Alper TURGUT

 

Efendim, bir atasözü vardır; Akşamın hayrından, sabahın şerri yeğdir der. Gece, güzeldir, cazibelidir, tehlikelidir, karanlık bile onu örtemez, ah alır, akıl alır, nice hayatları alır, doymaz, hiç doymaz. Lakin her karanlığın, bir de aydınlığı vardır; bir abimizin dediği gibi; “Şimdi dünyada bir yerde, muhakkak sabah olmaktadır” Evet, gece, resmen bir bilmece ve gün doğmadan, haliyle çözümsüzlüğe gebe… İşte “Gece” filmi, ‘kötü yol’a düşenleri anlatıyor, sebebini boş ver diyor, çözümden de söz etmiyor, sadece gösteriyor, başka da bir şey söylemiyor.

 
Gece’yi, “Kanal”, “Bereketli Topraklar Üzerinde”, “Hakkâri’de Bir Mevsim”, “Mavi Sürgün”, “Yolda”, “Vicdan”, “Kuş-Yük” gibi birçok filme imza atan, yılların sinemacısı Erden Kıral çekti. Memleket sinemasının ışığı, efsanevi Yılmaz Güney’in bir dönem asistanlığını da yapan Kıral, plan sekans ve ağır tempo ile başladığı sinema yolculuğunda, zamanla tarzını değiştirdi, genel izleyiciye daha uygun, arabesk soslu, acı yüklü filmler çekmeye başladı. Gece, kuşkusuz gerçekçi bir film, elbet sözümüz buna değil, gece hayatı ve yeraltı hayatını kaynaştırmasına da değil, pavyon ve siyaset, aynı peliküle sığmaz da demeyeceğiz. Pavyon bölümünü güzelce becerip, siyasetten sınıfta kalınca, ortaya çıkan şey, tuhaflık oluyor, saçmalık oluyor, anlamsızlık oluyor, kusuruma bakılmasın, lakin filmden öfkeyle çıktım, oysa beklentim ve umudum vardı, kontrpiyede kaldım, ne yazık ki…

 
Toplumsal sorunlara, bildiğimizden farklı bir pencere açılmıyor. Film, zorunlu göç gibi bir belayı eşelemiyor, İzmir’in fakir semtlerine taşınan çaresiz yoksulluğu, her şeye rağmen yeni bir hayat arzusunu ve bunun kurgusunu bizlere yansıtamıyor. İnandıramıyor, ne açlık grevine, ne eylemciye, ne de cezaevine… İnanç olmayınca, her şey basit kalıyor, havada kalıyor, ‘ucuz’ kalıyor. Devletin tanımsız gadrini, zulme uğrayanın dağa çıkma azmini, hissedemiyoruz, acıyı bal eyleyemiyoruz, somut bir umut vardır diyemiyoruz. Üstüne üstlük yoksulun kaderi budur gibi, çokça bildik fıtrat söylemine yakın bir yere savruluyoruz. Salt Zübük tipi, hırslı, açgözlü ve kötücül politik figüranların, tekelinde değildir siyaset, yeni bir dünya kurma özleminin, sınırsız ve sınıfsız bir toplum idealinin, özgürlüğün, eşitliğin ve elbette adaletin de dilidir. Siz bakmayın, AKP, CHP, MHP falan filan diye politikaya atılan, lakin amacı kendini kurtarmak olan memleket profiline… Bunları da aşacak bir yola baş koyan, yalnızca kendi için değil, herkes için yaşayan ve bu uğurda bedel ödemeye de razı olan insanlara, haksızlık etmeyin. Evet, siyaset, gece değil, gündüzdür, umutsuz değildir, karamsar değildir, aman salla gitsin diyen hiç değildir.

 
Gece’nin yakaladığı iyi sahneler ve bölümler yok mu? Var, elbette, var. Nurgül Yeşilçay’ın, Ayça Damgacı’nın oyunculuk performansları gayet güzel, Mert Fırat, bir bıçkını, bir pislik herifi, müthiş sırtlamış. Filmin finali hayli akılda kalıcı ve çarpıcı, İlyas Salman-Nurgül Yeşilçay-Mert Fırat üçlüsünün canlandırdığı üç karakterin öyküsü, hiç fena değil! Sorun filmin siyasi bölümünde; Hadi Süsen, aşık olduğu adamla evlenince ve eleman değişince, dünyası tepe taklak oluyor ve pavyona düşüyor. Burası dramatik ve arabesk olabilir. Ancak açlık grevi direnişçisi ve onun eylemci abisi, dram değildir, fantezi değildir, arabesk hiç değildir. Acınmak için can vermiyorlar, bizler, sizler üzülesiniz diye ölüyoruz demiyorlar. Onlar, mücadele ediyorlar, kavga veriyorlar, direniyorlar. Ağabeyi, aynen devam etsin deyince mutlu olan eylemci de nedir, kardeşler birbirlerine gaz versinler, sırtlarını sıvazlasınlar diye mi siyasi talepler var, yok böyle bir şey! Hele ağabey, belli yetkin bir militan, polis takibi olabilir dediği için mi, kendi arkadaşlarınca katlediliyor, olmaz, olamaz. Vuran sorumlu yoldaşı mı, örgütün içine sızmış devletin ajanı mı belli değil, resmen kafa kırışıklığı, net ve cesur olamama hali bu… Başkalarına pazarlanan bedenler, gayet anlaşılır ve net, siyasi talepler için ölüme yatan bedenler ise anlaşılmaz ve muğlak. Bir filmde aynı anda netlik ve muğlaklık olmaz. Bir taraf ötelenirken, diğer tarafa özen gösterilmez. Meseleyi bilmiyorsanız şayet, yardım alırsınız, bilenlere danışırsınız. İşte o vakit, göçe zorlanmış Kürt ailesinin erkekleri, siyasette ölecek, kadınları da pavyonda sürünecek gibi şaşkın ve sakıncalı bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet verirsiniz, tepki çekersiniz. Kader mevzuları, acı edebiyatı bir sınırda kalmalıdır, içine bolca cümbüş, içine çokça kasvet katılmaz, aksi takdirde duygu istismarına, acı pornosuna dönüşebilir. Bıçak sırtı bir iş, savsaklamaya ve abartmaya gelmez.

 
Gece, Hasan Özkılıç’ın Orhan Kemal Roman ödülü kazanmış kitabı Zahit’ten uyarlanmış. Kitabı okuyamadım, bir kenara koydum, yılgınlık ve arabesk, yetti artık bu ezber diyerek… Gece’de, Zeki Demirkubuz’un filmleri Kader ve Masumiyet ile Kıral’ın önceki ‘pavyon işi filmi’ Vicdan’dan esintiler var. Tüm olumsuzluklara karşın, yine de deniyor, pes etmiyor, film çekiyor 72 yaşındaki Erden Kıral ve ondan biricik isteğim var; genç yönetmenlere örnek olması, umutsuzluğa değil, umuda dair filmler çekmesi…