerden tarafından tarandı. Aziz Dönmez bu esnada öldürüldü. Havalandırmaya çıkınca, kar ve gaz maskeleri takmış, robokop giysili yüzlerce görevli tarafından, demir ve plastik coplarla, itfaiyenin kullandığı kancalı demirlerle ve silah dipçikleriyle dövüldük. 4. koğuşun havalandırmasından, 500 metre mesafedeki hamama dek, sürüklenerek götürüldük. Ölüler ve yaralıların tamamını üst üste yığdılar. Hamam, işkencehaneye dönüştürülmüştü. İşkence tam altı saat sürdü. Cenk Aslan gözünü kaybetmişti aldığı darbeler sonucunda. Sürekli slogan atanlardan Özgür Saltık’ın ağzı askerler tarafından yırtıldı. Ellerindeki listeden, koğuş ve siyasi temsilcilerin adlarını okuyup, ‘Habib Gül, İsmet Kavaklıoğlu, Cemal Çakmak… Bunları öldüreceğiz’ diyorlardı, telsizlerden ‘30–40 kişiyi gözden çıkarın’ anonslarını duyuyorduk. ‘Burada Deniz Gezmiş’leri bile astık, sizi de öldürelim mi?’ şeklinde konuşuyorlardı. Saatler süren ağır işkencenin ardından özellikle ellerindeki listede ismi geçen arkadaşlarımızı, yakın mesafeden kafalarına sıktıkları kurşunlarla öldürdüler…”

Baskınının ardından tedavileri tam anlamıyla yapılamadan hücrelere konulan, 11’i kadın 28 tutuklu ve hükümlü, açlık grevine başladı. Eylem, mahkûmların, “Başka cezaevlerine sevkedilemeyecek durumda olanların tedavi edilmesi ve sevk için sağlık raporu verilmesi” istemine, Adalet Bakanlığı’nın “evet” demesi üzerine, operasyondan 19 gün sonra bitirildi. Lakin Yozgat, Amasya, Konya Ermenek, Burdur, Tokat Zile, Niğde, Nevşehir ve Gaziantep cezaevlerine gönderilen tutuklu ve hükümlüler, aylarca tedavi göremediler. Örneğin, Bartın Hapishanesi’ne gönderilen Özgür Saltuk, çenesi kırık olduğu ve tel takıldığı için sıvı ile beslenebiliyordu. Aynı hapishanede bulunan Kemal Yarar ve Nihat Konak vücutlarının çeşitli yerlerinden yaralı oldukları halde, hastaneye kaldırılmadılar.

Yukarıda söylemiştik. Ankara Cumhuriyet Savcılığı olayların ardından sağ kurtulan 85 tutuklu ve hükümlü hakkında, “adam öldürmek, faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs etmek, adam yaralamak, cezaevi yönetimine karşı ayaklanmak, silah bulundurmak ve cezaevi binasına zarar vermek” iddiasıyla dava açtı. Savcılık, operasyona katılan 145 jandarma hakkında ise “yasadan kaynaklanan yetkilerini kullandıkları” gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi. İddianamede, baskını gerçekleştiren ekibi yöneten 15 subay ve astsubay, “mağdurlar” arasında sayılırken, sadece bir tutuklu “mağdur-sanık” olarak yer aldı. İddianamede, karman çormandı. Somut hatalar sanık avukatları aracılığıyla saptanabildi. Yargılanan mahkûmlardan Rahmi Eren’in, olaydan dört gün sonra, baskında yaralanan Behzat Örs’ün eşi Saime Örs’ün de bir gün sonra tutuklandığı ortaya çıktı. Erkek mahkûmlar Duygu Mutlu ve Deniz Akkaş ise kadın tutuklu ve hükümlüler arasında gösterildi. Ölümlerin beşinden sorumlu oldukları öne sürülen mahkûmlardan Cemal Çakmak hakkında önce idam, sonra ağır müebbet, diğer mahkûmlar hakkında da 12 yıl ile 47 yıl arasında hapis cezası istendi.

Kadın mahkûmlara 108 yıl, erkek mahkûmlara 162 yıl ve toplamda 12 bin yıl hapis cezası istenen dava, 22 Şubat 2000 günü Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Mahkeme Heyeti, dava dosyasını, görevsizlik kaarı vererek Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) gönderdi. İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül tepkisini şu sözlerle dile getiriyordu:

“Çok istisnai bir dava… Anlaşılmaz bir dava ve tam bir skandal. Davanın Ankara DGM’ye gönderilmesi ise hukuki değil siyasi bir karardır.”

Ankara DGM’nin de görevsizlik kararı vermesi üzerine, dosya bu kez Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay incelemesi sonucunda, davanın tekrar, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesine karar verildi. Olaydan aylar sonra başlayan davanın, hemen hemen hepsi olaylı geçen duruşmaları sırasında söz alan, sanık avukatlarından Zeki Rüzgar, 1147 sayfalık dosyada, tek bir silah dahi yakalandığına ilişkin belge bulunmadığını söyledi. Tutuklu sanıklardan Devrim Turan, askerlerin sürekli olay gecesinde kadın mahkûmların suratlarına biber gazı sıktığını, gardiyanların da kendilerine saldırdıktan sonra alkışlarla, ıslıklarla bunu kutladıklarını iddia etti. Bir yıldır halen tedavilerinin yapılmadığını vurgulayan sanık Turan, “Yaralarımızın birisi kapanıyor, diğeri açılıyor. Katillerin yerine bizler yargılanıyoruz” diye tepki gösterirken, bir diğer sanık Aynur Sis ise şöyle konuşuyordu:

“Daha önceden planladıkları katliamı, hayata geçirdiler. Suçsusuz, devlete karşı ayaklanmadık, cezaevine zarar vermedik, kimseyi öldürmedik.”

Yine bir başka duruşmada sanık Sevinç Şahingöz, tesadüfen yaşadıklarını belirtirken, “Ölmediğimiz için mi suçluyuz. Hizbullah vahşeti karşısında dudaklarını ısıranlar, Türkiye’nin başkentinde bu katliama nasıl izin verdi” diyordu. Sanık Cemaat Ocak, o gece bazı adli tutuklulara da gardiyan elbisesi giydirildiğini öne sürerek, askerlerle komutanları arasında geçtiğini iddia ettiği, konuşmayı aktarıyordu:

Asker: Komutanım kol bacak kırmak serbest mi?

Komutan: Öldürmeyin de ne yaparsanız yapın.

Asker: Sağ olun. Komutanım.

Cemaat Ocak’ın, “bana işkence yapan kadın gardiyan şu an salonda bulunuyor” demesi üzerine, jandarmalar,
Dilek isimli infaz koruma memurunu, mahkeme salonundan kaçırdılar.

Sanık Yıldırım Doğan da, mahkûmların, o gece saat 06.00’da cezaevi hamamına götürüldüğünü, burada delici aletlerle vücutlarının kesildiğini, açık yaralarına ne olduğunu bilmedikleri kimyasal madde sürüldüğünü anlattı. Doğan, “Bu dava, tarihin ve insanlığın önünde şimdiden mahkûm olmuştur” diye konuşuyordu. Operasyon sırasında isimlerinin megafonla teker teker anons edildiğini iddia eden Yıldırım Doğan, görevlilerin “Buradan canlı çıkamayacaksınız” sözlerinin ardından ise dört kişinin yaralı vaziyette hamamdaki özel bir bölüme alındıklarını ve ateşli silahla öldürüldüklerini öne sürdü.

Sanıklardan Hatice Yürekli, savunmasına, ölüm orucunun 41. gününde olduğunu belirterek başladı. Mahkeme heyetinden su isteyen Yürekli, altı sayfalık dilekçesini ise yorgun olduğu için oturarak okudu. 29 Aralık 1998 günü Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP) üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındığını ifade eden Yürekli, bir ay önce de hapis cezasına çarptırıldığını söyledi. Cezaevindeki olaylar sırasında yaralanan Yürekli, “26 Eylül 1999’da Ulucanlar Cezaevi’nde yaşananlar, tarihe bir katliam olarak geçececektir” dedi.

Ateş saçan yürekli yoldaş

“bu bir örgü:
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor
kanlı; kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!”

“Ezgi” ve “Hazal” kod adlı Hatice Yürekli’nin 33 yıllık kısa ömrü, açlık greviyle tamamlandı. Tokat Almus doğumlu olan Yürekli, eyleminin son iki ayında, doğru dürüst su ve şeker bile alamıyordu. Direnişinin 180. gününde, Ankara Numune Hastanesi’nde, bilinci açık bir şekilde bu dünyadan ayrıldı. İzmir’de toprağa verdiler onu…

Fatma Hülya Tümgan, savunma yapmak istediğini ve
savunmasıyla bağlantılı olarak da, F tipi cezaevleri ve ölüm orucu eylemi ilgili hazırladığı dilekçesini okumak istedi. Mahkeme heyeti, sanık avukatlarının tüm itirazlarına rağmen bu talebi kabul etmedi. Fatma Hülya Tümgan, öldüğünde 35 yaşındaydı. Yani ortasındaydı ömrünün. Gözaltına alınmadan önce, Mücadele Dergisi’nin Samsun temsilcisiydi. Hükümlüydü Tümgan, DHKP-C davasından 12,5 yıl hapis cezası almıştı. Tamı tamına sekiz yıldır, Ulucanlar Cezaevi’ndeydi.

Kanlı operasyon sırasında yaralanmıştı. “Öldürülen, hastaneye kaldırılan ve sürgüne gönderilen arkadaşlarımızdan sonra Ulucanlar’da kala kala 10 kadın tutuklu kalmıştık. Hepimiz yaralıydık ve görüş yerinde bekletiliyorduk. Ellerimiz kelepçeli, üstümüz başımız yırtık, ıslak ve kan içinde, yüzümüz tanınmaz haldeydi. Tedavilerimiz engellendiği gibi hiçbir insani ihtiyacımız da karşılanmıyordu. Kırık parmaklarımın yanlış kaynadığı için sağ elimi tam olarak kullanamıyordum. Kelepçeli halimizle yaralarımızı tedavi etmeye çalışıyorduk. Yırtılmış olan iç çamaşırlarımızdan kırıklara askı vb. şeyler yaptık. Su ve kan öbekleri arasında, çıplak betonda saatlerce bekletildik. İdarenin emri ile yaralı olmamıza karşın tekme, dipçik, cop ve yumruklarla hücrelere götürüldük. Görevliler, özellikle karnımıza ve bacak aralarımıza vuruyorlar, sözlü tacizde bulunuyorlardı.”

Ölüm orucu eylemine 1. ekipte başladı Fatma Hülya Tümgan ve 187 gün boyunca sürdürdü direnişini. Durumu ağırlaşınca, Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı.
Adalet Bakanlığı’nın “Refakatçi Genelgesi”nin ardından Tümgan’ın hakkında “işkence yaptığı” gerekçesiyle dava açtığı, kadın gardiyanı Onun refakatçisi(!) olarak görevlendirdiler. Ailesi, kızlarının, hastanenin tek kişilik odasında tutulduğunu ve yattığı yatağın altında, iğneler, cam kırıkları konulduğunu iddia edince, kadın gardiyan görevden alındı. Kendisine zorla takılan serumu çıkarınca, üzeri ve yatağı ıslanan Tümgan, zatürreeye yakalandı. Ölmeden 4 gün önce bilinci tamamen kapanan Fatma Hülya Tümgan, Samsun’un Vezirköprü ilçesinde defnedildi.

Bir diğer sanık Cafer Tayyar Bektaş da, ölüm orucu eylemindeydi. 6 Mayıs 2001’de, direnişinin 200. günü hayata veda etti. 25 yaşındaydı. Tunceli’nin Pülümür ilçesinde dünyaya gelmişti. Yakalandığında, üniversite öğrencisiydi. “Hasan” kod adlı Cafer Tayyar, Ulucanlar’da ağır yaralandı. Ulucanlar’dan Amasya Cezaevi’ne nakledilirken slogan attığı için hayaları sıkılarak bir yumurtalığı patlatıldı. Hayata Dönüş operasyonundan sonra Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Sağlığı bozulunca, Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Bilincini yitirdi, 10 gün makineye bağlı kaldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Heyeti, Ankara’da ölüm orucuyla ilgili görüşmeler yaparken Hüseyin Kayacı ile birlikte yaşamları sonlanıyordu. Cafer Tayyar Bektaş, Ankara Karşıya Mezarlığı’nda düzenlenen cenaze törenin ardından Ulucanlar’da baskınında öldürülen arkadaşları Mahir Emsalsiz ve Önder Gençarslan’ın yanına toprağa verildi.

Tunceli’de 2005 yılının yaz aylarında gerçekleştirilen Maoist Komünist Parti (MKP) baskınında, yaşamını yitiren 17 kişiden biri olan Cemal Çakmak, İstanbul Gazi Mahallesi’nde iki bin kişinin katıldığı cenaze töreninin ardından Sarıgazi’de gömüldü. Ulucanlar Cezaevi’ndeki olayların ardından hakkında idam istenen tek kişi olan Cemal Çakmak aslında yıllar önce hapishanede ölümden dönmüştü:

“Hamamın yakınındaki özel bölmede, 30 kişilik bir tim tarafından haya burma, çivili sopayla vurma, kancalı demirlerle sırt bölgesini parçalama gibi çeşitli işkencelere tabii tutuldum. Sürekli ‘Cezaevinde cep telefonu var mı, tünel var mı?’ şeklinde sorular sordular. Ellerinde karışımını bilmediğim bir sıvı vardı ve neşteri bu sıvıya batırarak vücudumu çizdiler. Uyuştum. Görevlilerden biri en sonunda, ‘Buraya kadar’ dedikten sonra her iki bacağıma ve kafama birer kurşun sıktı. Kurşun kafamı sıyırmış, kendimden geçmişim. Arkadaşlarımın anlatımına göre, beni öldü sanarak ‘Bu… Yozgat’a gömülsün’ demişler ve beni, yani cenazeyi Yozgat Cezaevi’ne sevk edilenler ile birlikte göndermişler. Gerçek Yozgat’ta ortaya çıkmış, ölü olmadığımı oradaki gardiyanlar fark etmişler. Yarım yamalak bir tedavinin ardından, vücudumdaki metal parçalarının hepsi çıkarılmadan Burdur Cezaevi’ne sevkedildim.”

Burdur Cezaevi’nde de aylarca tedavi edilmeyen Cemal Çakmak, felç tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Ailesi, Cemal Çakmak’ın sağlığı için çırpınıyordu. Kardeşi Güler Çakmak, 1992’de gözaltında gördüğü ağır işkence sonucunda ağabeyinin sağ gözünü kaybettiğini belirterek, “Başına aldığı darbeler, damar tıkanıklığına yol açtı. Beynine yeterli oksijen gitmiyor” diyordu. Oğlu için eylem yaparken kelepçelenen anne Zekiye Çakmak, sık sık Cemal Çakmak’ın resmini öperek, onun ölüme terk edilmemesi için yetkililerden yardım istiyordu.

Sanki devletin sopası, Cemal Çakmak’ı takip ediyordu. Burdur Cezaevi’nde gerçekleştirilen müdahale sonrası, bacağı kırıldı ve vücudunda ağır darp izleri oluştu. Burdur’dan Bursa Cezaevi’ne sevkedilen Cemal Çakmak için ailesi, tedavi görebilsin diye imza kampanyası başlattı. Kanlı Hayata Dönüş’ü de yaşadı Çakmak, F tipi hücre sürecini de. Tavır Dergisi’nde Cevahir Özden, 1996 yazında kendisi gibi ölüm orucu eylemcisi olan, “ölüm şerbeti dolu bardaklarla birlikte yan yana uzandıkları” Cemal Çakmak’ı anlatıyor:

“Açlığı göğsümüze yasladığımız Cemal ağabey… Hastane odasına ilk gittiğimiz anı hatırladım birden. Serum takıldıktan kısa bir süre sonra, Hayati Can’ın haberini (Hayati Can, 96 ölüm orucu eylemindeki 12. ölümdü, anlaşma sağlandıktan sonra hayatını kaybetti) almıştık. Senin, o an seruma bakışını hiç unutmam. İnsan hiç kendinden nefret eder mi? Sen o anda etmiştin. Yoldaşını yitirirken kendin yaşamaya devam ediyordun, bunun için kendinden nefret ediyordun. İçinde biriken hüznü, dışarı yansıtmıştın ve sevginin kutsallığına inanan bir insanın yüreğine tanık olmanın huzuruyla, ellerimi uzatıp ellerini sıkmıştım. Bir damla yaş akmıştı tek gözünden. O anda lanet yağdırmıştım içimden, iki gözünle yaş dökemiyordun yoldaşına…”

Ulucanlar’da yaşamını yitiren Nevzat Çiftçi, Habip Gül olarak biliniyordu. Gözaltına alındığında sahte kimliğinde diretmiş ve Habip Gül ismiyle anılır olmuştu. Üç kez tutuklanmış, cezaevinden firar etmiş, ölüm orucu eylemine katılmıştı. Çiftçi, hapishanedeyken gıyabında TKİP Merkez Komite üyeliğine getirilmişti.

Ali Rıza Dermanlı, Ulucanlar, Burdur ve Gebze cezaevlerinde yaralandı. Eşi Birsen Erdoğan Dermanlı da öyle… Son ölüm orucu direnişine katılmıştı Ali Rıza Dermanlı, Birsen Dermanlı ise kalp ve astım hastasıydı. Yine mahkûmlardan Erdal Gökoğlu ve Mustafa Selçuk önce Ulucanlar sonra Burdur hapishanelerinde yaralandılar.

**

Mahkeme heyetinin değiştiği, sanıkların birçok kez dövüldüğü, avukatlarının ise tartaklandığı duruşmalar sırasında, dışarıda bekleyen tutuklu ve hükümlü yakınları ise sürekli gözaltına alındı. Yavrularının mağdur olmasına karşın sanık koltuğuna oturtulduğunu dile getiren aileler, Ankara Valiliği’nin baskında görevli jandarmaların yargılanmalarına gerek olmadığı yönündeki kararına ise itiraz etti. Ankara Bölge İdare Mahkemesi itirazı onaylayarak, Valilik tarafından verilen “Men-i Muhakeme kararı”nı kaldırdı. Olaylar sırasında görevli polislere ise soruşturma dahi açılmadı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 85 tutuklu ve hükümlü, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 161 güvenlik görevlisi hakkında açılan davalar, o gündür, bugündür hala sürüyor. Davada yargılanan Ercan Akpınar, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin yıkılmak istenmesiyle ilgili duygularını aktarıyor:

“Ulucanlar’ın hamamında dökülen kanlarımızı duyduk ki temizleyememiş ve çareyi zemindeki fayansları toptan değiştirmekte bulmuşlar. Belki bu şekilde kan izlerimiz ‘temizlenmiştir’. Peki, bizlerin bilincinde derin bir nefret ve haklı gururla kodlanmış izleri nasıl sileceksiniz? Silemezsiniz! Bizler orada yaşananları asla unutmayacak, asla bağışlamayacağız!
Kanlarımızla beton zemini ıslattığımız, kahkalarımızla köhne duvarlarını çınlattığımız bir zindan yıkılıyor. ‘Zindanlar Yıkılsın!’ elbette. Ama onu, işçi ve emekçilerin devrimci öfke ve nefreti yıkmalı…”

“EVRENİN EN GELİŞMİŞ ALETLERİ”

Ulucanlar Cezaevi’ndeki kanlı baskının ardından Burdur E Tipi Hapishanesi’ne nakledilen yaralı tutuklu ve hükümlülerin, çekilecek çileleri henüz bitmemişti. Yakınları baskı görüyor, günde bir saat süreyle su verilen cezaevinde, hastalık kol geziyordu. Günler, sağ görüşlü adli tutukluların saldırı girişimleri, kantin alışverişinin kısıtlanması, koğuş temsilcilerinin birbirleriyle görüşmelerinin yasaklanması, radyo ve teyplerin toplatılmasıyla geçiyordu. Mahkûmlara, ne olduğu belli olmayan sarı bir sıvının zorla enjekte edildiği öne sürülüyor, ayrıca koğuş kapılarına siyasi tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarının asıldığı, bazılarının üzerine de çarpı işareti konulduğu iddia ediliyordu.

Çok geçmedi aradan… Beklenen operasyon, 5 Temmuz 2000 günü bağıra bağıra geldi. Burdur Cezaevi’nde “F tipi cezaevleri uygulamasını protesto etmek isteyen 11 tutuklunun mahkemelere çıkmadığını” gerekçe gösteren güvenlik güçleri, dozerlerle(!) baskın düzenlendi. Operasyon için Isparta, Konya ve Antalya’dan takviye jandarma birlikleri getirilmişti. Sabah saat 08.00 idi. Askerlerin, çatılara çıktığını ve koğuş bölgesinde toplandığını gören 16 kadın ve 45 erkek mahkûm barikat kurdu. Sonrasını tanıkların anlatımlarından okuyalım:

“Barikatları, Ulucanlar’da yaşananların tekrarlanacağını kurduk. Yarım saat sonra gaz, ses ve sis bombaları atılmaya başladı. Tazyikli su püskürtüyorlardı. Suda yapışkan bir madde vardı. Bariyerleri biz yakmadık. Bizi dumanda boğmak için kendileri yaktılar. Ellerinde ateş püskürten bir makina vardı. Yunus Aydemir ve Cemil Aksu arkadaşlarımızın yüzü yandı. Başına gaz bombası isabet eden Sadık Türk, beyin kanaması geçirdi. Güvenlik görevlileri, duvar yıkılınca kepçeyle bizi çekmeye çalışıyorlardı. Kolumuz, bacağımız, kafamız neremiz denk gelirse almaya çalışırken Veli Saçılık’ın kolu koptu. Kol tamamen yoktu. Biz kopan kolu suyun içinden çıkardık. Ama kopan yerden hiç kan akmıyordu. Jandarmalar daha sonra içeri çengel atmaya başladı. Çengeller, yaralanmalara ve arkadaşlarımızın gözlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarına yol açtı. Sonrasında, İnayet Kandemir ve Makbule Akdeniz, iş makinesinin kepçesine konularak, sanki topraklarmış gibi hücreler tarafına boşaltıldılar. Halil Tiryaki, cop ve kalasla dövüldü. Yere yatırılıp, üstünde tepinildi. Ali Mitil ve Hüseyin Kilit’in ayakları, Özgür Kılınç’ın kolu, Hülya Tulunç’un da kaburgaları, demir ve kalas darbeleriyle kırıldı. Yusuf Demir’in kafası ve yüzünde derin yara izleri oluştu. Asiye Güden, çenesinden yaralandı. Şahin Geçit’in eli, çarpan sis bombası nedeniyle parçalandı. Baskın bitiminde, sevkler yapılırken gardiyanlar, cezaevi girişindeki boşlukta ‘işkence tezgâhı’ kurdular. A. A. T. ismindeki kadın arkadaşımıza gardiyanlar, floresan lamba ile tecavüze etti.”

Cezayirli Cemile Bupaşa’nın rahmine bira şişesi sokmuştu Fransız Gizli Ordusu. Türkiye’de ise F.D., M.C., H.E., E.P., A.Z.G. ve daha niceleri, florasanla, copla, elektrikli copla, parmakla, şişeyle, hortumla, sopayla, silah namlusuyla tecavüze uğradı. M.K., N.T., Ü.Ç., İ.U., D.U., L.İ. ve D.Ö., işkence ve tecavüz sonucu çocuklarını düşürdüler. Tecavüze uğrayan lise öğrencisi ise birde üstüne okulundan atıldı.

El Salvador devrimci hareketinin kadın komutanlarından Ana Guadalupe Martinez’in “gizli zindanlarda” yaşadıkları aşağı yukarı şöyledir:

“Beni soymaya ve belden aşağı davranmaya başladılar. Göğüslerimi, cinsel bölgelerimi, bacaklarımı elleyip sıkmak için her fırsattan yararlanıyorlardı. Daha fazla elleyip, sıkmalarından kurtulmak için sandalyede oturur kaldım, herkesin eli üzerimde geziniyordu çünkü…

Görevim susmaktı. Devrimcilerin işkenceye karşı direnmesini sağlayan etken, bedensel güç değildir. İşkence uşakları, bedensel dayancı nasıl yıkacaklarını bilselerde, moral ve inanç dik tutuldukça, ne işkence ne de ilaç direnci kıramaz!

Çığlıklarım hücrenin duvarlarına çarparak kayboldu. Astsubay Rosales, askerlerden birini, beni sıkıca tutması için çağırdı ve bu şekilde tecavüz edebildi. Sarhoştular. Hücredeki alkol kokusu iğrençti. Tam bir şok içinde yatıyordum yerde. Bunun er ya da geç başıma geleceğini biliyordum.”

El Salvador’u Burdur’a bağlamak hiç te zor değildir. Dört yıl arayla iki ölüm orucu eylemine de katılan ve hafızasını yitiren erkek tutuklu F.L.’nin, Burdur Cezaevi’nde başından geçenlerden özetle:

“Gardiyanlar üstüme çullandılar. Bir yandan kaba dayak atıyor, diğer taraftan pantolonumu indiriyorlardı. Gardiyanlardan birisi de soyunuyordu. Beni yüzüstü yere düşürdüler. Küfürler yağdırıyor, bir yandan da bacaklarıma bastırıyorlardı. Üzerimde, soyunan gardiyanın ağırlığını hissettim. Bana tecavüz etmeye başlamıştı ki, bir ses, ‘durun!’ diye seslenince toparlandılar…

F.L., arkadaşı Deniz Bakır ile birlikte cezaevinden çıktıktan sonra Gazi Mahallesi’nde ölüm orucunu sürdürmüştü bir dönem. Ulucanlar Cezaevi’nde yaşanan kanlı baskının 3. yıldönümünde ise, F.L., kendini yakmaya çalıştı. Operasyonda can veren Ümit Altıntaş’ın Karacaahmet Mezarlığı’ndaki kabri başında, üstüne kolanyayı döken ve çakmağı çakan F.L., birinci derece yanıkla hastaneye kaldırıldı.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okurken “Kahrolsun faşizm” yazılı pankart açtığı gerekçesiyle, Ankara DGM’de, 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Barış Gönülşen ise, hem Ulucanlar Hapishanesi’nde, hem de Burdur Cezaevi’nde yaralanmıştı:

“Onlar, kompresör ve buldozerler vasıtasıyla duvarları deliyorlar, bizler kapatmaya çalışıyorduk. Sürekli gaz bombası atıyorlardı. Bir bomba, Sadık Türk’ün, başının delinmesine neden oldu. Kadınlar koğuşuna geri çekilmeye mecbur kaldık. Altmış kişiydik, koğuşta 4 saat direndik. Yer, dar olduğu için sinir gazları etkili oldu. Gazlar, vücuda sirayet ediyorlardı. Astımlılar sinir krizleri geçiriyorlardı. Sonra, büyük bir kepçeyle duvarı delmeye başladılar. Kepçe, Veli Saçılık’ın kolunu kopardı.”

Olaylardan sonra cezaevindeki 70 mahkûm açlık grevine başladı. 18 erkek tutuklu ve hükümlü, içerisinden kanalizasyon geçen yerin iki metre altındaki kör hücrelere konuldu. Havalandırması bulunmayan hücrelerde, ıslak beton üzerinde ranza, yatak, battaniye olmadan kalıyorlardı. Kadın tutuklular ise sadece ranza bulunan müşahede hücresinde tıkıldılar. Baskında yaralanan 61 kişiye verilen raporlarda, “darp, gaz zehirlenmesi, vücuttan parça kopması, taciz ve tecavüze maruz kalma, kafada travma” gibi bulgulara rastlanıldığı belirtildi.

Burdur Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlüler cephesinde bunlar yaşanırken, aynı hapishanede kalan Genel Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer’in katili Cengiz Balık, lüks içinde hayatını sürdürüyordu. Denizer’i 40 milyon lira borcu olduğu için öldürdüğünü iddia eden ve 27,5 yıl hapis cezası alan Balık’ın koğuşunda, yok yoktu! Ne yaman çelişki. Birileri yeraltında, bokun, sidiğin içerisinde hayat mücadelesi veriyor, bir diğerinin, havadar odasında, buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, şofben, müzik seti, cep telefonu bulunuyordu. Çete üyeleri, mafya liderleri, bunu aslında hep yapardı. Rant kavgalarını, hapishaneye taşırlar, içerisini, birilerinin himayesinde cennete çevirirlerdi. Bayrampaşa Cezaevi’nde sekiz, Metris’te beş kişiyi, gözlerini bile kırpmadan öldüren onlardı. Uşak Cezaevi’nde beş mahkûmu katleden, cesetleri çatılardan atıp devlete meydan okuyan, siyasi kadın tutukluların bulunduğu yere “sıra sizde” pankartını asan yine çetelerdi. Bergama Hapishanesi’ne ring aracı yerine ambulanslarla nakledilen çete üyelerinin, üzerlerindeki ateşli silahlarla yolculuk etmelerine göz yumuluyor, hatta “Asker bunu, siz istediniz” diye döviz açma cesaretini bulabiliyorlardı.

Yine Burdur’a dönelim. Benzer kanlı olaylarda olduğu üzere, Burdur Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlülere de, ‘cezaevi idaresine karşı toplu isyan’ suçlamasıyla dava açıldı. İddianamede operasyonun, cezaevinde 30 milyar liralık zarar meydana geldiği öne sürüldü. Tüm mahkûmlara Türk Ceza Yasası’nın 304/1. maddesi uyarınca, 7 yıl 6 aya kadar hapis cezası verilmesi istendi. Jandarma hakkında yapılan soruşturma neticesinde ise “Olaylara mahkûmların sebep olması” gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi.

Baskında yaralananlardan ve aralarında Tuncay Yıldırım ve Ali Aycen’in de bulunduğu sekiz kişi, Bergama Özel Tip Cezaevi’ne sevkedildi. Yaralıydılar. Burdur Cezaevi’nde yaşadıklarını, kamuoyu iyi paylaşmak istediler. İçeride çektikleri fotoğraflar, gazetelerde yayımlanınca, haklarında Adalet Bakanlığı’nca disiplin soruşturması açıldı. Soruşturma sonucunda, hepsi de suçlu bulundu ve 15’er gün hücre cezasına çarptırıldılar: “Filmlerin negatiflerini, yönetimin izni ve bilgisi olmadan dışarıya çıkartıp, ulusal gazetelerde yayınlanmasına sebep oldukları ve bu hareketlerinden dolayı cezaevimiz idaresini zor duruma düşürerek, üzücü bir olaya mahal verdikleri ve cezaevimizin güven ve itibarını sarstıklarından dolayı…” Doğrusu bu ya, karar, bu topraklarda doğan herkese, daha küçük yaşlarda belletilen “kol kırılır, yen içinde kalır” düsturu ile birebir örtüşüyordu. “Kendi yarasını, kendine saklaması gerekenlerden” tanık Ali Aycen’e verelim sözü, O da, Burdur Hapishanesi’nde yaşadıklarını dile getirsin:

“Gardiyanlar sayıma gelmeden, 3. ve 4. koğuşların kapılarını, mazgalları ve ara malta kapılarını kapattılar. Elektrik ve sularımızı kestiler. Uyarı dahi yapmadan 4. koğuşun kapısına bomba attılar. Çatıdaki askerler ise, kafamıza kiremit yağdırıyordu. Kadın arkadaşlarımız, kendi koğuşlarının mazgalını patlatarak, yanımıza geldiler. Hep birlikte, 3. koğuşta kurduğumuz barikatların arkasına geçtik. Askerler ve gardiyanlar, barikat olarak kullandığımız battaniye ve yatakların üzerine mazot döküp, ateşe verdiler. Attıkları gaz bombaları, bütün vücudu yakıyor, bilinci kapatıyordu. Barikatlara özellikle uzun itfaiye kancaları ve tazyikli sularla yükleniyorlardı. 60, 70 kişi vardık, bin kişinin katıldığı operasyonla, katledilmeye çalışıldık. Saatler süren direnişin ardından, ‘Allah Allah’ sesleriyle içeri girdiler. Ya yaralı ya da baygın durumdaydık. ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ sloganlarını arasında, vakit geçirmeden işkenceye başladılar.”

Mahpushanede, insana ait öyküler bitmez. Mutsuz sonlar desen hiç tükenmez. Önce Bergama Cezaevi’ne ardından da Buca’ya sevkedilen Tuncay Yıldırım, Burdur Hapishanesi baskınında yaralanmıştı. MLKP davasından hüküm giyen, Tuncay Yıldırım, Buca Cezaevi’nde hücre tipi yaşamı protesto etmek için ölüm orucuna başladı. Çok geçmedi, İzmir Kırıklar F Tipi Cezaevi’ne konuldu. Eylemcilerin günlük su, şeker ve tuz ihtiyacı, bir buçuk milyon liraydı. Tuncay Yıldırım, beş gün boyunca bu ihtiyaçlarını alamadı. Önemli mi bilemem. Tuncay, sevgililer gününde tahliye edildi. Ancak eylemini, İzmir Yamanlar’daki bir evde sürdürdü. 2002 yılının nevruzunda canından oldu.

Fotoğrafların gazetelerde yayımlanmasının ardından, ‘hazımsızlık’tan olsa gerek, Bergama Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlüler ile onların ailelerine yönelik hak ihlalleri hız kazandı. Cezaevi yönetiminin öncelikli görevi, suç unsuru fotoğraf makinesine el koymaktı. Jandarma ve gardiyanların katılacağı ‘genel arama’ isteğine, mahkûmlar itirazda bulunmadı. Tutuklu ve hükümlüler, hapishane idaresinin, koğuşlardaki kişisel eşyaları alma talebine de ‘evet’ dediler. İsteklerinin kabul edildiğini gören idare, bu kez de, tutuklu ve hükümlülerin yeni yapılan hücrelere konulmasında diretti. Mahkûmlar hücre uygulamasına karşı çıkınca, 26 Temmuz 2000 günü sabahı, baskın düzenlendi. Cezaevindeki siyasilere ait koğuşlar tahrip edildi. Avukatların itirazı üzerine askeri yetkililer, “Operasyon yapılmadığını, tutuklu ve hükümlülerin dirençlerinin kırılmaya çalışıldığını” söylediler. Sonunda anlaşma sağlandı. Bergama’daki 77 siyasi tutuklu ve hükümlü, Buca Cezaevi’ne sevkedildi. Burdur ve Bergama’dan önce aslında 2000 yılının ilk operasyonu Bandırma Cezaevi’nde yaşanmıştı. 7 Ocak 2000 günü, Bandırma Cezaevi’ndeki İslamcı tutuklu ve hükümlülere müdahale edildi. Baskında, İBDA-C davası tutuklusu Ayhan Sönmez, jandarma kurşunuyla öldürülürken üçü ağır altı kişi de yaralanıyordu. Hayata Dönüş operasyonu için artık start verilmişti.

*

Burdur Cezaevi operasyonunda, Devlet Su İşleri’ne (DSİ) ait dozerin kepçesiyle, sağ kolu kopartılan ve kopan kolu başka bir şehirde, komşu kent Isparta’da bir sokak köpeğinin ağzında bulunan Veli Saçılık dehşet anlarını aktarıyor:

“İş makinesinin operatörü, bilerek ve isteyerek, kepçenin başıyla beni duvara sıkıştırdı. O esnada, kolumun koptuğunu gördüm. Yere düştüm. İki saat boyunca, koğuşa sıkılan suyun içinde kaldım. Bir arkadaşım, kolu bulup üzerime koydu. Engels, insan ellerine ‘evrenin en gelişmiş aletleri’ diyordu ve benim üretmek için gerekli ellerimden biri yoktu artık… Demek ki ömrüm boyunca işçi olamayacaktım. Bayılmamı önlemek için beni sürekli konuşturmaya çalışan ihtiyara, bunu söyledim. Beni, ‘üzülme yoldaşım, işçi olacaksın, iyileşeceksin’ diye yanıtladı. Yeni bir şeyi keşfetmenin heyecanıyla, ‘olsun ihtiyar, onlar da artık bana kelepçe takamayacaklar’ dedim.”

Ancak Saçılık yanılıyordu. Sağ kolu kopmuştu ama sol kolu duruyordu. Kalan koluna zinciri doladılar ve onu nakil aracına bağladılar. Genç adam, 1995 senesinde, Emek gazetesi satarken gözaltına alınmıştı. 17 yaşındaydı. O dışarıdayken davası sürmüş ve 1998 yılında yardım ve yataklık suçlamasıyla üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Özgürlüğüne ise, cezasının bitimine yedi ay kala, Şartla Tahliye Yasası’ndan yararlanarak kavuşabilecekti.

“Burdur Devlet Hastanesi’nde sadece bir tetanos iğnesi vurmakla yetindiler. Isparta’ya sevkedildim. Beni tedavi eden doktor, kolumun artık dikilemeyeceğini belirterek ‘Çok zaman geçmiş. Ayrıca kopan kolunu naylon torbaya koyup yollamışlar. Eğer buzlu bir torbaya konulsaydı, yerine dikilebilirdi’ dedi. Tekrar Burdur Devlet Hastanesi’ne sevk edilmeme karşın beni cezaevine geri götürdüler. Revir diye, boş bir odaya attılar. Getirdikleri yatak ve battaniye ıslaktı. Açlık grevine başlayınca, beni hastaneye kaldırdılar. Adalet Bakanlığı müfettişi gelene kadar, tedavi edilmedim. 15 gün banyo yaptirmadılar, üzerime atılan gaz bombasının bıraktığı islerle durdum. Hastanede ifademi alan müfettiş, operasyonun, devletin otoritesini göstermek için yapıldığı söyledi. Ben de ‘Devlet otoritesini kolumu kopararak mı gösterdi?’ diyerek devletin tavrına isyan ediyordu, Veli Saçılık…

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi doktorları, hastanelerinde tedavi altına alınan Saçılık’ın kolunu dikemediklerini açıklıyordu. Yavrusunun sağlık durumunu öğrenmek için hastaneye koşan Anne Kezban Saçılık ise, görevlilerin “Teyze oğlunun kolu morgda, istersen al!” sözleri karşısında şok geçiriyordu. Hastane personeli, jandarmanın istemi üzerine kolu gömmediklerini ve askeri yetkililere teslim ettiklerini öne sürdüler. Jandarmalar ise kolu teslim almadıklarını iddia ediyorlardı. Tartışmadan çıkan her hangi bir sonuç yoktu. Mesele, arapsaçına döndürülmek isteniyordu. Tek gerçek vardı. Genç bir adam, hayatı boyunca sakat kalacaktı. Saçılık’ın kolu, sokak köpeğinin ağzından alındıktan üniversite görevlilerince, Doğancı Mahalle Mezarlığı’na gömüldü. Isparta Valiliği, olayı ‘trajikomedi’ olarak nitelendirdi! İçişleri Bakanlığı ise, çalışmasına engel olmak istemiyle iş makinesine saldıran! Saçılık’ın, kolunu makineye kaptırmasının, gözyaşartıcı gaz ortamında ve olay anındaki aydınlatma yetersizliği nedeniyle engellenemediği açıklıyordu.

Adalet Bakanlığı, Saçılık’a, ‘protez kol’ sözü verdi. Fakat sözlerini, ‘ödenek yokluğunu’ gerekçe göstererek tutmadılar. Saçılık’ın takma kolu, aylar aylar sonra takılabildi. Kolun parası uzun süre ödenmediği için genç adam zor günler geçirdi. Ankara Mamak’ta yoksul bir gecekonduda kalıyorlar, evin geçimini ihtiyar babası inşaatlarda gece bekçiliği yaparak sağlamaya çalışıyordu. Saçılık, yıllarca iş bulamadı: “Cezaevinde yattığım ve tek kollu olduğum için zaten iş bulamıyorum; iş bulduğumda da polis işyerine ‘bu tehlikelidir’ diye baskı yapıyor’ diyordu. Devlet, O’nun peşini bırakmamaya kararlıydı sanki. Adına açılan ‘bağış kampanyası’ nedeniyle Veli Saçılık, gıyabında yargılanarak 3 ay hapis, 249 milyon lira para cezasına çarptırıldı. Saçılık’ın, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi aleyhine Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde açtığı davada, hastanenin, Saçılık için 2 milyar lira, annesi Kezban Saçılık ve babası Cemal Saçılık için de 500’er milyon lira tazminat ödemesi öngörüldü.
Gelelim en sinir bozucu ayrıntıya… Yardım ve yataklık suçlaması nedeniyle hüküm giyen ve içerideyken sakat kalan Saçılık, AİHM kararları doğrultusunda, yeniden yargılanmak istemiyle mahkemeye başvurdu. Ve ne oldu? Beraat etti genç adam. Boşyere bir insanın hayatıyla oynanmıştı. Pisipisine cezaevine düşmüş, insanın içine işleyen bir dramın kurbanı olmuş, sakat kalmıştı.
BEKSAV Sinema Atölyesi, Saçılık’ın hayatını 60 dakikalık belgesel filme taşıdı. Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı filmin adı, “Kelepçe” idi…

CEZAEVİNDE SANAT…

Yeniden de olsa dönüp geri
Geçerdim yine o yoldan
Zincirlerden yükselen ses
Söz ediyor yarınlardan

“Kavai Köprüsü”nden, “Kelebek”e, “Alcatraz Kuşçusu”ndan, “Carandiru”ya, “Babam İçin”den, “O da Bir Ana”ya, “Duvar”dan, “Uçurtmayı Vurmasınlar”a toplama kamplarını, cezaevlerini, hasreti ve esareti anlatır filmler. Romanlar yazılır adına… Saygon zindanlarını “direnme savaşı” ile tanırız. Sonra günü gelir “Salvador’un gizli zindanları” olur eserin adı. Ülkemizde ise “Tatar Ramazan”, “72. Koğuş”, “Bizim Koğuş”, “Esir Şehrin Mahpusu”, “İçerdeki Oğul”, “Yaralısın” ve daha niceleri… Hikâyeler, mektuplar ve elbette şiir, dört duvar arasından sıyrılır gelir.

Hırsla çakarım kibriti
İlk nefeste yarılanır cigaram
Bir duman alırım dolu
Bir duman kendimi öldüresiye
Biliyorum “Sen de mi” diyeceksin
Ama akşam erken iner mapushaneye
Ve dışarda delikanlı bir bahar
Seviyorum seni çıldırasıya.

Ahmed Arif
“Hasretinden Prangalar Eskittim”, “Tutuklunun Günlüğü”, “Bir Siyasinin Şiirleri”, “Saat 21–22 Şiirleri”, “Mahpushane Şiirleri” ve “Zindan Duvarları”… Hasretin yakıcılığı daha nasıl resmedilir.

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Ahmed Arif

“Görülecek günler var daha” der Sabahattin Ali ve devam eder:

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma

Lord Byron, Paul Eluard, Victor Hugo, Paul Verlaine, Baudelaire, Federico Garcia Lorca, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Ziya Gökalp, Kemal Tahir, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Ahmed Arif, Yılmaz Güney, Attila İlhan, Can Yücel… Onlar demir parmaklıklar ve taş duvarlar arasında eğitimlerini aldılar. Sinop Kalesi’nden Yedikule Zindanları’na, Drama Mapushanesi’nden bugüne uzanan bir kültürdür bu…

Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi;
Tek suçumuz hür insanlar gibi konuşmak
Kitaplar suç ortağımız.

KAYNAKÇA

. TECRİT Yaşayanlar Anlatıyor – Selami Karnaz – Boran Yayınları.
. Hücremde Bir Gün – Boby SANDS
. Salvador’un Gizli Zindanları – Ana Guadalupe MARTİNEZ
. Zulüm Politikaları – Kate MILETT
. Türkiye Solunun Hapishane Tarihi – Şaban Öztürk – Yar Yayınları
. Hücrem – Yılmaz GÜNEY
. Hapishane Şiirleri – Erdoğan Alkan – Kaynak Yayınları
. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek – Adnan Yücel – Yurt Kitap/Yayın
. Bir Direniş Odağı Metris – Sinan KUKUL
. Firar Öyküleri – Adnan GERGER
. Sessiz Ölüm – Ümit KOŞAN – Belge Yayınevi
. Sessiz Ölüm – Hüseyin Karabey – Metis Yayınları
. Venceremos – Şili’ye Evet, Pinoçet’e Hayır
. Spartaküs – Howard Fast –
. Tutsak Dergiler – Boran Yayınevi
. Başeğmeyen Kadınlar – Boran Yayınevi
. Fırtınadan Sonra – Howard Fast – Oda Yayınları
. Gözaltında Tecavüz – Meryem Erdal – Çivi Yazıları
. Direnme Savaşı – Nguen Duc Thuan – Oda Yayınları
. Hapishanelerde Katliam – Anadolu Yayıncılık
. İnancın Sınandığı Zor Mekânlar HÜCRELER – Nevin Berktaş – Yediveren Yayın
. 78’liler Vakfı, kuruluş senedi taslağı.
. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Kutlu (Ada hapishaneleri)
. Mahpusluktan Kürek Mahkûmluğuna – Çağdaş Hukukçular Derneği
. Yaşatmak İçin Öldüler – Şenay Dönmez – Boran Yayınevi
. Nikaragua Sandinist Devrimi – Henri Weber – Belge Yayınları
. Haydari Kampı – Themos Kornaros – Can Yayınları
. Nevin Bektaş, İnancın Sınandığı Zor Mekânlar: Hücreler…
. Tecrit Karşıtı Yoldaş Mektupları) Damlada Okyanus – Derleyen Tuncay Günel – Şubat Basım Yayım
. Ölümsüz Şarkı – Victor Jara – Parantez Yayınları.
. Ökselerin Yöresinde – Şükran Kurdakul – Ümit Yayıncılık. . Didar Abla – Yayına Hazırlayanlar: Ayşe Hülya Özzümrüt/Ümit Efe – BARİKAT Dergi ve Yayıncılık.
. Demir Parmaklıklar Ortak Düşler – Mukaddes Erdoğdu Çelik – Ceylan Yayınları
. Benim Hapishanelerim – Zeki Sarıhan Berfin Yayınları.
. Umut Yağmuru – Ümit İlter – Boran Yayıncılık
. Cumhuriyet, Evrensel, Ülkede Özgür Gündem, Demokrasi, Hürriyet, Sabah, Milliyet gazeteleri…
. Yaşadığımız Vatan, Alınteri, Atılım, Tavır dergileri
. Haklar ve Özgürlükler bülteni
. Sivil toplum örgütlüri raporları
. Tecrit karşıtı internet siteleri